Yazıları

  • İman

    İman

      İman; söylenen bir sözü kabul etmek, tasdik etmek ve doğrulamak, güvenmektir. Birinin söylediğini tasdik, gönülden bağlanıp güvenmektir. İman; güvenmek, güven vermek, güvene davet etmektir ve gönülden inanmaktır. İman, bir dine ve inanca ve yaşam tarzına gönülden bağlanmaktır. 

           İman aslen kalben güvenip, tasdik etmek ve kabullenmektir. Bu Allah katında belli ve geçerlidir. Dil ile güvendiğini, tasdik ettiğini ve doğruladığını söylemesi ve amellerle de bunu yaşayarak göstermesi ise insanların bilmesi içindir. Münafıklar, insanlar onların tasdik edip güvendiğini zannetsinler diye inandık derler ve kalben inanmadıkları, Allah’a güvenip hakkı tasdik etmedikleri için kâfir olmuşlardır. Küfürlerinin üzerini haktan gibi gözükerek insanları aldatmaktadırlar. 

           İman, karşısına tesir eden bir kavramdır. İnanç bir kalbe yerleşti mi, orayı ele geçirir ve kişiyi harekete geçirir. İman inanç olarak bir kalbe yerleşti mi, dil hakkı söyler, hâkimiyetin Allah’a ait olduğunu haykırır ve Ameller sadece hakka itaat eder. Hak ile batıl birbirine karışmış olan bir kalpten de söz ve amel olarak bazen hak, bazen de batıl söz ve ameller çıkar. Şirk ve küfrün ele geçirdiği, batılın etkili olduğu kalplerden dışarıya batıl ve batılı savunma çıkacaktır. Dil hâkimiyeti Allah adına değil de insan adına savunacak ve azalarda batıl adına hareket edecektir. Bundan dolayı nasıl bilgi edinildiği ve kimlerden alındığı bu noktada önemlidir. Elbette ki Rasulullah’ın buyurduğu gibi “ilim mü’minin yitiğidir. Nerede bulsa alır.” Fakat doğru yerden ve kişilerden olmak kaydıyla! Din adına herkesin haktan diye konuştuğu ve yazdığı bir yerde doğru bilgi önemlidir.  Çünkü bilgi sizi dünya ve ahiret hayatınızı düzenleyecektir. İman edelim, kurtuluşa erelim derken, haktayız diye sapan dünya insanı ve İslam toplumunun ne denli doğru bilgiye, doğruya davet edene ve yaşayarak şahidliğini yapan insanlara ihtiyaç duydukları açık bir gerçektir. 

           İman güvendir, güvene davettir. Her inanç sahibi kendi inandıkları gibi güven içinde yaşamaya davet ederler. Bu yola güvenin ve cennetlik olun derler. Yahudi, Hıristiyan ve İslam toplumunun her yapısı kendileri gibi inanmaya davet ederler. Bize güvenin kurtuluş bizde ve bizim inandığımızda derler. Bana güvenin hakta olun ve ahrette şefaat edeceğim derler. Dünyanın bunca zulüm ve zillet içinde olması güvende olmadıklarının bir sonucu güveni Allah’a değil de, siyasilere ve din adamlarına yapmalarındandır. 

           “Asra yemin olsun ki, şüphesiz insan mutlak hüsrandadır. Ancak iman edenler, sâlih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.” (Asır/1-3)

           İman, kişinin sonsuz ahretini ilgilendirirken ve belirlerken insanlar bunun farkında olmadıkları gibi bilme değişme çabaları da çok azdır. Dünyada rızıkları belirlenmiş olan insan sadece çabayla rızkına ulaşır. Ahiret ise kişinin kazandıkları kadardır. Oysa insanlar ahretlerini garanti görürler ve az çabayla ulaşacakların inanırlar, dünya nimetini ise çalıştıkları kadar zannederler. Buda onları alabildiğine dünya için koşturmaya sevk eder. Din adına ortalıkta koşanlar ne adar şirk ve küfür işleseler de iman üzere oldukları bakışı verirler. Oysa Rabbimiz asır suresinde yeminle bildirir ki, dört vasfı hayatında yerine getirenler ancak kurtulmuşlardır. Kurtuluşun ilk unsuru iman etmektir. Allah’a, kitabına ve peygamberine ve diğer iman esaslarına imandır. Allah’a iman, O’nun isim ve sıfatlarını tasdik edip, kabul etmek ve hayatın tüm alanlarında güvenmektir. Güvenip hayatlarının tüm alanlarında kitaba göre yaşamaktır. Güvenip örnek kıldığı Rasulü hayatın tüm alanlarında şahid ve örnek olarak kabul etmek ve yaşamaktır. İman Allah’a kitabına ve Rasulüne güvenip onlara itaat etmek ve yaşamaktır. Hayatına hükmetme, yani hâkimiyeti ve yönetmeyi Allah’a verenler O’na güvenenlerdir. Laiklik ve demokrasi gibi insan ürünü yasalar yerine Allah’ın yasası olan Kur’an’a Güvenip yaşayan ve destekleyenler Kur’an’a güvenenlerdir. Siyasi ve din adına hayatına örnek ve önder olan Rasulü alanlar onun örnek ve önderliğine güvenenlerdir. Bunu hayatının tüm Allanlarında yaptıktan sonra şirk, küfür, riya, haset, kibir gibi nice hasletlerden arındırılmış Salih ameller işleyen, sonra da hayatında uyguladığı iman ve Salih amelleri bir başkasına tavsiye eden ve sabırla mücadele edip birde bunu sabırla tavsiye edenler ancak kurtuluşu hak edenlerdir.  Kurtuluşun ilk maddesi olan iman tam olmaz ise diğer vasıfların bir hükmü kalmaz. İman edenlerde bozulmaya sabrın bitmesinden, ardından nasihat ve tavsiyelerin terkinden devam eder. Sonra da Salih ameller normal amellere dönüşür. Ardından iman zayıflar ve dün şirk ve küfür dediğine dememeye, yumuşatmaya, temize çıkartmaya ve ardından savunup desteklemeye kadar iş gider. Savundukları dinleri, amelleri haline gelir. Hevalar din ve itaatle ilah olur. 

           “Rabbimiz! Şüphesiz ki biz, Rabbinize iman edin diye imana davet eden bir davetçiyi işittik ve iman ettik. Rabbimiz! Bizin için günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört. Bizi iyilikte bulunanlarla beraber vefat ettir.” (Ali İmran/193)

           Yeryüzüne geliş amacının farkında olan, halifelik vazifesini emredip yöneten Rabbinin emri doğrultusunda yapma gayretinde olan mü’minler bu davete kulak kabartır ve dinler. Ruhlar âleminde verdikleri Rab sözünün gereğini yerine getirme çabasında olanlar Rablerinin hükmü olan Kur’an’ı dinlerler. Bu sözün âlemlerin Rabbinin emri, tavsiyesi, tehdidi ve sonsuz cenneti kazandıran nimet olduğunu bilir ve ciddiye alır. Rablerinin davetini ve o daveti hatırlatan davetçiyi ciddiye alır ve dinleyip itaat edenler mü’min olanlardır.

           İman ettim deyip de dünya ve âhiret hayatları için sadece Rablerine güvenenler mü’minlerdir. Ayetin bildirdiği sözü de onlar söylerler. Rabbimiz, şüphesiz ki biz, hayatınıza hükmedip yöneten ve terbiye eden, hayatınızın her alanını düzenleyecek yasaları gönderen Rabbinize iman edin diyen bir davetçiyi işitip ve güvendik. Yani hayatınız için hükmeden ve yöneten Rab olarak Allah’a güvenin, O’nu vekil kılın diyen bir davetçiyi işittik ve güvenip itaat ederek inandık diyen dünkü sahabe gibi, bizde iman ettik ve tasdik edip güvendik.  Bize de hakkı hatırlatan, sadece Rabbe itaat edin diyen her davetçiyi işittik ve hemen kabul edip güvenerek itaat ettik ve ediyoruz. Allah’dan başka güvenilecek siyasi ve din adına hiçbir vekil kabul etmiyoruz. Sahabe gibi bizde güvenerek itaat ettiğimiz Rabbimizden günahlarımız için bağışlanma ve kötülüklerimizi örtmesini istiyoruz. Sadece Allah’a güvenip iman eden iyilikte bulunan ve öyle yaşayarak vefat edenlerle vefat etmeyi ve sonsuz cennette arkadaş olmayı istiyoruz. Bağışlanma ve iyilerle beraber olmanın ölçüsü, Rabbe güvenip O’nun hükmünü hatırlatanlara kulak verme ve itaatten geçer. 

           “(Ey Muhammed) Eğer kullarım Beni sana sorarlarsa şüphesiz ki Ben, çok yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına icabet ederim. O halde benim davetimi kabul etsinler ve Bana iman etsinler ki, doğru yolu bulmuş olsunlar.” (Bakara/186)

           Tarih boyunca insanlar yaratanlarını göremediklerinden, görüp, ulaşabilecekleri ve Allah’a yakınlaşacakları aracılar edinmeye çalışmışlardır. Bu o kadar ileriye gitmiştir ki, asıl dinin önüne geçmiştir. Bugün İslam adına Allah ile araya aracılar belirleyip O’na ulaşmaya çalışma, istediklerine ulaşmaya çalışılmaktadır. Oysa Rabbimiz ayetinde apaçık meseleyi bildirirken, İslam adına diye geçmişin hatalarına devam etmek, İslam gibi göstermek işi zorlamaktır. Rabbimiz, kullarım beni sana sorarlarsa, yani uzak mı, yakın mı, bizi işitir mi, hemen karşılık verir mi soruları karşısında, Ben onlara çok yakınım. Dua ettikleri zaman dualarına hemen icabet ederim, karşılık veririm buyurmaktadır. Yani Aracılar belirlemenize, vesileler kılmanıza gerek yok, şah damarınızdan size daha yakınım buyurmaktadır. Kişi ile kalbi arasındayım buyurarak, kişiye kendisinden daha yakın olduğu ayetle bildirilerek aracılara ihtiyaç duyup da sömürülmeyin, aldatılmayı ve kullanılıp da amellerinizi ve âhiretinizi perişan etmeyin buyrulur. 

           Rabbimiz benden isteyenlerin dualarına icabet ederim buyurmaktadır. İslam toplumunun bir asırdır haline bakın ve dualarının kabul edilmediğini görün. Sadece kendisine aracısız dua etmelerini istediği kullarından sadece kendi daveti olan Kur’an’ı kabul etmelerini ve itaat etmelerini istemektedir. Bana iman edin, sadece hayatınız için bana güvenin, sadece benim hükmümü tasdik edip, kabul edin ki, doğru yolu bulmuş olasınız emreder. İslam toplumunun şirk, küfür, haram, bid’a, hurafe, riya, hased, kibir gibi düştükleri hatalara bakın ve ne kadar hidayetten uzak olduklarını görün. Âhiret için değil de sadece dünyalıklar için koşan toplumlar gibi İslam toplumu da aynı amaç için koşmakta ve onlar gibi sapma da kaçınılmazdır.  

           “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere itaat edin ve sizden olan idarecilere de. Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, aranızda bir şeyde antlaşmazlığa düşerseniz onun hükmünü Allah’a ve Peygambere havale edin. Bu daha hayırlı ve netice bakımından da daha güzeldir.” (Nisa/59)

          Ey iman edenler! Yani ey Allah’ı isim ve sıfatlarıyla güvenip tasdik edenler, sadece Allah’ın hükmünü kabul edip kitabına göre yaşayarak itaat edenler. Hayatlarının siyasi, hukuki, eğitim, ticaret ve benzeri nice alanlarda nasıl hükmetmişse öyle itaat eden, ey iman eden mü’minler. Allah’a itaat edin. Hâkimiyeti sadece O’na verin ve emrettiği hükme içinizde hiçbir kuşku duymadan, güvenerek ve doğrulayarak itaat edin. Sonra Rasul Allah’ın isim ve sıfatlarına ve kitabına güvenip nasıl itaat etmişse, nasıl bir örneklik ve şâhidlik ortaya koymuşsa öyle Rasule itaat edin. Sizin gibi Allah’a ve Rasulüne hayatın tüm alanlarında güvenip hâkimiyet hakkı veren ve itaat eden idarecilere itaat edin. Ayet Allah’a itaat edin, Rasule itaat edin emreder. İdarecilere itaat edin denmez de, Allah’a ve Rasule itaat eden idarecilere itaat edin emreder. Allah’a itaat, Rasule itaat edin geçer, idarecilere itaat geçmez. İdarecilere şartlı itaat istenir. Şart da Allah’a ve Rasule güvenip, Allah’ın hükmü, Rasulün örnekliğine itaat eden idarecilerdir.   

