Yazıları

  • Hak ve Bâtılın Halîfeleri

    Hak ve Bâtılın Halîfeleri

          Halife; aynı yerde, farklı zamanda bir başkasının yerine geçen, arkadan gelen, birini temsil eden ve onun yerini alandır. Her insan ve topluluk bir önceki neslin yerine geçmiş ve onların ardından gelen halef olmuşlardır. Selef öncekiler, halef de onlardan sonra o yere gelenlerdir. Gerek aile gerekse toplum olarak herkes bir öncekinin yerinde alemlerin Rabbi tarafından seçilip vazifelendirilmiştir. Kendi akıl ve iradeleriyle iyi insan olmaya çalışanlar, Allah’ın hükümleriyle yeryüzünde iyi halife olmaya çalışmazlar. 

            Yeryüzünün sorumlusu olmak şeref olsa da, ahirette ciddi bir hesabı da olacaktır. İnsan önce vazifeli kılındığını, vazifesinin ne olduğunu ve sınırlarını bilecek ki, halifeliğini yapabilsin. Her insan bulunduğu zamanda o yerde halifedir ve bunu bilme hakkı vardır. Rabbimiz kitabında bunu haber vermişse hatırlatılacak demektir. İnsana ilk hatırlatılacak olan halifeliğini kimin iradesiyle yapacağıdır. Herkes bir önceki bulduğu yola tabi olur. Yol bozuksa o halde devam ettirilir, doğru ise de öyle devam eder. “Biz atalarımızı bulduğumuz yola tabi oluruz” (Bakara/170) diyen müşrikler gibi aslında herkes bulduğu yollara tabi olurlar. İman, ahlak, toplumsal ilişkiler ve ibadetlerde dünya insanı buldukları yollara tabi olurlar. Bundan dolayı da öncekiler nasıl bir yol bıraktıklarından sorumludur. O yol kıyamete kadar devam etse de paylarına sevap ve günah yazılır. Hiç kimse hayatım beni ilgilendirir, hesabım bana ait diyemez. Sizi görenlerin ve yetiştirdiğinizin ilk şahid ve örneği sizsinizdir. Her insan kendine mutlak bir önceki var olan halifeyi örnek alır. Örnek alınan nasıl bir örneklik bıraktığına dikkat etmelidir. 

            Kur’an yaklaşık iki bin beş yüze yakın ayetlerle geçmişin hak ve batıl önceki örneklerinden, yani seleflerden bahseder.  Peygamberler ve onlarla beraber olan mü’minler bugünün halife olan inananlarına selef, Firavun ve Nemrutun ve onlarla beraber batılda olanların halefleri de, bugünün hâkimiyet bize aittir diyenlerdir. Binlerce yıldır hakkın ve batılın halefleri aynı söz ve yaşantı içindedirler. Dünküler akıllarınca Allah’ı göklere gönderip yeryüzünde hâkimiyet, irade belirleme hakkı bize aittir, hayatımızın ilkelerini, yasalarını, nasıl yaşayacağımızın ölçüsünü biz belirleriz dediler. Allah’a inanırız, bizi ve her şeyi yaratandır, fakat yeryüzünde yaşantımıza karışmaz bakışındadırlar. Bizi yeryüzüne halife kıldı, bunun için akıl, irade verdi ve tercihi bize bıraktı dediler. Bugün aynı bakışta olan dünya insanı! Alemlerin Rabbi tarafından halife seçilip şerefli kılınan insan, akıl  ve iradesini Allah ile irade yarıştırıp, bunları Allah için kullanmayınca hizmetinde olan hayvandan yaşayış olarak daha aşağıya inmiştir.  

          Dünyada Allah’ı inkar eden ataist denilen kesim az olsa da, Allah’ı kabulle beraber yeryüzünde hükmetme, istediğimiz gibi yaşama hakkı bize aittir diyen deistler çok daha fazladır. Kendilerini islama nisbet eden nesiller de, Allah’a inanmakla beraber hayatlarına karıştırmamaktadırlar. Allah’ın kendilerini yeryüzüne halife seçtiğinin farkında dahi değildirler. Her demokrat bakışın ardında Allah hayatımıza karışamaz düşüncesi yatar. Bu bakışlar insanı deistliğe götürür. Halife kılan Allah’ı c.c. inkar etmeyi küfür sayanlar, hükmünü hayata sokmamayı küfür saymazlar. Firavun Nemrut ve benzerleri Allah’ı inkar ediyor değil, hayatlarına hükmetme hakkı vermediler. Hayatımızın hükmünü biz belirleriz demişlerdi. Onların yolunda olanlarda aynı bakış, söylem ve yaşantıdalar. 

           Rabbimiz insanları halife kıldığını ve her yeni toplumun bir öncekinin yerine geçmiş halifeler olduğunu bildirir. “ Hani Rabbin meleklere, Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım demişti. ..” (Bakara/30) Allah c.c. yeryüzünde sorumlu, sevk ve idare edecek bir varlık olarak insanı kıldı. İnsan sorumluluğunu yapabilsin için yer ve gökleri donattı. İnsanın dışında yaratılan her şey onun vazifesini rahat yapsın içindir. Halife olan insanın bedeni de bu vazifeyi yapabilecek donanımda kıldı. Yine halifeliğini yapabilsin için insana akıl, irade ve vicdan verdi. Bunlar verilmeyen insanlar sorumlu tutulmamıştır. Halife olan insan akıl, irade ve vicdanı kullanmıyor veya kullandırılmıyorsa, insanın geldiği durumu hayvandan farklı olmayacaktır. Rabbimiz “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” buyurdu. Yarattığı insandı, vazifesi ise halifelik, yeryüzünden sorumlu olma, sınanıp denenme idi. Hiç yokken insan var edilip, yeryüzüne sorumlu kılındı. Var edilmeye şükretmek, verilenleri verenin yolunda kullanmaktır. Bu da Allah’a itaat ve ilah kabul etmektir.  

           “ Deki, Allah her şeyin Rabbi iken, ondan başka bir Rab mi arayayım? Herkesin kazandığı günah ancak kendi aleyhinedir. Hiçbir günahkar bir başkasının günahını yüklenmez. Sonra dönüşünüz yine Rabbinizedir. O, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir. Sizi yeryüzünün halifeleri kılan O’dur. Size verdiklerinde sizi sınamak için kiminizi kiminize derecelerle üstün kıldı. Şüphesiz ki Rabbin cezalandırması çok şiddetli olandır. Muhakkak ki O,  çok affeden ve çok merhamet edendir. ” (En’am/164-165) Kâinatın ve içindeki her şeyin yaratıcısı, onlara hükmeden, sevk ve idare eden, aşama aşama geliştiren Rab olan Allah’dır. Her yarattığının hayatı üzerinde tek etkili olan, istediği gibi imtihanlarla terbiye eden Rab sadece Allah’dır. Gözle görülmeyen nutfeden anne rahmine, kan pıhtısından bir parça ete oradan safha safha bütün uzuvları oluşan insana dönüştürür. Sonra doğumdan ölüm gelinceye kadar nice aşamalarla geliştirir, eğitip terbiye eder. Her yaşın bir terbiye edilmesi vardır. Kader belirleyen ve o kader ile halife kıldıklarını terbiye eden Rab sadece O’dur. 

           Allah’ı Rab olarak hayatlarına hükmeden kabul etmeyenlere deki, her şeyin Rabbi olan Allah’ı bırakıp siyasileri ve din adına hevâlarına göre hükmedenleri, ölçü belirleyip sevk ve idare edenleri rab mi edineyim. Dünün Firavun, Nemrut ve benzerlerinin bugün yolunda olan haleflerinin yolunu destekleyip, emirlerine sizin gibi itaat mi edeyim? Allah’dan başka rab aramak, neleri yapıp yapmayacağının ölçüsünü belirleyen ve yöneten yeni ölçü belirleyenler oluşturmak, var olanlara itaat etmektir. İnsanların çoğunun bâtılda olmaları haklı olduklarını göstermemektedir. Rabbimiz, herkesin kazandığı günah kendisinedir ve hiçbir günahkar diğerinin günahını yüklenmez buyurur. Önceki selef olanlarla onları takip eden halefler kendi kazandıklarının hesabını vereceklerdir. Yaşanılanlara vesile olan, devam edilsin için yollar bırakanlarda yapmış hükmündedir. Ruhlar aleminde insan halife olarak kabul ettiği Rabbe, ahirette hesap vermek üzere kavuşacaktır. Bugün ihtilaf edilen nice meselelerin hükmünü kıyamet günü Rabbimiz verecektir. Kimin haklı olduğu o gün belli olacaktır. Niceleri için ise, iş işten geçmiş olacaktır.

           “Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla beraber olanları kurtardık. Onları yeryüzünün halifeleri kıldık.  Ayetlerimizi yalanlayanları ise suda boğduk. Uyarılanların âkibetine bir bak.” (Yunus/73) Dokuz yüz elli yıl yalanlanıp, sabırla buna katlanmak. Birkaç davetle yalanlanıp dünyası yıkılan zamanın sabırsız davetçileri bilmelidirler ki, ilk onlar yalanlanmadılar, son yalanlananlarda onlar olmayacaktır. Kıyamete kadar gelecek o zamanın halifesi olan davetçilerine h.z. Nuh bin yıla yakın yaptığı sabırlı davetiyle örnektir. Sabrın karşılığı ahirette alınacaksa, siz sadece mü’min bir halife olarak vazifenizi yapın. H.z Nuh ile beraber kurtulanları Rabbimiz yeryüzünün halifeleri kıldı, Allah’ın hâkimiyetinin üstüne kendi hâkimiyetlerini geçirip yaşayarak kâfir olan Nuh kavmi de helak olup gittiler Uyarılan ve hakka direnen her topluluğun âkibeti aynıydı. Dün helak olanların yolundan bugün giderek o yolların halifesi olanlar da helaktan kaçamayacaklardır.  

           “İçinizden bir adama sizi uyarması için Rabbinizden bir zikir-hatırlatma gelmesine mi şaşırdınız. Hatırlayın hani sizleri Nuh kavminden sonra halifeler kılmış, yaratılış itibariyle güç yönünden sizi artırdı. Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.” (Araf/69) Halife bir önceki toplumun ve kişinin yerini almak, onun yerine orada iş yapmaktır. Nuh kavminin helakından sonra orada mekan tutanlar, gün geldi saptılar. Rabbimiz her sapan topluma hakkı hatırlatan bir davetçi gönderir. Peygamber olmayan bugünün halifelerine de hakkı hatırlatacak davetçiler olacaktır. Ad kavmi de her sapmış olan ve hakkı hatırlatanlara içimizden sana mı vahy geldi dedikleri gibi sapan her toplumda davetçilerine aynı şeyi dediler. Bugünde sizin hakkı hatırlatmanıza şaşırırlar ve hakkı sizden almak istemezler. Bu tavırlar en çok davetçinin en yakınlarından gelir. Sizin geçmişinize bakar, kendi yaşamlarını doğru kabul ederler. Hele birde kendilerini sizden üstün kabul ediyorlarsa, söylediklerinizi kabulleri daha da zor olacaktır. 

           Helak olan Nuh kavminin yerini Ad kavmi almıştı. Rabbimiz bu yerlere sizi sorumlu halife kılan bizi buyurur. Sonra onları cismen yaratılış itibariyle güçlü kılmış ve onlar da yüksek binalar yapmada yarıştaydılar. Rabbimiz onlara verdiği nimetleri hatırlatıp, bunların farkına varmalarını ve verene itaat edilmesini istemiştir. Ad kavmi de akıllarınca Allah’ı göklere gönderip hâkimiyeti kendilerine vererek yaşamaktaydılar. Kendilerini o yerlere halife kılan Allah’ın hükmünü onlara hak olarak hatırlatana karşı ayak dirediler. Allah’a inanmakla beraber hayatlarına karıştırmayarak deistçe bir hayat yaşamaktaydılar. Sapmada Ad kavminin yolunda olan bu zamanın halifeleri de, vahye karşı ayak diremekte ve yüksek bina yapmada yarıştadırlar. Hak yolun sonraki halifeleri de h.z. Hud’un yolunda olacaklardır. 

           Bugün halife olarak bulundukları dünyanın şirk ve haramlarından şikâyet edenler, önce şirk toplumunda kendilerini seçip o yerlere halife kılan Rablerinin olduğunun farkında olacaklardır. Bizler bu yerde olmayı tercih etmedik, bu tercih Rabbimizin bize olan seçimidir. Sonra her davetçi toplumu şirk, küfür ve haramlardan kurtarmak için üstlerine düşenleri yapacaklardır. Sonuç ise, insanların değişmek istemelerine ve Rablerinin hidayetine bağlıdır.  Her topluma farklı yetenek ve farklı nimetler verilmiştir. Bu verilenler zamanla o toplumun sapması haline gelmiştir. Bugün, teknolojik gelişmeler, internet, bineğin, yiyeceğin çok çeşitliliğiyle zamanın halifesi olan insanlar, önceki seleflerini beğenmemiş ve daha da sapma yarışındadırlar. Rabbimizin lutfu olan bu nimetler toplumların ve fertlerin sapmasına sebep olmuş, teknoloji kendi yoluna nicelerini kurban etmiştir. Her zamanın halifesi olan insanların bir imtihan şekli var. Onlar bu verilenleri kendilerine nimet saysalar da, çoklarının sapmasına sebep olmaktadır. 

           “Hatırlayın, hani Allah Ad kavminden sonra halifeler kılmış ve sizi yeryüzüne yerleştirmişti.  …” (Araf/74) Selefleri olan Ad kavminin yerine sonra da halefleri olan Semut kavmi yeryüzüne yerleştirildi. Onlarında sapmalarına sebep olan şey dağları oyup köşkler yapmalarıydı. Bugün insanların övündüğü binalardan daha görkemli binaları kayaları oyarak yapmaktaydılar. İşte bu güç kontrol edilmeyince toplumun önde olanlarını, sonrada tabi olanlarını saptırdı. Bugün liderler, varlıklı olanlar ve tabi olanlar görkemli binalar yapmada yarış halindedirler. Mesele kimin önceki seleflerinin yolundan hak ya da batıl adına gittiğidir. Dün ve bugün hiç bir toplum ve kişi kendi isteğiyle bulundukları yerlere halife olarak gelmemiştir. Bu tercih sadece Rabbimizindir. Önemli olan o yerlere halife kılınan ve yeryüzünü sevk ve idareden sorumlu olan insan, bu vazifesini kimin kural ve yasalarıyla yapacaktır. İnsan mecburen, yaşamak zorundadır. Yaşarken zorunlu olarak, sevmek ve kızmak, itaat etmek veya yalanlamak, sığınmak, akıl ve iradesini kullanmak zorundadır. Yine zorunlu olarak, kabul ve reddetmek, bir iradeye ve hükme göre yaşamak, birini övmek ve tabi olmak zorundadır. Bu zorunluluk insana bırakılmamıştır. Dolayısıyla insan kulluk yapmak, halifelik yapmak zorundadır. Allah c.c. halife kıldığı insanı sadece hak ya da batıl yolu tercihte serbest bırakmıştır. Bütün mesele insan yapmak zorunda olduklarını kimin adına ve yolunda yapacaktır. Çünkü bu tercihlerin bir hesabı, sevap ve azap karşılığı olacaktır. 

          “Yeryüzünde sizleri halifeler kılan O’dur. Kim inkar ederse, inkarı kendi aleyhinedir. Kâfirlerin inkarları Rableri katında gazaptan başka bir şeyi artırmaz. Kâfirlere inkarları zarardan başka bir şey artırmaz.” (Fâtır/39) Kimse kendi tercihiyle bulunduğu yerde öncekilerin yerine gelen halife olmamıştır. İnsanı o zamanda o yerde halife kılan Rabbimizdir. Kimse bundan dolayı övünme hakkına sahip değildir. Bulunduğu yerde halife kılınan insan Allah ile hâkimiyet yarıştırırsa zararı kendisinedir buyrulur. Hakkın üstünü örtüp kendi iradeleriyle yaşayan kâfirlerin yaptıkları, ancak Allah’ın gazabını artırmaktadır. Allah’ın kitabının yerine kendi fikir, yasa ve düşüncelerini geçiren hakkın üstünü örtmüştür. Bu da hakkı inkar, yani küfürdür. Elbette her halife kendi kazanımının karşılığını bulacaktır. 

           “Sonra nasıl amel edeceğinizi görelim diye onlardan sonra yeryüzünde sizi onların yerine getirdik.” (Yunus/14) Her halife ortaya koyduğu hayatın, yani nasıl yaşadığının hesabını verecektir. Rabbimiz her insanı farklı zamana ve yerlere halife kılmış, farklı nimetlerle ve sıkıntılarla imtihan etmiştir. Halife kıldığı insan bulunduğu o yerde nasıl ameller, yaşantılar ve itaatler yapacağı belli olsun içindir. Dün bu yerlerde nice halifeler geldi geçti. Şimdi ise bu yerlere halife kılınan ve imtihandan geçenler bizleriz. Bütün mesele yaşarken hâkimiyet insan üzerinde kime ait olacaktır. Bulunduğumuz bu yerlerde nice medeniyetler, güç sahipleri ve mazlumlar geldi geçti. Onların hesabı kendilerine, bizimkilerde kendimizedir. Ama herkes sonraki halifelere nasıl bir yol bıraktığının hesabını verecektir. Kimse bu manada yaşantım beni ilgilendirir diyemez. Sizden sonrasının hesabını da ahrette verince işin ciddiyeti anlaşılacaktır. Çocuğunuz sizin bıraktığınız o yerde sonraki halife olacaktır ve siz onun halifeliği üzerinde etkili olacaksınız. Nasıl bir halife yetiştirdiğiniz önemlidir. 

           “Ey Davut! Seni yeryüzünde halife kıldık. İnsanlar arasında hak ile hükmet. Sakın hevâ ve hevese uyma, yoksa o seni Allah’ın yolundan saptırır. Şüphesiz ki Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap vardır.” (Sad/26) Her toplum ve kişi nasıl halifelik yaptığından sorumludur. Rasulullan (s.a.s.) “Herkes güttüğünden sorumludur. Devlet başkanı yönettiği toplumdan, baba ailesinden sorumludur. …” buyurmuştur. Herkes yetiştirdiğinden ve yönettiğinden sorumludur bu peygamber de olsa. H.z. Davut, İsrail oğullarının başına peygamber ve idareci olarak halife kılındı. H.z. Taluttan sonra onun yerine devlet başkanı olmuştu. Rabbimiz h.z. Davut’a seni o yerde halife kıldık buyurdu. Talut’un yerine seni halef kıldık. Halife öncekinin yerini alandır. Bugünde her siyasetçi ve öncü olanlar bir önceki seleflerinin yerini alan halefler, halifelerdir.  H.z. Davut’a Rabbimiz insanlar arasında hak ile hükmet, sakın insan iradesine, fikir ve düşüncesi olan hevalara uyma. Hakkın dışında bir uygulama yapman, yönetmen, hükmetmen seni haktan uzaklaştırır buyurur. Bu uyarılar bir peygambere yapılmaktadır. Zamanımızda adaletten dem vuran, İslam adına görünenler bu uyarıları üzerlerine alma ihtiyacı bile hissetmezler. Bu uyarıları tarih diye okur ve anlatırlar. 

           Rabbimiz, hesap gününü unutanların şiddetli bir azaba uğrayacaklarını bildirmiştir. Allah’ın hükmü olan yasalarla ve örnek kıldığı Rasulün hayatına göre yaşamayanlar, öyle bir dertleri olmayanlar ahireti ve hesabı unutanlardır. Görünen o ki, çoğunluk hesabı verilmeyecek bir hayatı yaşamaktadır. Rabbimiz iki binden fazla ayetle geçmişin halifelerinden bahseder ki, bu zamanın halifeleri aynı hataları yapmasınlar. Tarih tekerrür, yani tekrar edecektir. Halife olan, akıl ve irade verilen insana yakışan tarihin hakta olanlarının yollarının tekrarını bu zamanda tekerrür ettirmektir.  

           “(Ortak koştukları şeyler mi hayırlıdır) zorda kalanın kendisine dua ettiği zaman duasını kabul eden, kötülüğü gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri yapan mı? Allah ile birlikte başka bir ilah mı var? Ne de az düşünüyorsunuz.” (Neml/62) Sapan her toplum ve kişinin sapma sebebi Allah ile yarattıklarını hayatı üzerinde hükmeden, sığınılıp güvenilen görmesidir. Bu onları ilah, rab ve veli görmektir. Farkında olmadan dünya insanının çoğu Allah’ın isim ve sıfatlarını lider ve din adamlarına vermektedirler. Onları över, sever ve itaat ederler. Bu onları Allah’a eş tutup şirk koşmaktır ve onları daha hayırlı görmektir. İtaat edilen, hayatı üzerinde hükmetme hakkı verilen üstün görülmüştür. Rabbimizin ayetinde verdiği mesaj onlara sor der. Allah’ın hakkını verdikleriniz mi hayırlı, yoksa zorda kaldığınızda dua ettiğiniz ve duanızı kabul eden, kötülüğü sizden gideren Allah’ mı hayırlıdır. Sizi bulunduğunuz o yerlere sorumlu halife kılan odur. Nasıl olurda sizin gibi aciz insanları Allah ile yarıştırırsınız. Hayatınıza emreden kabul eder ve onlara itaat edersiniz. İtaat edilip, sevilen ve övülen ilahtır. Hayatın devamlılığı için Allah’dan başka vazgeçilmez görülen her şey ilahtır. Rabbimiz, bunca şeyleri size veren, sığındığınız ve sıkıntılarınızı gideren Allah’ı ilah olarak itaat etmeyi bırakıp, nasıl başka ilahlar edinirsiniz buyurur. Rabbimizin ayette bildirdiği gibi sizde sorun etrafınıza, Allah’dan başka itaat edilecek, hükmüne göre yaşanılacak başka ilah mı var? Onlar mutlak Allah’dan başka ilah yok diyeceklerdir. Fakat ilahın ne olduğunu bilmeden! İlah’ın insan üzerinde etkisi nedir. Her şeyin âlemlerin Rabbi tarafından yapıldığını kabul eden insan, nasıl ondan başkasına itaat eder, hükmetme hakkı verir. Allah’dan başka ilah yoksa nasıl saptırılıyorlar diye sorulur. 