           Eğer Allah’a güvenip iman etmişseniz ve hayatınızın ahrette bir hesabı ve karşılığının olduğuna güvenip inanmışsanız, bir sorunla karşılaşırsanız, problemleriniz olursa, sence, bence derseniz, o meselede tartışmayın, o meselenizin hükmünü güvendiğiniz Allah’a ve Rasulüne götürün. Yani Kur’an’a ve sünnete göre o meselenizi halledin. Eğer Allah’a ve âhiret gününe inandık diyorsanız. Allah’a, Kitabına ve Rasulünün örnekliğine güveniniz yoksa âhiret hesabı gibi bir gündeminiz yoksa sorununuzun nerede ve kimlerle çözdüğünüzün bir önemi yoktur. Sorunlarınızı sizin hevânız,  siyasilerin ve din adamlarının yasaları, hevâları, görüşleri, fikirleri çözüyorsa bu ayet size hitap etmemektedir. Allah’a ve âhiret gününe inananlar için ayet tavsiye eder. Sorunlarınızı Kur’an ve sünnete göre çözerseniz bu sizin için daha hayırlıdır ve netice bakımından daha güzeldir. Dünya ve âhiret noktasında daha hayırlı ve güzeldir. Allah’ın hükmü Rasulün örnekliğine güvenen mü’min, insan hevâsına ve fikirlerine güvenenler İslam’ın dışındadırlar. Güven Allah’a ise hayır vardır, yoksa hayırda yoktur. Dünya insanına bakın, Allah’ın kitabına ve Rasulünün örnekliğine göre bir hayat yaşamadıklarında dolayı zillet ve sapmanın içinde hayırsız haldedirler. Hayrı da insan yasalarında, din adına uydurduklarında aramaktadırlar.  

           “Rabbine yemin olsun ki, aralarındaki antlaşmazlıklarında seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tamamen boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa/65)

           Rabbimiz kendi adına yemin ederek onlar iman etmiş olmazlar buyurmaktadır. Onlar aralarında iman, ahlak, ibadet, siyasi, ekonomik ve toplumsal ilişkilerde sorun yaşarlar, antlaşmazlıklar meydana gelir, sonra bu sorunlarını Kur’an’a ve sünnete götürürler. Dinin bu konudaki hükmünü öğrenirler, sonra da İslam’ın dışındaki hükümlerle, insan hevâlarıyla sorunlarını çözerler. İçlerinde hiçbir sıkıntı duymadan Kur’an ve sünnet neyi bildirmişse itaat etmedikçe iman etmiş değildirler. Çünkü iman güvenmektir, güvendiğini doğrulayıp, içinde tereddüt geçirmeden itaat etmektir. Sadık olmak inandım denilenlere içinden hiçbir tereddüt etmeksizin, güvenerek itaat etmektir. Mü’min, Allah’a, kitabına ve örnek Rasulüne güvenendir. Güvendiğini doğrulayıp itaat edendir. Yaşanılan hükme güvenilmiş, yaşanılmayana ise güvenilmemiştir. İnsanlar Kur’an’ı okurlar, kitabımız ve inanıyoruz derler, fakat güvenip anayasa yapmazlar ve hayatlarının tüm alanlarına sokmazlar. İman, itaat edilenedir. Çünkü itaat edilene güvenilmiştir.   

           “Ey iman edenler! Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, şüphesiz ki o, uzak bir sapıklıkla sapmıştır.” (Nisa/136)

           Ey iman edenler, iman edin. Allah’a isim ve sıfatlarında güvenin ve itaat edin. O’nun peygamberine güvenerek örnek ve önder kabul edin. Hayatı programlayan kitaba güvenin ve yerine hüküm koymaya kalkmayın. Ey iman edenler, inandık ve güvendik, doğruluyoruz, kabul ediyoruz iddiasında değil de, gerçekten güvenen, tasdik edip doğrulayanlar olun. Güvendik ve inandık dediğiniz kitabı hayatınızın tüm alanlarına sokun. Rabbin hükmü olan kitabın yerine hükmetme yarışı yapmayın. Hükmetme yarışında olanları desteklemeyin, savunmayın, koruyup gözetmeyin, temize çıkartmaya çalışmayın. Tuğyan edip haddi aşanları masum göstermeye kalkmayın.  

           Kim Allah’a güvenmezse, Peygamberine ve kitabına güvenmezse, doğrulayıp tasdik etmezse, daha önce indirdiği kitaplara inanıp da Kur’an’a aynı muameleyi yapanlar. Eski kitaplara inandık deyip de amel etmedikleri gibi Kur’an da inandım deyip amel etmezler. İnandık dedikleri kitaba güvenip hayatlarına sokmazlar. Meleklere inandık deyip de yokmuş, her yapılanı kayda almazlar gibi yaşarlar. Dünyaya aşırı bağlanıp ölmeyecekler gibi yaşarlar ve ahrette hesap vermeyecek gibi inanırlar ve yaşarlar. Ahrette vaad edilen cennete değil de gördükleri dünya nimetlerine güvenip peşinden koşarlar. Bunları Rabbimiz, doğruya ulaşamayacak ve kabul etmeyecek kadar uzak bir sapıklıkla sapmışlardır buyurur.  Bu zümreler kim denirse, kimsenin biziz veya olabiliriz dediği yoktur. 

           “Şüphesiz ki iman edip sonra inkâr edenler, sonra iman edip tekrar inkâr edenler, sonra da inkârlarında ileri gidenler var ya, Allah onları affedecek de değildir, doğru yola iletecek de değildir.” (Nisa/137)

           İnandık, inancımız bize yeter, inandığımız bu yolla kurtuluruz diyenler yarınlarından emin, kesin kurtulduk bakışında şeytanın vesvesesi yokmuş gibi davrananlardır. Allah’a kitabına ve Rasulüne güvendikten sonra, bu güveni, tasdiki zedeleyecek davranışlarda bulunurlar. Sonra tekrar imanın güvenine girerler, tekrar çıkarlar. Dün şirk ve küfür dediklerini bugün demeyen, savunan, destekleyenler iman ve şirk arasında gidip gelenlerdir. Şirki, küfrü oluşturan, koruyan, destekleyen, İslam gösterme çabasında olan, vacip görenler inkârlarında ileri gitmişlerdir. Hakkın üstünü örtüp küfreden, Allah’ın hakkını başkalarına da verenlerden daha fazla onları savunup, temize çıkartmaya çalışanlar onları ve yaptıkları sapmalarını İslam’dan göstermeye çalışırlar. Oysa tuğyan edip haddi aşan, tağut olan ve destekleyenlerin böyle bir dertleri de yoktur. Rabbimiz iman ve küfür arasında gidip gelenleri affetmeyeceğini ve doğru yola iletmeyeceğini bildirmiştir. Çünkü onların kendileri yaptıklarını doğru kabul ettiklerinde değişmek istemeyeceklerdir. Onlar af istemez ve hidayet aramazlar. Çünkü af istenilecek hata yapmadıklarını ve hidayette olduklarını savunmaktadırlar. 

           “İman edip Salih amel işleyenlere gelince, Allah onların mükâfatlarını eksiksiz verecek ve lutfundan daha da artıracaktır. ..” (Nisa/173)

           Allah’a itaat ederek isim ve sıfatlarında güvenenler, doğrulayıp tasdik edenler mü’minlerdir. Hâkimiyeti güvendikleri Allah’a veren ve itaat edenler mü’minlerdir. Bunların işledikleri her amel, hayatlarında Allah’ın kendilerini gördüğü düşüncesiyle ihsan halinde ve ihlas ile samimi yaptıkları amelleri Salih amellerdir. İçinde şirk, küfür, haram, riya, haset, kibir olamayan her fiil itaat, ibadet ve ameldir. Allah’a isim ve sıfatlarıyla güvendiği gibi, hükmü olan kitaba da güvenen, kitabının şahid ve örnekliğini yaşayarak gösteren Rasule güvenen ve güvendiklerine hayatın tüm alanlarında gerektiği gibi itaat edenler Salih ameller işleyenlerdir. Bunların yaptıklarının karşılığı olan sonsuz cennet mükâfatlarını Rabbimiz eksiksiz vereceği gibi, sonsuz ve sınırsız lutfuyla mükâfatlarını kat kat artıracaktır. Yapılanlara sonsuz mükâfat vermek, zaten kat kat vermektir, Çünkü kulun yaptığı hiçbir amelin sonsuz karşılığı olamaz.  

           “Peygamber sizi Rabbinize iman etmeye davet ederken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz? Hâlbuki Allah, (Ruhlar âleminde) sizden sağlam sözünü almıştı. Eğer iman ederseniz (bu davete uyun).” (Hadid/8)

           Peygamber sizi hüküm koymada ve yönetmede Rab olan Allah’a güvenip itaat etmeye davet ederken, size ne oluyor, hala hâkimiyeti Rab olarak Allah’a güvenerek vermiyorsunuz. Ruhlar âleminde kabul edip şahid olduğunuz ve ahrette hesabı sorulacak olan Rabliği neden Allah’a vermiyorsunuz. Peygamber ve her davetçi Rabbinize iman edin, kabul ettik tasdik ettik dediğiniz Rabbe güvenip neden iman etmeye yanaşmıyorsunuz. Allah’a iman, O’nun hükmedip yöneten Rab oluşuna güvenmektir. Kabul ettiğiniz Allah’a Rab olarak güvenin emredilir. Tabi Rabbin ne olduğu biliniyorsa!  İnsanlara Rab ve ilahın kim ve ne olduğu bildirilecek ki, hata yaptıkları anlaşılsın. Kelime ve kavramların içi boşaltılmıştır. Tüm Rasuller rab ve ilahı toplumlarına hatırlatmışlar anlamalarını sağlamışlardır. Rabbe iman etmeye davet etmek demek, Rabbin ne olduğunu anlatmak demektir. Çünkü ruhlar âleminde Rabbe itaat sözü verilmiştir. Rabbi sadece kabul değil, güvenip itaat sözü verilmiştir. 

           “Ey İman edenler! Sizi can yakıcı azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi? Allah’a ve peygamberine iman edersiniz ve mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” (Saff/10-11)

           Ey iman edenler. İman edilmesi gerekenleri kabul edip, tasdik ederek güvenen ve gereğini yerine getirerek itaat edenler. İşte bunlara Rabbimiz sizi can yakıcı olan cehennem azabından kurtaracak bir ticareti göstereyim mi buyurmaktadır. İnananları Rabbimiz başka ayetinde onların mal ve canlarını cennet karşılığı satın aldığını bildirmiştir. Bu bir ticarettir. Cennet karşılığı dünyalıları onu verene satmak! Elbette her iman eden, her Allah’a güvenen mü’min sözü, buyur ya Rabbi demesidir. Sonsuz cenneti kazanmanın ölçüsü, kazançlı ticaret, Allah’a isim ve sıfatlarında güvenmek, itaat etmek, Rasulün örnekliğine güvenmek ve itaat etmektir. Yani Kur’an’a ve sünnete güvenip hayatını gönülden razı olarak Rabbe teslim etmektir. Sonra bunlar Rablerinin takdir ettiği mallarıyla ve karşılıksız verdiği canlarıyla O’nun yolunda mücadele etmektir. Rabbimiz, eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Yani sizin için hayırlıdır. Allah’a ve Rasulünü tasdik edip güvenerek itaat etmeniz ve O’nun yolunda mücadele etmeniz sizin hayrınızadır buyrulur. Allah için diyen kendisi için yapar. Allah’ın emri doğrultusunda kendi için yapmaktır. Çünkü hayra muhtaç olan insandır.  Bunun da farkında olmalıdır. 

           “Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse şüphesiz ki, hidayete ermiş olurlar. Şayet yüz çevirirlerse muhakkak ki onlar ancak bir ayrılık içindedirler. Onlara karşı Allah sana yeter. O, her şeyi çok iyi işiten, çok iyi bilendir.” (Bakara/137) 

           Aslında ayetin bildirdiğini her inanç sahibi söylemektedir. Yahudi, Hıristiyanlardan tutun İslam toplumunda şiâsı, ehlisünneti ve her cemaat aynı iddiada bulunmaktadırlar. Oysa Rabbimiz, eğer onlar da sizin iman ettiğiz gibi iman ederlerse, şüphesiz ki, hidayete, doğru yola ermiş olurlar. Sizin inandığınız gibi, yani sizin gibi Allah’ı isim ve sıfatlarıyla bilip birlerse, güvenip hayatını Allah’a, kitabına ve peygamberine güvenip teslim ederse inanmış ve doğru yolda olmuş olurlar. Sizin gibi hâkimiyeti sadece hayatın tüm alanlarında Allah’a verirse O’nu Rab kabul etmiş ve iman etmiş olur. Güvenip Allah’a yönelirse O’nu vekil kılış ve iman etmiş olur.  Sizin gibi Kur’an’ı anayasa yapar ve Rasulullah’ı tek örnek ve önder kabul edip itaat ederlerse iman etmiş ve teslim olan Müslim olmuşlardır. 

           Eğer bundan yüz çevirirlerse, hüküm koymayı Allah’a değil de kendilerine verirlerse, Kur’an yerine kendi yasalarına güvenip yaşarlarsa, peygamberi değil de kendi siyasi ve dini lider ve önderlerine itaat ederlerse, onlar haktan uzak ayrılık içindedirler. Onların bu ayrılıklarına karşı güvenip vekil olarak Allah sana yeter. İman edip, güvendiğin ve doğrulayıp itaat ettiğin Rabbin sana güven verici olarak yeter. Kim nasıl yaşamışsa, ne niyetle konuşmuşsa, Allah’u teâlâ onu işitir ve çok iyi bilendir. Bu işitme ve bilmenin ahirette bir hesabı ve karşılığı olacak demektir.       

           “Dinde zorlama yoktur. Artık doğruluk sapıklıktan ayrılmıştır. Kim tağutu inkâr edip Allah’a iman ederse, muhakkak o, kopmayan sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah çok iyi işiten ve çok iyi bilendir.” (Bakara/256)

           Dinin sahibi Rabbimizdir. Kendi belirlediği hükümleri kabul etme, güvenip itaat etmek konusunda kullarını zorlamadığı gibi insanlarında birbirlerini inanç konusunda zorlama yapmamalarını emretmiştir. Çünkü her insana akıl ve irade vermiş, inanç tercihini kullarına bırakmıştır. Elbette ahrette karşılığını bulmak kaydıyla! 

           Dinde zorlama yoktur ve yapmayın, çünkü Rabbimiz hak ile batılı birbirinden ayırmıştır. Doğruluk ve doğruya ulaştıran yol ile sapıklık ve sapmaya giden yol belirlenmiştir. İnsana rüşte, doğruya ve sapmaya götüren yol ve saptıranlar belirlenmiştir. İman ile küfür ve şirk yüzlerce ayetlerle birbirinden ayrılmıştır. Davetçiye düşen hak ile batılı birbirinden ayırıp muhataba anlatmalıdır. Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanıttığı gibi, hakkını gasp etmek isteyenleri de tanıtmalıdır. Kur’an’ın iniş amacını ve yerine geçirilen yasaları anlatmalıdır. Peygamberin örnek ve şahidliğini bildirdiği gibi, onun yerine geçirilmeye çalışılan siyasi ve din adına oluşturulan örnek ve önderler anlatılmalıdır. Sonra kişi hak ile batıl arasında iradesiyle bir yolu tercih edecektir. İster hakkı, isterse batılı tercik edebilir. Hakkı ve batılı kavradıktan sonra, kim Allah’ın hükmü yerine kendi hükümlerini, fikirlerini, görüşlerini geçirerek ve uygulayarak haddi aşan ve tuğyan edip tağut olanları reddeder ve sadece hüküm koymayı Allah’a verirse ve itaat ederse mü’min olmuştur. Tuğyan edip haddi aşanlara değil de Allah’a güvenmiş, O’nun hükmünü doğrulamış, örnek gösterdiği Rasulüne güvenmiştir. Bunun sonucunda kopması mümkün olmayan kulpa yapışmış, İslam’a, Allah’ın güveninin içine girmiştir. İsteyen Allah’ın güvenine, isteyende siyasilerin ve veli ve gavs edindiklerinin güveninin içine girebilir. Dinde, inanmada zorlama yoktur. Bugün dünde olduğu gibi her gurup kendisini sağlam kulpa yapışmış, şimdiden kurtuluşa ermiş görmektedir. Kimse imana, imanın ölçüsüne, kime itaat edildiğine bakmamaktadır. Kendilerince Allah’ın cennetini kendilerine ve tabi olanlarına has kılmışlardır, ehli kitap gibi. Rabbimiz, elbette her yapılanı, hakta olanla batılda olanları çok iyi işiten ve bilendir. 

           “Kalbi imanla mutmain olduğu halde inkâra zorlanan kimse hariç, kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr eder, göğsünü inkâra açarsa, Allah’ın gazabı onların üzerinedir. Bunlara büyük bir azap vardır.” (Nahl/106)

           İman bir kalbi ele geçirmiş ise, o kalpten kolay kolay çıkmaz. İman bir kalpte mutmain olmuş, o kalbe iyice yerleşmişse el ve dilden ancak hak ortaya çıkar. Hak ve batıl da kıyamete kadar birbiriyle mücadele halinde olacaktır. Hakta olanlar inanç noktasında zorlama yapmazlarken, batılda olanlar ise hakkı yaşamak isteyenlere zor kullanacak, yaşamalarına müsaade etmeyeceklerdir. Dini yaşamakta zorlananlar kalben inkar etmediklerinde, dil ile söylediklerini kalben tasdik etmediklerinde, kalben batıla güvenmediklerinde imanlarına zarar gelmeyeceği bildirilmiştir. Batılı ve batılı oluşturanları savunur, destekler, korur ve hiçbir zorlama yokken, zorlama var, fakat kalbini inkâra, küfre ve şirke açarsa, yani kalben o işi yapar ve söylerse haktan çıkar. 

           Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birledikten sonra, hâkimiyeti sadece Allah’a verdikten sonra güvendiği ve itaat ettiği haktan yüz çevirirse, hakkın üstünü batıl ile örtüp inkâr ederse kalbini küfre açmıştır. Bu söylem ve eylemin küfür ve şirk olmasının ölçüsü imandan sonra Allah’ın hükmünün üstünü insan hükümleriyle örtmek, Allah’ın iradesinin üstünü kendi iradesiyle kapatmak ve gizlemektir. Hakkı, gereği gibi anlatmayıp gizlemiş, Rasulün örnekliğinin üzerini yeni örneklerle gizleyip küfretmiş ve hak olanı gizlemiştir. Bu inkârdır, yok saymadır, gizleme ve örtmektir. Bunu yapan da kalbini küfre ve şirke açmıştır. Allah’ın gazabı onların üzerinedir, çünkü onlar hakkı anladıktan ve güvendikten sonra batıla yönelmişlerdir. Ahiret noktasında da onlara büyük bir azap vardır.  Elbette insanlar birbirlerinin zahirene yaptıklarına, ne söylediklerine, zorlama olmadığı zamanlardaki hallerine bakarlar. Kalplerin gizledikleri elbette Allah katında açığa çıkacaktır. Küçük büyük hiçbir zorlama olmadan imanı tehlikeye sokacak söylem ve eylemler mü’minler için tehlikelidir. Kalbini küfre açanın hükmü bellidir.  

          “Ey peygamber! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla iman ettik diyenlerden ve Yahudilerden inkâra koşanlar seni üzmesin. ..”” (Maide/41)

           Görünüşte İslam bilinen, bizde mü’miniz, müslümanız diyen, fakat kalben Allah’a, kitabına ve peygamberine güvenmeyen, tasdik ettik deyip de itaat etmeyen ve iman sadece ağızlarında kalan münafıklık yapanlar ve münafık gibi hareket edenler. Onların İslam görünüp de hainlik yapmaları, inananları aldatmaları, fitne çıkartmaları ve inananları haktan uzaklaştırmaya çalışanlara yardım etmeleri seni üzmesin. Türlü ithamlarla, hâkimiyeti sadece Allah’a verenlere iftira, fitneci gözüyle bakmaları ve dilleriyle söylemeleri seni üzmesin. Bu hem inandık diyen, fakat laik ve demokratlar gibi yaşayan, ehli kitap gibi dini bakışlarda olanlar seni üzmesin. Dün ehli kitabın tabileri mü’minlerle alay ederlerken, bugün bizde mü’miniz diyenler yapmaktadırlar. Kendilerini mü’min zanneden, kendilerince samimi olan, fakat şirk ve küfür içinde yaşayan ve bundan haberdar olan veya olmayanlarda aynı söylem ve tavrı inananlara yapmaktadırlar. Kimin hakta olduğu veya batılda olduğu destek ve savunmalarından, hayatlarının hükmünü belirlemede kime yetki verdiklerinden ve itaatlerinden anlaşılacaktır. İman, inandık demek değil, inandıklarını tasdik ederek doğrulamak ve güvenerek hayatını teslim etmektir. Allah’ı isim ve sıfatlarında kabul, doğrulayıp güvenerek O’na has kılmaktır. Kitabının tüm hükümlerini kabul, tasdik ve güvenip kitaba hayatını teslim etmektir. Rasulün iman, ahlak, toplumsal ilişkiler ve ibadetlerde örnek ve şahidliğini kabul, doğrulamak ve güvenerek hayatını teslim etmektir. Bunun dışı ise örtmek, gizlemek, hak olanı hak etmeyene vermektir. Bunlarda şirk ve küfürdür.  

           İman, son anda firavunun yaptığı gibi iman ettim, güvendim ve teslim oldum olmamalıdır. Akıl ve irade kişinin rahat kullanabildiği zamanda olandır. Bela musibet ve zor zamanlarda her insan yaratana yönelir, sadece O’na güvenir, yani yalnız O’na inanır. Önemli olan geniş zamanlarda ve her an yaratana güvenmek ve teslim olmaktır. Mekke şirk toplumu, Ebrehe Kâbe’yi yıkmaya geldiğinde dağa çekildiler ve Rabbimizin gözlerinin önünde küçücük kuşlarla ve onları attığı küçücük taşlarla fil ordusunu nasıl darmadağın ettiğini gördüler. Bu hadiseden sora Mekke halkı bir hadiste yedi yıl, diğer hadiste on yıl puta tapmamışlar, sadece Allah’a yönelmişlerdir. Buda zorda her sapmış tolumun Allah’a samimi olarak yöneldiğini, sadece Allah’a güvenip mü’min tavrı ortaya koyduğunu gösterir. Yine gemide yolculuk yapan insanların dalgalarla imtihan edildiklerindeki durumunu Rabbimiz kitabında bildirerek, dini sadece Allah’a has kılarak yalvarırlar buyurur. Müşrik, kâfir, münâfık gibi her inanç sahibi darda kalınca yaratıcılarına aracısız yönelirler ve sadece O’na güvenip isterler ve yalvarırlar. Mü’min ise her an Allah’a yönelir, sığınır, yardım ister ve güvenerek hayatını teslim eder. Fark da budur. 

           Zamanın mü’minleri için Rasulullah (s.a.s.) nasıl Allah’a samimi güven içinde olup, nasıl bir tasdik ve kabul ortaya koyup mü’min olmuşsa örnek ve önder olarak yeterlidir. İman ve mü’min olmak için başka örneğe ihtiyaç bırakılmamıştır Rabbimiz. Yeni iman ölçüsüne ve mü’min tarifine ihtiyaç yoktur. Bu dinin sahibi olan Rabbimiz iman ölçüsünü eksiksiz bildirmiş, yeni ölçü belirleme hakkı vermemiş ve örnek kıldığı Rasulün hayatında da kıyamete kadar şahid ve örneklik ortaya koymuştur. Mü’min olana düşen bildirilen ve örnek olana itaat etmesidir.   

  • Şirk ve Müşrik

    Şirk ve Müşrik

          Şirk: ortak olmak, ortaklık ve ortak koşmaktır. Allah’a isim ve sıfatlarında ortak koşarak şirk işleyene müşrik, Allah’a ortak koşulana ise şerik denir. Oysa Allah’ın zatında, sıfatlarında, fiillerinde veya O’na itaat edilmesinde ortağı olmadığı gibi, dengi ve benzeri de yoktur. 

           Müşrik, Allah’ı, kitabını ve peygamberini kabulle ve bir kısmına itaat etmekle beraber, birçoğunda Allah ile beraber din adına ve siyasi alanlarda hayatına başkalarını da hükmetme ve yönetmede ortak edinendir. Müşrik, hayatında hükmedip yönetmede eğitip terbiye etmede Allah ile beraber rab edinen, itaat etmede, çok sevip övmede Allah ile beraber başka ilahlar edinen, sığınıp yardım isteme, koruyup gözetlemede ve emredip yönetmede Allah ile beraber veli ve vali edinen, güvenip hayatını teslim etmede Allah ile beraber vekiller edinendir. Hayatının bir kısmına Allah’ı, birçok kısmına da din adamlarını, siyasileri ve atalarını karıştıranlar şirk koşup müşrik olmuştur. Hâkimiyeti hem Allah’a hem de insanlara verenler şirk koşmuş ve müşrik olmuşlardır. Kimse kendi babalık, analık, yöneticilik, amirlik, komutanlık, işverenlik gibi nice alanlarda kendi hakkına eş ve ortak kabul etmezler ve haklarını sonuna kadar koruyanlarken, Allah’ın haklarını istedikleri gibi dağıtıp, istediklerine verirler. 

           Rabbimiz kitabında kendisine ortak koşanları nice ayetlerle bildirmektedir.