           Sapmanın asıl sebebi insanların düşünmemeleri, önde olanlar tarafından düşündürtmemeleridir. Rabbimiz, ne de az düşünüyorsunuz buyurur. Düşünmeyen, yaratılanları ve verilenleri gündemine almayanlar mutlak sapacaklardır. Sapmaları Allah’dan başka itaat edilecek ilah edinmeye onları götürecektir. Düşünen, düşünebilen aklını kullanabilendir. Akledenler ancak Allah’a itaat eder ve O’nu ilah edinmişlerdir.  Allah’ın yeryüzüne vazifeli kılarak halife yaptığı insan, verilen akıl ve iradeyi verenin yolunda kullanmalıdır. Halife olduğunun farkında olmayan insanlara bunu hatırlatmak ve ahirette hesabı olacağını bildirmek gerekir. Allah c.c. insana, sizi halife kıldım buyurmuşsa, davetçide bunu insanlara bildirmelidir ve her insanında halife olduğunu bilme hakkı vardır. Vazifesini yapıp yapmamak insan ile Rabbi arasındadır. Elbette kurtuluşa erenler, vazifesinin farkında olup, halifeliğini Allah’ın iradesine göre yapanlarındır.  

                                                                                                                   

  • İtikâfa Çekilmek

    İtikâfa Çekilmek

           İtikaf bir şeye devam etmek manasınadır. Bir mescidde veya mescid hükmünde bir yerde itikaf niyetiyle durmaktan ibarettir.  İtikafa devam eden kimseye mutekif (itikaf yapan) denir. İtikaflar vacip, müekked sünnet ve müstehab olmak üzere üç bölüme ayrılır. Kişinin dil ile adamış olduğu itikaf vaciptir. Bu itikafı kendine vacip etmiştir. Ramazan ayının son on günündeki itikaf müekket sünnettir. Diğer zamanlarda ibadet kastıyla yapılan itikaflarda müstehabtır.

           İtikafın süresi Hanefilerde imam Ebu Yusufa göre en az bir gün, imam muhammede göre ise bir saattir. Yani zamanın bir bölümüdür. Malikilerde bir gece, şafilerde ise en az bir an, sübhanallah denilmesi kadardır. 

           H.z Aişeden rivayetle Rasulullah (s.a.s) medineye hicretinden vefatına kadar her Ramazanın son on gününde itikafa devam etmiştir. İtikafta geçirilen tüm vakitler ibadet halinde sayılır. Yani namaz halinde gibidir. Namaza, oruca, cihada hazırlık, gidip gelmek, hazır bulunmak, o vaktin içinde bulunmak gibidir. İtikaf halinde de kişinin ibadet hali devam eder. Bakara suresi 187. Ayette “ Mescidlerde itikafta bulunduğunuz zaman kadınlara yaklaşmayın” diye buyrulmuştur.  

           İtikafa niyet edilmeli ve içinde cemaatle namaz kılınan her yer itikaf için uygundur. Kadınlarda kendi evlerinin bir bölümünde itikafa girebilirler. Vacip olan itikafta Hanefilerde oruçlu olunmalı, şafide vacip olan itikaftada oruç şart değildir. Vacip itikaf kişinin kendine şart koştuğu itikaftır. Diğer itikaflarda oruçlu olmak şart değildir. Ramazanda olan itikaf zaten oruç halinde yapılır. 

           İtikafın ramazanın son on gününde yapılması uygundur. İtikaf esnasında hayır konuşulmalıdır. Hayır ise, Allah ve Rasulünün emrettiği, güzel bir kulluğa yol açan her söz ve davranıştır. İtikaftayken konuşma içinde günah gerektirmeyen şeyler varsa konuşmada bir sakınca yoktur. İbadet kastıyla susmak mekruh kabul edilmiştir. Yalnız tefekkür farklıdır. Kainatı, kendi acziyetini, Rabbinin yüceliğini, yeryüzüne geliş gayesini, ruhlar aleminde ne söz verdiğini, yaptıklarının ne kadarının Allah ve Rasulünün emrettiği şekilde olduğu, daha iyisini nasıl yapabileceği, gideceği sonsuz hayata hazır olup olmadığı, geriye ne gibi eser bıraktığı, kendisinden istenilen kulluğu ne kadar ve samimi olarak, bilinçli bir şekilde yaptığı gibi nice tefekkür edilmesi gereken şeyleri itikaf anlarında muhasebesini yapmak. 

           Sadece namaz, kur’an okuma, zikir, tesbihat değil, heran huzuruna varacağı Rabbin emrine ne kadar itaat ettiğinin bir muhasebesinin yapılması daha uygun olur. Her zaman namaz kılınır, oruç tutulur, kur’an ve kitap okunabilir. Ama dünyadan tamamen el etek çekip, Rabbimizle bu kadar bedenen, kalben, beyin ve ruhen hazır olarak bir ortamda tefekkür daha uygundur. O ana kadar yaptığınız ibadetleriniz, eş oluşunuz, evlat oluşunuz, komşuluk ve akrabalıklarınız, islamı araştırıp, öğrenmeniz, öğretmeniz, dava içinde yaptığınız çalışmalarınız gibi nice yaptıklarınızın ve yapmadıklarınızın bir gözden geçirilmesi, itikaftan sonra bu alanlarda ne yapmak istediğinizin planları ve bir sonraki itikafa kadar planlı bir şekilde bunun mücadelesini vermek. Aksi halde namaza başlamadan önceki haliyle, namaz sonrası halinde hiçbir değişim olmayan, namazı bir yük kabul edip bir an önce üzerinden atmaya çalışan kişi gibi, aynı şekilde orucu da bir yük kabul eden ve sonrasında açlıktan öte bir şey kendine kalmayan insanlar gibi, itikaftada başlarken hedefiniz, bulunduğunuz anda yaptıklarınız ve aldığınız kararları itikaf sonrası yerine getirmeniz sizi diğer insanlardan ayıran fark olacaktır.

           Bütün dünya işlerinden beri olup Rabbinizle baş başa olduğunuz şuuruyla hareket edip, ne istediğinizi ve kimden istediğinizin farkında olup hareket ederek bu kıymetli anı iyi değerlendirmek mümince olandır. 

           Kur’an okumaya ve anlamını okuyup üzerinde düşünmeye, hadis okuyup yine üzerinde düşünmeye devam edilmeli. Her okuduğunuzu önce kendi hayatınız üzerinde değerlendirme, sonra diğer insanlar üzerinde bunların tesirini nasıl sağlayacağınız düşüncesiyle tefekkür etme. Sonra itikafta beraber olunan kişilerle düşüncelerini paylaşmak, onlarında düşünüp anlamalarına yardımcı olmak, onlarında düşüncelerini kendine kar bilip alma. Bir cemaat halinde Rabbin rahmetine kavuşma mücadelesi verme. 

           İtikaf halinde iyi giyinip, koku sürünerek, oturup kalkışımız, yatışımız, okuyup, konuşmamız bir başkasını rahatsız etmemeli ve dikkatini dağıtmamalıdır. İtikafta Rabbiyle baş başa olduğunu, nefsin arzularını, hoşuna giden işleri ve davranışları terk etmeli, orada evindeki rahatı aramamalı, insanların rahatsız olup olmadıklarına dikkat etmeli, her haliyle yapıcı ve düzeltici olmalıdır. 

           İtikaf halinde beraber olduğu kardeşlerini Rabbin rızasını kazanmaya çalışan ortaklar görmeli ve beraber hareket etmelidir. İtikafı birkaç ibadetten oluşan bir iş yerine, ölüm öncesi bir hazırlık ve muhasebe olarak kabul etmek yapılanları ve yapılacakları gözden geçirmek, bulunulan halin muhasebesini yapmaktır. 

           Bugün sistemler Allah’ın mescidlerini işlevsiz hale getirmişler, sonrada o cami ve mescidlerde Allah’a yönelirler. Dini tahrif, sonrasında ehli kitap gibi dini yaşadığını zannedip cennet hayali kurarlar. Bakara suresinde Rabbimiz “ Allah’ın mescidlerinde onun ismini anılmaktan meneden ve harap olmaları için çalışan kimselerden daha zalim kim olabilir. Bunların mescidlere ancak korka korka girmek hakları olabilir. O kafirlere dünyada zillet ve rüsvaylık vardır. Ahirette en büyük azapta onlardır.” ( Bakara/ 114) Bugün toplum Allah’ın adının mescidler de, camilerde anıldığını söyler ve savunurlar. Camilerde ezanın okunduğu, kur’an okunduğu, Allah için namaz kılındığı, dolayısıyla Allah’ın adının anıldığı söylerler. Bunun üzerinden siyasi otoriteler sevdirilir, savunup desteklendirilir. Sadece Rabbimizin, Allah isminin veya birkaç isminin anılmasının yeterli görülmesi. Allah’ın doksan dokuz ismi ve sıfatlarının ne kadarı anılıyor. Tamamının anılması, o isimlerin ne kastettiği ve o kasta göre amel edilip edilmediğidir. 

           Kur’anda 930 civarında geçen Rab kelimesi ne kadar anlatılıyor. Göklerin Rabliğini Allah’a, yeryüzünün sevk ve idaresinde rabliği insanlara verirler. Yasa koyucu, o yasalarla insanları çekip çeviren, terbiye eden yeni rabler. İlah olarak Allah’ı kabul ettiğini söyleyip, yaşantıda itaat ve kurallarına teslim olma, boyun bükme, rızasını kazanmaya çalışma, yüceltme, övme, mutlu ve üzüntülü olma noktasında yeni ilahlar belirlerler. İtaat ve teslimiyet sosyal hayatta kime yapılıyorsa ilah odur. 

           Alim olarak Allah (c.c) bilinir, fakat kalpleri bilme, gaybden haber verme, gizliliklere vakıf olan yeni efendiler, şeyhler, veliler edinilir. Alim olan Allah’ın (c.c) insanların hem dünya, hem de ahiretlerini kurtaracak olan kitabını sosyal hayattan kaldırıp, onun alimliğinin eseri olan kur’anı yaşama kitabı yapmayıp, yeni yasalar belirleyiciler ve bilenler oluşturup onların ilimleriyle sosyal hayatı düzenlerler. 

           Malik olarak Allah’ı bilirler, fakat hayatlarında yeni malikler oluşturmuşlardır. Tek taraflı olarak emretmeyi kime vermişseniz, kime boyun eğip, tasarruf hakkını ona vermişseniz malik odur. Kendinizin ve elinizdeki nimetlerin kullanımı üzerinde kim söz sahibi ise malik odur. O nimetlerin kullanımını yalnız kendinize ait görüyorsanız veya Allah’tan başka kural belirleyicilerin isteklerine göre çekip çeviriyorsanız malik, yani hükmeden, kural koyan, hükümdar, efendi siz olursunuz. Bütün kainatın sahibi olan Allah’ın mülkünü kendi tasarrufunda görüp, istedikleri gibi kullanma hakkını kendinde görme ve bu yapanları baş tacı yapıp melik olarak onları kabul etmek ve itaati onlara yapmak. 

           Allah’ı kuddüs bilip, tüm hatadan ve gafletten uzak, pek temiz bilip, nice din adamlarını ve yasa belirleyen siyasileri hatasız, mükemmel bilme, belirledikleri yasaları, dini kuralları hatasız bilip uyma. Dini  ve siyasi liderleri, velileri temiz, eksiksiz, her sözü doğru bilip itaat etmek.

             Selam olan Allah’ın ismini ondan başkasında görmek! Din adamlarını hidayete ulaştırıcı ve o yolda tutucu bilme. Siyasileri selamete ve rahata kavuşturan, yasalarıyla mutluluğa ulaştıran görmek! Bulundukları her hayrı, selamette olmayı, siyasi ve dini liderlere verip, bela ve musibetleri Allah’a vermek! Yani iyilikler yeni ilah ve rablerine, kötülükler Allah’tan geldi bakışında olmak. 

           Mümin olan Allah’ın ismini, yani kendisine sığınanlara aman verip koruyan, rahatlatan Allah yerine, koruyup rahatlatma, emniyette kılma işini velilerine ve siyasilere vermek. Müheymin olan Allah’ın ismini yani gözetleyici ve koruyucu vasfını kutuplarına, veli ve gavslarına verme. Dünyayı sevk ve idare edenlerin her şeyi gözetledikleri ve korudukları düşüncesini taşıma. 

           Mütekebbir olan Allah’ın ismini yine bir başkasında görmek! Her şeyde büyük olan Allah, onları görmede, yardım etmede, şifa vermede, hayatlarını düzenleyecek yasaları belirlemede en büyük değimlidir ki araya bir başkasını koyma ihtiyacı hissediliyor.

           Rezzak olarak Allah’ı kabul edip, rızık verildiğinde velileri ve siyasileri bilir, Hamdi yani yüceltme ve övmeyi sadece onlara yaparlar. Semi ve basir olan Allah’ın bu isminin yanında başka işitici ve görücüler belirlerler. 

           Adil olan Allah’ın ceza yasalarını almayıp, yerine insanların ceza yasalarını kabul edip o yasaların verdiği cezalardan razı olup, adaletli olduğunu savunmak. Allah’ın hükümlerinin dışında başka yasalardan adalet beklemek küfrü gerektirir. Allah’ın adalet sıfatına kim denk olabilir ki. Kafirlerden başka kim kendi uydurduğu kuralları Allah’ın kuralları yanında zamana uygun, adaletli, insanlık için en iyisi diyebilir. 

           Hakim olan Allah’ın belirlediği hikmetli işleri ve yasalarını bir tarafa bırakıp, yeni hükmediciler belirlemek. Onların çıkarttıkları yasaları hikmetli kabul edip razı olmak! 

           Vekil olan Allah’ı bırakıp onun yerine kendilerinin hayatlarını düzene sokacak, işlerini takip edecek, tek taraflı onlara düzen belirleyecek dini ve siyesi liderler belirlemek. Allah ( c.c) yerine kural belirleyen ve o kurallarla kendilerini yönetecek yeni vekiller belirlemek. Velayet, tek taraflı teslim edilecek malik ve Rab Allah’tır. Vekil olarak ta teslim olunacak ilah ta yine yalnız Allah’tır elbette. Yine Allah (c.c) velidir. Yani kullar için tek taraflı yasa koyucudur. Tek taraflı itaat ve teslim olunacak olandır. Veli, yani idareci ve emredici insan için yalnız Allah’tır.

           Allah’ın (c.c) nice ismini onun mescidlerinde anmayan, anılmasına bu şekilde müsaade etmeyen, anlatanları cezalandıran, sürenden kim daha zalimdir buyuruyor Rabbimiz. Allah’ın adını anmayı yalnız Allah ismini anmakla yeterli gören bakışlar. Oysa Rasulullah (s.a.s) mescidleri hem siyasi, hemde ibadi olarak kullanmıştır. Bugünün tağuti siyasileri kendi menfaatleri doğrultusunda mescid ve camileri kullanırlar. 

           Mescidler ve camiler Allah’a kulluğun her alanda yapılacağını öğrenme, islamı sosyal hayata yayma, ümmet bilinciyle Allah’ın huzurunda cem olma ve namazdaki bu toplu hareket etmeyi hayatın her alanına yayma. İnsanların Rableriyle ve insanlarla olan ilişkilerini düzenledikleri bir yer olarak kullanma. Bu ve bunun gibi nice vasıflar mescidlerin fonksiyonlarındandır. Mescidleri bu halden çıkarıp, sadece namaz kılma yeri haline getirmek, namazdaki gerçek kastı anlatmamak, namazı gereği gibi ikame etmemek, namaz sonrası verilen sözleri yerine getirmemek. Rasulullahın (s.a.s) mescidleri kullandığı gibi kullanmayıp, kendi siyasi otoriteleri için destek bulma, toplumun gerçek islama ulaşmalarına engel olma, kendi resmi kurumları yapıp, memurlarını atayıp, kendi ilah ve rabliklerini güçlendirmek için kullanıp, sonra bu mescid ve camileri Allah’ın evi diyerek insanları kandırmak! 

           Müslümanları kaynaştırması gereken, ümmet ve kardeşlik bilincini artırması gereken mescidler, yanlış kullanım veya kasıtlı olarak fonksiyonlarının kullanılmaması sonucu birbirlerine düşman, Rablerini sıfatlarıyla tanımayan, kur’ana göre bir hayatı istemeyen, Rasulullahı birkaç örnekliğini alacakları mübarek bir insan gören, yeryüzüne geliş gayesinden haberdar olmayan insanlar topluluğu. Allah’ın mescidlerini Allah’a gerçek kulluk değil, kendilerine itaat eden, yalnız kendi yasalarına uyan topluluklar oluşturmak için kullanan siyasi ve dini lider ve hocalar.

           İnsanlar kendi hayatlarını sosyal hayatta Allah’ın dışındaki sistem ve otoritelere ve onların kurallarına vakfederler, yani adayıp, teslim ederler, mescid ve camilerde itikafla Allah’a vakfettiklerini nasıl söyler ve bunu nasıl Allah için düşünebilirler. Bir yıl boyunca demokrasiye, laikliğe, kapitalizme göre bir hayat yaşanılacak, üç beş günlük itikafla Allah ile irtibatlı olup affedileceği düşünülecektir.              

           Kimin itikafa gireceği, kendini Allah’a arz edip istediklerinin kabul edileceği aslında herkesin şuanda mescidleri ve camileri nasıl kullandıklarıyla, hayatlarında yasa koyucu, şifa veren, hidayet eden, kalpleri bilen, duyan, gören olarak kimi bildiklerine bağlıdır. Allah (c.c) ile baş başa kalma hakkı hayatının tümünü Rasulullah gibi ona vakfeden, onun emirleri doğrultusunda bir hayatı düzenleyen, yeryüzü İslam olsun mücadelesi verenlerin hakkıdır. Onlar hayatlarında ümmet bilinciyle bir cemaatsel çalışma yapıp, bulundukları yerde Allah’ın hükmü geçerli olsun mücadelesi veren, köleliği yalnız Allah’a yapan insanlardır. İman etmiş olduklarının gereği gibi teslimi olarak ta Müslim olmuşlardır. 

           Önce kimin itikafa çekilme hakkı olabilir kavrandıktan sonra, itikafta Rabbimizle baş başa bir itikaf halinde olunacağı ortaya konulmalıdır. Müminler hiçbir ibadeti yaptım oldu bakışıyla yapmazlar, ibadet öncesi maksadı bilir, ibadet halinde gereğini yapar ve ibadet sonrası hayatında da gereğini yerine getirirler. Bu tüm yapılan ibadetler için böyledir. 

           Bir hayatı siyasetiyle, hukukuyla, ekonomisiyle, kendi hevalarıyla veya diğer insanların hevalarıyla yaşayanlar, üç beş gün Allah’ın huzurunda ona adadığı saflığı, gafletiyle geçirmek ciddi bir bakış ve bilgi eksikliğinin sonucudur. 

           İtikaf bir iç muhasebe, bir durum değerlendirmesi, Rabbe verilen yeni ahidler, itikaf sonrasında ne yapacağının planlarını yapma, ahiret için bir hazırlık ve prova anıdır. Allah’ı her alanda sıfatlarıyla birleme, kitabı anayasa kabul edip, Rasulullahın örnekliğini tek örnek alanlar bir yılın, hatta o yaşa kadarki halini gözden geçirip ne kadar istenileni yapmış, gereği gibi bir kul ve insan olmuş, bundan sonraki yaşantısında ne gibi bir değişiklik, bir çalışma, takva, islama ve Müslümanlara, kendi ve ailesine ne gibi bir fayda sağlarımın hesabını yaparlar. Sonra bu kararlarını titizlikle uygularlar. 

           İtikaf halinde kıldığı namazlarını, kimin huzurunda olduğu bilinciyle, ne söylediğini bilerek, namazda verdiği ahidlerini düşünüp namaz sonrası yerine getirme bakışıyla hareket eder. Kulluğunun farkında olup, yeryüzüne geliş gayesini tefekkür eder ve sonuçta nereye gideceğini, ne götürmesi gerektiğini, neler götürdüğünü tefekkür eder. Kendinden sonra geriye nasıl bir eser bıraktığını, (evlat, mal, ilim, hayır getiren yollar gibi.) düşünüp bunun çalışmasını yapar. 

           Namaz ve diğer tesbihat, kur’an okuma her zaman yapılabilir, fakat dünya işlerinden bu denli uzaklaşılan bir ortamda yeryüzüne niçin geldiğini ve nereye, nasıl gideceğini tefekkür için bir fırsat bilip, Rabbiyle baş başa olma gayreti göstermelidir. Düşünüp inceden inceye tefekkür etmek insanların yapmadığı ve meşguliyetlerden yapamadığı bir haldir. Dünya tağuti sistemleri insanların düşünmemeleri için her fırsatı ve yolu denemektedirler. İnsanların hayatlarının her anlarını programlayıp düşünmelerine fırsat tanımamaktadırlar. İnsanları sürekli bir meşguliyet halinde tutmaya çalışırlar. Müminler de dahil bu suni gündemden etkilenip tefekkür edemezler. Oysa nice ayetlerde Rabbimiz insanı düşünmeye, akletmeye, kavrayıp anlamaya sevk eder. Nice tavsiyelerde bulunur. Müslümanlarda bu tavsiyeleri birbirlerine sadece söylerler. İtikaf Rabbimizin düşünüp, emrini yerine getirmek için güzel bir fırsat ve ortamdır. Dünyadan el etek çekilen güzel bir ortamdır. Bu ortamda yapılamayanların yapılması daha faydalıdır. Tefekkür halinde hayalleri, hedefleri, o hedefe giden planları, sonucun ne olduğu gibi yapılması gerekenler. Hayatın her alanında Rasulullahı tek örnek ve önder alanların itikafı ancak itikaftır. Sadece itikafta zamanını Allah’a adamaz, hayatının her anını itikaf hali gibi yaşayarak ihsan haliyle Allah’a adar. 

           Birileri mutlaka Allah’ın mescidlerinde onun bütün isimlerini gerektiği şekilde anacak, o mescidlerin tüm fonksiyonlarını kullanarak harab olmasına engel olacaklar. Bugün insanlar cami ve mescidleri bine olarak imar etselerde, işlev olarak harab etmektedirler. İşte Allah’ın (c.c) en büyük zalimlerden saydığı sınıf Allah’ın mescidlerinde, onun adını her alanda anmayan, Allah’ı ve kitabını tam tanıtmayan, peygamberi sadece ahlaklı bir insan olarak gösteren, on yıllık devlet yönetimini gündeme getirmeyenler bu yaptıkları zulmün karşılığını fazlasıyla göreceklerdir. 

           Allah’ın mescidinde onun adını anmamak, andırmamak! Sonrada o mescidleri Hıristiyanlarınki gibi günah çıkartma yeri haline getirmek! Mescid ve camide ilah ve rab Allah, çıktıktan sonra sosyal hayatta yeni oluşturulan ilah ve rablere itaate devam. Bu tamda ehli kitabın durumudur. Bu hale nice tevhidi kavramışların düştüğü bir ortamda meselenin ne kadar ciddi ve üzerinde durulması gerektiği apaçıktır. 

           Elbette Allah (c.c) kendisine hayatın her alanında teslim olana yollarını açacak ve o yolda onları sabit tutacaktır. Namazın her rekatında Fatiha suresinde doğru yolda olmak istenir, fakat namaz sonrası verilen söze ne kadar sadık kalındığı önemlidir. Yol ancak isteyene gösterilecektir.      

  • Dinde Kardeş Olmak

    Dinde Kardeş Olmak

    Din, insanların hayatlarını düzenleyen, neyin yapılıp neyin yapılmayacağının belirlendiği kurallar, ölçüler, fikirler, yasalar, ideolojiler, örfler, adetlerdir. İslam, Allah’ın sınırlarını belirlediği, siyasal, ekonomik, hukuk, eğitim, helal, haram gibi neyin yapılıp neyin yapılmayacağının ölçüsünü koyduğu hükümlerdir. İslam’ın dışında adı ne olursa olsun, kuralları nasıl oluşturulursa oluşturulsun, gerek tamamen insanın hevasından, iradesiyle ortaya koyduğu yasalar olsun, ister içine Cengiz han’ın karıştırıldığı gibi Allah’ın iradesi olan İslam’dan da hükümler alınsın hepsi tek dindir. İçinde İslam da tek hükmün olmadığı demokratik ve laik yasalar olduğu gibi, İslam adına oluşturulmuş nice yapılarda biraz İslam biraz din adamlarının kurallarını belirlediği ölçülerde durum aynıdır.

           İnsanın hayatını düzenleyen kuralların olması kaçınılmaz olduğundan, bunu kendi arzuları doğrultusunda kullanmak isteyen din adına ve siyasi alanlarda niceleri çıkacaktır. Allah’ın hükümleri karşısında kurallar ortaya koyarak yeni bir din oluşturacaklardır. Bu sapmış her toplumun sapma sebebidir. Tam anlaşılamayan durum,  yapılan bu sapma, Allah ile irade yarıştırma savaşıdır. Allah ile hüküm koymada irade yarıştırma, aklı olana, meselenin farkında olana büyük cesaret isteyen bir durumdur. Niceleri siyasi destekler verirken Allah ile iradesini yarıştırdığının farkında değildirler. Oluşturulan bu yasalar, ölçüler, din adına oluşturulan bid’a ve hurafeler savunulur, sevilir, desteklenip yaşanılır. Bu yaşadıkları artık onların dinleri olmuştur. 

           Din, okunan, bilinen değil, yaşadıklarımızdır. Yaşanılmayan teoride kalır. Her dinin kuralları vardır ve bu kurallara göre hayatlarını düzenleyen tabileri vardır. Bunlar aynı amaç, aynı hedef, aynı heyecanla bu kurallara göre tabi olurlar, birbirlerini bu kurallara tabi oldukları için sever, bir arada olurlar. Bu kuralların öğrenilmesi, beraber yaşanması, insanlara anlatılması için mekanlar oluşturulur, programlar düzenlenir. Önce fikirler oluşturulur, sonra bu fikirler gün gelip savunduğunuz sonunda da yaşadıklarınız olur. Bu da din olur. “ Hevasını ilah edineni gördün mü?” ayeti gereği niceleri fikirlerini, görüş ve düşüncelerini değerli görür, onlara göre hayatını düzenleyerek hevasına itaat edip kendini ilah yerine koyar. Hakimiyeti, yani neyin yapılıp yapılmayacağının iradesini kendinde görüp rablik iddia ederler, sonra kendi yasalarına göre yaşayıp itaat ederek kendilerini ilah yerine koymuş olurlar. 

           Allah c.c. yaratan tek Hâlıktır. Yarattıklarının ele geçirip hükmeden, duygu ve düşüncelerine sahip Mâlikidir.Yarattıkları üzerine yasalar belirleyip, çekip çevirerek terbiye eden Rabdir. Yasalarına itaat edilen ilahtır. Rab olarak ortaya koyduğu hükümleri dindir. İlah olarak yapılan itaatler, övgüler ve sevgiler ibadettir. Hak veya batıl her dinin yasa belirleyen rabbi, itaat edilen ilahı vardır. İslam, Allah’ın iradesi olan hükümlerdir. Bu hükümlere inanan mü’min, bu hükümlere göre yaşayanlar ise müslümandır. Mü’min, Allah’a ve onun iradesi olan Kur’an’a güvenip, hayatının her alanını Allah’a ve kitabına teslim edendir. Müslüman ise, güvendiği Allah’a ve onun kitabına göre hayatının her alanını yaşayarak düzenleyendir. Her dinin tabileri, o dinin kardeşleridir. “ Küfür tek millettir.” Yani tek din sahibidir. Aynı dine inananlardır. Bütün insan iradesine dayanan dinler, Allah katında tek dindir. Hepsi de o tek dinin kardeşleridir. Bütün Yahudiler, Hıristiyanlar, Hindu ve Budistler, laikler sosyalistler, faşistler, demokratlar, kapitalistler v.b. aynı dinin mensuplarıdır. 

           Allah katından gönderilen ve her peygambere vahyedilen dinin adı İslam’dır. İslam da kardeş olmanın ölçüsünü, İslam’ın ölçülerini belirleyen Rabbimiz bildirmiş, “ Ancak inananlar kardeştir.” ölçüsüyle sınırlarını belirlemiştir. Ancak inananlar kardeştir, ama niceleri bende inanıyorum der ve kendini mü’minlere kardeş görürler. Mesele, mü’min kimdir? İmanın ve mü’minin ölçüsünü kim belirlemiştir? Her cemaate ve topluluğa göre bir din ölçüsü ve o ölçülere göre inanıp hareket edenler kardeş kabul edilirler. Bu Allah ile irade yarıştırıp, sonra mü’miniz ve müslümanız diyenlerin bir hastalığıdır. Kendilerince Allah’ın dininde nasıl kardeş olunacağını ve kimlerin kardeş olacaklarını belirlerler. Oysa Rabbimiz ancak mü’minler kardeştir buyurur ve her vasfı bildirdiği gibi mü’minlerin de vasıflarını kitabında bildirmiştir. 

           “ Ey İman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir fırkaya itaat ederseniz, sizi imanınızdan sonra kâfir yaparlar.” (Ali İmran/100) İman edenler, Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birleyenler, Kur’andan başka ölçü kabul etmeyen, Rasulullah’dan (s.a.s) başka güvenip örnek ve önder kabul etmeyenlerdir. Kitap verilen Yahudi, Hıristiyan ve kendilerini İslam’a nispet edip ehli kitap gibi, gerek dini gerekse siyasi olarak yaşayanlara din adına ve siyasi alanlarda tabi olursanız, sizi imanınızdan sonra küfre sokarlar. Kendi küfür dinlerinde sizi kendilerine kardeş yaparlar. Siz farkında olmadan laik, demokrat, kapitalist olursunuz, o dinleri savunur ve destekler hale gelirsiniz. Önce meyil, sonra savunma, daha sonrada destekleyip yaşayarak devam edersiniz. 

           Mü’min; Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birler, hayatına yasa belirleyip, çekip çeviren ve terbiye eden olarak Rab sadece Allah’ı kabul eder. Onun hükümlerine sadece itaat eder ve yaşar, sadece onu över ve çok severek onu ilah kabul eder. Hayatının tek hâkimi, tek söz sahibi, duygu ve düşüncelerine yön veren tek Malik, hayatını çekip evirerek yöneten tek Melik kabul eder. Sığınılan, yardım istenilen, koruyup gözeten, emredip yöneten tek Veli kabul eder. Güvenerek hayatının her alanını teslim ederek Vekil olarak da sadece Allah’ı kabul eder. Bütün isim ve sıfatlarını böylece Allah’a has kılar. Sonra Allah’ın iradesi olan Kur’an’ı hayatının her alanında tek yasa, tek ölçü, tek sınır belirleyen, tek yaşanılan ölçü olarak güvenip, hayatının her alanını bu hükümlere güvenip teslim eder. Sonra, Rabbimizin size güzel örneklik vardır dediği Rasulullah’ı hayatının her alanında iman, ahlak, toplumsal ilişkiler ve ibadetlerde tek örnek, siyasal alanlarda tek önder olarak güvenip hayatını onun örnekliğine teslim eder. Görmediği ahiret için Rabbinin vahyine güvenip dünya hayatının her alanını ahiret için düzenleyendir. Mü’min sınırlarını Rabbimizin iradesiyle belirlediği kişidir. “ Allah ve Rasulü her hangi bir konuda hüküm verdiği zaman inanan mü’min erkek ve kadınların bu konuda seçme hakkı yoktur. …” (Ahzab/36) Hükmü gereği iradelerini güvenip vahye teslim edenlerdir. Mü’min, hayatın her alanında Allah’a güvenip yaşayandır. Elinden ve dilinden gelenler konusunda kendisine güvenilen, insanları kendisinin Allah’a güvenip teslim olduğu gibi onların da Allah’a güvenmeleri için davet edendir. Bu vasıfta olanlar kardeştirler. 

           Mü’minler içinde niceleri de en doğru, en iyi biziz bakışlarıyla hareket edenler mevcuttur. Dışladıklarınız, yokmuş gibi davrandıklarınız Mü’min iseler kardeşlerinizdir. Mü’minin ölçüsünü ve kardeşlik haklarını da siz belirlemediniz. Herkesin biziz dediği bir yerde biz kim, bizden kasıt kimleri içeriyor. Sizin cemaatte ve sizin hocaya tabi olanlarsa, o bizi iyi düşünün? Yani biziz dediğinizin içinde ben ve biz yoksak, siz o biz dediğinizi bir kez daha Kur’an ve sünnet ölçüsünde düşünün. Her topluluk biz doğruda, hakta olan ve kurtulanlarız demektedir. Yahudiler biziz, Hıristiyanlar biziz, hindusu budisti, şiası, sünnisi, tarikatcısı, particisi, cemaatlısı, cemaatsizi her topluluk doğruda biziz demektedir. Doğruyu ve doğruda olanları kim belirleyecek. Siz kendi payınıza ümmet bilinciyle ve mü’minleri kardeşiniz olduğu bakışıyla hareket edin. “ İçinizden hayra davet eden, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler bunlardır.” (Ali İmran/104) Ayetinin gereğini yapın ve yaşayarak şahid olma vasfını siz ortaya koyun. Elbette her dönemde olduğu gibi Mü’minlere bugünde önderler ve örnekler lazımdır. Fert ve cemaat olarak. “ Mü’min, insanların elinden ve dilinden emniyette olduğu kimsedir.” Hadisi gereği sizin elinizin ortaya koyduklarından güvende olunması gerektiği gibi, dilinizin ortaya koyduğu, gıybet, iftira, yalan, hased, kırıcı sözlerden de güvende olmaları gerekir. Bu iyi mü’min olmaktır. Daha iyi bir mü’min, elinden ve dilinden insanların zarar görmedikleri gibi, elinin ortaya koyduklarından ve dilinin anlattıklarından faydalı olunandır.       

           Mü’minlerin vasfını Rabbimiz ayetlerinde bildirir. “ O iman edenler sözün en güzeline (tevhid kelimesine) hidayet edilmişler ve hak yoluna (İslam dinine) iletilmişlerdir.” ((Hac/24) Sözün en güzeli elbette Allah’ın iradesi olan Ku’anın ayetleridir. Niceleri İslam adına din adamlarını bid’a ve hurafelerini, siyasi liderlerinin sözlerini, fikir adamlarının düşüncelerini kabul eder, onlara göre hayatlarını düzenler ve savunurlar. Sözün güzeli olarak onların sözlerini görür, sözleri üzerine söz ettirtmezler. Sadece Allah’ın kitabına tabi olan hidayete ulaştırılmıştır. Hayatında ölçü olarak yaşadığı Allah’ın kitabıyla da İslam’a iletilmiştir. 

           Yine, “ Onlar, o mü’minlerdir ki, eğer kendilerine iktidar olma imkanı versek, namazlarını dosdoğru kılarlar, zekatlarını verirler, iyiliği emrederler, kötülüğü yasaklarlar. İşlerin neticesi Allah’a döner.” (hac/41) İktidar olduklarında namazlarını dosdoğru kılarlar. Namazda itaat ettikleri Rab ve ilah olan Allah’a namaz sonrası da teslimiyetlerine devam ederler. Vergi değil zekat toplar ve bunları emredilen yerlere harcarlar. İslam’ın iyi dediğini yayar, men ettiklerini de yasaklarlar. Bugün bunların tam tersi, bir asırdır İslam toplumunda yapılmakta. İslam’ın yasakladığı her şey mübah kabul edilmekte veya mübahmış gibi davranılmaktadır.    

           “ Rahmanın kulları o kimselerdir ki, yeryüzünde tevazu ve vakar ile yürürler. Cahiller kendilerine laf atıp sataştıkları zaman selametle derler.” (Furkan/63) Bugün ellerindeki imkanlarla ve maddi güçlerle kibrinden geçilmeyen niceleri! İmanın tevazusu ve kafirlere karşı vakarlı olma vasfı mü’minlerindir. Cehaletler karşısında selam der geçerler. Ellerinde imkan olmadığından böyle. İmkan varken selam deyip geçmezler. Mü’min, kardeşlerine karşı tevazulu olandır. 

           “ Onlar ki büyük günahlardan ve hayâsızlıklardan kaçınırlar, öfkelendikleri zaman affederler. Rablerinin davetine icabet ederler. Namazı dosdoğru kılarlar, işlerini aralarında istişareyle yürütürler. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan infak ederler ve saldırıya uğradıkları zaman yardımlaşarak karşı koyarlar.” (Şura/37-39) Büyük günahlardan sakınıp, hayasızlık yapmaz ve öfkelerini mü’minlere karşı yenerler. Öfkelenmeyi unutanlar bunca şirkin içinde suskundurlar. Ama iş mü’minleri eleştiriye ve kızmaya geldiğinde şediddirler. Birbirlerine kardeş olanlar işlerini istişare ederek ve aldıkları kararlara uyarak bir arada olurlar. Kardeşlerine saldırı yapıldığında savunur ve beraber hareket ederler. Ulaşamadıkları yerlerdeki kardeşleriyle dualarıyla yardımlaşırlar. 

           Dinde kardeş olanlar, Allah için birbirlerini severler. “ Benim için birbirlerini sevenler nerede? Gölgemden başka gölge bulunmayan bugün onları ben gölgelendireceğim.” (Müslim) Siz, kıyamet gününün dehşetini ve sıkıntısını düşünün ve Rabbimizin dünyada benim için birbirlerini sevenler nerede dediği zaman, siz bu sözün muhatabı mısınız? Mü’mini kardeş kılıp hareket etmenin sonucu kazanacağınız mükâfatları düşünün. Yine “ Benim için birbirlerini sevenlere peygamber ve şehidlerin gıpta edeceği nurdan minberler vardır.”(Tirmizi) Gıpta edilecek bir amel olan dinde kardeş olup Allah için kardeşini sevme. Bugün gerçekten tam anlaşılmayan ve uyulmayan bir vasıf. 

            Mü’min kardeşlerine dünyalıklar için küsmez ve basit sebeplerle onları terk etmez. “ Birbirinizle alakayı kesmeyiniz, birbirinize küsmeyiniz, birbirinize buğz etmeyiniz, birbirinize hased etmeyiniz, size emrettiği şekilde kardeş olunuz.” (Müslim) Hadis de bildirilen vasıflar sanki bu zamanın mü’minlerine tavsiye edilmemiş gibi davranılır. Veya sadece kendi topluluklarını kardeş bilip, kalanlara buğz eder, küşer, dışlar, gıybet ve hased eder.  

           Mü’min kardeşlerine karşı eksikliklerinde hoşgörülü ve affedici olandır. “ … Öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını affederler, Allah iyilik yapanları sever.” (Ali İmran/134) İnsan kusur yapabilir, öfkeye sebep olacak hatalar da bulunabilir. Allah c.c. mü’minleri kusurlarıyla kulluğa kabul ederken, siz de Mü’minleri hatalarıyla kardeşliğe kabul etmeniz gerekir. Elbette kardeşiniz de hatalarında ısrar etmemelidir. Mü’min örnek ve şahid olarak etrafında zamanın örnekliğini ortaya koyar. Yaptıklarının iyilik olduğunu ve ahirette bir karşılığının olduğunu bilmelidir. Kardeşlerini güler yüzle karşılar ve onlara nasihat eder. “ Kardeşini güler yüzle karşılama iyiliğini bile küçük görme.” (Müslim) Kısacık dünya hayatında her fırsatı ahiret kazanımına çevirip, kardeşe yapılan tebessümün bile karşılığını alma bakışında olandır mü’min. 

           “ Sen hatırlat. Şüphesiz ki hatırlatmak mü’minlere fayda verir.” (Zariyat/55) Hatırlatın, ancak mü’minler kardeştir, kardeşlerin birbirleri üzerinde hakları vardır. Yukarıda bir kısım vasıfları bildirilen mü’minler, birbirlerine bu vasıflarla kardeşlik ortaya koymalıdırlar. Bu vasıfların yayılmasını sağlamalı ve tavsiye etmelidirler. Kardeşliklerin gerçek anlamda unutulduğu ve yapılmadığı bir ortamda mü’minlere hatırlat, hatırlatmak mutlak fayda verecektir. Elbette önce sen yap. Asır suresinde, iman, salih amel ve sonra bunları tavsiye et diye bildirildiği gibi. Yine, “ Kendi için sevdiğini kardeşi içinde sevmeyeniniz (tam) iman etmiş olamaz.”(Buhari-Müslim) Elbette ki gerçek mü’minin bir vasfı. Çok azı hariç, ben batacağıma sen bat, ben var olayım yeter, benim olmadığım yerde kim olursa olsun bakışları. Mü’min, kendi için sevdiği imanı, ilmi, maddi imkanları kardeşi içinde isteyendir. 

           Mü’min, kardeşlerine daima iyilikte ve gerektiği kadar fedakarlıkta bulunur. “ Kişi kardeşine zalimde olsa mazlumda olsa yardım etsin. Zalimse ona engel olsun, bu ona yardımdır. Mazlum ise ona yardım etsin.” (Müslim) Bugün birbirine hakların tam yerine getirilmediği bir ortamda her yapılan veya yapılmayan zulümler vardır. Kardeşinize yapmamanız gerekenleri yapar, yapmanız gereken kardeşlikleri de yapmayarak zulmedersiniz. Birbirlerine elleriyle ve dilleriyle yaptıkları nice zulümlere engel olmak mü’minlerin birbirleri üzerindeki kardeşlik haklarındandır. Yine, mü’minler kardeşleri hakkında gıybet etmez ve onları çekiştirmezler. “ Kimse kimseyi çekiştirmesin. Hangi biriniz ölü kardeşinizin etini yemekten hoşlanır. Ondan tiksinirsiniz. Allah’dan sakının, Allah tevbeleri daima kabul edendir, acıyandır.” (Hucurat/13) Bugün kıskanma sonucu haset ve biz daha doğruyuz bakışları sonucu kardeşlerini çekiştirip gıybet etme hastalıkları yaygındır. Farkında olmadan mü’minler birbirlerinin arkalarından tiksinilecek bir vasıf olan gıybeti yapmaktadır. 

           Kardeşleriyle münakaşadan rahatsız edici şakalardan sakınıp, vaadinde durmalıdır. Kardeşlerini kendine tercih edecek kadar cömerttir. “ Kardeşinle mücadele etme. Şakada iftira etme ve yerine getiremeyeceğin vadi verme.” (Buhari) Birbirlerine kardeş kılınanların kafir ve müşriklerle uğraşmaktan, onlardan sakınmaktan kardeşleriyle uğraşacak vakit bulamamaları gerekir. Kendilerini ilgilendirmeyen nice meseleleri tartışıp, kalpler kırılır, sonrasında iftiralar ve yalanlar gündeme gelir. Yine, “ Mü’minden başkasını arkadaş edinme. Muttakiler dışında kimse senin yemeğini yemesin.” (Ebu Davut-Tirmizi) Mü’minler kardeştir ve onlardan başkası senin sırdaşın, yardımcın ve arkadaşın olmasın. Mü’minler Kur’na ve sünnete göre hareket eden muttakidir. Bunlarla yiyeceklerini paylaş emredilir. 

           Mü’min, dünyanın neresinde olursa olsun kardeşlerinin gıyabında onlara dua eder. “ Kabul (edilmesi açısından) duaların en süratlisi insanın bir başka birine onun arkasından yaptığı duadır.” (Buhari) Mü’minin en güzel vasıflarından biri, din kardeşinin gıyabında onun işi, ailesi, iman ve İslam üzere kalması, hatalarının affı için dua etmesidir. Bu vasıf gıyabında dua eden mü’min ile Rabbi arasında riyasız bir durumdur. Bu vasıf kardeşlikleri daha da güçlendirir. Mü’minler kardeştir, fakat siz bunu göstermezseniz, gereğini yapmazsanız, sadece bilgi olarak kalır. İslamın emrettiği nice vasıfları hayatlarında birbirlerine gösterenler kardeştir. 

           Bugün dünyada bunca şirkin, küfrün, haram ve zulümlerin yayıldığı bir ortamda, birileri bu şirk ve haram zulumatlarından çıkıp iman edip İslam’a teslim olacak, siz ona sırt çevireceksiniz. Emin olması gereken sizin elinize ve dilinize teslim olacak, ama sizden emin olamayacak. Hatalarını düzeltmek gerekirken elinize geçirdiklerinizle ve dilinize geçirdiğiniz bilgilerle onu dünkü küfrün içine ve cehenneme atma yarışında olacaksınız. İmanın ölçüsünü ve mü’minin sınırlarını Rabbimiz belirlemiştir. Öğrenme aşamasında yapılan hatalar, zaruretlerde meydana gelen ve bazılarının düştüğü durumlara sabredemeyenler, gün gelip aynı durumları yaşadıklarında kendilerine çıkar yollar ararlar. Rabbimiz, “ Seni onların başına bekçi kılmadık” ve “sen zorba değilsin” buyurarak mü’minlere sınır koymuştur. İnsanları zorla mü’min ve müslüman yapamazsın ve herkesi araştırıp gözetleyen bekçi de kılınmadın buyrulur. “Tecessüs yapmayın” yani casus gibi insanların gizliliklerini araştırmayın ki sonra gıybet etmek zorunda kalırsınız. Elbette ki mü’minler de vazifelerini yapacaklar. Basit mazeretlere de sarılmayacaklardır. 