           “Ancak sana itaat eder ve ancak senden yardım isteriz.” (Fâtiha/5)

           Şirk, Allah’ a yapılması gereken itaatin beraberinde başkalarına da yapılmasıdır. Allah ile beraber başkalarına da hâkimiyet hakkı verip, Allah ile beraber onlara da itaat etmektir. Hükümlerine yasalarına, görüş ve fikirlerine göre yaşamaktır. Allah’a itaatin az olduğu bir ortamda namazın her rekâtında, her Fatiha okunduğunda Rabbe verilen söz ve yenilenen ahid. İstisnasız ve ancak sana itaat ederiz. Hâkimiyeti sadece sana verir ve emrettiğin hükümlere göre yaşarız. Hayatımızın her alanında ve anında sadece sana kulluk eder, kölelik yaparız. Rab olarak hükmeden ve yöneten sadece seni kabul ederiz. Ve ancak senden aracısız olarak yardım ederiz. İtaatle yardım isteme aynı yere yapılır. İtaat kimeyse ondan yardım istenir, yardım umulur. Yardım da kimden istenir ve beklenirse ona itaat edilir, hüküm ve yasalarına göre yaşanır. Hem Allah’a hem de siyasi ve veli ve gavs edindiklerine itaat edenler, Allah’a bilerek veya bilmeyerek ortak koşmuşlardır. İnsan mutlaka birine itaat edecek ve ondan yardım umacaktır. Mesele bu itaat ve yardım isteme hayatın tüm alanlarında sadece Allah’a mı yapılıyor. Ehli kitap ve benzerleri gibi İslam toplumunda da her grup en doğru biziz, hakta olan bizin, Allah’a şirksiz itaati biz yapıyoruz iddiasındadır. Oysa Kur’an da Rabbimiz şirki ve müşriki açıkça bildirmiştir. Buna rağmen İslam toplumunda bunca sapmanın anlaşılır izahı yoktur. 

           “Deki; Allah’dan başka (ilah olduklarını) iddia ettiklerinizi çağırın bakalım. Onlar göklerde ve yerde zerre ağırlığı bir şeye sahip değildirler. Onların göklerde ve yerde hiçbir ortaklığı yoktur. Allah’ın onlardan hiçbir destekçisi de yoktur.” (Sebe/22)

           Batılı hak diye savunan ve itaat ederek yaşayanlara deki. Allah’dan başka hükmüne tabi olduğunuz, Allah’a itaat eder gibi itaat ettikleriniz, hükümlerini görüşlerini sorgulamadığınız, sorgulatmadığınız lider ve velilerinizi çağırın bakalım. Onlar Allah’ın yer ve göklerde yarattıklarına zere ağırlığınca ortaklıkları var mı? Zerre miktarınca bir şeye sahipler mi ki siz onlardan bir şeyler bekliyorsunuz. Onlar olmazsa olmaz görüyorsunuz. Vazgeçilmez kabul edip Allah’a itaat eder gibi itaat ediyorsunuz. Yeryüzünde siyasileri ölçü koyan ve itaat edilen kabul edip istediklerini yapacak gördüğünüz gibi veli ve gavs edindiklerinizi kâinatta tasarruf hakları var ve sizin istediğinizi size ulaştıracaklarına ve her an yanınızda olduğuna inanıyorsunuz. Oysa Rabbimiz yer ve göklerde benim bir ortağım yok buyurur. Yer ve göklerde tasarruf da bulunmada, rızık, şifa, koruma, şefaat etme gibi nice işlerde Allah’ın bir destekçisi yoktur buyurur. İslam adına dahi Allah’a yer ve göklerde nice ortaklar ve yardımcılar edinilmektedir.  Tarih boyunca her toplum gibi Allah’ı akıllarınca göklere gönderip yer ve göklerde siyasi ve din adına nicelerine Allah ile beraber yardımcılar, aracılar edinilmiştir. İyi niyetlerle yapılan bu sapmalar din adına kabul edilip, sevap umuduyla yapılmaktadır. Bundan dolayı bu kişilerin ve toplulukları hakkı kabulleri ve dönmeleri zordur. Rabbimiz sen onlara deki, diye emreder. Bizde demiş olduk. 

           “Deki; bende sizin gibi ancak bir beşerim. Bana ilahınızın ancak bir ilah olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa Salih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir kimseyi ortak koşmasın.” (Kehf/110)

           Rabbimiz örnek Rasulüne ve tüm inananlara deki diye nice emirlerde bulunur. Deme tercihinde bırakmadan denmesini emreder. Emreden âlemlerin Rabbiyse, yiğitseniz siz emredilenleri demeyin ve gizleyin. İki yüzden fazla ayetlerde deki emri verilmiştir. Hakka tabi olan itaat ettiği Rabbinin deki emrine itaat ederek denilmesi gerekenleri açıkça ve gizlemeden derler. 

           Deki, emri gereği Raulullah’ın dediği gibi bizde onlara bir beşer olduğumuzu bildiriyoruz. Bize vahyolunan kitap da Allah’u teâlâ bir tek itaat edilecek ilah olduğunu bildirmiştir ve bizde size bildiriyoruz. Sizin hayatınıza hükmedecek ve yönetecek tek Rab Allah’dır ve hükümlerine itaat edecek tak ilah da Allah’u teâlâ’dır. Kim hayatına hükmeden ve istediği gibi yöneten, kaderiyle çekip çeviren Rabbinize döneceksiniz. Her bir insana rabbiniz kim denilecektir. Yani dünyada hükmeden ve yöneteniniz kimdi denilecektir. Kim hükmedip yöneten Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa içinde şirk, küfür, haram, bid’a, hurafe, riya, kibir, haset gibi vasıflardan arındırarak Salih ameller işlesin. Hayatına hükmedip yöneten ve çekip çevirerek terbiye eden Rabbine itaat etmede hiçbir şeyi eş ve ortak edinmesin diye insanlar denmesi emredilir. Şirkten, küfürden, imandan, Rabden ve ilah’dan bahsedenlere hain, fitneci bakanlara deki; bir gün hüküm koymada yarıştığınız, hükümlerini hayatınıza sokmadığınız Rabbinize kavuşacaksınız.    

           “Deki; ben sadece Rabbime ibadet eder ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmam.” (Cin/20)

           Allah’a eş ve ortaklar edinmek daha fazla rab ve ilahlıkta olmaktadır. Allah’dan başka hayatlarına hükmetme ve yönetme hakkı veren ve onlara itaat edenlere deki; ben sadece beni yaratan, yeryüzüne halife kılan ve bunun için hükümler gönderen Rabbime hayatın tüm alanlarında itaat ederim. Hayatımın tüm alanlarında O’na hiçbir yaratılmışı hükmedip yönetmede rab olarak, itaat edilmede ilah olarak, sığınıp yardım isteme ve beklemede, koruyup gözetmede veli olarak, güvenilmede vekil olara ortak kılmam. Allah’a tüm isim ve sıfatlarında eş ve benzer olarak ortak edinmem. 

           “Allah’dan başka veliler edinenlerin misali, kendilerine ev yapan örümcek misalidir. Şüphesiz ki evlerin en gevşek olanı örümcek evidir. Keşke bilmiş olsalardı.” (Ankebut/41)

           Allah’a ortak kılmanın bir şekli de, O’ndan başka veliler edinmedir. Veli; sığınılan, yardım istenilen, koruyup gözeten, sırdaş ve dost olan, emredip yönetendir. Kim Allah ‘dan başkasına dünya ve ahreti için sığınırsa, yardım isterse, koruyup gözeten bilirse, emredip yöneten kabul ederse ve itaat ederse onları din adına ve siyasi alanlarda veli ve vali edinmişlerdir. İnsan tanıdığını sever, tanıdığına güvenir, tanıdığının korumasına girer, tanıdığından yardım ister, tanıdığını över ve severek itaat eder. Bu ya veli olarak Allah’a yapılır, ya da ona ortak kıldıkları din adamlarına ve siyasilere yapılır. Rabbimiz bunların durumunu kendine ev yapan örümceğe benzetir. Küçük bir darbeyle dağılmaktadır. Allah’dan başkalarını veli edinenlerin yaptıkları amelleri ufak bir darbeyle, yani batıla yapılan itaatlerle, destek ve savunmalarla amelleri ve sevapları yok olup gider. Kekse bunu ahiret gelmeden önce akletseler ve düzelseler buyurur Rabbimiz. Gerçekten hakkı anlayan, anlamaya yanaşan ve değişen azdır. 

           “Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını affetmez. Bunun dışındakini dilediği kimse için affeder. Kim Allah’a ortak koşarsa, şüphesiz ki büyük bir günah iftira etmiş olur.” (Nîsa/48) 

           İnsan aciz, hata yapmaya müsait, şeytanın ve yandaşlarının din adına ve siyasi alanlarda yaptıkları aldatma ve saptırmalarına karşı zayıftır. Bundan dolayı Rabbimiz tevbe kapılarını sürekli açık tutmuş, af isteyene, pişman olana merhametle muamele etmektedir. Kendisine ortak koşma olan şirki asla affetmeyeceğini bildirmiştir. Dünyada şirkten tevbe varken ahrette affedilmeyecek tek hata şirktir. Çünkü Rabbimiz kendisine asla kulları üzerinde ortak koşulmasını kabul etmemektedir. Allah’a ortak edinmek, hâkimiyeti ve yönetmeyi Allah’dan başkasına vererek rab edinme, itaat edinmede Allah’dan başka ilahlar edinme, sığınılan, yardım istenilen ve güvenilen veli ve vekil edinmede Allah’dan başka aracılar edinmeyi asla kabul etmemektedir. Kendi haklarından vazgeçmeyenler, koruyanlar, Allah’ın haklarına iş gelince dilediklerine dağıtmaktadır. Rabbimiz kim Allah’a isim ve sıfatlarında denk ve eş tutarak ortak edinirse Allah’a büyük bir iftira etmiştir buyurur. Rabbimiz bunu şirk kabul ederken siyasi ve din adına Allah’ın haklarının gasp edilmesi iftira ve yanaldır. Rabbimiz buna şirk derke niceleri şirk diyememektedirler. Farkında olmadan Allah’a yalan isnat etmektedirler. Allah’ın şirk dediğine diyememek büyük bir iftira ve zulümdür. Yine Nisa 116 da Allah’a ortak koşanlar için “uzak bir sapıklıkla sapmıştır.” Buyrulur. 

           “Hani bir zaman Lokman oğluna öğüt vererek demişti ki, ey oğulcuğum! Allah’a ortak koşma. Şüphesiz ki ortak koşmak büyük bir zulümdür.” (Lokman/13)

           Rabbimiz kitabında geçmişten nice örneklerle hakta kalmak isteyenler için nasihatlerde bulunur. H.z. Lokman’da oğluna nasihat ederek, ey oğulcuğum, Allah’a ortak koşma. Çünkü Allah’a isim ve sıfatlarında eş ve ortak koşmak büyük bir zulümdür. Babanın oğluna güzel bir tavsiyesini Rabbimiz bize bildirmiştir. Allah’a ortak koşmanın ne olduğunu bilmeyen kitleler O’nunla hüküm yarıştırmakta, hüküm yarıştıranlarla beraber hareket etmektedirler.  Din adına ve siyasi alanlarda hak diye batıl sevilmekte ve desteklenmektedir. Rabbimiz en büyük zulmün kendisine yapıldığını bildirmiştir. Allah ile diniyle ve örnek kıldığı peygamberiyle hayatlarının çoğuna sokmayarak eş koşarlar. Bunu nice din mensubu sevap umuduyla ve samimi olarak yaparlar. Mekke toplumuna müşrik diyenler daha fazlasını kendileri yaparken şirke düşmediklerini zannederler. Önderleri ve tabi oldukları tarafından aldatılmışlardır. Mekke şirk toplumu Allah’a daha yakın olmak için şirk koşarlarken, bugünküler hakimiyet yarıştırmaktadırlar. Allah’ın isim ve sıfatlarını aracı edindiklerine vermektedirler.  

           “Sakın ilahlarınızı bırakmayın. Vedd, Suvâ, Yağus, Yeûk ve Nesr gibi putlarınızdan vazgeçmeyin.” (Nuh/23)

           Dokuz yüz elli yıl Nuh kavmi hakka karşı şirk içinde kalmıştır. Lider ve önderleri, büyükleri topluma inandıklarını savunmalarını, itaatten vazgeçmemelerini öğütlemektedirler. Küfrün ve şirkin öncüleri tarih boyunca aldattıkları toplumlarına aynı şeyleri söylemişlerdir. Firavunda toplumuna “Korkuyorum ki Musa sizin dininizi değiştirecek ve yeryüzünde fesat çıkaracak” demişti. H.z Nuh’un peygamber olarak gönderildiği kavmin ileri gelenleri ve din adamları sakın itaat ettiğiniz ve yoluna tabi olduğunuz ilahlarınızı bırakmayın. Nuh’un getirdiğine itaat etmeyin, siyasetinizi, hukukunuzu, sosyal ve ibadetlerinizi Allah’ın yasalarına göre düzenlemeyin. Vahye tabi olup da, itaat ettiğiniz yardım istediğiniz ve sığındıklarınızdan putlarınızdan ve onların yasalarından vazgeçmeyin demişlerdi. Binlerce yıldır değişmeyen aldatma ve aldatılma bugünde aynı sözlerle ve itaatlerle devam etmektedir. Şirk ilk olarak Kur’an’ın bildirmesiyle Nuh kavmiyle başlamıştır. Kıyamete kadar da bu büyük zulüm devam edecektir. Şirkin en tehlikeli ve vazgeçilmezi din adına yapılanıdır. Yapılan şirklerden sevap ve cennet hayali kurmaktır. 

           “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine zarar vermeyen ve fayda sağlamayan şeylere itaat ederler ve bunlar Allah katında şefaatçilerimiz derler. Deki, göklerde ve yerde Allah’ın bilmediği bir şeyi mi O’na haber veriyorsunuz? Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir ve yücedir.” (Yunus/18)

           Şirk Allah ile beraber veya Allah’ı hayatlarının çoğunda bırakıp yerine siyasi ve din adına kendilerine fayda veya zarar veremeyecek olanlara itaat ederler. Onların hükümlerine göre yaşarlar, onlardan beklenti içinde olurlar. Dünyadaki yaşamları için fayda ve zarar umduklarından dolayı kendilerine vekiller seçerler, kendilerince Allah’a yaklaşmak, istediklerine ulaşmak için veli ve gavslar edinirler ve onlara körü körüne itaat ederler. Ahiret hayatları için de şimdiden işi garantiye almaya çalışıp veli ve gavslarını kesin şefaatçi belirlerler ve mutlak itaat ederler. Onları sorgulamaz ve sorgulatmazlar. Ayet ve hadislere yorum yapanlar lider ve veli edindiklerinin söz ve davranışlarını sorgulamazlar. Buda mutlak itaate onları götürmektedir. Bu itaat ettiklerini ahrette Allah katında bize yardım edecek olan şefaatçilerimizdir derler. Rabbimizde bunların dünya ve ahiret noktasında kesin gördükleri, lider ve veli edindiklerinin onlara zarar ve fayda vereceklerine ve şefaat edeceklerine inanıp itaat etmelerine karşı, yoksa onlar Allah’ın yer ve göklerde Allah’ın bilmediği bir şeyi mi O’na haber veriyorlar. Yani Allah’ın yer, göklerde ve ahrette yardımcıları varda Rabbimizin haberi mi yok demeye getiriyorlar. Rabbimiz bu yaptıkları Allah’a ortak koşmaktır buyurur. Çünkü Rabbimiz Allah onların ortak koştuklarından beri ve yarattıklarına ihtiyacı olmayan yüceliktedir.  Onlar böyle yapmakla Allah’ı aczi, eksik, muhtaç görmüşler ve yardımcılar belirlemişlerdir. Rabbimiz ben bunların bu bakışlarından uzak ve yüceyim buyurur. Bizde buna iman ettik ve tasdik ediyoruz. 

            “Hiçbir şey yaratamayan, üstelik kendileri yaratılmış olan şeyleri mi Allah’a ortak koşuyorlar. Halbuki, bu ortak koştukları şeyler, ne onlara yardım edebilirler ne de bizzat kendilerine yardım edebilirler.” (Araf/191-192)

           Yer ve göklerde Allah’a ortak koşulup siyasi ve din adına, sonra onlara itaat edenler, Rabbimizin bildirdiği gibi onlar yer ve göklerde hiçbir şey yaratmamışlardır. Üstelikte kendileri yaratılmışlardır. Yani yaratılmışlar ve yaratanlarına muhtaçtırlar. İnsan muhtaç olana bel bağlamaz ve itaat etmez.  Çünkü her an yok olabilir ve ellerindekiler her an ellerinden alınabilir. Aciz ve muhtaç olana itaat olmaz. Onlar yaratılmış ve hiçbir şeyde yaratmamışlardır, bundan dolayı onlar Allah ile beraber hayata hükmeden ve itaat edilen ilah ve rab edinilmezler. Allah’a yaratmada ortak olmayanlara hükmetme hakkı verilmeyeceği gibi itaat de edilmez. Çünkü Rabbimiz ayetinde “Yaratmakta, hükmetmekte O’na aittir.” Buyurur. Yaratan hükmeder, hâkimiyet ve yönetme hakkı olan Rab O’dur ve itaat de sadece O’na yapılır, yani ilah da sadece O’dur. Rabbimiz, halbuki bu ortak koştukları siyasi ve din adına mutlak itaat ettikleri şeyler, ne onlara yardım edebilirler, ne de kendilerine yardım edebilirler. Onların yardım istedikleri kendilerine bile yardım edemezler buyurur Rabbimiz. Ne kendilerine ne de yardım bekleyenlere Rabbimiz dilemedikçe yardımları ulaşmayacak olanlardan yardım bekleyenler, bu yardımı kesin kabul edenler mutlak Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanımayanlar ve bundan dolayı da Allah’ı vekil kılıp güvenemeyenlerdir. Gördüklerine sadece inanan ve itaat edenler, görmedikleri gabya itaat edememektedirler. Allah’ı her tanınmayan alanlarda mutlak şirk gündeme gelecektir. Bugünün insanının en büyük problemi yaratanlarını tanımamalarıdır. Davetçilere düşende önce insanlara Allah’ı rab, ilah, veli, vekil, mali ve melik olarak tanıtmaktır. Akletsinler, itaat edip etmemeleri onların sorunlarıdır.

           “Deki, göklerin ve yerin Rabbi kimdir? Deki, Allah’dır. Deki, Allah’ı bırakıp bizzat kendilerine dahi hiçbir fayda ve zarar vermeye güç yetiremeyenleri mi veliler edindiniz? Deki hiç körle gören bir olur mu? Veya karanlıklarla aydınlık bir olur mu? Yoksa Allah’a O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da yaratma onlara göre birbirine mi benzedi? Deki, her şeyin yaratıcısı Allah’dır. O birdir, kahredendir.” (Rad/16)

           Deki emri gereği her davetçi, her hakkı anlayan hakkı muhataplarına demelidirler. Hakkı söylemek kişinin tercihine bırakılmamıştır. Deki, bir emirdir ve bu emri alemlerin Rabbi olan Allah c.c. buyurur. Alemlerin Rabbi olan bir emir verecek sizde bunu demeyeceksiniz. Küfrü, şirki, kâfir ve müşriki hak edene bildirmeyeceksiniz. Yetmedi birde şirk ve küfür içinde Allah ile hâkimiyet yarıştıranları temize çıkartmaya çalışacaksınız. Allah ile Rablikte ve ilahlıkta yarış halinde olanları görmezden geleceksiniz. Bu akledenlerin yapacağı hatalar değildir. Deki emri karşısında buyur ya Rabbi denmelidir. Etrafınıza deyin, göklerin ve yerin Rabbi kim. Onlar Allah diyeceklerdir. Ama sizin etrafınızdakilere Rab kimdir ve ne iş yapar deyin cevapları yoktur. O zaman Rab kimdir. Rab; hükmeden, hükümleriyle yöneten, eğitip terbiye eden, malik ve efendi olandır. Yani hâkimiyeti kime verdiyseniz rab odur. İnsan yer ve göklerin yönetilmesi, çekip çevirimlesin de Rab olan Allah’tır, fakat sizin hayatınıza hükmedip yöneten ve çekip çeviren Rab Allah mı? Diye sorulur. Yer ve göklerin yönetilmesinde Allah ile hâkimiyet yarışına giren yoktur. Fakat yaratılan insan üzerinde kim hâkim olacak, hükmedip yönetecek.  

           Rabbimiz onlar akletsinler diye, onlar kendilerine fayda ve zarar veremeyecek olanları mı veliler edindiler buyurur. Siyasi ve din adına veliler edinenlere denilmesi emredilen bir ayet. Veli; kendisine sığınılan, yardım istenilen, koruyup gözeten, emredip yönetendir. Veli aynı zamanda emredip yöneterek validir. Dünya ve ahiret hayatları için güvendikleri yardım istedikleri, sığınıp koruyan bildiklerine Allah ‘a itaat eder gibi itaat ederler. Yasalarına ve fikirlerine göre hayatlarını düzenlerler. Hayatlarının bir kısmında Allah’a çoğunda da veli ve vali edindikleri siyasi ve din adamların mutlak itaat ederler. Allah’a itaatleri olduğu kadar, samimiyetsiz, lider ve veli edindiklerine samimi ve içten itaat ederler.  

           Rabbimiz, onlara deki, hakkı gören ve hâkimiyeti sadece hayatın tüm alanlarında Allah’a verip akleden görenlerle, hiç akletmemiş, yeryüzüne geliş amacını anlayamamış, hâkimiyeti ve itaati yaratıcısı olan Allah’dan başkalarına veren kör bir midir? Karanlıkla aydınlık bir midir? Yani kalbi ve hayatı iman ve islamla aydınlanmış olan mü’minlerle, şirk ve küfür karanlıklarında kalan ve körlüğünden ne yaptığınız bilmez halde Allah ile hüküm yarıştıran kör olmuşlar bir midir? Akletmeyen kalp kördür. Rabbimiz benimle beraber başka yaratıcı buldular da bana bunları ortak mı koşuyorlar. Benden başka ortak buldularsa onlara itaat etsinler, hâkimiyeti onlara versinler buyurur. Başka yaratan bulamamışlarsa hâkimiyeti ve itaati sadece bana yapsınlar emreder, akledene. 

           “Yemin olsun ki Allah elbette Meryem oğlu Mesih’tir diyenler kâfir oldular. Oysa Mesih onlara, Ey İsrail oğulları! Benimde Rabbim, sizinde Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Kim Allah’a ortak koşarsa, şüphesiz Allah ona cenneti haram kılmıştır. Ve onun varacağı yer cehennemdir. Zâlimlerin hiçbir yardımcıları da yoktur demişti.” (Mâide/72)

           Rabbimiz, yeminle bir hitap da bulunuyor. H.z. İsa’yı Allah’ın oğlu, Allah’ın bir parçası, Allah gibi yetkileri olan ve istediği gibi yardım eden kabul eden Hıristiyanların mutlak kâfir olduklarını bildirmiştir. İslam gözüken niceleri de Hıristiyan ve Yahudilerinde cennete şu halleriyle gideceklerini söylemeleri bu ayete göre Allah’a yalan isnat etmeleridir. Allah bunlar cehenneme gidecek ve kâfirdirler buyururken, birileri ve Hıristiyanlar cennete gidecekler derler. Allah giremezler, onlar grerler diyorlar. Akıllarınca Allah’ı yalancı veya bir şey bilemez görüyorlar. Allah2ın gazap edeceğine kendilerince merhamet etme çabasındadırlar ahmaklar. İslam adına nice sapmışlar, Allah ile siyasilerini ve veli ve gavs edindiklerini Allah’a hüküm koymada, hayata müdahil olmada ortak edinenler, Allah ile falancalar aynı vücutta olurlar, diye vahdeti vücut fikrini ortaya atarlar ve inanırlar. Veli ve gavs edindiklerin Allah’ın bir parçası görürler. Hıristiyanların h.z. İsa’ya yaptıklarını birileri İslam adına yapmaktadırlar. Bakıldığında iki taraf da bir haktayız, cennetliğiz derler. Yahudilerde, Hindu ve Budistler de aynı bakıştadırlar. Birilerini ve h.z. İsa’yı Allah’ın bir parçası yapmaya çalışan ve Allah ile beraber onlarda etkili ve yetkilidir diyenlere h.z İsa’nın sözünü bize ve onlara bildirmektedir. Ayette onların yalancı olduğunu ortaya koymaktadır. Ve bu bakışta olanların Allah’ın haklarının üzerini örtüp, gizleyip peygamberlere ve din adamlarına verenlerin kâfir olduklarını bildirmektedir. 

          H.z İsa İsrail oğullarına peygamber olarak gelmişti ve onlar bozuk yaşantılarına ve dinlerine samimi olarak veya inatla tabi olmaktaydılar. H.z. İsa onlara, benimde sizinde Rabbiniz olan Allah’a itaat edin dedi. Yani hayatınıza hükmeden, o hükümlerle yöneten, eğitip terbiyeden, helal ve haram sınırları belirleyen, iman, ahlak, toplumsal ilişkileri ve ibadet ölçüleri belirleyen Rab olarak sadece Allah’ı kabul edin ve sadece O’nun kurallarına, indirdiği kitaba ve örnek Rasulüne itaat edin diye h.z. İsa topluma bildirmişti. Allah’ı hükmeden ve yöneten Rab itaat edilen ilah kabul etmek her dinin olmazsa olmazıdır. Kim Allah’a isim ve sıfatlarında atalarını, siyasi ve din adamlarını bilgisizce tabi olup, hak gibi itaat ederse, Allah’ın hakkı olanları onlara da verirse, Allah’a onları ortak edinmiştir ve onlara cennet haram kılınmıştır. Allah’ın cenneti haram kıldıklarını cennete alma çabası da Allah ile yarış ve sadece O’nun hakkı olana ortak olmaya çalışmadır. H.z. İsa’dan ahirette yardım umanlar ve şefaat bekleyenler gibi, İslam toplumunda da aynı bakış ve inanışlar çoktur. H.z İsa ve Hıristiyanlar üzerinden Rabbimiz İslam toplumunda olan ve bizde Kur’an’a ve peygambere tabiyiz diyenlere hakkı ve ahretteki durumu hatırlatıyor. Elbette nasihat ve hatırlatma kendi üzerine almak isteyene ve düzelmek niyetinde olanlaradır. Allah’ın hakkını bir başkasına verip şirk koşmak, ortaklar edinmek en büyük zulümdür. Ayetin sonu da zâlimlerin hiçbir yardımcıları da yoktur demişti h.z. İsa ve Rabbimizde bizlere bildirdi. Birileri peygamberlerini, niceleri veli ve gavs edindiklerini ahirette yardımcı, kesin şefaat edecekler görmeleri Allah’a iftira ve yalan isnat etmektir. Allah’u teâlâ onların hiçbir yardımcıları yok buyurur, onlar var demektedirler. Tabii ki onlar yaptıklarını yanlış görmüyorlar ve bu ve benzeri ayetleri üzerlerine almıyorlar, bundan dolayı da değişmeyi gerekli görmüyorlar.   