           Rabbimizin size kardeş kıldıklarını siz araştırıp, sorgulayıp dinden çıkartmadan kardeş kabul edip, haklarını ona teslim etmeniz gerekir. Sizi kimin kardeş kıldığını önce bir düşünün. Sonra Rasulullah’ın (s.a.s)ve ashabının nasıl bir kardeşlik oluşturduğuna bir bakın. Bizim bu sertliğimizi, rahat olarak dışlamamızı, kabahat aramamızı Rasulünün örnekliğinde bulun. Mekke dönemine bir bakın, mü’minlerin aralarında en ufak bir tartışma, ihtilaf, kavga, hata arama, dışlama, boş meselelerle tartışma arayın bulun. H.z. Nuh’un dokuz yüz elli yıllık hayatına ve nice şirkin hakim olduğu yerlerde mü’minler arasında bir ihtilaf bulun. Şirkin ve küfrün hakim olduğu, mü’minlerin zayıf kaldıkları ortamlara bir bakın, kardeşliklerinde bir hata ve ihtilaf var mı? Demek ki bazıları yaşadıkları ortamı İslam zannediyorlar veya olmadığının daha farkında değiller ki, Medine de rahata kavuşanlar gibi birbirleriyle uğraşabilecek vakit bulabiliyorlar. Ya da kızıl denizi geçen ve şımaran İsrail oğulları gibi, firavunun yanında dünkü zilletlerini unutmuş haddi aşmışlar. Mekke de müşriklerle uğraşmaktan ve İslam’ı yaşama mücadelesi vermekten kendileriyle uğraşmaya vakit bulamamışlardır. Bizim ne kadar boş vaktimiz var ki, birbirimizle uğraşabiliyoruz. 

           Allah için siz h.z. Lut’u düşünün. Yaklaşık otuz yıl, şirkin içinde ve haramların yayıldığı bir ortamda selam verecek, kardeşim diye sarılacak, beraber Allah’ın ayetlerini okuyup anlamaya çalışacak, beraber namaz kılacak bir tane mü’min erkek bulamamıştır. Sizin bıktığınız, dışladığınız veya farkında olmadığınız bir kardeşi h.z. Lut, daveti boyunca bulamamıştı. H.z. Nuh’u düşünün, dokuz yüz elli sene sonra bir kişiyi daha İslam’a kazansaydı siz onun sevincini düşünün. Roma döneminde H.z. İsa’nın getirdiği İslam’a iman eden ashabı uhdud (mağara arkadaşları) imanları gereği bulundukları makamları, yerleri, ailelerini terk edip kardeşlik örnekliği ortaya koymuşlar. Mekke de bir kişinin daha şirkten İslam’a katıldığındaki sevinçlere bir bakın. Sonra da siz, etrafınıza bir bakın, size kardeş olmuş ne kadar mü’min var. Önce mü’min eşin, çocuğun ve mü’min kardeşlerin olmasına şükredin ve kıymet bilin. Önceki örnekleri tarih diye okursanız, etrafınızdaki mü’minlere bakışınız elbette gereği gibi olmayacaktır. 

           Bir ömür, bir tek ümmeti olmayan, yıllarca davet edipte bir tane mü’min kardeş bulamayan peygamberleri düşünün, etrafınızdaki mü’minlere bakıp Rabbinize şükredin. Size bir kişiyi hidayetiyle doğru yola ulaştırıp kardeş kıldığı için. Mü’min kardeşinize teşekkür edin, Allah’ın iradesine teslim olup mü’min ve Müslüman olarak size kardeş olduğu için. Önce size bir kardeş kılındığı için Rabbinize hamd ve şükredin, sonra kardeşinizin hataları varsa eleştirin. Önce bedeninizdeki verilenlere şükredin, sonra ağrılarına sızlanın, çocuğunuzun olmasına şükredin varsa sıkıntısı eleştirin, kızın. Önce bir şeyin varlığının farkına varıp şükredin, sonra şikâyet edin. Kardeş bulamayan peygamberleri düşünüp, sonra mü’min kardeşlerinizin hatalarına kızın, şikâyet edin. Size bahşedilen kitaba, imana, İslam’a, ilme, takvaya ulaşamayan, bulup anlayamayan nicelerine bakın ve durumunuza şükredin.

            Şirkin hâkim olduğu yerlerde mü’minler arasında ihtilaf, tartışma olmasa da, bugün bu anlaşılmamış ve yapılmamaktadır. Bugünkü ortamda sorun da varsa ayetin emri gereği aralarını bulun. “ Muhakkak ki mü’minler ancak kardeştirler. O halde kardeşlerinizin arasını düzeltip barıştırın. Allah’dan korkun ki, merhamet olunasınız.” (Hucurat/10) Bugün İslam toplumuna bakın, gerçekten mü’minler mi? Dinde kardeş olmuşlar mı? Sonra neden zillet içinde, perişan olarak Allah’ın merhametten uzak kaldıklarını düşünün. Kimsenin kimseleri beğenmediği bir ortamda, kim doğru yolda, kim kardeş hukukuna riayet ediyor, ümmetin birliği için çalışıyor, ancak kur’an ve sünnet ölçüsünde adaletli olarak meseleye bakanlar bunları görecektir. Siz vazifenizi yapın ve kardeşliğinizi gösterin, sorun yapmayanın olsun. Ahirette birileri mutlaka kardeşlikleri yapmadığının hesabını verecektir. Hesabı veren siz olmayın. Allah’a karşı bir mazeretimiz olsun, biz vazifemizi yaptık diye.

                                                                                                                Recep Arslan 

  • Namazı İkame

    Namazı İkame

            Her inancın, yani her dinin kendine has ibadet şekilleri vardır. Hayatın her alanında yapılan her fiil ve eylem birer ibadettir. İbadetler birer itaattir. İtaat ise Allah’ı ilâh kabul etmektir. Çünkü itaat edilen, sevilip övülerek ilâhları olur. İnsanların iradelerinden çıkan yasaların da kendine has ibadet ve itaat şekilleri vardır. O kurallara itaat etmek, hükmü belirleyenleri ilâh kabul etmektir. Allah’ın belirlediği yasalarında ibadet şekilleri vardır. Bu ibadetlerin en önemli olanı ve her gün itaat edileni namazdır. Mü’minlerin günde beş kez Rablerine itaatlerinin göstergesi ve ahidlerinin yenilenmesidir, namaz. İnsanların koydukları yasalara bilerek, severek itaat edenler, Allah’ın belirlediği ibadetleri boynun borcu, yapmak zorundayız, yapmazsak ne derler, yaptım oldu, benden bu kadar düşünceleriyle sırtlarında yük kabul edip, bir an önce üzerlerinden atıp kurtulma bakışındadırlar. 

           Bir mü’min bakışıyla, Rabbimizle bizi günde beş kez buluşturan, namazda Allah’ın yüceliğini, insanın ise acizliğini ortaya koyan, Allah ile bir ahidleşme ve yakınlaşma olan namazı, ne kadar sevebiliyoruz? Yiyecek ve içeceklerden alınan haz kadar, onlara duyduğumuz ihtiyacı namaz içinde duyabiliyor muyuz? Akledene, ezan bir müjdeyi ve kavuşmayı haber verir. Alemlerin Rabbiyle buluşturan bir ibadettir namaz. Rasulullah (s.a.s.) “ Kişi, namazda ne söylediğine dikkat etsin. Çünkü o Rabbiyle konuşmaktadır.” buyurmuştur. Abdest, Rab ile buluşmaya bir hazırlıktır. Peki biraz sonra Allah ile buluşacağımızın heyecanını taşıyor muyuz? Yoksa eskilerin gereğini yerine getirip ikame ettikleri namazları, bizler, sadece söylemekten öte bir şey yapamıyor muyuz? Zamanın gençlerinde, ahlak ve ibadetten yoksun az bilgi, çok konuşma, boş eleştiri ve tartışma gibi hastalık ve bakışlar mevcuttur. Nice tartışmaların, muhabbetlerin son anlarında aradan çıkarılmaya çalışılmıştır namazlar. Tartışmalardan zaman bulamayıp cem edilen namazlar… Tartışmaları, eleştirileri, kendi fikirlerini namazın üstünde tutan bakışlar. Elbette ki zamanın nesillerine, hayatın her alanında örnek olacak şahidlere ihtiyaç vardır. “ İçinizden iyiliği emredip, kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler bunlardır” ayetinin gereğini birilerinin yapması gerekmektedir. 

           Kur’ân’da, namazı kılın değil de ikame edin emredilir. Namazın gereğini yapıp, ayakta tutmak. Kame, ayağa kalkmak, ikame etmektir. Her mü’minin sorgulaması gereken namaz bize ne verdi, hayatımızda ne gibi bir değişiklik yaptı? Namaza başlamadan önce ve bittikten sonra bizde ne gibi bir değişiklik oldu? Rasulullah (s.a.s.) “ Namaz dinin direğidir” buyurmuştur. Dinin direği olan namazı siz dik tutmalısınız ki, o namaz da sizin hayatınızı dik tutsun. Namazda ne söz veriliyor ki, o namaz dininize direk olabiliyor? Namazda verilen sözler namaz sonrası yerine getirilmeli ki, o namaz kişinin hayatının direği olsun. Toplumda, namaz kılan insanlara bakıldığında, kılınan namazların ne kadar şuursuzca ve adeten kılındığı ortadadır. Namazda, Allah’ın huzurunda olanlar, namaz sonrası Allah ile irade yarışında girerler. Hüküm koyma ve hakimiyet mücadelesi verirler. Bu namazlar adeten, kılmak zorunda olunduğundan kılınmaktadır. İkame edilmemiş ve ne sözlerin verildiği bilinmeyen namazların insana ve topluma bir fayda vermediği ortadadır. 

           Toplumda namazın etkisi ortadadır. Nice nafile ve teheccüt kılanlar, tesbihatlar devirenler, niçin Allah’ın isim ve sıfatlarını siyasilere ve din adamlarına vererek şirkten kurtulamamaktadırlar? Namaz mı onları değiştirmiyor, yoksa kıldıkları namaz, emredilen namaz mı değil? Ya namazın bizlere verdiği farkındalık ve değişim… Bir fark görülmüyorsa, o namazın gözden geçirilmesi gerekir. Namazlarda alınamayan lezzetler, sohbetlerde, tartışmalarda, konferans ve toplantılarda aranır olmuştur. Geziler, organizasyonlar, değerli kılınan hocaların konuşmaları, misafirlikler hep namazın önünde ve önemli olmuştur. Ne yazık ki namaz bunların arasına sıkıştırılmış, biran önce kurtulunması gereken bir yük görülmüştür. Birinci iş namaz olmadıktan sonra, hayatlarda ciddi bir değişiklik olmayacaktır. Ne yazık ki bu işleri yapanlar, İslâmi şuuru yakalamış Müslümanlardır. Çok büyük hedefler konuşulurken, cihaddan bahsederlerken, alemlerin Rabbiyle namazda baş başa olma ikinci plana bırakılmıştır. Allah ile irtibatı en iyi sağlayacak olan namaz, nicelerine yük olmuştur. Sadece farzlara has kılınıp, beş on dakikalara sıkıştırılmıştır. Dünyalık işlerin arasında ne kılana ne de etrafına etkisi olmayan, şekilden ibaret nice namazlar… Elbette namazlarda alınamayan tatlar, başka yerlerde aranır oldu. Namaz nicelerinin kalbini, beynini ve ruhunu dolduramadı, doyuramadı. Mutlaka istisnalar vardır ve olacaktır…

            Namazın hakkını verebilmek! İnsan aciz ve zayıf yaratılmıştır. Birine boyun eğilecek, el açılacak, diller yalvaracak, bel bükülecektir. Bu, ya Allah’a ya da siyasî ve din adına oluşturulanlara yapılacaktır. Dünyevi ilimlerle uğraşanlar insanın nasıl yaratıldığını araştırmışlar, fakat niçin yaratıldığını sorgulamamış, araştırmamış ve akletmemişlerdir. Rabbimiz Allah, Zâriyat Suresi’nde “Ben, insanları ve cinleri bana ibadet etsinler için yarattım.” buyurur. Yani hayatlarının tüm alanlarında benim belirlediğim yasalara göre yaşayıp, itaati yalnız bana yapsınlar, diye emreder.İbadet etmek, bir fikir ve düşünce değil, bir fiil ve eylemdir. İnsan için en büyük izzet, Allah’a itaat ederek yapılan kulluktur. İtaat, birine köle olmaktır. Allah’a yapılan itaat, insanı meleklerden bile üstün kılarken, Allah’dan başkasının hükmüne itaat edenlerin kölelikleri, onları hayvanlardan bile aşağıya indirir. Allah (c.c.), kendisine itaat edenlere Mü’min, Müslüman, Muttaki, Muhsin, Sıddik, Mücahid ismini vermiştir. Peygamberler dahil herkesin ulaşabileceği en güzel makam ubudiyet, yani itaat ve kulluk makamıdır. Nicelerinin anlayamadığı… 

           Namaz, Allah’a en güzel kulluk olan itaati ifade ettiği için bütün ümmetlere farz kılınmıştır. Sahabelerin içinde zina eden, içki, içen, iftira eden olmuştur, fakat namazı terk edenin örneği yoktur. Münafıklar bile kafirlerden sayılmamak için namazı terk etmemişlerdir. Cihad bile Allah’a ibadet olan itaati daha güzel yapabilmek içindir. Kur’ân, “ebrar” olan, iyi insanlardan bahsederken, “namazı kılanlar” buyurur. Kur’ân ve sünnetlerde, bir kısım günahların affolunacağına dair haberler mevcutken, namazın affolunacağına dair bir haber yoktur. Dolayısıyla namazı terk eden, hesabını verecektir. Müddessir Suresi’nde cennetlikler ve cehennemlikler arasındaki konuşmalar anlatılırken, “Cehennemlikler, biz namaz kılanlardan değildik” derler. Hangi namaz kılan ve nasıl kılan? Hadiste Rasulullah (s.a.s.) “ Kıyamet günü, Kevser havzı başında ümmetim bana yaklaştırılır. Ben, onları abdest uzuvlarından tanırım. Tam benim yanıma gelirlerken melekler onlara, sizler buraya giremezsiniz derler. Ben, onlar benim ümmetim derim. Melekler, sen onların senden sonra dini nasıl tahrif ettiklerini bilmiyorsun, onlar eski küfürlerine döndüler, derler.” (Buhari- Müslim) Kim bunlar? Kıyamet günü namaz kılmış da Rasulullah’ın Kevser havzından kovulanlar… Kimse, bu hadiste bildirilenlerin kendileri olacağını düşünmemektedir. İslâm’ın içinde, namaz kılmış bu topluluğun içinde olanlar kimlerdir? Allah ile hakimiyet yarışında olan ve nasıl yaşayacağımızın hükmünü koyma hakkı ancak bize aittir, diyenlerin namazları onlara ne fayda sağlayacaktır!.. 

           “ Kişi ile şirk arasındaki şey sadece namazdır. Onu terk edince şirk koşmuştur.” (ibni Mâce) Yine “ İman ile küfür arasındaki şey sadece namazı terktir.” (Müslim) Yine “ Rasulullah’ın ashabı namazdan başka hiçbir amelin terkini küfür olarak görmezlerdi.” (Tirmizi) Namazı terk eden müşrik kabul edilirken, ya da kafir ve müşriklerle mü’minlerin arasında görsel olarak namaz ayırım yaparken, bugün namaz kılan fakat şirkin içinden çıkamayan milyonlar… Namaz, bu kadar ayırım yaparken, bugünün insanlarında yapmıyorsa, kılanlarda bir problem vardır. Bugünkü toplumda, eğer inkar etmediği müddetçe mükellefiyetleri, yani ibadetleri terk edebilir bakışı hakimdir. İnandık demeleri yeterli sayılmıştır. O zaman şu mantıkla bakılırsa, helal saymadığı müddetçe bütün haramlar kötülükler işlenebilir!.. 

           Namazın dinde önemli bir yeri vardır. Rasulullah (s.a.s.) buyurdu ki, “Namazın dindeki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir.” (Taberi) Namazı, gereği gibi kılmayanların hâli, bedende baş olmayan vücut gibidir. Başı olmayan İslâm toplumunun hâli de ortadadır. Aklını ve irâdesini kullanmayan ve bir başkasına veren insanların, düştükleri durumda ortadadır.. Meryem Sûresi’nde Rabbimiz, “ Sonra, onların ardından öyle bir nesil geldi ki, namazı terk ettiler ve şehvetlerine uydular. Onlar, bu taşkınlıklarının karşılığını mutlaka göreceklerdir. Fakat tevbe edip iman eden ve salih amel işleyen bunun dışındadır. Bunlar cennete girecekler ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaklardır.” buyurmuştur. (Meryem/59-60) Bugün de aynı nesiller türemiştir. Namazı tamamen terk eden fakat Müslümanlıktan da vazgeçmeyen nesiller var olduğu gibi, namaz kılıp da aklen ve ruhen namazda olmayan nesiller de türemiştir. 

          Namazda bedenin, aklın ve ruhun yerine getireceği unsurlar vardır. 

           Namazda bedenin yerine getireceği unsurlar. 

          Kıyam; her insan, her inanç sahibi itaat ettiği, ibadet kastıyla yöneldiklerinin karşısında kıyamda durur. Ya Allah’a namazda kıyam, ya da veli edindiğine, siyasi liderine, komutanına, müdürüne yapılan kıyamlar, saygı duruşları v.b. Bu yapılanlar, saygının, sevginin ve korkunun göstergesidir. Rükû; saygı ve itaat göstergesinin bir üst kısmı. Sevip değer verdiğinin karşısında bel bükmek. Rabbimiz ayette “Rükû edenlerle beraber olun” emreder. Rükû edenlerle beraber olun, yani Allah’a hayatın her alanında onun iradesi olan Kur’ân’a itaat edenlerle bel büken mü’minlerle beraber olun emredilir. Secde, ubudiyet (kulluk) olan itaatin en son ve üstün mertebesidir. Kişinin karşısındaki zatı yüceltmesi, kendisini küçümsemesinin en son noktası. Ayağını koyduğu yere, en değerli organı olan başını, Rabbine itaat için koyar. Ka’de-i âhire, (son oturuş). Diz çöküp boyun bükerek kendini küçültme eylemi. Tarih boyunca nice liderlere, krallara, meliklere, din adamlarına yapılan bu eylemler bugünde yapılmaktadır. Mü’min ise bunları sadece Allah’a yapar. Mü’minlerin teslim olup, Müslüman olduklarının göstergesidir. 

           Namazda dilin yerine getireceği unsurlar:  

           Tekbir; Allah’ı tek büyük kabul etmektir. Bunu namaz içinde ve dışında bir mü’min sürekli yapmalıdır. Namazda her rüknü yaparken söylenen söz, “Allahu Ekber’dir”. Allah tek büyüktür. Peki sorulsa, nede tek büyük? Hayatınıza yasa belirleyip, o yasalarla çekip çeviren eğitip terbiye eden Rablikte tek büyük mü? İtaat edilip, hükmüne tabi olunan, çok övülüp sevilen İlâhlık da tek büyük mü? Sığınılıp yardım istenen, sırdaş olan, koruyup gözeten, emredip yöneten veli olmada tek büyük mü? Güvenilip hayatın idaresi teslim edilen vekil olmada tek büyük mü? Bütün isim ve sıfatlarında Allah (c.c.) tek büyük mü diye nicelerine sorulur. Tek büyük denilen Rabbimizin insanların hayatları üzerinde tek büyük müdür? Namazda sözle Allah’u ekber, Allah tek büyük diyen, namaz sonrası hayatında etkili dinî ve siyasî nice büyük kabul ettikleri vardır. İtaat, sözle değil fiillerle ve amellerle gösterilir. 

           Kıraat; Allah ile konuşma, bir misak, bir antlaşmadır. Namazda kiminle konuşulduğu ve ne sözler verildiği çok önemlidir. Namazın her rekatında Fâtiha Suresi’nde alemlerin Rabbine nice sözler verilmektedir. Ancak sana ibadet eder, yani yalnız sana itaat eder, senin yasalarına göre hayatımızı düzenleriz. Bize şah damarımızdan daha yakın kabul ederiz. Ancak senden tüm yardımları isteriz. Senin sınırlarını belirlediğin ve Rasulünün hayatıyla örnek olarak ortaya koyduğu doğru yolu isteriz. İstediğimiz doğru yol, kendilerine nimet verdiklerin peygamberlerin, her emri sorgulamadan itaat eden sıddiklerin, canlarını senin yolunda feda eden şehidlerin,  imanlarını ve hayatlarının tüm alanlarını şirkten, haramdan, bid’at ve hurafelerden, haset ve kibirden uzaklaştıran salihlerin yoluna talibiz. Kendilerine gazab ettiğin Yahudilerin ve sapmış olan Hristiyanların ve onlar gibi olan diğer sapmışların yollarını istemiyoruz. Onlar gibi olmak değil de, onların yaşam şekillerini, siyasi bakışlarını, Allah’a yardımcı edinmelerini, kitabı hayattan uzaklaştırmalarını, peygamberlerini de hayatlarından uzak tutmalarını istemiyoruz. Yani namazda Rabbimize Fatiha da ne de çok sözler vermekteyiz…

           Namazda Nâs Suresi’ni okurken “Deki, insanların Rabbine, Melikine, İlâhına sığınırım.” İnsanların hayatlarına kader belirleyip, nice imtihanlarla, bela ve musibetlerle çekip çeviren, terbiye eden, bedenlerine koyduğu yasalarla tüm organlarını çekip çeviren Rabbine sığınırım, de. İnsanın bedeninde trilyonlarca hücreyi çekip çeviren, yine insan bedeninde yüz trilyon bakterileriyi çekip çeviren Rabbe sığınırım de. İnsanlar farkında olmasalar da Allah, onların bedenlerini çekip çeviren Rabbidir. Allah’ın kitabına karşı yasalar çıkartsalar da. Yani insan, küçücük bedenine bile rab olarak sahip değilken, tıpkı Firavun gibi dünyada rablik iddia etmektedir. Yine Nâs Suresi’nde insanların ve bedenlerinin itaat edip, hükmüne tabi olduğu ve övdükleri ilâhına ve insanların hayatlarını çekip çevirerek yöneten melikine sığınırım, demek emredilir. Namazda, Nâs Suresi’nde bunları söylediniz. Namaz sonrasıda da yerine getirin ve başkaların da bunları söyleyin, diye emredilir. İhlas Suresi’nde de, “de ki” emri gereği, “De ki O Allah tekdir” Allah’ı tüm isim ve sıfatlarıyla tek kabul ettiğimizi bildirmekteyiz. Surenin sonunda ise O’nu tüm isim ve sıfatlarında hiçbir şeye denk tutmadığımızı bildirmemiz emredilir. Rablikte, ilâhlıkta, mâlik ve melik oluşta, veli ve vekil oluşta, gören, bilen olarak yani tüm isim ve sıfatlarında tek ve dengi yok kabul etmek ve bunun gereğini yapıp söylemek emredilir. Namazda bunları alemlerin Rabbine söyleyen kişi, namaz sonrası verdiği bu sözlerin gereğini yerine getirmelidir. Bu bir ahiddir ve ne denildiği bilinip yerine getirilmelidir. Namazda okunan surelerin ve ayetlerin namaz sonrası yerine getirilmesi Müslüman olma, yani teslimiyet ve itaattir. 

    Namazda aklın yerine getireceği unsurlar: 

           Niyet; dilin işi değil, kalpte ki aklın işidir. Kalp, ne dediğini bilmek zorundadır. Kimin huzurunda olduğunun farkında olmalıdır. İrtibat; her an namazda olduğunu, Allah ile konuştuğunu ve ahidleştiğini bilmelidir ve bu ahdine sadık olup yerine getirme mücadelesi vermelidir. Herkes namaz kılar, fakat az kişi ne dediğini bilir ve dediklerini yerine getirme mücadelesi verirler. Bu, fehmetmek, yani namazda ne söylediğini düşünüp anlamaya çalışmaktır. 

           Namazda kalbin ve ruhun yerine getireceği unsurlar: 

           Tazim; kalbin ve bedenin Allah’a saygı duymasıdır. Heybet; Allah’ın huzurunda, O’nun heybet ve azametinden korkmasıdır. Muhabbet; korkuyla birlikte Allah’a muhabbet ve sevgi duymaktır. Rızası ve rahmetinden uzak kalma endişesi taşımaktır. Haya; yapmış olduğu hatalarından dolayı Allah’ın huzurunda utanıp haya etmektir. Çünkü Allah (c.c.) kişinin kabahatlerini ve kalbinden geçirdiklerini bilmektedir. Ümit; Allah’ın af edeceğini, ibadetinin kabul edileceğinden ümitvar olmaktır. Tadil-i erkan; rükûnları dengelemek ve düzeltmektir. Yani rükûnlara adaletli davranmaktır. Nasıl yapılması gerekiyorsa öyle yapıp, rükûnların hakkını vermektir. 

           Dünya ve ahiretimizi kurtaracak olan Kur’ân’ı kendimize gündem yapmak, sımsıkı sarılıp onu anlama, yaşama ve anlatıp yaşatma mücadelesi vermek… Sahabe, Kur’ân’ı gündem yapmak için namazda uzun uzun sure okumuşlardır. Siz bunu yapamıyorsanız, en azından Kur’ân’la namaz sonrası irtibatınız güçlü olsun. Sahabenin elinde böyle bütün bir Kur’ân yoktu. Kur’ân’ı okuyan, fakat anlamayan zamanın Müslüman modelleri, ya da kendilerini İslâm’a mal edenler… Namazla Rabbe yaklaşmaya çalışan ve ayakları şişen bir Peygamberin ümmeti olunduğu unutulmamalıdırlar. Namazla Rabbine yakınlaşma gayretinde olan Rasulullah’ın yolunda olduğunu söyleyen Müslümanlar, aynı namazı kendilerine yük, aradan bir an önce çıkartma gayretindedirler. Elbette ki bu namazlar kişiyi fuhşiyattan, yani tüm aşırılıklardan uzaklaştırmayacaktır, uzaklaştırmıyor da. Çünkü namaz hakkıyla kılınmamakta ve etkisi Müslümanların üzerinde gözükmemektedir. Hayatın içinde kişinin, Allah’ın kendisini gördüğü düşüncesi olan ihsan hali namazda dahi oluşmamıştır. Rasulullah (s.a.s.) “İhsan Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmektir. Sen onu görmüyorsan da O, seni görmektedir.” buyurmuştur. (Buhâri) Niceleri şeyhinin, velisinin, efendisinin her an kendisini gördüğü düşüncesiyle kendilerince ihsan halinde bir hayat yaşarlarken, mü’minler bu bakışı, yani ihsan halini Allah için yakalayamamışlardır. 

           Bedeni sağlam olduğu halde aklı sağlam olmayanı Rabbimiz ibadetten sorumlu tutmamıştır. Bedeniyle namazda olup da aklını namazda bulundurmayanın deliden farkı nedir? Elbette akıl kullanmak içindir ve aklın nasıl kullanıldığı ve kullanılmadığının hesabı sorulacaktır. Rasulullah (s.a.s) bir anlık Allah’dan gafil olmaktan ona sığınırken, bugün dünya hayatına dalmış nice gafiller… İmam Gazali; “Sarhoşun namaza yaklaşmaması, aklına sahip olamadığındandır. Namazda aklını kullanmayanla sarhoşun arasında ne fark vardır,” demiştir. Küfür sistemleri, insan hayatında Allah’a yer bırakmayacak şekilde ayarlanmıştır. Küfür sistemleriyle ve idare edenlerle bir derdi olmayanların, hatta destekleyenlerin gereği gibi namaz kılma ve verdikleri sözleri yerine getirme dertleri de olmaz. Televizyonlar ve cep telefonları sadece zamanın katledildiği bir makine, bir alet değil, mükemmel bir namaz kılmanın önünde büyük bir engeldir de.  Diziler, filimler ve tartışma programlarının arasına sıkıştırılmış nice namazlar… 

           Oysa namazın bütünü zikir, yani Allah’ı anmaktır. Bu bakışı yakalamak gerekir. Tezkira; Allah’ı hatırlatan her şeydir. Tesbih; söz, fiil ve itikatla Allah’ı her türlü noksanlıklardan beri tutmaktır. Hamd; her türlü övgü, sena ve yüceltmeleri sadece Allah’a has kılmaktır. Siz etrafınızdakilerin siyasî ve dinî önderlerini nasıl övüp yücelttiklerini ve hatasız kabul ettiklerini düşünün ve görün… Kunut; gânitundan türemiştir. Boyun eğen, sukut eden, huşu duyandır. Münib; gönülden boyun eğen, itaat ve kulluk edendir. Huşu; Allah’ı büyük bilerek kalbin saygı duyması, edeb etmesidir. İstiâze; şeytandan hayatın tüm alanlarında Allah’a sığınmaktır. “Kur’ân okumak istediğin zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.” (Nahl/98) Namaz, Kur’ân’da en çok zikredilen ibadettir. Yetmiş kez zikredilmiştir, bu da önemini ortaya koymaktadır. 

         Namazda huşuyu oluşturan ve sağlamlaştıran unsurlar.

    1. Namaza hazırlık, ezana icabet. Ezan duasını okumak. Güzel bir şekilde abdest almak. Elbise ve namaz kılınan yerin sade olması ve sakin bir ortam. 
    2. Namazda sükunet ve azaların tam yapılması. Rasulullah “ En kötü hırsız namazdan çalandır. Kişi nasıl namazdan çalar ya Rasulullah, rükusunu ve secdesini tam yapmayarak.” buyurdu. (Müsnet) Huşuyu, acelecilik yok eder. 
    3. Namaz da ölümü hatırlamak. Hadiste “ Namazını veda edenin namazı gibi kıl.” buyrulur. (İbni Mace) 
    4. Namazda okunan Kur’ân ayetlerini ve zikirleri tefekkür etmek. Taberi diyor ki, ben Kur’anı anlamadan okuyana hayret ediyorum. O nasıl Kur’ân’ın lezzetine erebilsin. 
    5. Her ayeti dura dura ve ağır okumak. Bu Rasulullah’ın sabit sünnetidir. 
    6.  Namaz kılan kişi, Allah’ın kendisine cevap verdiğini bilmelidir. Fatiha, Allah ile kul arasında bir konuşmadır. Hadiste “Sizden biri namaz kıldığında gerçekten Rabbiyle konuşmaktadır. Öyleyse nasıl konuştuğuna dikkat etsin.” bildirilir. (Hakim -müstedrek)
    7. Namazda secde yerine bakmak da huşuyu sağlar. Başı eğip gözleri yere dikmek. Namazda etrafa bakmak insanın dikkatini dağıtır ve akla nice şeyler getirir. Sesten etkilenmek de aynı etkiyi yapar.
    8. Her namazda sureleri ve ayetleri değiştirerek okumak. Sürekli aynı sureler okunursa alışkanlık yapar ve diliniz okurken aklınız başka yerlerdedir. 
    9.  Şeytandan Allah’a sığınıp euzu besmele çekmek. Şeytan ilk önce namaz kılmada tembellik yaptırır. Sonra düşünceleri dağıtır, kalplere hatıralar sokar. Namaza başladığı hatalarıyla geri çıkar. 
    10. Namazda huşunun faziletini ve gerekli oluşunu bilmek. Huşu azalırsa sevap da azalır. 
    11. Namaz içindeki dua ve zikirleri bilerek okumak. 
    12. Meşgul edici şeyleri ortadan kaldırmak. Mümkünse sade bir yerde kılmak. Hadiste “ Bu örtüyü buradan kaldır. Çünkü onun nakış ve süsü benim namazımı meşgul ediyor.” buyurmuştur (Buhâri)
    13. Kalabalık ve gürültülü yerlerde, televizyon ve radyo çalarken, çok soğuk ve sıcak yerlerde namaza durmamak. Rasulullah (s.a.s.) çok sıcaklarda namazı tehir etmiştir. 
    14. Tuvalet ihtiyacı varken ve sıkışıkken namaza durmamak. Bu huşuyu çok bozar. 
    15.  Uyku bastırdığında namaza durmamak. Yine vakit varken yemek hazır ise namaza durmamak. 
    16. Uyuyanın ve konuşanın yanında namaza durmamak. Uyuyanın ne yapacağı ve konuşanın ne konuşacağı belli olmaz, sizin dikkatinizi dağıtır.  

    Bazı alimlere göre huşusuz namaz kılan namazı iade etmelidir derler. Bazıları da sevap ve maksat açısından sahih değildir, şer-i olarak namaz olmuştur demişlerdir. 

           Allah’ın rahmeti namazı hakkıyla eda eden ve namazda verdikleri sözleri yerine getirenlerin üzerinedir…


  • Veli

    Veli

       Veli: Kendisine sığınılan, yardım istenilen, koruyup gözeten, seven,  iyilik eden, sırdaş olan, dost olandır. Vali: İşleri yöneten, hükümdar olan ve işleri idare eden, yaratılanların işlerine kefil olan, emredip yönetendir. Mevla: Kendisinden yardım ve destek beklenilen ve yardım umulandır. Vilâyet, vâli’nin emredip yönettiği yerdir. Velâyet, vâli’nin yönetme hakkıdır.

           İnsan yaratılışından dolayı sığınmaya, sıkışınca yardım istemeye, birinin korumasına muhtaçtır. Hayatının sevk ve idaresi için emredip yöneten birine muhtaçtır. Bu kişinin velisi ve vâli’si olur. Buda ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a verilir. İnsanlar hayatlarının sevk ve idaresi için siyasilere emredip yönetme hakkı vererek Allah’dan başka vâliler edinirler. Din adına niceleri de Allah’dan başka veya Allah ile beraber sığınıp yardım isteme, koruyup gözetme, dost ve sırdaş olarak gavs ve kutup edindiklerine itaat ederler. Genel olarak siyasi alanlarda vâli, din adına da veli kavramı Allah’dan başkalarına verilir. B kavramların bilinmesi bu noktada önemlidir, çünkü Allah’u teâlâ’nın isim ve sıfatları gasp edilmektedir.

           “Şüphesiz benim velim kitabı indiren Allah’dır. O sâlih kimselere velilik eder.” (Araf/196)

           Dara düştüğünde her insan veli olarak Allah’a sığınır ve yardım ister. Şirkten ve küfürden arınmış olan sâlihler Allah’ı her an ve her yerde sığınıp yardım isteyerek veli edinirler. Siyasi ve din adına Allah’dan başkasına sığınan ve yardım isteyenlere deki şüphesiz benim sığınıp yardım istediğim velim Allah’dır. O ancak kendisine isim ve sıfatlarında şirk koşarak ortak edinmeyen Salihlerin yardım edeni olan velileridir. Siz bugün İslam toplumuna bakın Allah’ı gereği gibi birlemediklerinden, O’nunla hâkimiyet yarıştırdıklarından dolayı yardım görmemekte ve sığınacak yer bulamamaktadırlar. Yahudi ve Hıristiyan toplumlardan yardım ummaktadırlar. Allah’u teâlâ kendi dinine tardım edene, sadece kendisine sığınıp aracısız yardım isteyene yardımı vaad etmektedir.   

           “Allah’dan başkasını veli edinenleri Allah gözetmektedir. Sen onların üzerine bir vekil değilsin.” (Şura/6)

           Allah c.c. kendisinden başkasına sığınan, yardım isteyen, koruyup gözeten kabul ederek siyasi ve din adına veli edinenleri görmektedir. Onları gözetlediğini, yani yaptıklarının hesap sormak üzere kayda alındığını bildirmektedir. Rasulullah’a ve mü’minlere benden başka veliler edinenleri koruma, himaye etme, şefaat etme, koruyup gözetleme, nice şirklerine rağmen onları temize çıkartmaya kalkıp vekil olmaya çalışmayın. Benimle hâkimiyet yarıştırıp, mülkümde tasarruf da bulunmaya kalkanları temize çıkarma ve korumaya kalkmayın. Siz onlar üzerine koruyucu, güvence veren vekil değilsiniz. Onları benden korumaya kalkmayın. Sığınılıp yardım edecek olan veli ve güvenilip yönetecek olan vekilde benim buyurur. Siz hakkı hatırlatın, korumaya ve temize çıkarmaya kalkmayın buyrulur. 

           “Yoksa onlar Allah’dan başkasını mı veliler ediniyorlar. Halbuki sadece veli olan Allah’dır. Ölüleri diriltir ve her şeye kâdir’dir.” (Şûra/9)

           Ölüleri diriltmeye güç yetiren ancak onların sığınıp yardım edeceği, koruyup gözetecek olan velileri Allah c.c. olabilir. Ölüme ve hayata etkisi olmayanın insan üzerinde mutlak veli olma hakkı yoktur. Buna rağmen insanların çokları Allah’dan başkalarına sığınıp yardım isterler, koruyan kabul ederler, yani onları veliler edinirler. Hayatları üzerinde etkili olduklarını düşündüklerine sığınıp yardım umarlar. Allah’ı gereği gibi tanıyamamanın bir sonucudur. Sahipsiz olduğunu düşünenler elbette sığınacak yer arayacaklardır.  

         “Allah insanların bir kısmını hidâyete erdirdi. Bir kısmına da sapıklık hak oldu. Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları veliler edindiler. Kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar.” (Âraf/30)

           İnsanlık tarihi boyunca toplumların birçoğu sapmış, birçokları da hak üzere olmuşlardır.  Veli olan Allah’ın yardımıyla hidayete erenler olduğu gibi, kendi iradeleriyle yaşamaya kalkanlara da sapıklık hak oldu. Hâkimiyeti kendilerinde görüp şeytan gibi hevâsına tabi olan her insana ve topluma sapıklık hak olacaktır. Bu onların kendi tercihlerinin bir sonucudur. Sapanlar Allah’a sığınıp yardım istemek yerine şeytan gibi haddi aşmış olanlara sığınıp yardım isterler. Şeytanın yolunda olanlara tabi olanlar şeytana tabi olmuşlardır. Her hevâsına tabi olan şeytanın yolunda ve şeytandır. Bu sapmaların bir kısmı İslam adına yapılmakta ve onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını zannetmektedirler. Daha da ileri gidip en doğruda kendilerinin olduğunu savunmaktadırlar. Ehli kitap da aynı bakıştadırlar. 

           “Mü’min erkek ve kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar.” (Tevbe/71)

           Allah mü’minlerin yardımcısı, koruyup gözeteni, sığındıklarıdır. Ayrıca mü’min erkek ve kadınlarda birbirlerinin hak üzere olan yardımcıları, koruyup gözetenleri sığındıklarıdır. Eşler olarak da kadın ve erkek birbirlerinin sığınıp şirkten ve haramlardan koruyan, birbirlerine perde olan velileridir. Ayetin devamı da bunu bildirir. Birbirlerine iyiliği emreder ve kötülükten korurlar. Veli olanlar birbirlerini şirk ve haramlardan korur ve yardım ederler, tavsiyeleşirler, nasihatleşirler. 

           “Allah iman edenlerin velisi, onları karanlılardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tağutlardır. Onları aydınlıktan karanlığa çıkarırlar.”  (Bakara/257)

           Allah’u teâlâ iman edenlerin yardım edeni, sığındıkları, koruyup gözetenleridir. Mü’min ise hâkimiyeti kayıtsız, şartsız, Allah’a veren, O’nu isim ve sıfatlarında bir kabul edip, hayatına tek hükmeden ve yönetenlerdir. Kur’an’dan başka hayat programı, Rasulullah’dan başka örnek ve önder kabul etmeyenlerdir mü’minler. Allah c.c. ancak bunların yardım eden velileridir. Ancak mü’minleri hak da tutar, şirkten ve küfürden uzaklaştırır. Şirk, küfür ve haram karanlıklarından uzak tutar. Küfür, hakkın üzerini örtmektir. Allah’ın iradesinin üstüne kendi iradesini koymak, Kur’an’ın üstüne kendi yasa ve fikirlerini geçirmektir. Bunların sığınıp yardım istedikleri, umdukları, koruyup gözeten kabul ettikleri Allah’ın hükmü yerine kendi hükümlerini koyup haddi aşmış olan tağutlardır. Tağutlarda kendilerine tabi olanları küfrün ve şirkin içine daha da sokarlar. Çıkamayacak hale getirirler.  

           “Sizin veliniz Allah, Peygamberi ve Allah’a boyun eğen, namaz kılan, zekât veren mü’minlerdir.” (Mâide/55-56)

           Allah’ı isim ve sıfatlarıyla bilip, birleyen mü’minlerin sığınıp yardım umdukları, koruyup gözeten kabul ettikleri veli emredip yöneten vâlileri Allah’u teAlâ’dır. Allah’ın hükmüyle yöneten, hakta kalmalarına yardım eden, koruyup gözeten Rasulullah’dır (s.a.s.). Sonra hayatın tüm alanlarında hâkimiyeti yalnız Allah’a verip O’nun her emrine boyun eğip itaat eden, namazı gereği gibi kılan, zekât veren mü’minlerdir, birbirlerine yardım eden ve koruyan veliler ve vâlilerdir.

           “Orada herkes önceden yaptığı şeyleri görecektir. Onlar hak olan Mevlalarına döndürülürler. Uydurdukları şeylerde kendilerinden kaybolup gitmiş olur.” (Yunus/30)

           Âhirette herkes önceden her ne göndermişse ancak onu bulacaktır hak ve bâtıl namına. Her insan hak olan Mevlalarına döndürüleceklerdir. Dünyada sığındıkları, yardım umdukları, koruma bekledikleri, şefaat umdukları Mevlaları âhirette kaybolup gidecektir. Ogün Allah’dan başka yardım umulacak Mevla yoktur. Mevla; kendisinden yardım beklenen ve umulandır. Bugünden ahrette şefaat umanlar onları Mevla yerine koymuşlardır. Her inanç mensubu âhirette kendilerine yardım edeceğini düşündükleri, kurtarıcı gördükleri Mevlaları vardır. O gün Allah’dan başka sığınılacak yardım edecek Mevla ve veli yoktur. Var denilenler kaybolup gideceklerdir. Rabbimiz bugünden bunu bildirmektedir. 

           “Sonra hak olan Mevlalarına döndürülürler. İyi bilin ki hüküm yalnız O’nundur. O hesap görenlerin en hayırlısıdır.” (En’am/62)

          Dünya hayatının bir sonu ve hesabı vardır. Herkes hazırladığını bulacaktır. Niceleri umduklarını bulamayacaklardır. Yardım umdukları şefaat bekledikleri kaybolup gidince umdukları şefaate niceleri ulaşamayacaklardır. Her insan asıl Mevlası olan Allah’ın huzuruna döndürülecektir. Hâkimiyet elinde olup hükmeden sadece Vâli olan Rabbimizdir. Ancak O emredip yöneten Vâlidir. Yarattıkları üzerinde hükmetme hakkı da sadece O’na aittir. Veli, Vali ve Mevla olan kendisine sığınıp yardım umanların hükmedenidir. Yarattıklarına da hesap sorma hakkı O’na aittir. Hesap sorması hayırlıdır. Kim ne hak etmişse onu bulacaktır. Hesabı hayırlı, yani adaletlidir. Herkesin hak ettiğini bulması adalettir.

           “…O sizin Mevlânızdır. O ne güzel Mevlâ, ne güzel yardımcıdır.” (Hac/78)

            Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birleyip hâkimiyeti hayatınızın her alanında Allah’a vermişseniz yardım edecek ve sığınacağınız ve umacağınız tek Mevlanız Allah’dır. Bunları Allah’a vermeyenlerin dünya ve ahrette Mevlaları Rabbimiz değildir. Her şeyden koruyan, her an sığınılan, aracıya ihtiyaç duyulmadan yardım eden, yardım umulan tek Mevla Rabbimizdir. O ne güzel sığınılıp yardım umulan Mevla ve yardım edendir. Onun yardımını dünyada ve âhirette hak edenlere ne mutlu. 

           “Dikkat edin Allah’ın velilerine korku yoktur. Onlar mahzun olmazlar.” (Yunus/62)

           Hayatlarının her anında ve alanında sığınıp, yardım istemeyi, koruyup gözetmeyi Allah’a verenler Allah’ın velileridir. Görüldüğünde ve hayatlarının her anında Allah’ı hatırlatanlardır, Allah’ın velileri. Hayatlarına hükmetme hakkını sadece Allah’a verenler Allah’ın velileridir. Kur’an’ı hayata hâkim kılmak için okuyan, Rasulullah’ı tek örnek kabul edenlerdir, Allah’ın velileri. İşte bunlara ahrette korku ve üzüntü yoktur. Bugünden verilen bu müjde ancak hak edenleredir. 