           “İyi bilin ki halis din Allah’ındır. Allah’ın dışında veliler edinenler, biz onlara ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye itaat ediyoruz derler. Muhakkak ki Allah, aralarında ihtilaf ettikleri hususlarda hükmünü verir. Şüphesiz ki Allah, yalan söyleyen, kâfir olan bir kimseyi hidayete erdirmez.” (Zümer/3)

           Din insanların hayatlarının her alanını düzenleye, dünya ve ahretlerinin ölçüsünü belirleyen hükümler, ölçüler, yasalar, fikri ve görüşlerdir. Gerek Allah’ın belirledikleri gerekse insanların belirledikleri her ölçü birer dindir. Her din sahibi, her hayatı etkileyen kuralı belirleyen ve itaat edenler yollarını, dinerini en iyi görmekte ve savunmaktadır. Ölümüne o yolları korumaktadır. Rabbimiz iyi bilin ki onları dedikleri gibi değil, saf olan din, içinde insan hevası, görüşü olmayan, hata bulunmayan, zamana ve şartlara göre değişmeyen, her döneme ve insana hükmeden din sadece Allah’ın dinidir buyurur. Dolayısıyla kim siyasi ve din adına uydurdukları yolları İslam gibi yaşarsa, savunup desteklerse, Allah’a yalan isnat eder. Rabbimiz benim dinim saf, itaat edilmeye layık buyurur, onlarda bizim yollarımız, yasalarımız en iyi derler. Allah’ın dışında veliler edinenler, biz onlar bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye itaat ediyoruz derler. Yani kendi yasalarına, din adına uydurduklarına veya uydurulmuş olan yollara itaat edenler, o yasalara göre yaşayanlar, veli ve gavs edindiklerine sorgusuz itaat edenler biz onlara ancak bizi Allah’a yaklaştırıyorlar diye itaat ediyoruz diyorlar. Dünün müşrikleri de aynı şeyi söylüyorlardı. Veli sığınılan, yardım istenilen, koruyup gözeten bilinen, sırdaş ve dost olan, emredip yönetendir. Kim bu alanlarda Allah ile beraber siyasi ve din adamlarına bu vasfı verirse Allah’a ortak edinmiş ve şirk koşmuştur. 

           Her inanç sahibi de en doğru kendilerini görmektedir ve o yolları ve yaşantılarını savunmaktadır. Gerek ehli kitap, gerekse İslam toplumunun cemaat ve yapıları en doğru biziz derler. Bunlar birer ihtilaftır. Rabbimiz kim Allah’ı sim ve sıfatlarıyla birliyor, O’na hiçbir şeyi denk tutuyor, kimde isim ve sıfatlarına siyasi ve din adına ortaklar ediniyorsa kıyamet günü bu ihtilafları çözeceğini bildirmiştir. Yani siz her sorunu çözemezsiniz veya sorunların çoğu ahrete kalacak ve bunları ancak ben çözeceğim buyurur. Ayetin sonunda Rabbimiz, Allah’a yalan isnat eden ve kâfir olanlara hidayet etmeyeceğini bildirmiştir. Ehli, kitaba ve İslam toplumunun sapmış olanlarına bakın hidayet bulmadıklarını görün. Çünkü onlar batıl olan yollarından ve din edindiklerinden asla vazgeçmemektedirler. Rabbimizde hidayet yollarını onlara ulaştırmamaktadır. Siz istediğiniz kadar anlatın, deliller getirin, hak budur deyin. Onlar istemedikçe ve Rabbimizde hidayeti ulaştırmadıkça düzelecekleri de yoktur.   

           “Allah’a ortak koşanlar, eğer Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye itaat etmezdik. Ve hiçbir şeyi haram kılmazdık, dediler.  Onlardan öncekilerde öyle yapmışlardı. Peygamberlerin üzerine apaçık tebliğden başka bir şey mi var?” (Nahl/35)

           Allah’a isim ve sıfatlarında ortak koşan müşrikler, yaptıkları hatalarını başkasına atma düşüncesindedirler. O kadar ki, Allah’ı suçlamaya kadar işi götürürler. Allah’a hükmetmede ve itaat edip sığınma ve yardım istemede nicelerini Allah’a ortak ederler, sonra Allah dileseydi ne biz nede atalarımız O’ndan başkasına itaat etmezdik. Laik ve demokratik yollara itaat edecekler, din adına bid’a hurafe, haram ve şirk doldurdukları hayatlarına devam edecekler Allah’a itaat eder gibi onlara itaat edecekler, Allah’ı över ve sever gibi onları övüp sevecekler, sonra Allah dileseydi biz bunları yapmazdık derler. Veya dinden diyerek bunlara itaat etmemizi Allah emretti, dine uygun derler, sevap umarlar, Allah ile hüküm yarıştırırlar, sonra bu sapmalarına Allah’ı orta ederler. Bir şeye dinden demek Allah emretti demektir. Eğer bu yollar yanlış olsaydı biz ve atalarımız bu yollarda olmazdık ve böyle yaşamazdık, Allah c.c. onları ve bizi düzeltirdi veya gazap ederdi. Bunları yapmadıysa, demek ki yaptıklarımız doğru demeye getiriyorlar. Atalarımız ve biz hem Müslüman hem de demokratik yaşayabiliyorsak, haramları işlemesek de verdiğimiz desteklerle hala Müslüman kalabiliyorsak, Allah ile hâkimiyet yarışına girip de hala imanlıysak demek ki bu islama uygun. 

           Yaşadıkları bu hayatı İslam göstermeye çalışanlar siyasi ve din adamlarına körü körüne yaptıkları itaatleri Allah’ın takdiri, emri gibi göstermeye çalışarak Allah’a iftira ve yalan isnat etmişlerdir. Rabbimiz bunlardan önce yaşayan her sapmış ve Allah ile hâkimiyet yarıştırmış, dinden de vazgeçmemiş nice toplumlarda bunlar gibi demişler ve yaşamışlardı buyurur. Hak ile batılı beraber yaşayan, hayatlarının bir kısmına Allah’ı karıştıran çoğuna ise siyasileri ve din adamlarını karıştıran bu insanlara her peygamber sadece hakkı hatırlatmışlar ve davette bulunmuşlardır. Onları zorla Müslüman yapma çabasında olmamışlar veya Allah’u teâlâ onlara böyle bir mecburiyet vermemiştir. Bugünde hiçbir davetçi kimseyi mü’min ve Müslüman yapma zorunda değildir ve hakkı da yoktur. Sadece apaçık tebliğle vazifeli kılınmışlardır.  

           “Onlar, eğer Rahman dileseydi biz onlara itaat etmezdik, dediler. Onların buna dair hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar. Yoksa onlara, bundan önce bir kitap indirdik de, onlar ona sımsıkı sarılan kimseler mi? Bilakis onlar, şüphesiz biz, atalarımızı bir din üzere bulduk. Biz de onların izlerinde doğruya erdirilmiş kimseleriz dediler.” (Zuhruf/20-22)

           “… Allah’dan başkasına itaat edenler ortak koştuklarına uymazlar, sadece zanna uyarlar. Onlar ancak yalan söylüyorlar.” (Yunus/66)

           Hayatlarının nice alanları olan siyasi, hukuki, eğitip, ticaret, helal ve haramlar gibi Allah’dan başkalarının yasalarına, görüş ve düşüncelerine ve söylemlerine göre yaşayanlar, itaat edenler, ancak zanna tabi olurlar. Yani insan hevasına, görüşüne göre yaşamışlardır. Yaşadıkları hayatı İslam diyerek ve doğru olduğu düşüncesiyle yaşadıklarından Allah’a yalan isnat etmişlerdir. Allah’ın emretmediği hayatı Allah emretmiş gibi yaşayarak Allah’a iftira etmişlerdir. 

           “Allah’a itaat edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. …”(Nîsa/36)

           Allah’a itaat O’nun emri olan, hâkim olup hükmettiği yasası olan Kur’an’a göre hayatın tüm alanlarını düzenlemektir. Allah’ itaat edin, nasıl emretmişse, Rasulüne nasıl bir örneklik yaşatmış ise öyle itaat edin. Allah’a itaat edin emri, O’nu ilah kabul edindir. İlah kendisine itaat edilendir. Hükmüne itaat edilende ilahtır. Allah’a itaat edin, yani Kur’an nasıl iman emretmişse, nasıl ahlak ortaya koymuşsa, nasıl toplumsal ilişkiler belirlemişse ve nasıl ibadet şekli ortaya koymuşsa ona göre yaşayın demektir. Kur’an’a göre hayatı düzenlemek Allah’a itaat etmektir. Kur’an’ı okuyup hayata sokmayanlar, Allah’a itaat etmemiş, onun yerine insan yasalarına, görüşlerine göre yaşamak zorunda kalmışlardır. Allah’a itaat edin sadece O’nu ilah kabul edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Allah’a itaat etmeyenler bu ayete göre şirk koşmuşlardır. Allah’a itaat edip ilah görmeyen, yeni yasa ve ölçü belirleyen ve belirleyenleri destekleyenler Allah’a ortak koşanlardır. Allah’a itaat edin, O’nu ilah kabul edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, yani tüm isim ve sıfatlarını sadece O’na has kılın. Tüm isim ve sıfatlarında O’na denk, eş ve benzer edinmeyin ve birleyin.  

           “işte Rabbiniz olan Allah budur. Ondan başka ilah yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. O halde O’na itaat edin. O, her şeye vekildir.” (En’am/102)

           İşte Rabbiniz olan Allah budur, yani hayatınıza ölüm gelinceye kadar hükmeden, yöneten, safha safha eğitip terbiye eden, imtihanlarla sınayan, kader belirleyen, dilediğini verip alan, dilediği yerde ve dilediği zamanda rızık veren ve alan, hâkimiyet hakkın kendisine ait olan ve kitap gönderen Rabbiniz budur. Ondan başka size hayatınızda hükmedecek ve yönetecek başka rab yoktur. Sonra Rab olarak hükmeden Allah’ın hükmüne göre yaşayıp O’nu ilah kabul edin. Hükmüne itaat ettiğiniz ilahtır ve O’da sadece Allah’dır. O’ndan başka ilah yoktur, la ilahe illallah’tır. Allah her şeyin yaratıcısıdır. Yani, her şeyi yaratan yarattıklarına hükmeden ve yöneten rabdir, itaat edilecek ilah olandır. Her şeyi yaratan, emretme hakkına sahip ve itaat edilmeye layık olandır. O her şeyin yaratıcısı ise, o zaman sadece O’na itaat edin, O’nun hükmüne göre hayatınızın her alanını düzenleyin. Çünkü yaratan ancak vekil olandır. Vekil kendisine güvenilendir. Allah’ı vekil kılmak isim ve sıfatlarında güvenip sadece O’na itaat etmektir. İnsanı yaratan ancak hükmedip yöneten Rab, itaat edilen ilah ve güvenilen vekil kabul edilmelidir. Dünyalıları için güvenip siyasileri vekil kılarlar, ahretleri için de veli ve gavs edindiklerini kesin şefaati kabul edip onları vekil kılarlar. Oysa güvenilecek ve dayanılacak vekil sadece Allah’u teâlâ’dır. 

           “Deki, göklerde ve yerde olan hiçbir kimse gaybı bilemez, yalnız Allah bilir. Onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.” (Neml/65)

           Kainatta tasarrufta bulunacaklarına inandıkları, kalplerinde ve akıllarındakini bileceklerine inandıkları, her an görüp işittiklerine inandıkları ve ahrette kimin iman üzere ölüp ölmeyeceğini bilip istediklerine şefaat edeceklerine inandıklarının gaybı bildiklerini iddia etmişlerdir. Rabbimiz kendisi dışında hiçbir kimsenin gözle görülmeyen, işitilmeyen, bilinmeyen ve ulaşılmayanları Allah’dan başka kimsenin bilemeyeceğini bildirdiği halde İslam adına nicelerinin bunları bildiklerine inanırlar ve onlardan beklenti içindedirler. Rabbimiz gaybı sadece ben bilirim buyurur ve onların yalan söylediklerini bildirir. Allah’ın gaybı bildiği gibi veli ve gavs ve kutup dediklerinin de gaybı bildiklerini söyleyenler onarı Allah’a ortak edinmişlerdir. Onlar ne zaman öleceklerini de bilemezler. İslam adına Cebrail’i geri gönderip, ben gelmiyorum işim daha bitmedi dediğine inananlar, onları Allah ile yarıştırmışlardır. Herkes kendi itaat ettikleri siyasi ve veli ve gavs edindiklerini yarıştırmaktadır. Yarışın sonucunda herkes itaat ettiğini övecek, üstünlük yarışına sokacaklardır. Bu Allah’ın isim ve sıfatlarında yarışa kadar işi götüreceklerdir. Ehli kitap gibi İslam toplumu da siyasilerini ve din adamlarını Allah ile yarıştırmaktadırlar. 

          “Yemin olsun ki sana da, senden öncekilere de vahyolundu ki, yemin olsun, eğer Allah’a ortak koşarsan, muhakkak ki amelin boşa gider ve mutlaka hüsrana uğrayanlardan olursun.” (Zümer/65)

           Rabbimiz, yeminle bildirerek sana ve senden öncekilere vahyolundu ki, eğer Allah’a ortak koşarsan, O’nun isim ve sıfatlarını yaratılanlara verirsen, onların yasalarına itaat edersen, hakimiyet hakkı verirsen Allah’a ortak koşmuş olursun. Muhakkak ki amellerin boşa gider ve ahrette de hüsrana uğrayanlardan olursun diye Rasulünü uyarmıştır. Rasulullah’ın uyarıldığı bir konu hakkında onun yolunda olanlar nice şirk ve küfürlerine bakmadan cenneti ve şefaati kesin kabul edip kurtulduk bakışındadırlar. Rasulullah’ı Rabbimiz uyarırken, bunlar bu ayeti kendilerinin üzerine almazlar. 

           “Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işe onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği Peygamberler, sadıklar, şehidler ve Salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştırlar.” (Nisa/69)

           Dünya hayatı imtihan alanıdır. Niceleri Allah’a itaat ederken niceleri de kendi hevalarına, insan hükümlerine itaat ederler. Kim Allah’a itaat ederse, yani O’nu ilah kabul ederse, kitabına göre yaşarsa Mü’min ve müslümandır. Rasul hayatın tüm alanlarında nasıl Allah’a itaat etmişse onu örnek alıp Rasulullah’ın itaat ettiği gibi itaat ederse, Rasule itaat etmiştir. Siyasetini, devlet yönetimini, hukukunu, eğitimini, ticaretini, kardeşliğini, dostluğunu Rasulullah’ın yaptığı gibi yapan Rasule itaat etmiştir. Dolayısıyla kim Allah’a ve Rasulüne itaat ederse, Allah’ın kendilerine cennette nimet verdiği peygamberler, sıddikler, şehidler ve sâlihlerle beraberdir. Onlar ne güzel cennet arkadaşlarıdır. 

           Cennette onlarla beraber olmanın ölçüsü, Rasuller nasıl hayatlarının tüm alanlarında Allah’a iman ve itaat etmişlerse öyle itaat ederek mü’min ve Müslüman olmaktır. Sıddik olanlar Kur’an’ı ve sünneti nasıl sorgulamadan, bence ve bana göre demeden doğrulayanların sıddiklerin yolundadır. Canlarını, Allah’ın hükmü hayata hâkim olsun için veren şehidlerin yolunda olanlar, şirkten, küfürden, haramlardan, bid’a ve hurafelerden, riya, haset ve kibirden uzak Salih ameller işleyen Sâlihlerin yolunda olanlar, ancak cennette onlarla beraberdir. Bunu yapanlar hayatlarının tüm alanlarında iman ve İslam üzere olanlardır. Cenneti ve güzel arkadaşları hak edenler ancak bunlardır.  

  • Küfür ve Kafir

    Küfür ve Kafir

          Küfür: Bir şey örtmek, gizlemek, nimeti inkar etmek, nankörlük etmektir. Araplar geceye, çiftçiye mükeffer, kâfir, yani örten ve gizleyen derler. Çiftçi tohumu örttüğü için, gecede gündüzü örttüğü için gizleyen anlamında kâfir denmiştir. 

           İman etmeyen kimse hakkı örtmüş, kalbinin üstünü örtmüştür. Nimete şükretmeyen, verenden bilmemiş ve verenin yolunda kullanmamıştır. Kâfir görmeyen değil, görmek istemeyendir.  Çünkü küfür bildiğini ve gördüğünün üstünü örtüp görmek ve bilmek istemeyendir. Bugünün kâfir ve küfür tanımı eskilerin kâfirlerine ve ehlikitaba uymuyor. İnkar etmek manasına kâfir olan kimse bulunamaz. Allah’ın isimlerini, kitabını ve peygamberinin hakkının üstünü örtme, emirleri gizleme ve yok sayma küfürdür. Kitabın, vahyin verdiği mesajın üstünü örtmek, gizlemek, eski ümmetlerden bahseden hükümlerin mesajını gizlemek birer örtme ve gizleme olan küfürdür. 

           “Bir zamanlar meleklere Âdeme secde edin demiştik. İblis hariç secde ettiler. O secdeden yüz çevirdi, büyüklendi ve kâfirlerden oldu.” (Bakara/34)

           Küfrün ve hakkın üstünü örtüp yerine kendi iradesini geçiren ilk kâfir şeytandır. Şeytan âdeme secde etmemiş, Allah’ın bu hükmünün üzerine kendi hükmünü koymuştur. Hâkimiyeti Allah’dan alıp o meselede kendinde görmüştür. Allah’ın hâkimiyetinin üstüne kendi hâkimiyetini, kendi hükmünü koyarak örtmüş ve kâfir olmuştur. Allah’ın vahyinin üzerini kendi iradesiyle, fikriyle gizlemiş, örtmüş küfredip kâfir olmuştur. Allah’ın hükmünün üzerine kendi hükümlerini geçirenler, kitabının üzerine kendi yasalarını, kitaplarını, fikirlerini geçirenler hakkı gizlemiş ve kâfir olmuşlardır. Kâfir inkâr eden değil, var bildiğini, anladığının üzerini örtmüş, hak olanı gizlemiş, yokmuş gibi davranmıştır. Allah’ın hükmünden yüz çevirmek, o hükmü hayatına sokmamaktır ve yerine başka hükümleri geçirmektir. Bu vasıfta olanlar şeytanın yolunda olanlardır. Akibetleri ve vasıfları da aynı olacaktır. 

           “Şüphesiz ki Allah’ı ve peygamberini inkar edenler, Allah ile peygamberinin arasını ayırmak isteyenler, onların bir kısmına inanır bir kısmını inkar ederiz diyenler ve ikisinin arasında bir yol tutmak isteyenler, işte onlar gerçekten kâfir olanlardır. Biz kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” (Nîsa/150-151)

           Kâfirlerin birkaç vasfı da, Allah’ı ve peygamberini inkâr edenler, yani Allah’ın hükmünün üzerini örtenler, Rab ve ilah oluşunun üzerini örtenler, veli ve vekil oluşunun üzerini örtenler. Yani, isim ve sıfatlarını başkasına vererek üzerini örtenler küfredenlerdir. Peygamberin Mekke de iman ve ahlaki örnekliğinin yerini, Medine de muamelatı, siyaseti hukuku, eğitimi ve ibadetlerindeki örnekliğinin üzerini siyasi ve din adına başka örnekliklerle örtenler, inkâr eden, yani küfredenlerdir. Bunlar Allah ile peygamberinin arasını ayırmak isterler. Allah’ın kitabını kabul ederiz ama kitabın örnekliği olan sünneti imani, siyasi, hukuki, eğitim gibi nice alanlarda hayatımıza sokmayız diyenler. Kitabıkabul, sünnete gerek yok deyip Allah ile Rasulünün arasını açmak isteyenler sünneti almayarak kitabın uygulamasını almamışlardır. Allah’ı kabul, kitabını da kabul etme iman ettik iddiasıdır. İmanın eseri ise kitaba ve kitabın sahibine itaat etmedir, oda islamdır. Kur’anın pratiği uygulaması sünnettir, Rasulü hayatın tüm alanlarında örnek almaktır, buda islamdır. Allah’a itaat etmenin ölçüsü ve örneği Rasule itaat ve tabi olmadan geçer bunu yapmayanlar Allah ile Rasulünün arasını açmak isteyen kâfirlerdir. Kitabın bir kısmını alırız, yani ahlakını ve ibadetlerini alırız, iman ve muamelatını almayız deyip de inkar edenler. Aldıklarıyla amel emişler almadıklarını da örtmüş ve gizlemişlerdir. Bu aldıklarına inandık, almadıklarımızı da örtüp küfrettik demişlerdir.  

          Yine bunlar Allah’ı ve kitabını okuruz, kabul ederiz, kitabımız deriz, fakat hayatımızın çoğun sokmayız derler. Allah’ın kitabı yerine kendi yasalarını ve fikirlerini geçirirler, hâkimiyeti Allah’dan alıp kendilerine verirler, İslam ile diğer yasalar arasında bir yol tutmak isterler. Kur’andan vazgeçmedikleri gibi laiklik ve demokrasiden de vazgeçmeyip bu bakışta olanlar yeni bir yol belirlemişlerdir.  Rabbimiz işte bunlar, bu vasıfları ortaya koyanlar hakkın üzerini örtmüş ve gizlemiş olan kâfirlerdir buyurur. Kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlanmıştır. Çünkü onlar anladıkları, bildikleri hakkın üzerini batıllarla, hevalarıyla gizlemişler ve örtmüşlerdir. 

           “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Kâfirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.” (Tevbe/32)

           Allah’ın kitabı olan  Kur’anı hayatlarına sokmayanlar, yerine kendi oluşturdukları yasaları geçirenler farkında olarak  veya olmayarak Allah’ın nurunu söndürmek istemişlerdir. Hâkimiyeti allah’dan alıp kendilerine verenler kitabı sözleriyle yazdıklarıyla söndürmek istemişlerdir. Kurân yerine kendi fikirlerini, yasalarını, hocalarının fikirlerini gündemde tutanlar, savunanlar, destekleyenler hakkı söndürmek isteyenlerdir. Allah’ın nuru olan Kur’an insanları iman üzere tutarak dünya ve ahretlerini aydınlatır. Kur’anı hayatlara sokmayanlar insanların dünya ve ahretlerini karartmak isteyenlerdir. Hakkın üstünü örtüp gizleyenler küfretmiş olan kâfirlerdir. Kâfirler istemese de tarih boyunca Allah nurunu tamamlamış ve insanların hayatlarını aydınlatmıştır. Kâfirler istemese de Allah c.c. nuru olan kitabıyla insanları hidayetle iman nuru içine sokacaktır. Kâfirler istemese de İslam insanlar arasında yayılacaktır. Kitabını tamamladığı gibi, insanların hayatlarında da hidayetiyle tamamlayacaktır. 

           “Allah’ın mescidlerinde O’nun isminin anılmasını engelleyen ve onarın harap olmalarına çalışandan daha zalim kim olabilir. …” (Bakara/114)

           Kâfirlerin bir vasfı da Allah’ın mescidlerinde ve camilerde O’nun adının anılmasını engellerler. Allah adını engellemezler, fakat Rab, ilah, malik, melik, veli, vekil gibi nice isimlerinin ve manalarının ne olduğunu anlatmadıkları gibi anlatanları hain, fitneci ilan ederler. Allah’ın isim ve sıfatlarını ve ne anlama geldiğini anlatmayanlar o mescid ve camilerde Allah’ın adının anılmasını engellemişlerdir. Sonra mescidlerin hakkı ortaya koymasına engel olarak, kapatarak, izin vermeyerek harap etmişlerdir. Bunlar hakkın gizlenmesi ve örtülmesi olan küfürdür. Mescid ve camilerin on işlevi varken sadece namaz kılma yeri haline getirmek onları harap etmektir. Dokuz işlevini engellemek o alanlarda harap etmedir. Örnek eğer Rsulullah (s.a.s.) ise bakılsın mescidi nasıl ihya etti. İhya edilmeyen alanlarda o mescid harap edilmiştir. Maddeten destek vererek mescidleri ayakta tutmak isteyenler, siyasi verdikleri, desteklerle o mescidlerin harap olmasına vesile olmuşlardır. Vesile olanda ayet ve hadiste yapan gibidir. 

           “Şüphesiz ki inkâr edenler mallarını Allah’ın yolundan alıkoymak için harcarlar.” (Enfal/36)

           Rabbimiz şüphesiz ve kesinlikle hakkın üstünü örten, hakkı gizleyenler hakkın üstünü kendi iradeleriyle gizleyenler ve örtenler, mallarını, ellerindeki imkânları makam ve mevkilerini insanları Allah2ın yolundan alıkoymak ve saptırmak için harcarlar buyurur. Tarih boyunca haddi aşarak tağut olan, hakkın üstünü kendi yasalarıyla örtenler firavun ve benzerleri gibidir. Bunların yollarını ve yasalarını mallarıyla destekleyen Karun ve zamanın holdingleri para babaları hayatlarını değiştirmemek ve batıl düzenlerinin bozulmaması için imkânlarını sonuna kadar batıl ayakta dursun v insanlar hakka tabi olmasın için harcadılar ve harcamaktadırlar. Kur’an hayata hâkim olmasın diye imkânlarını harcayanlar inkar eden, yani hakkın üstünü örten kâfirlerdir. Kâfirler mallarını ve imkânlarını hak hâkim olmasın diye harcarlar, mallarını hak hâkim olmasın diye de harcayanlar kâfirlerdir. Küfrü ve şirki ayakta tutan her destekleyenler, hakkın ortadan kalkmasına vesile olmuşlardır.  