           Rasulullah (s.a.s.) Allah’ın velilerini bildirirken, “Allah’ın kulları içinde öyle kimseler vardır ki, onlar peygamber ve şehid olmadıkları halde, kıyamet günü Allah katındaki makamlarında dolayı peygamberler ve şehidler onlara gıpta ederler.” Sahabe onlar kimlerdir dediler. Rasulullah (s.a.s.) “Onlar aralarında alıp verdikleri bir mal ve akrabalık olmadığı halde sırf Allah rızası için birbirlerini sevenlerdir. ..” buyurdu. (Ebu Dâvud)

           Yine Allah’ın velileri  “Görüldüğü zaman Allah’ı hatırlatandır.” (İbn Mâce) buyurmuştur. 

           Bunlara Peygamberler ve şehidler cennetteki makamlarından dolayı gıpta ederler. Onların gıpta edecekleri makamlara ancak sırf Allah’ın rızasını gözeterek kardeşliklerini yapan ve sevenler ulaşacaktır. Bugün çoklarının kendini ve topluluğunu düşündüğü bir ortamda hadisin verdiği mesaj tam anlaşılmamış gözükmektedir. Gıpta edilecek böyle bir makam varken, buyurun siz hâkimiyeti Allah veren mü’minleri sevmeyin.  

  • Mülk

    Mülk

     Mülk: sahip ve egemen olma, sahiplik, hükümdarlık, sahip olunan şey, hükmedilen yer. Mülk üzerinde tasarrufta bulunulan şeylerdir. Allah’ın yarattığı her şeydir mülk. İnsanda Allah’ın mülklerinden bir mülktür. Mülk üzerinde hükmedilip yönetilen, istediği gibi tasarrufta bulunulan her şeydir. 

           Mülkün sahibine mâlik denir. Kâinatın ve içindekilerin tek sahibi olan Mâlik ve hükmedip yöneten melik sadece Allah’dır. Çünkü onları yaratan onun sahibidir. Yaratılan da mülktür. Bugün elinizdeki istifade ettiğiniz imtihan aracı olan mülkler, sizden sonrakiler içinde kullanılan mülktür. İnsan elindekileri verenin yolunda kullanırsa mülkü yaratana teslim etmiş olur. Bu emanet bakışıdır. O emanetleri yarın başkaları kullanacaktır. İnsanın kendisi ve bedenindeki her şeyi mülktür ve sahibi Allah’dır. Onun kullanımını cennet karşılığı Allah’a satanlar mü’minlerdir. Siz emaneten kullanırsınız. İnsan bedenindeki ve kullandığı her şeyde, mülküne mâlik olamaz, sadece emaneten kullanır. 

           “Mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir fitne ve denemedir. Allah ise büyük ecir onun katındadır.” (Teğâbun/15)

           İnsan mülk ve ona verilen her şeyde mülktür. İnsanın kullandığı mal ve yönettiği mülk ve çocuk birer imtihan ve denenme vesilesidir. İnsanların övündüğü mal, makam ve çocuk imtihan aracı ve âhirette hesabı sorulacaktır. Verilen her mülk verenin yolunda kullanılır ve yetiştirilirse melik Allah kabul edilmiştir. Mü’min mal ve canını cennet karşılığı Rabbine satandır. Rabbe sattığınızın sahibi mâlik ve yöneten meliki de Allah’dır. Mâlik ve melik olanın yönettiği mülktür. İnsan da elinde olanların mülk olduğunu, bir sahibinin olduğunun farkına varıp emanetçi bakışıyla kullanmak gerekir. Ayetle insana övündüğünüz mallarınız ve çocuklarınız sizin için imtihan aracıdır. Bunlarla imtihan olunuyorsunuz, hesabını vereceğiniz şekilde muamele edin.

           “Sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve mahsullerden eksiltmekle imtihan edeceğiz sabredenleri müjdele.” (Bakara/155)

           İmtihanda olan insanı Rabbimiz her an sınayıp deneyeceğini bildirmektedir. Ölüm korkusu, aç kalma korkusu, canların ve malların yok  olması ve mahsullerin yok olmasıyla insan imtihan olmakta ve olacaktır. İmtihan vesilesi oln her şey mülktür. Kullanılır ve yönetilir. Kullanan ve yöneten meliktir. Mülkün tek sahibi olan ancak mülkü olan insanı diğer mülkleriyle imtihan edebilir. Dilediğine mülkünden verir, dilediğinden de alır. İmtihanına sabreden kazanmıştır. Ve Rabbimizde sabredenleri müjdelemektedir. 

           “Mülk yalnız O’nundur. Hamd de O’nadır.” (Teğâbun/1)

           Mülk elinde olup istediği gibi tasarrufta bulunan ve mâlik olana ancak itaat edilir. Her yaratılan mülktür ve onun tasarruf edip kullanma ve dağıtma ve istediğine istediği kadar verme hakkı yalnız ona aittir. O zaman tüm övgüler, eksiksiz ve hatasızlık sadece ona aittir. Yani hamd de sadece ona yapılmalıdır. Kainatta ve içindeki her şey mülk, onun yönetme ve tasarruf hakkı sadece Allah’a aittir. Çünkü yarattığı mülk O’nundur. Yaratan ancak yaratığı mülkün sahibi ve yönetenidir. İnsan mülktür ve yaratıcısı olan Allah’a itaatle sorumludur. Kendi bedeninin ve elindekilerin mâliki gibi davranıp yöneterek melik kendini görmemelidir. Bu haddi aşmadır. Dünya insanı bu manada haddi aşmıştır. 

           “Ey mülkün sahibi olan Allah’ın, sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de alırsın. Hayır senin elindedir.” (Ali İmran/26) 

           Mü’min olan ancak her şeyin  mülk olduğunu, yaratanın mülkü üzerinde tasarrufta bulunabileceğini bilir ve takdir eder. Mülkünden dilediğine sağlık, mal makam, çocuk, güç gibi nice nimetleri verir veya vermez. Verir, sonra geri alır. Bunu ancak yarattıklarının tek sahibi olan mâlik ve yöneten melik olan Allah c.c. yapabilir. İnsanın istifade ettiği her hayrı verenin Allah olduğunu takdir eden ancak mü’mindir. Mülkü, sahibine teslim eder, O’nun emri doğrultusunda kullanır. Ben kazandım bakışında değil, takdir eden var bakışındadır. 

           “Mallar içinizden sadece zenginlerin arasında dolaşan bir servet olmasın.” (Haşr/7)

           Allah’u teâlâ mülkünden dilediği kadar kullarına takdir eder. İnsanlar Allah’ın takdiri olan mülkü kendi kazanımı görürler. Servet yığma, mal biriktirme, makam yükseltme yarışındadırlar. Kendi güç ve makamlarını korumak için birbirlerine yardımcı olurlar. İşadamı dernekleri, sivil kuruluşlar kurarlar ve birbirlerini ayakta tutarlar. Kendilerine güç katacak olanlara destek olurlar. Birbirlerine maddi yardım yaparlar ve ayetin bildirdiği, mal sadece zenginlerin arasında dolaşan servet haline gelir. Geri alamayız düşüncesiyle sıkıntıda olan ve fakir olanlara yardım etmezler. Onlarla irtibat kurmazlar, ortam paylaşmazlar. Bu bakışlar Müslümanların arasında da yer bulmuştur. Dolayısıyla da ayetin bildirdiğini onlarda uygulamışlardır. 

           “Yoksa onların hükümranlıkta bir paylarımı var. Öyle olsaydı insanlara zerre bile vermezlerdi.” (Nisa/53)  

           Mâlik olan Allah’ın sahip olup yarattığı mülkler üzerinde ve mülk olan insan üzerinde hükümranlıkta, hâkimiyet kurup hükmederek yönetmede bir payları mı var? Yeryüzünde yasa koyup yönetmede ve din adına yerde ve göklerde tasarrufta, yani istediklerine istedikler kadar vermede Allah ile ortaklıkları mı var? Rabbimiz, kendi mülkü üzerinde siyasilerin ve din adamlarının bir payları ve ortaklıkları yok, sizde onlara boşuna itaat etmeyin emreder. Yer ve göklerde gerçekten bir payları olsaydı, size zerre kadar vermezlerdi. Yani size muhtaçlar, desteğinize, savunmanıza muhtaçlar. Güç ellerine geçince de yapacaklarını yapmaktadırlar. 

           “O gün onlar ortaya çıkarlar onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. Bugün mülk kimin, hükümranlık kimindir. Tek ve kahhar olan Allah’ındır.” (Mü’min/16) 

           Dünyada Allah’ın mülkünü istedikleri gibi kullanacaklarını zannedenler, kullanmaya kalkanlar, âhirette ise onların mülk olan dünya üzerinde yaptıkları ortaya çıkacak ve hiçbir yapılan Allah’a gizli kalmayacaktır. İnsan unutulup gidecek zannetse de. Ve Rabbimiz o gün siz dünyada kendinizi mülkün sahibi mâlik, istediğiniz gibi yöneten ve kullanan melik görüyordunuz. Bugün âhirette mülk ve onu yönetme hakkı kime aittir? Kin bugün hâkimiyet elinde olan ve hükmedip yöneten? Hükümranlık, yönetme kime ait? Diye soracak ve cevabı da kendisi verecektir. İsim ve sıfatlarında tek olan ve haddi aşanları cezalandırmakta kahhar olandır. Bu mülk üzerinde her haddi aşan için bir tehdittir. Kimse üzerine almasa da! 

  • Melik

    Melik

    Melik: Sahip olduğunu yöneten, sevk ve idare edendir. Mülküne hükmedip yöneten aynı zamanda Rab’dir. 

           Var edilen her şey mülktür ve oların var edilmesinin bir amacı vardır. Bu amaç doğrultusunda kullanmak için yasa ve ölçü gereklidir. Mülk üzerinde tasarrufta bulunup yöneten rab, sahiplenen mâlik, sevk ve idare edip yöneten de meliktir. Bu ya yaratan Allah’a teslim edilir, yada Nemrut ve Firavun gibi bana aittir deyip hakimiyeti kendinde görerek hükmeder, yasa oluşturup onları yönetir. Rab ve melikleri olur. Yönetilenlerde ona itaat ederse ilahları olur. Aslında bütün mesele, insan da dâhil var edilen mülkler üzerinde hükmedip yönetecek olan rab sahiplenip davranışlarına ve düşüncelerine sahip olan mâlik, yönetecek olan melik, insanların itaat edecekleri ilah, sığınıp koruyacak ve yardım edecek veli emredip yönetecek vali, güvenilip hayat teslim edilecek vekil kim olacaktır. Tarih boyunca sapmalar, zulümler ve savaşlar mülk üzerinde kimin hâkim olup yöneteceği üzerine yapılmıştır. İnsan sahip olduklarının meliki olmazsa kölesi olur. Malın, malı olur, mala ait olur. 

           “Yoksa onların hükümranlıkta bir payları mı var? Öyle olsaydı insanlara zerre kadar vermezlerdi.” (Nisâ/53) 

           Allah ile hâkimiyet yarışına kalkanlar O’nun yarattığı mülk üzerinde kendilerini yönetme hakkına sahip, yani kendilerini melik görürler. Hükümranlık, yaratılan mülk üzerinde hükmetme, yönetme ve melik olma hakkıdır. Allah’ın yarattıkları üzerinde kendilerini siyasi ve din adına hükmetme hakkı görenlere Rabbimiz, yoksa onların Allah’ın yönetme hakkı olan hükümranlıkta bir payları mı var? Buyuruyor. Hükümran olmak yöneten melik olmaktır. Allah ile beraber yaratmada, hükmetmede ve yönetmede bir payları mı var buyurur Rabbimiz. Eğer böyle bir hakları olmuş olsaydı insanlara zerre kadar vermezlerdi buyurur. Az bir imkân verilmesiyle nice haddi aşmış olanlar, dünyanın servetlerini az bir kesimin elinde tutar, az bir kesim istedikleri gibi hükmetmeye ve yönetmeye kalkarlar. Milyarlar da onlara körü körüne itaat ederler. Gerek yeryüzünde gerekse mülk olan insan üzerinde Allah’dan başka hâkimiyet ve hükmederek yönetme hakkı kimsenin yoktur. Hükümranlıkta ortağı yoktur ve onlara da itaat edilmez. Hâkimiyeti, hükümran olup yönetme hakkını insan Allah’dan başkasına veremez. Verenler Allah’a hükümranlıkta ortak edinmişlerdir. 

           “Deki, şefaat tümüyle Allah’a aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı onundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.” (Zümer/44)

           Dünyada Allah’dan başkasından yardım umanlar, geldiğini söyleyenler, âhirette de şefaat edileceklerini ve yardım göreceklerini düşünürler, umarlar. Nice şirklerine rağmen her inanç sahibi ahrette birilerinden şefaat beklerler. Hatta kesin görürler. Sen onlara deki, yardım etme işi olan şefaat tümüyle ve sadece Allah’a aittir. Şefaat edecek olanları ve şefaat edilecekleri ancak o belirler. Bugünden Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birleyerek itaat edip mü’min ve itaat ederek Müslüman olarak ölme çabasında olmayanlar şimdiden şefaatçiler belirleyip kurtulma çabasındadırlar. Rabbimiz bunun boşuna olduğunu bildirir. Yardım göreceğiniz, yani şefaat edecek olan sadece Allah’tır ve göklerin ve yerin hükmedip yönetme hakkı olan hükümranlık, meliklik sadece O’nundur. Sonra yapılanların ve itaatlerin hesabının görüleceği yer olan âhirette O’na döndürüleceksiniz. Yer ve göklerde kimin hükmü geçiyorsa, hâkimiyet kime aitse, insan üzerinde de yalnız ona aittir. İnsanlarda sadece dünya ve âhirette ondan yardım ummalıdır. İnsan güçlü gördüğüne hükmetme ve yönetme hakkı olan hükümranlığı, melikliği veriyor. Allah’ı tanımadığı içinde O’ndan başkasını güçlü ve etkili kabul ediyor ve onlara itaat ediyorlar. Sapmanın ve düzelmemenin sebeplerinin başında Allah’ı gereği gibi tanıyamamak ve tanıtmamak yatar. 

           “Deki, insanların Melikine sığınırım.” (Nâs/2)

           Her insan bir güç sahibine veya güçlü kabul ettiğine sığınmak zorundadır. Gücü kimde görüyorsa, kimi güçlü tanımış ve tanıtılmışsa ona sığınıp yardım isteyecek ve hükmeden ve itaat edilen görecektir. Sığındığı veli, hükmeden rab ve itaat ettiği de ilahı olacaktır. Allah’dan başka da sığınıp yönetme hakkı verdiği meliki olacaktır. Sen onlara deki, ben sadece veli olarak sığınmayı ve yönetme ve çekip çevirmede melik olarak Allah’a sığınırım. Hayata sahip görülen mâlik, hükmeden rab, yöneten melik ve sığınılan da veli görülmüştür. Bunlarda güç var görüldüğünden itaat ederler. Sığınılan ve yardım görüldüğü düşünülen her güç sahibi veli görülmüş, budan dolayı da onlara itaat ederler. 

           “Mülkünde ortağı yoktur.” (Nîsa/111)

           Mülk Allah’ın yarattığı her şey ve yönetme hakkıdır. Mülkünde ortağı yoktur, yani yarattıkları üzerinde tasarruf hakkı, hükmedip yönetme hakkı yoktur. Mâlik olduğu mülkünde ondan başka din adına ve siyasi alanlarda melik olma hakki yoktur. Mülk olan insan üzerinde Rabbimiz benim ortağım yoktur buyurur. Yani insana hükmedip yönetecek benden başka melik yoktur. İnsan üzerinde hâkimiyet ve yönetme hakkı bana aittir buyurur. 

           “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü kendisine ait olan Allah yüceler yücesidir. ..”(Zuhruf/85)

           İnsan kendinden güçlü gördüğüne teslim olur ve itaat eder. Sığınma ve itaat etmek içinde kendinden güçlü bir merci arar. Allah’ı tanımayınca da yerde din adına tasarrufta bulunacak, siyasi alanlarda hükmedip yönetecek, koruyacak merciler kabul ederler. Oysa Rabbimiz, göklerin, yerin ve içindekilerin hükmetme ve yönetme hakkı olan meliklik ona aittir. Yer ve göklerde bunu yapabilmek güç ve kuvvet ister. O’da yüceler yücesi olan Allah’ın hakkıdır. 

  • Mâlik

    Mâlik

    Mâlik: Elde etmek, idaresini ele almak, sahip olmak, saltanat sürmek, hâkim olmak, idare etmek, güç ve otorite kullanmak, hâkimiyeti ele almak, güç sahibi olmak, duygu, düşünce ve davranışlarına hâkim olmak. 

           Mâlik olanın elinden mülk alınmaz ve çıkmaz. Mâlik olan mülkünü dilediğine dilediği kadar verir, dilediğinden de alır. El Mâlik olan Rabbimiz mülkü olan insana diğer mülklerinin kullanımını vermiştir. El Mâlik olan Rabbimiz mutlak güç ve iktidar sahibi ve mülkün sahibidir. Mâlik, malın sahibine denir. Mal sahibine güç ve kuvvet kazandırdığı için mülk denir. Her melik mâliktir, her mâlik melik değildir. Mâlik olan mülkünün var olması ve yok olması konusunda karara verme yetkisine sahip olandır. İnsan elindekilerin mâliki olduğunu düşünüyorsa gücünü kullansın ve sahip oldukları elinden çıkmasın. Elden çıkıyorsa kişiye ait değildir. Rabbimiz hâkimiyeti yalnız kendisine veren, O’nu mâlik ve melik kabul eden mü’minleri malın ve makamın kölesi yapmaz. Malı sahiplenmeyen ve istemeyi sadece mâlik olana yapan acizliğinin ve bir başkasına muhtaç olduğunun farkındadır. Her şeyin sahibi Mâlik olana yönelenleri Rabbimiz kula kul olmaktan kurtarır. Yeryüzünün mülkü, malı ve kullanımı geçici olarak imtihan için insanın kullanımına verilmiştir. Mü’minlerin asıl varis kılındıkları, sahip olacakları sonsuz cennetlerdir. 

           “Din gününün mâlikidir.” (Fâtiha/4)

           Bir şeye hükmetmek ve itaat edilmek için o şeyin sahibi ele geçiren, emreden ve yöneten m’aliki olmak gerekir. Firavun Mısır’ın mâliki beni ve dolayısıyla hükmedip yöneten rab, itaat edilen ilah da benim demiştir. Dünyada verilenlerle kendilerini verilenler üzerinde malik görüp istediği gibi yönetmeye kalkanlar âhiret de asıl mâlik olanın kim olduğunu göreceklerdir. O gün kimin sözü ve hükmünün geçeceği belli olacaktır. Din günü, yani dünya hayatının hesabının görüleceğinin gün demektir. Din hesabın görülme manasınadır da. Rabbimiz, ahrette tek söz sahibi benim buyururken nice inanç sahipleri ve İslam  adına nice cemaatler Allah’dan başka kesin şefaatçiler, yani kurtarıcılar ve yardımcılar belirlemişlerdir. Bu onları âhiret de söz sahibi mâlik görme bakışlarındandır. Dünyada allah’ın sıfatlarını verdiklerine Âhirette de vermeye kalkmaları normaldir. “onların aralarında ihtilaf ettikleri şeyleri biz çözeceğiz” buyurur Rabbimiz. Yani her ihtilafı biz çözecek değiliz ve çözemeyeceğiz de demektir.  

           “Deki, size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Yahut gözlere ve kulaklara sahip olan kimdir? Ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkaran kimdir? İşleri yerli yerince sevk ve idare eden kimdir? Allah’dır diyecekler. Deki, o halde hiç korkmaz mısınız? (Yunus/31)

           Allah’dan başka hayatına hükmeden kabul edenlere, onlara itaat edenlere, sığınıp yardım isteyenlere, hayatlarına sahip olup yöneteceklerini düşünlere ve itaat ettiklerine deki, yer ve göklerden size rızık veren kimdir? Gözünüzün görmesini ve kulağınızın duymasını sağlayan kimdir? Hayatı ve ölümü var eden kimdir? Yer ve göklerdeki düzeni sağlayıp yöneten kimdir? Diye sorsan her insan Allah diyecektir. Yani bunlara sahip olup yöneten mâlik’i kimdir desen, Allah’dır diyeceklerdir. Onlara deki, maden bunu kabul ediyorsunuz, o zaman Allah’dan ve hesaptan korkmaz mısınız? Rabbimiz bu ayetiyle her şeyin sahibi ve yöneten mâlik ve melikinin kim olduğunu bildirmiştir. 

           Firavunda aynı şekilde toplumuna Mısırın ve içindekilerin sahibi kim, akan Nil nehri kimin, köleler ve yönetme hakkı kime ait demişti toplumda mâlik olan sensin demişlerdi. Firavunda o zaman sizin en büyük rabbiniz benim demişti. Yani size hükmedip yönetecek rab benim demişti. Haddi aşanlar önce toplumlara oranın sahibi ve yöneten mâliki kendilerinin olduğunu ispata ve kabule insanları zorlarlar. Kabul ettiklerinde yeni hüküm ve itaatler gelecektir. 

           “Deki, ey mülkün sahibi olan Allah’ım. Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de mülkü alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini de zelil edersin. Hayır ancak senin elindedir. Şüphesiz ki Sen, her şeye kâdirsin.” (Ali İmran/26) 

           Allah’ın yarattığı her şey mülktür. İnsanda Allah’ın mülklerinden bir mülktür. Mülk sevk ve idare edilen her şeydir. Bu mülklere sahip olan mâlik, sevk ve idare ederek yönetende meliktir. Rabbimiz Rsulüne ve tüm inananlara kime dua edeceklerini, dilediğine dilediği kadar veren ve alanın kim olduğunu bildirmiştir. Bunu bilmeleri, itaat etmeleri gerektiğini bildirir. İnsana muhtaç olduğunu ve Rabbine yönelmesi gerektiğini ve bunu dile getirmesini bildirmiştir. Deki, ey mülkün, yarattığı her şeyin sahibi Mâlik ve yöneten melik olan Allah’ım! Yarattığın her mülk senindir. Bunları dilediğin kadar dilediklerine mal, mülk ve makam olarak verirsin. Dilediğine verip aziz, alarak da zelil edersin.  Çünkü Mâlik olan, mülkünün tek sahibi sensin. Bize her ne hayır ulaşırsa sendendir. Bir şey vesile olmuşsa o vesileyi de sen var ettin. Çünkü Sen her şeye güç yetirensin. Bunu bilen sadece her şeyin Mâlik olan ve yöneten Melik olan Allah’a yönelir ve itaat eder. Bir şeyin mâliki olan onu yönetir ve ona itaat edilir. Bir şeyinde asıl sahibi olmayan her an elinden alınacak demektir. Bunlara da itaat edilmez, yardım beklenmez ve âhirette de şefaatçi kılınmaz. Mâlik olan dilerse şefaat etme ve edilme hakkı verir.   

           “Mülkünde ortağı yoktur.” (Nîsa/111)

           Yaratan yarattıklarının sahibidir. Sahip olduklarını dilediği gibi tasarrufta bulunur. Sahip oldukları asla elinden alınamaz, kaybolmaz, koruma derdine düşmez. Malik olduğuna hiçbir yarattığı ortak olamaz, onlar Allah’ın mülkünde dilediklerine veremez. Mülkünde tasarrufta bulunamaz ve şefaat edemezler. Mülk yaratılan her şey ve üzerinde tasarrufta bulunulan her şeydir. Mülk üzerinde tasarruf ve yönetme hakkına sahip olmaktır da. Bu hakka sahip olan meliktir. Allah’ın mülkü üzerinde kimse yönetmede melik olarak ona ortak olamaz. Yer ve göklerin sevk ve idaresinde yönetmede ortağı yoksa mülkü olan insan üzerinde de yönetmede ortağı yoktur. Ortak olmaya çalışan haddi aşmış ve tağut olmuştur. Onlara itaat edenlerde haddi aşmışlardır. İnsanın akletmesi gereken insanı kimin yarattığı değil, yaratılanlar üzerinde kimin hâkim olup hükmedeceği ve yöneteceğidir. Çünkü böylece mâlik ve melik olan ortaya çıkacaktır. Hâkimiyeti kendinde gören Firavun, Nemrut ve benzerleri gibi hükmettikleri üzerinde kendini mâlik ve yöneten melik görmüşlerdir. Toplumlara düşende kime itaat ettiklerine ve ne ile yönetildiklerine bakaccaklardır.  

  • İlah

    İlah

    İlah: İtaat ve kulluk etmek, gönülden bağlanmak, sığınmak, yüceliği karşısında hayran olunan, çok sevilen ve övülendir. 

           Yeryüzüne halife olarak gönderilen insan birine sığınmak ve itaat etmek zorundadır. Rab hükmedip yöneten, İlah da Rab olanın hükmüne itaat etmektir. Allah’ın hükmünün yerine bir veya birçok hüküm, fikir, görüş ortaya koymak rablik iddia etmek, onlara göre hayatı düzenlemekte itaat etmek ve ilah edinmektir.

           “De ki, insanların İlâhına sığınırım.” (Nâsa/3)

            Her insan acizliğinden dolayı birine sığınıp itaat edecektir. Gücü ve kuvveti kimde görür ve bilirse ona itaat edecektir. Allah’dan başkasına hükmetme hakkı verip onların hüküm, yasa, görüş ve fikirlerine itaat edenlere deki. Ben sizin itaat ettiğiniz Allah’dan başka ilahlara itaat etmem, onların hükümlerine göre yaşamam. İnsanın bedeni, yer ve göklerde her ne varsa ilah olarak Allah’a itaat eder.  İnsanların darda kaldıklarında itaat etmek zorunda kaldıkları ilah’a ben her halde itaat eder ve sığınırım, de onlara.

           “Allah’dan başka ilah edinme. O’ndan başka ilah yoktur.” (Kasas/88)

           Allah’dan başkasına itaat ederek ilah edinme emri insanın bir şeye itaat etmek zorunda olduğunu gösterir. Topluluklara, kalabalıklara aldanıp da Allah’dan başkasına itaat edip, övüp severek ilah edinme, çünkü ondan başka itaat edilecek ilah yoktur. 

           “O göklerde de yerde de İlah olan bir Allah’dır. O yegâne hüküm ve hikmet sahibidir. Her şeyi hakkıyla bilir.” (Zuhruf/84)

           Kendilerine itaat edilsin için niceleri mücadele ederler. Oysa göklerde her ne varsa ve yerde de her ne varsa itaat etmek zorundadır. İnsanın bedeninde var olanlar yaratıcıları olan Allah’a ilah olarak itaat ederler. İnsan aklını, irâdesini vicdanını, sevgisini, nefretini kullanmak zorundadır. Gözünü açınca görmek, işitmek, gibi nice şeyleri kullanmak zorundadır. Bunları kullanmak yaratan Allah’a itaattir, onu ilah kabuldür. İnsan istemese de, istese de yaratıcısı olan Aiiah’a itaat ederek ilah edinmek zorundadır. İnsana hükmeden, yer ve göklere hükmeden ve hükmü hikmetli olup fayda sağlayandır.  

           “Eğer Allah’dan başka ilahlar olsaydı yer ve göklerde, muhakkak ki ikisi de harab olup gitmişlerdi.” (Enbiyâ/22)

           Yer ve gökler yaratıldığından bu yana düzeni bozulmadan devam ediyorsa, bu tek yasa belirleyen Rab ve tek itaat edile ilah oluşunun göstergesidir. Yeryüzünün sevk ve idaresi insana verilince insan hükmetmeye kalkıştı ve yalnız kendi yasalarına itaate zorladı. Sonuçta da yeryüzünün geldiği sapma ve zulüm ortadadır. Allah ile hâkmiyet yarışına giren haddi aşıp tağut olanlar kendilerine insanları itaate zorlayıp kendilerini ilah yerinde görürler. İnsanlar bunları savunup, destekleyerek itaat ederler. Bu onları gerek din adına gerekse de siyasi alanlarda ilah edinirler. İnsan biraz akletse yer ve göklerdeki düzenin bozulmamasının sebebini bir tek ilaha itaat edildiğinden dolayı olduğunu. Düzelmek içinde insanların bir tek ilah olan Allah’a itaat etmeleri gerektiğini anlayacaktır.   

          “Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri dinde şeriat yapan ortakları mı var?” (Şurâ/21)

          İnsan hayatı için hükmeden Rab sadece Allah’dır dolayısıyla da itaat edecekleri ilah da sadece O’dur. Allah’ın hükmünden başka siyasi ve din adına  hüküm belirleyenler edinirler. Rabbimiz, yoksa onların Allah2ın izin vermediği nice meselelerde dinden diye hükmedecek, şeriat belirleyecek ortakları mı var? Allah’ın haram dediğini helal, helal dediğini de haram yapacak ve onları yayanları desteklenileceğinin vacip olduğunu dinden olduğunu dine uygun olduğunu belirleyecek ortaklarımı var. İslam’la demokrasi ve laikliği beraber yaşanılacağının dine uygun olduğunu belirleyecek ortakları mı var? Buyuruyor Rabbimiz. Bunlar onları ilah edinip itat ediyorlar, bunu Allah mı emretti demeye getiriyorlar. Ya da Allah’u teâlâ bunun dinden olduğunu mu bildirdi. Hak ile b3atılı beraber yaşanılacağından razı mıdır, de onlara. Rabbimiz böyle bir yaşantıdan razı olmadığını bildirir akledenlere. 

           “Hevâ ve hevesini ilah edineni gördün mü? Şimdi onun üzerine sen mi vekil olacaksın?” (Furkan/43)

           Allah’ın hükmünün dışında hüküm koyan, fikir belirleyen, düşünce ortaya koyanlar kendilerini dinde ölçü koyan belirlemişlerdir. Bu rablik ortaya koyaktır. Bunlara itaat edip hayatı düzenlemek onları ilah edinmektir. Hâkimiyeti insana ve kendisine vermek ve o hükümlere itaat etmekle kendini ve hevâsını ilah edinmektir. Şimdi sen Allah ile hâkimiyet yarıştıran, kendi hevâsından yasalar ve ölçüler belirleyenleri temize çıkaracaksın, hakta olduklarını söyleyeceksin, ahrette şefaat garantisi vereceksin. Bana düşman olanları sen mi benden kurtaracaksın. Vekil ve kefil olacaksın. Önce Rasulullah’ı (s.a.s.) uyaran bu ayet, bugünün din adına konuşanlarına sanki uyarı olmamakta, ayetin mesajını kendilerine tehdit kabul etmektedirler. 

           “Allah, iki ilah edinmeyin, O tek İlah’dır. Onun için yalnız benden korkun.” (Nahl/51)

           Rabbimiz yarattığı kulunu iyi bilmekte ve yaptıklarından dolayı âhirette pişman olacağını da çok iyi bilmektedir. Bundan dolayı insanı ayetleriyle, imtihanlarla, sınayıp denemelerle uyarmaktadır. Benden başkasının siyasi hükümlerine, din adına uydurduklarına itaat etmeyin, onların hevâlarından, bencelerinden uydurduklarına göre hayatınızı düzenlemeyin, nesillerinizi onların ortaya koyduklarına göre yetiştirmeyin. Bu onları ilah edinmenizdir. Hayatınızın bazı bölümlerinde benim hükmüme göre bazı alanlarında da siyasi ve din adamlarına uyup itaat ederseniz, onları övüp severseniz benden başka ilah edinmiş olursunuz. Buda benimle beraber ilah edinir ve iki ilah olur. Yaratılanın itaat edeceği tek ilah benim, ahrette hesaba çekecek olanda benim ve bundan dolayı benden korkun. Yardım edecek, ceza verecek, şefât edecek, koruyup gözetecek olan benim. Ancak benden ve benim rızamı kaybetmekten korkun. İnsanın korkusu siyasi ve din adamlarına itaate toplumları sevk etmiştir. Rabbimiz benden korkun ki itaati bana yapmış olun. La ilahe illallah (Allah’dan başka ilahları reddediyorum) diyen Allah’dan başka ikinci ilah kabul etmiyorum demiş olur. Bugün bunca la ilahe illallah denilmekte fakat ilahlar daha da artmaktadır. Çünkü toplum ne dediğinin bilmemekte, bilenlerde gerçekte ne kastettiğini insanlara bildirmemektedir. 

           “O’nu bırakıp kendilerine veliler edinenler derler ki, biz onlara, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye itaat ediyoruz derler.” (Zümer/43)

           Mekke şirk toplumunu kınayanlar aslında onlardan daha fazla şirkin içine dalmışlardır. Müşrik Arap toplumu itaat ettikleri putları Allah’a ulaşma aracı olarak görüyorlardı. Veli edinmeleri, yardıma ulaşsınlar, onların aracılığıyla korunsunlar, korunup gözetilsinler diye Allah ile araya aracılar ediniyorlardı. Veli edindiklerine ise itaat ederek onları ilah edinişlerdi. Veli edinilen aynı zamanda itaat edilerek ilah edinilmiş olur. Allah’a yaklaşmak niyeti taşıdıklarını söyleyen müşrikler bu iyi niyetlerinin sonucu müşrik olmaktan kurtulamadılar. Bugünküler aynı hatta daha fazla hata yapmalarına bir türlü müşrik olamamaktadırlar. Ayetleri üzerine alan çok az insan var.

           “Yardım edilecekleri ümidiyle Allah’dan başka ilahlar edindiler.” (Yasin/74)

           Şirkin altında çoğunlukla iyi niyetler taşınır. Yani toplumlar Allah’a ulaşmak, yardımına ulaşmak gibi nice düşüncelerle Allah’dan başkasını hayatları için vekil, veli, vâli, rab edinip onlara itaat ederek de ilah edinmiş olurlar. Çokları İslam diye, İslam’a uygun diye bu işleri yaparlar. Allah’a yaklaşmak ve daha iyi müslüman olmak düşüncesiyle O’nunla irade ve hâkimiyet yarışına girerler, girenlere destek verirler. Dünya sıkıntı çekmeyelim ve Âhirette e şefaat edilerek yardım görelim ve kolayca cennete görelim umuduyla Allah’dan başkalarına itaat ederek birçok sahte ilahlar edinirler. İyi niyetlerle belki yapılan bu bakış ve itaatler, Allah’ın isim ve sıfatlarının gaspına tarih boyunca insanları götürdü. 

           “Onlar kendileri için izzet ve şeref olsun diye Allah’dan başka ilahlar edindiler.” (Meryem/81)

           Yine müşrik bakışlarda dünyada ve niceleri de âhirette izzet ve şerefe ulaşsınlar için siyasi ve din adamlarının ne ile yönettiklerine, din adına ne yaptıklarına ve delillerine bakmadan onlara itaat ederler.  Allah’dan başkasına itaat etmelerinin bir sebebi de onların yanında ayrıcalıklı, üstün olmak ve izzet kazanma düşünceleriymiş. Bu her toplumda ve inanışta vardır. Çünkü bu yolları oluşturanlar insanlara böyle inanır ve itaat ederseniz ayrıcalıklı ve üstün olacaksınız diye aldatırlar.   

           “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara Allah’ı bırakıp da beni ve annemi iki ilah edinin dedin.  Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer öyle söylemişsem şüphesiz ki sen onu bilirsi. …” (Mâide/116)

           Her peygamber, toplumuna hakkı hatırlattıkları ve toplumunda kabul edip itaat edip etmediklerinin hesabını vereceklerdir. Peygamberler ve davetçiler söz ve şâhitliklerinin, toplumda tabi olup, itaat ettiklerinin ve etmediklerinin hesabını vereceklerdir. Rabbimiz hz. İsa’ya, ondan sonra Hıristiyanların Allah’dan başka bir çok ilah edinmelerinin, onu ve annesi hz. Meryem’e itaat etmelerinin, onlardan istemelerinin, yardım ummalarının hesabını sormaktadır. Sen ve annem mi Allah’ı bırakıp bize itaat ederek iki ilah edinin dedin buyurur. Benim hükmümün yerine siz hüküm belirlediniz de sana tabi olduklarını söyleyenler o hükümlere uydular. Hz. İsa Rabbimiz bildiğini O’na bildirerek, böyle bir  şeyi söylemem bana yakışmaz, söylesem sende bunu zaten bilirsin der. Fakat Rabbimiz bildiği halde, hz. İsa’dan sonra toplum sapmasına rağmen hesap vermek. Çünkü sonraki toplumlar biz bunu böyle bulduk, öncekiler böyle yaşıyorlardı, bizde onlara tabi olmuştuk diyecekler. Her sapan toplum öncekileri suçlayınca iş ilk davet edene gelecektir. Oda yaptığını ve söylediklerinin hesabını verecek ve anlatacaktır. Yani ben yaptım, anlattım beni ilgilendirmez denilemez. Nasıl yaşadığımız ve anlattığımız önemlidir, çünkü sizden sonrakiler buna göre yaşayacaklardır. Sizin itaatiniz hayatınızın her alanında allah’a ise ilahınız O’dur. Siyasi ve din adamlarının ortaya koryduklarına itaat edip yaşıyorsanız ilahınız onlardır. Sizi örnek alanlarda size bakarak o yola itaat edip sizin ilahınıza itaat edeceklerdir. Bunun bir hesabı, cezası ve mükâfatı olacaktır. 

           “Sakın Allah ile beraber başka ilahlar edinme, yoksa kınanmış ve kendi başına bırakılmış olursun.” (İsrâ/22)

           Siz bu ayetin önce Rasulullah ‘a indiğini ve ona Allah’dan başka ilahlar edinmemesi gerektiğini ve uyarıldığını düşünün, sonra kendiniz için. Rabbimiz kendi hakkının başkasına verilmesi konusunda peygamber bile olsa taviz vermediğini görüyoruz. Sakın Allah’ın emri olan namaz, oruç, hac, kurban, ahlak ve ibadet gibi bazı alanlarda Allah’a itaat ettiğin gibi, birçok alanlarda da insanların hüküm ve yaşamlarına, hevâlarına itaat edip de Allah’dan başka ilahlar edinme. Çünkü sonra kınanmış, aşağılanmış, tek başına bırakılıp, yardımsız kalırsın diye peygamberine ve mü’minleri uyarır. İslam toplumuna bakın, Allah’ın hükümlerinden başka hükümlere itaat ederek yaşamalarının ve Allah’dan başka din adına ve siyasi alanlarda birçok ilahlar edinmelerinin sonucu kınanmış ve yardımsız kaldığını görmekteyiz. Yardım istiyorlar, dua ediyorlar, fakat yardım görmedikleri gibi daha da zilletin içine giriyorlar. Bu sapmalarının daha da arttığının göstergesidir. İslam’dan diye Allah ile hâkimiyet yarıştırmak nasıl bir akıl tutulmasıdır. Hayatlarına hükmedip yöneten Rab olarak, itaat edip ilah olarak, sığınıp yardım isteme konusunda veli olarak, güvenip hayatı teslim etmek konusunda vekil olarak yalnız Allah’a teslim olmadıklarından, zilletten çıkamamaktadırlar. 

           “Allah’dan başka edindikleri ilahlar yaratılmışlardır ve hiçbir şey yaratamazlar. ..” (Nahl/20)

           Allah’dan başkasının hüküm ve fikirlerine göre yaşayıp O’ndan başka ilahlar edinenler ve ilah yerine koyup itaat ettikleri birer yaratılmıştır. Rabbimiz sizde itaat ettiklerinizde yaratılmıştır ve yaratanına muhtaçtır buyurur. Rabbimiz insanın ve itaat ettikleri siyasi ve din adamlarının yaratıldığını hatırlatarak, aciz, eksik ve bir başkasına muhtaç olanlara bel bağlamayın, sonra bana dönmek zorunda kalacaksınız uyarısı yapar ki, insan acizlerin peşinden gitmesin. Bunca uyarılara rağmen İslam toplumunun sapmasının akıl alır yanı yoktur. Siz dünyanın diğer toplumlarının sapmasını kınamanıza gerek bile yoktur. Ellerinde bunca bilgi, bozulmamış bir kitap ve örnek Rasulün hayatı varken İslam toplumunun ne mazereti olabilir. Bilmemek mazeret ise, dünya insanının tümü mazeretlidir. Çünkü bilmiyorlar ve bozuk bir din ve yaşantı içindeler ve öncekileri öyle bulmuşlar. Allah’ı bilmekte ve birlemekte mazeret bulunmamaktadır, bugünün insanı için. Bilginin bu denli hızlı ulaşıldığı ortamda! Diğer insanlarda yeryüzüne halife kılındı, rab sözü verdi, ahrette rab hesabı verecek. Onların mâzereti yok sizin var. Olur, çünkü siz ayrıcalıklısınız. Ehli kitap ve benzerleri de aynı bakıştalar zâten.  

           “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine zarar veremeyen ve fayda sağlamayan şeylere itaat ederler. Bunlar Allah katında şefaatçilerimiz derler. Deki, göklerde ve yerde Allah’ın bilmediği şeyleri O’na haber mi veriyorsunuz? Allah onların ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir.” (Yunus/18)

           Ehli kitabın ve diğer inanç sahiplerlinin sapma sebebi İslam toplumunun da sapma sebebi olmuştur, siyasi ve din adına. Onların itaat ettikleri gibi İslam toplumunda itaat etmektedir.  Allah’dan başka itaat ettikleri aslında ayette bildirildiği gibi kendilerine ne fayda ne de zarar vermeye güç yetirememektedirler. Rabbimiz onların itaat ettikleri onlara fayda ve zarar veremezler buyurur. Dünyada fayda ve zarar umarak itaat ettiklerinin ahrette de kendilerine yardım ederek fayda sağlayacağına da inanırlar. Yani onları şimdiden şefaatçi edinirler. Sen onlara deki, yer ve göklerde Allah’dan başka fayda ve zarar verecek gavslar, kutuplar ve siyasi vekiller varda benim bunlardan haberim m yok diyorsunuz. Yer ve göklerde Allah’ın bilmediği mi var ve siz bunu O’na haber mi veriyorsunuz diye söyle onlara buyurur. Onların yaptıklarını Rabbimiz ortak koşmak olan şirk olduğunu bildirir. Çünkü onların ortak koştuklarından Allah münezzeh ve yücedir. Sadece Allah’ı İlah görüp itaat edenler O’nu eksikliklerden münezzeh, hiçbir yardımcıya ihtiyacı olmayan ve yüce olan görmüşlerdir. 

           “(ilah edindikleri) onlara yardıma güç yetiremez. Onlarsa ilah edindikleri için hazır olmuş askerlerdir.” (Yasin/75)

           Rabbimiz ayetinde durumu açıkça bildirmiştir anlayıp akledenlere. Onların itaat ettikleri kendilerine yardım etmeye güç yetiremezler. Yani onlara yardım ulaşırsa benden buyurur. Tam tersi itaat edenler itaat ettiklerini destekleriyle ve yardımlarıyla güçlendirirler. Koruyarak askerleri olurlar. İtaat edenleri olmasa onların hiçbir değer ve güçleri yoktur buyurur Rabbimiz. Yani siz destek vermeseniz onlar yok demektir. Onların varlığı sizin destek ve korumanızla olmaktadır ve bundan sizinde bir payınız olacaktır. Her neye vesile olmuşsanız! 

            “İlahları bir tek ilah mı yaptı. Gerçekten bu çok şaşılacak bir şeydir.” (Sâd/5)

           Müşrik bakışlarda tek ilah’a itaat edememek vardır. Bir olan ilah onlara yeterli gelmemektedir. Çünkü çokluk kuruntuları vardır. Bir şey ne kadar çok olursa daha iyi olur bakışındadırlar. Allah’ı yaratıcı olarak bir kabul edenler, isim ve sıfatlarında bir olmasını yeterli görememektedirler. İşte müşrik bakışı! Bir ilaha hayatları için itaat etmek, sevmek ve övmek yeterli gelmemektedir ve siyasi ve din adına yeni itaat edecekleri övüp sevecekleri ilahlar ararlar ve tabi olurlar. 

           Rasulullah (s.a.s.) müşrik topluma, Allah’dan başka itaat ettiğiniz ilahları reddedip sadece Allah’a itaat ederek O’nu ilah kabul edin demişti. Müşrikler de, nasıl yani, sen itaat ettiğimiz birçok ilahları bir tek ilah mı yaptın dediler. Bizim Kâbe’de üç yüz atmış tane yardım istediğimiz, sığınarak bizi koruduğunu düşündüğümüz, emirlerine itaat ettiğimiz ilahlarımız var. Sen bunları bırakıp sadece Allah’a mı itaat edin diyorsun. Gerçekten bu şaşılacak bir şey diyorlardı. Aslında tüm müşrik bakışları aynıdır. Ehlikitap, Hindu, Budist ve benzeri inanışlara bakın, sonra İslam toplumunun da aynı halde olduğunu görün. Herkes de en doğruda olduğunu düşünmekte ve savunmaktadır. Kurtuluş, Kur’an’da ve Rasulullah’ın örnekliğindedir.

  • Rab

    Rab

    Rab: Terbiye eden, ıslah eden, sahip ve efendi olan, hükmedip yöneten, mâlik olan, yarattıklarının rızıklarını verendir. Yaratan ancak yarattıklarına yasa belirleyip onları yönetir, sevk ve idare eder, eğitip terbiye eder. Yaratılan diğer yaratılanlar üzerinde hükmedip yöneterek rab olma hakkı yoktur. Buna kalkışanlar Nemrut ve Firavun gibi haddi aşmışlardır.

            Yeryüzüne halife gönderilen insanın ilk gasp ettiği sıfat rabliktir. Hayatına hükmetme konusunda kendi iradesine, hevâsına uyma isteği, Allah ile insanın hâkimiyet yarışına götürdü. Hâkimiyeti kendinde gören o yerde rablik iddia etmiştir. Yaratılışta insandan alınan söz Allah’ın Rabliğinin tasdikidir. Ahirette ise imtihanda olan insana dünyada sana hükmeden, hâkimiyet verdiğin ve itaat ettiğin, hayatını düzenleyen yasaları belirleyen ve yöneten rab kimdi, yani rabbin kimdi denilecektir. Kur’an’da rab sıfatı 970 kez geçer. Ruhlar âleminde verilen ve kabirde de hesabı sorulacak olan rab nedir ve kim olacaktır. İnsan hayatının sevk ve idaresi için olmazsa olmaz olan rab karmamı bu kadar önemli iken insanlar bunun farkında olmadığı gibi rabbin ne manaya geldiği ve insan üzerindeki etkisinin ne olduğu bilinmemektedir. Kur’an’da bu kadar anlatılan bir kavramın çok önemli olduğu anlaşılır. Rabbimizin ısrarla hatırlattığı bu sıfatın bilinmemesi ve insanlara anlatılmaması halife olan ve hesabı sorulacak olan rabbin ne olduğunun bildirilmemesi bir ihanettir. 

           “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (Fatiha/2)

           İnsanlar hayatlarına hükmedip yönetenleri sever, över ve hatasız kabul ederler. Hatasız kabul edilene itaat edilir ve övülür. İnsan tanıdığını sever, sevdiğine itaat edip hayatına hükmeden görür ve onları över. Övdüklerine hamd etmişlerdir. Hamd; övülen, hatasız kabul edilen, muhtaç olunandır. Mü’min olanlar tüm övgüleri, hatasız kabul etmeleri ancak âlemlere hükmedip yöneten, çekip çeviren, eğitip terbiye eden ve rızıklandıran Rab olan Allah’a yaparlar. Allah’u teâlâ’nın yarattığı her şey âlemlerdir bunlara hükmetme ve yönetme hakkı sadece Rab olan Allah’a aittir. Övülme ve itaat etmede sadece O’na yapılır. Namazın her rekâtında Fatiha da ne söz verdiğini müslümnım diyenler anlamış olsalardı bu zilletin içinde olunmaz ve Müslümanlar arasında ihtilaf kalmazdı. Çünkü Allah’a itaat ve hakkı davet etmekten mü’minler birbirleriyle uğraşacak vakit bulamazlardı. 

           “Hani Rabbin Âdemoğullarının zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şâhid tutarak, Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Bela, doğru, şâhid olduk. Böyle yaptık ki kıyamet gününde, bizim bundan haberimiz yoktu demeyesiniz.” (Araf/172) 

           Dünya insanının bilmediği ve bilmek zorunda oldukları hatta bilme hakları olan ilk şey yeryüzünde sorumlu halife oldukları ve ilk yaratılışta kendisinden Rab sözünün alındığıdır. Her insan kendisine şahid tutulup bu söz alındı. Allah’u teâlâ ben sizin Rabbinizim demedi de “Rabbiniz değil miyim” diyerek insana tasdik ettirdi. Dolayısıyla insana bilmiyordum mazereti bırakılmadı. Her insan akıl ve iradesiyle bu misak olan antlaşmayı kabul etti. Ahirette bilmiyorduk, unutmuştuk demesinler için de kitaplar ve hatırlatan ve anlamalarını sağlayan yaşayarak da şâhidliğini yapan peygamberler gönderdi. İnsana mazeret bırakılmadı. Her davetçide önce insanlara halife oldukları ve rab sözü verdikleri, bununda ahrette hesabının sorulacağı hatırlatılmalıdır. Hayata hükmedip yöneten rabdir ve her insanda hayatına kimin hükmettiğini ve yönettiğini bilmelidir ve bilme hakları vardır. Kabul edip etmemek onların sorunudur.    

           “İşte bu Rabbiniz olan Allah’dır. O’ndan başka ilah yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. Yalnız O’na kulluk edin. ..” (En’am/102)

           İşte hayatın tüm alanlarında yerde ve göklerde tek hükmeden, ölçü ve yasa belirleyen ve yöneten Rab olan Allah budur.  Kainatı yöneten, çekip çeviren Rab sadece odur ve bizde sadece ona itaat eder, sadece onu çok sever ve överiz. Onu sadece vazgeçilmez kabul ederek İlah biliriz. Çünkü Rabbimiz benden başka itaat edeceğiniz ilah yok buyurur. İtaat edilip övülen ilahtır. Allah’ın hükmünün karşısında hükmedip yöneten rabdir ve onların hüküm ve yasalarına, fikirlerine itaat edip yaşamak ilah kabul etmektir. Her şeyin yaratıcısı olan yöneten Rab ve itaat edilen ilah kabul edilir. Rabbimizde yalnız bana kulluk edin, yani itaat ve teslimiyeti hayatınızın her alanında bana yapın emreder. Ayetin verdiği mesajı anlayıp itaat etmek ve bunu etrafa anlatmak her davetçinin işidir. 

           “Deki; ey Kitap ehli! Bizimle sizin aranızda eşit olan bir söze gelin. Yalnız Allah’a kulluk edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah’ı bırakıp da bir kısmımız diğerlerini rabler edinmesinler. Eğer yüz çevirirlerse deyin ki, şâhid olun şüphesiz biz müslümanlarız.” (Ali İmran/64) 

           İnsan mutlaka birilerini hükmeden rab, itaat edilen ilah kabul edecektir. Bu tercih hayatın tüm alanlarında kime yapılacaktır. Allah’dan başka rab ve ilahlıkta hükmedip, yönetme hakkı verip itaat edenlere deki, ey kitab ehli, ey bende bir kitaba inanıyorum diyenler! Kitap ehli olan Yahudi ve Hıristiyanlar ve hayatlarında Kur’an olmayan, bizde kitaba inanıyoruz deyip de ehli kitap gibi kitabı sadece okuyup laik ve demokratik yaşayanlar. Gelin sizin ve bizin aramızda ortak kelime olan la ilahe illallah da buluşalım. Allah’dan başka itaat edilecek başka ilahlar edinmeyelim. Yalnız Allah’a hayatın tüm alanlarında itaat edelim, yani hayatımızın her alanında Kur’an’a göre yaşayalım. O’na isim ve sıfatlarında ortak koşmayalım, hayatımızda Ondan başkası söz sahibi ve sığınılan olmasın. Hâkimiyet hakkı verip hayatımıza hükmeden ve Allah’dan başka yöneten, sevk ve idare eden rabler edinmeyelim. Hayata hükmedip yöneten rabdir. Bu rabliği Allah’dan başkasına vermeyelim de onlara. Bundan yüz çevirirlerse, ilah ve rab olarak hâkimiyeti Allah’a vermezlerse, onlara deyin ki, şâhid olun ki Müslüman ve mü’min olanlar bizleriz.      

           “Deki şüphesiz ki benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (En’am/162)

           İnsan hayat içinde itaat halindedir. Bu itaati ya yaratıcısı olan Allah’a yapar yada kendisi gibi aciz olan insanın yasa ve fikirlerine yapar. Hâkimiyeti, yani hayatına hüküm belirleyip yönetmeyi Allah’dan başkasına verip yeni rabler edinenlere deki, şüphesiz ben sizin gibi düşünüyor ve yaşamıyorum. Benim itaat ederek ilah kabul ettiğim Allah’ı hayatın tüm alanlarında etkili kıldım. Benim namazımın ölçüsünü O belirlediği gibi kurbanımı ve hayatım içinde her ne yapıyorsam ölçü belirleyen Rab, itaat ettiğim ilah ölüm beni buluncaya kadar âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Hayatıma hükmedip yönetmede ve itaat etmede hâkimiyet hakkı sadece Allah’a aittir. Deki emri hak üzere yaşadığınız hayatı etrafınıza anlatın emridir. Namaz, oruç, hac, kurban gibi itaatlerde Allah’ı Rab kabul ederek itaat edenler, siyasetlerinde hukuklarında ticaretlerinde eğitimlerinde ve hayatın çoğunda itaat işini siyasilere ve din adamlarına yapmaktadırlar.  

           “O her şeyin Rabbi iken O’ndan başka Rab’mi arayayım? Herkesin kazandığı kendinedir. Hiçbir suçlu bir başkasının suçunu yüklenmez.” (En’am/164)

           Rabbimiz akledenlere hükmü açıkça bildirmiş ve Rasulüne bu demesini de emretmiştir. Bugünde her hak üzere olanlara emredilir.  Hayatlarına hükmedecek ve yönetecek Allah’dan başka rab edinenlere deki, bende sizin gibi hâkimiyeti verip hayatıma hükmedip yönetecek Allah’dan başka rab mi arayayım? Oysa O her şeyin yöneten Rabbi iken. Yani her şeyin hükmedip yönetenini bırakıp benim gibi acizlere mi bu hakkı verecek ve rab edineceğim. Siz Allah’dan başka hükmedip yöneten rab edinişseniz yaptıklarınız ve sonucunda kazandığınız günah, ceza ve cehennem kendinizedir. Ben sizin suçunuzu yüklenecek değilim. Bana düşen hatırlatmaktır, her peygamber ve davetçi gibi. Allah’dan başkasına itaat edenler ve itaat edilenlerin her biri kendi kazandığının hesabını verecek ve cezasını görecektir. Ahirette kimse kimsenin günahını yüklenmeyecektir.

           “Onlar hahamlarını (Yahudi din adamlarını), ruhbanlarını (Hıristiyan din adamlarını) ve Meryem oğlu Mesih’i, Allah’dan başka rabler edindiler.” (Tevbe/31)

           İnsanlar Allah’dan başka siyasi alanlarda hüküm koyan ve yöneten rabler edindikleri gibi, din adına da Allah’ın hükümlerinden başka hükümler belirleyen veya eksilten din adamlarına tabi olurlar ve onları rab yerine koyarlar. Bu ayetin verdiği mesajı Rasulullah (s.a.s.) Adiy bin Hâtim’e söylemiştir. Adiy, onlar din adamlarına rab yerine koymuyorlar, onları Allah’a itaat eder gibi itaat etmiyorlar dediğinde Rasulullah “Toplum, din Adamlarının Allah’ın haram kıldığını helal, helal kıldığını da haram kılmıyorlar mıydı, dedi” Oda evet böyle yapıyorlardı dedi. Rasulullah’da “işte bu o din adamlarına itaattir ve rab edinmektir.” Dedi. Allah’ın hükmünün dışında kim her hangi bir hüküm, fikir, düşünce ortaya koyar ve insanlarda bunu kabul edip itaat ederlerse onları rabler edinmişlerdir. Hıristiyan ve Yahudiler din adamlarına körü körüne tabi olunca müşrik olurlarken İslam toplumunda da aynı haller meydana gelir, fakat bir türlü şirk meydana gelemez. Kutsal ve mübarek topluluk olunca küfür ve şirk onları etkileyememektedir. Aynı bakış ehli kitapta da vardır. Bu konuda da onlara benzemişlerdir. 

           “Demişlerdi ki biz âlemlerin Rabbi olan Allah’a iman ettik, Musa ve Harun’un Rabbine.” (Âraf/121-122)

          Firavun gibi bir zâlimin ve Allah’ın hükmüne karşı hüküm belirleyip hâkimiyeti kendinde gören ve tağutun karşısında hakkı anlayıp Allah’ı rab kabul eden sihirbazlar. Ölümü göze alıp da biz Musa ve Harun’un Rabbi olan Allah’a iman ettik dediler. Toplumun bilmediği bir şeyi sihirbazlar biliyorlardı. Oda sihirle mucizenin farkını bilmeleriydi. Mucizeyi görüp hemen iman ettiler. Allah’a iman ettik demediler de, Rabbe iman ettik dediler. Yani firavuna, sen bizim üzerimizde hükmedip yönetme hakkına sahip olan rab değilsin. Üzerimizde Rab olma hakkı sadece Allah’a aittir dediler.  

           “Deki ben yalnızca Rabbimden bana vahyolunana uyarım. İşte bu Rabbinizden basiretler taşıyan mü’min bir topluluk için hidâyet ve rahmet olan bir mucize.” (Âraf/203)

           Rasule ve her mü’mine hitap eden ve demelerini emreden bir ayet. Hükmeden Rabdir ve ben O’nun hükmüne hayatın tüm alanlarında itaat edip uyarım. Sizin gibi ortada kalıp da kendime hükmedecek ve itaat edeceğim yeni rab ve ilah aramaya ihtiyacım yoktur. Rabbimizin hükmettiği bildirdiği yasalar akleden ve basiret sahibi bir topluluk için hakka ulaştıran, cennet yoluna ulaştıran rahmet, her düşmanı aciz bırakan hükümlerdir. Bu mü’min bir topluluk içindir.  Vahye tabi olmayan toplulukların halleri ortadadır. Bu onların tüm iman edemediklerini de gösterir. Yoksa Kur’an kendisine gereği gibi tabi olanları hakka ulaştırır ve orda da tutar. Rabbimiz hakkı anlayacak basiret vermese kimse iman edemez. Allah’dan başkalarından hidayet ve basiret umanların halleri ortadadır.  

           “Onlara Rabbiniz ne indirdi denildiğinde öncekilerin masalları derler.” (Nahl/24)

           Kur’an geçmişten iki bin beş yüze yakın ayetle geçmişten bahseder. Bugünün insanına göre de bin beş yüz sene önce indirilmiştir. Buda geçmiş bakışı oluşturur nicelerinin bakışlarında. Mekke şirk toplumu bu senin anlattığın geçmişin masalları, öncekilerin dediği ve yaşantıları yani sen bize geçmişin masallarını anlatıyorsun dediler. Bugünkülerde Kur’an bin beş yüz sene önce indi. Bu zamana ve insana, teknolojik gelişmelere yeterli değildir. Yani Kur’an geçmişe indi, geçmişin masalları. Siz vahiyden bahsettiğinizde geç bunları, sen ne zamanda yaşıyorsun, bu zamanda bunlar zor diyenlerin bakışları müşrik bakışıdır veya farkı yoktur. Herken vahy karşısında düşünce ve bakışlarına dikkat etmelidir. Rabbiniz ne indirdi, yani size hükmeden rab kimdir. Hayatınızın her alanında yer ve göklerde hükmedip yöneten Rab olan Allah size kitap olarak ne indirdi. Bundan haberiniz var mı? Var olan bilerek, bilmeyende cahillikle Rabbin hükmünü hayata sokmamaktadır. 

           “Muttakilere Rabbiniz ne indirdi denildiğinde hayır indirdi derler.” (Nahl/30)

           Hayatta itaat etmek konusunda hassas olan, vahye uyma çabasında olan, Rabbin rızasından uzak kalma endişesi taşıyan muttakiler ise Rabbimiz dünya ve ahret için doğruya ulaştıracak olan hayır indirdi dediler. 

           “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğüt ile davet et. Onlarla güzel şekilde mücâdele et. Rabbin sapanları ve hidayette olanları bilir.” (Nahl/125)

            Hükmeden, vahyi gönderen Rabdir. Davet yapan mezhebine, bulunduğu topluluğa ve hocasına değil de Rabbin yoluna, Kur’an’ın belirlediği hak olan yola davet et emredilir. Davet edeceğin bu yolu ve nasıl davet edeceğini o yolu belirleyen Rabbindir. O’da yoluna insanları hikmetle, bilgiyle, doğru anlatımla, güzel bir söz ve öğüt vererek davet et emreder. Davet ettiklerinle tartışma yapma, güzel bir mücadele ile yap. Senin işin hakkı anlamalarını sağlamak, hidayet etmek değildir.  Çünkü Rabbin kimin saptığını ve doğru yolda olanları bilir. Sen davetine bak emredilir. Hidayet bizim elimizdedir.

           “Sen Kur’an’da Rabbini tek olarak andığında arkalarını dönüp nefretle kaçıp giderler.” (İsrâ/46)

           Her topluluk kendisine hükmeden, emreden ve itaat ettiklerini överler, gündemlerinde tutarlar ve severler. Sürekli onları anlatırlar, yaptıklarından ve kerametlerinden bahsederler. Sen de Rabbinin hükmü olan Kur’an’dan bahsedersin. Vahyi sürekli gündemde tutarsın. Hayata hükmetme hakkını Rab olarak sadece Allah’a verilmesi gerektiğini, hâkimiyetin sadece Allah’a ait olduğunu bildirirsin. Bunun karşısında onar gerçek hakkı duymak istemeyin kaçışırlar. Duyma istemezler. Çünkü kendi sapmaları açığa çıktı ve duymak ve dinlemek istemezler. Allah’ın Rabliğini siyasilere ve din adamlarına verdiklerinden hakkı duymak istemezler.

           “O Allah benim Rabbimdir ve ben hiçbir şeyi Rabbime ortak koşmam.” (Kehf/38)

           Allah’u teâlâ benim hayatıma hükmedecek ve yöneterek terbiye edecek olan Rab O’dur. Ben sadece O’nu hükmeden Rab edinirim ve O’na hiçbir güç sahibini, emredeni yöneteni ortak kılmam. Allah’a hükmedip yönetme hakkı olan Rablikte ortak kılarak şirk koşmam de, diye emreder. Sizin siyasi ve din adına belirlediğiniz ve itaat emrettiğiniz sahte rab ve ilahlara ben itaat etmem ve kabul etmem. 

           “Ben sizin en büyük rabbinizim dedi.” /Nâziat/24)

           Tarihe sapmada, haddi aşmada damga vurmuş, kıyamete kadar gelecek her haddi aşmış ve tağut olmuşlara ibret olsun için firavundan bahseder. Mısır da hâkimiyet kayıtsız şartsız bana aittir deyip insanları kendi yasalarıyla yönetmeye kalkarak rablik iddia etmişti. Kendisini Mısır’ın sahibi görüp istediği yasalarla yöneterek rab gördü ve yalnız kendi yasalarına itaat edilmesini isteyerek ilahlığa kalkışmıştı. Rabbimiz “Ben sizin Rabbiniz değimliyim” derken, firavun topluma akıl ve iradelerini kullanmalarına müsaade etmeyip “Ben sizin en yüce rabbinizin” dedi. Toplumda mecburen kabul etmek zorunda kaldı. Bugünde kendilerini bulundukları yerlerde hâkim ve sahip görenler, hükmetme hakkını ve yönetme hakkını kendilerinde görerek rablik iddia ederler. Kur’an’ın geçmişten bahseden ayetlerine tarih gözüyle bakanların bakışlarında firavun, tağut ve rab kavramları anlaşılmayacaktır. 

           “Ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.” (Şuara/127)

           Her peygamberin toplumlarına dediklerini her davetçide bu bakışta olarak diyecektir. Benim size yaptığım davetini hakkı hatırlatmamın karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Zaten bunun karşılığını veremezsiniz. Benim hakkı davet etmemin karşılığını ancak hakkı gönderen ve hiçbir karşılık beklemeyen Rabbim verir. Hakkı gönderen Rab olan ancak o hakkı hatırlatana bunun karşılığını verir. 

           “Deki, insanların Rabbine sığınırım.” (Nâs/1)

           İnsan aciz ve muhtaç yaratılmıştır. Bundan dolayı birilerine sığınmak, güvenmek ve itaat etmek zorundadır. Ya Allah’a güvenip sığınacak onu veli edinecektir. Sığınılan emretme ve güven verme gücüne sahip olandır. Emreden, hükmedip yönetendir. Buda rabdir. Allah’dan başkalarına din adına ve siyasi alanlarda hükmetme ve yönetme hakkı vererek Allah’dan başka rab edinenlere deki, ben hâkimiyeti, hayatıma hükmetme ve yönetme hakkını güvenip sığınarak sadece Allah’a veririm. Sığınılan velidir. Veli edinilen emredip yöneterek vâli olur. Hükmedip yöneten vâli, onları emretmek ve yönetmekle rableri olur. Bu hak sadece Allah’u teâlâ’ya verilir. 

           “Ben onlara sadece benim de sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin diye bana emrettiğini söyledim. Aralarında olduğum müddetçe onların üzerine şahittim. …” (Mâide/117) 

           Her insan dünyada yaşadıklarının ve vesile olduklarının hesabını Rabbine verecektir. Peygamberler dâhil ne anlattıklarının ve nasıl bir yol bıraktıklarının hesabını rabbine verecek ve toplumlarıyla birbirlerine şâhid tutulacaklardır. Hz. İsa’da kıyamet günü Hıristiyanların sapmasının hesabını rabbin everiyor. Ya da Rabbimiz ondan sonra sapanlarında hesabını hz. İsa’ya soruyor. Hz. İsa, ben onlara benimde hayatıma  hükmedip yöneten sizinde Rabbiniz olan Allah’a itaat edin, hakimiyeti sadece Rab olan Allah’a verin diye bildirdim der. Âhirette olacak olan bu hadiseyi Rabbimiz kitabında bugünün insanına bildirmektedir. Peygamberim hesap verecek, siz de nasıl bir davet yaptığınızın hesabını vereceksiniz buyurur. Hz. İsa, ben aralarındayken Rab olarak sadece sana hâkimiyeti vermişler ve itaat ederek de sadece seni ilah iliyorlardı, bende buna şahittim der. 

          “Dualarının sonu hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a’dır.” (Yunus/10)

           Dünyada sığınma, yardım isteme, itaat etme, hükmetme ve yönetme işini sadece Rab olarak Allah’a verenlerin âhirette ve cennette âlemlerin Rabbi olan Allah’a olacaktır. Dünyada itaat ederek, güvenerek övüp yücelttiklerini yani hamd ettikleri Rablerine son hamdlerini, son övme ve yüceltmelerini cennete Rablerine yapacaklardır. Bu Hamdi hak edenler dünyada Rabbi sadece övüp yüceltenler, itaat edenlerdir. İtaat edilen mutlak övülmüştür. İtaat; sevginin, değer vermenin sonucudur. Kime yapılırsa övme de onadır.