           “Bunların durumu, firavun ailesinin ve onlardan önce gidenlerin durumu gibidir. Onlar ayetlerimizi yalanladılar. Allah’da onları günahları sebebiyle yakaladı. Allah cezalandırması çok çabuk olandır.” (Ali İmran/11)

           Hakkın üstünü örtenler, Allah’ın hüküm koyma hakkı olan hâkimiyeti kendi hükümleriyle gizleyenlerin durumu firavun ve destekçilerinin ve onlardan önce haddi aşanların durumu gibidir. Firavun ve benzerleri Allah ile bulundukları yerlerde ve zamanlarda hüküm yarışına girdiler ve Allah’ın hükümlerini insanların hayatlarına sokmadılar ve müsaade etmediler. Önceki sapanlar, Allah ile irade yarıştıranlar kendi dönemlerinde ayetleri yalanladılar. Hayata sokulmayan her ayet yalanlanmış, yerine başka yasalar getirilerek üzeri örtülmüştür. Bu günde aynı tavrı ortaya koyanlar ayetleri yalanlamışlardır, yani hayatlarına ayetleri sokmamışlardır. Tarih boyunca Allah ile yarışanlar, insanları kendi yasalarıyla saptıranları Rabbimiz azabıyla yakalamış, sistemlerini ve düzenlerini dağıtmıştır. Nuh kavmi gibi 950 yılda geçse Allah katında zamanın önemi yoktur. Zamanın uzun olması insanlar içindir. Her haddi aşan düzenlerinin yok olmayacağını sonsuz devam edeceğini savunmuş, ölmeyecek bakışında olmuşlardır. Geçmişteki örneklerine ve yolunda olduklarına bakmazlar. Allah’ın gazabı zamanın haddi aşıp kâfir olanların üzerine. 

           “Müminler müminleri bırakıp kâfirleri veli edinmesinler. Kim bunu yaparsa Allah’dan beklediği hiç bir şey yoktur. ..” (Ali İmran/28)

           Mü’min Allah’ın isim ve sıfatlarına, O’nun kitabına ve örnek kıldığı Rasulünün örnekliğine güvenen ve itaat edendir. Kendisi gibi llah’a kitabına ve Rasulüne güvenip itaat eden mü’minleri bırakıp, Allah’ın hükmünün üzerini kendi hükümleriyle örten, hakkı gizleyen, anlaşılmasına engel olan, anlatmayan kâfirleri veli edinmezler. Rabbimiz kâfirleri veli edinmeyin emreder. Veli edinme, kâfir olanlara sığınmama, yardım istememe, koruyup gözeten bilmeme, hüküm belirleyip yönetme hakkın vermemedir. Avrupa ve Amerika’nın yasalarını, yaşam şekillerini alma, onların yolundan gitme, onlardan yardım isteme ve bekleme, kendilerini koruyan bilme veli edinmedir. Kâfirleri veli edinmeyenler mü’min olanlardır. Kim Allah ile hüküm yarıştıran ve hayatlarına Allah’ın hükümleri olan Kur’anı sokmayan, hakkın üzerini kendi fikirleri ve görüşleriyle örtüp ayetlerin anlaşılmasına engel olursa kâfirleri veli edinmiştir ve bunları Allah ile hiçbir ilişkisi kalmamıştır. Bunların Allah’dan bekledikleri hiçbir şey yoktur. İslam toplumuna bakın verdikleri destek ve kâfirleri veli edinmelerinin sonucu olarak Allah’dan bekledikleri hiçbir şeye ulaşamamışlardır. Dualarına karşılık da bulamamaktadırlar. Dünyanın sapıklıklarını gören İslam toplumu aynaya bakmamaktadır. Bundan dolayı da kurtulma çabasında değildirler.  

           “Halbuki Allah kitapta size, Allah’ın ayetlerinin inkar edildiği ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, ondan başka bir söze dalıncaya kadar kâfirlerle beraber oturmayın. O takdirde sizde onlar gibi olursunuz diye indirdi. Muhakkak ki Allah münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennem de bir araya toplayacaktır.” (Nîsa/140)

           Rabbimiz hak nedir, batıl nedir, hakta olanlarla batılda olanları apaçık kitabında bildirmiştir. Küfrü, şirki, imanı ve islamı apaçık bildirmiştir. Kitap da size Allah’ın ayetlerinin üzerinin örtüldüğü, yerine başka yasaların geçirildiği, hükümlerin anlatılmadığı, gizlendiği, verdiği mesajın verilmediği, Allah ile hüküm yarıştırıldığı ve Ayetlerinin yerine başka yasaların getirilip, Kur’an ve hükümleri yokmuş gibi davranıp alay edildiğini işittiğiniz zaman onlar başka söze dalarlarsa, hüküm yarıştırmaktan vazgeçerlerse, onlarla beraber oturmayın. Yoksa sizde hükmü inkâr eden ve alay edenler gibi olursunuz.  Muhakkak ki Allah hakkın üstünü örten kâfir ve Müslüman gibi görünüp laik ve demokratlarla beraber yaşayan münafıklarla beraber cehennemde toplanacaklardır. Müslümanların yanında müslüman gibi laik ve demokratların yanında da onlar gibi davranan münafıkça davranmıştır. Ayetin verdiği mesajı ve tehdidi kimse üzerine almamaktadır. Bu durumda insanları Allah ile hüküm belirlemede ve yönetmede yarışa sokmaktadır. Bunu da niceleri hak adına yapmaktadır. Bilgisizliğin ve hakkı anlamaya yanaşmamanın sonucu da farklı olmayacaktır.   

           “Onlara Allah’ın indirdiğine ve peygamberine gelin denildiği zaman, atalarımızı bulduğumuz şey bize yeter derler. Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu bulamamışlarsa da mı?” (Mâide/104)

           .Mekke şirk toplumu ve önceki toplumlar hak karşısında direndiler. Onlara Allah ve Rasulüne gelin, hayatınıza hükmeden ve yöneten Rab, itaat ettiğiniz ilah, sığınıp yardım istediğiniz veli, güvendiğiniz vekil Allah olsun. Hayatınızın tek örnek ve önderi, tek yolunda olacağınız ve itaat edeceğiniz şahid Rasulullah olsun denildiği zaman onlar, biz atalarımızı bulduğumuz yola, şahid olduğumuz ve tabi olduğumuz siyasi önderlerimize, din adına hoca, veli ve gavs edindiklerimize ve töre adetlerimizde atalarımıza tabi oluruz. Onların yollarından vazgeçmeyiz derler. Rabbimiz ataları dinden, haktan bir şey anlamamış, bilgiye ulaşamamış ve doğru yolu da bulamamışlarsa da mı onlara tabi olacaklar buyurmaktadır. Dünküler bu bilgiye, teknolojiye ulaşamamışlar, hakkı anlayamamışlar ve anlatan olmamış, fakat onlar körü körüne onların yolundan vazgeçmemektedirler. Gelin Kur’an’a ve sünnete göre hayatı düzenleyelim, hâkimiyeti sadece Allah’a verelim ataların laik, demokrat, bid’â ve hurafe doldurdukları yolları bırakalım dediğinizde o yolları ölümüne savunup desteklerler. İnanç bir kalbi ele geçirdi mi, kurtulması zordur.  

           “Şüphesiz iman ettikten sonra inkâr eden, sonrada inkârında ileri gidenlerin tevbeleri asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar sapıkların ta kendileridir.” (Ali İmran/90)

           Hakkı anladıktan sonra, şirki ve küfrü reddettikten sonra hakkın üstünü örten, örtenlere destek veren, savunup koruyan, sonra da inkârında daha da ileri giden, yani Allah ile hüküm yarışına kalkan ve desteklemeyi İslam adına yapma, sevap umma, batılı desteklemeyenleri sapıklıkta görme sapmada ileri gitmedir. Bunların tevbelerini Rabbimiz kabul etmeyeceğini bildirmiştir. Ölüm gelmeden tevbe edenin tevbesi kabul edilecektir, fakat hakka karşı aşırı ileri gidenler hakta gibi görünseler de batılda asla vazgeçmeyeceklerdir. Yaptıklarının yalnıl olduğunu düşünmediklerinden gerçek tevbe ve pişmanlık duymayacaklar ve tevbeleir de kabul edilmeyecektir. Bunlar sapıkların ta kendileridir buyurur Rabbimiz. Allah’dan tevbe isteyip sonra hüküm yarışına giren, girenleri savunup destekleyenlerin tevbeleri tevbe olmadığından kabul edilmeyecektir. Tevbe yanlıştan vazgeçme, pişman olma ve bir daha yapmama kararında olmadır.  

           “İnkâr eden ve Allah’ın yolundan alıkoyanlara fesat çıkartmış olduklarından dolayı azab üstüne azabı tattırırız.” (Nahl/88)

           İnkâr eden, yani Allah’ın hükmünün üstünü kendi fikir, yasa ve görüşleriyle örtenler, hakkı hak olarak anlatmayıp toplumu aldatanlar ve Allah2ın yolunda türlü hilelerle, haktan gözükerek alıkoyan ve böylece şirk ve küfür fesadı çıkaranlar, haramları yaymakla da ifsat edenlere kıyamet günü Rabbimiz azap üstüne azap ederiz buyurur.

           “Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Onların eziyetlerine aldırma. Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.” (Ahzab/48)

           Rabbimiz Rasulüne ve tüm inananlara Allah ile irade yarıştırarak hakkın üstünü örten, Kur’anı hayatlara sokmayan, anlaşılmasına engel olan kâfirlere ve İslam gözüken münafıklara itaat etme diye emreder. Onların yasalarına, fikirlerine, ortaya koydukları yaşantılara itaat etme. Onlardan gelecek olan sözlü ve fiili eziyetlere aldırma ve hakkı yaşamaya ve hatırlatmaya devam et. Bu konuda Allah’a ve O’nun kaderine güven. Çünkü O’nun takdirinden başkası olmayacaktır. Tedbirini al, güvenip tevekkül etmeyi sadece vekil olan Allah’a yap. Çünkü güvenilip dayanılacak vekil olarak Allah kullarına yeter. Siyasi ve din adına gerek dünyada gerekse ahirette güvenilecek tek vekil Allah’u teâlâdır. Bunlarda ancak mü’minlerin vasfıdır. Allah’ı tanımayan, O’na güvenemeyecektir ve yerine siyasileri ve veli ve gavs edindiklerini vekil kılacaklardır. 

             “Allah’a karşı yalan söyleyenden ve kendisine Kur’an geldikten sonra onu yalanlayandan daha zalim kimdir. Kâfirler için cehennemde kalacak bir yer mi yok?” (Zümer/32)

           Allah’a karşı yalan söyleyenler, emrettiğini emrettiği gibi anlatmayanlar, dinin emretmediğini din emretti diyenler, iman ve muamelattan bahseden ayetleri gündeme almayıp, gereğini anlatmayıp, yerine başka hüküm, yasa ve görüş ortaya koyanlar Allah’ yalan isnat etmişlerdir. Rasulullah’ın söylemediğini söyledi diyenlerin cehennemde yerini hazırlansın diyenler Allah’ın hükmünü istedikleri gibi yorumluyorlar, istediklerini cennete girdirme garantisi verenler, şefaat vaad edenler Allah adına yalan uyduranlardır. Kur’an’ı sadece okunan kitap yapıp hayatlarına sokmayanlar ve yerine kendi hükümlerini getirenler Allah’a karşı yalan uydurmuşlardır. Sanki Rabbimiz okunan kitap göndermiş, ahirette ise neden yaşamadığımızı soracak. Kendisine kitap geldikten sonra, kitabı anladıktan ve hak onlara anlatıldıktan sonra kitaba itaat etmeyenler, kitabın yerini insan hevalarıyla, yasalarıyla dolduranlar onu yalanlamışlardır. 

           Kitabı bildiği halde yaşamayanlardan daha zalim kim olabilir buyurur Rabbimiz. Hakkı anladıktan sonra yerine başka hükümler getirerek hakkın üstünü örten ve kâfir olanlar için Rabbimiz, kâfirler için cehennemde kalacak yer mi yok buyurur. Yeryüzündekilerin tamamı şirk ve küfür içinde olsallarda Rabbimiz kâfirler için yer var buyurur. Herkes tercihiyle kendi cehennemini hazırlar. Niceleri hak ile mücadele edenleri Allah’dan daha merhametliymiş gibi cehennemden küfrün ve şirkin içinde kalmaktan razı olanları temize çıkartma derdindedirler. Allah’ın gazap vaad ettiğine kim merhamet dağıtabilir. 

           “Deki; Allah’a ve Rasule itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz Allah kâfirleri sevmez.” (Ali İmran/32)

           Allah ile hüküm yarıştıranlara, Rasulullah’ı iman, ahlak, muamelat ve ibadetlerde örnek ve önder kabul etmeyenlere, biraz Allah’a, biraz da peygambere itaat edip hayatlarının çoğunda siyasi önder ve din adamlarına körü körüne itaat edenlere deki. Allah’a hayatın tüm alanlarında itaat edin, onun hükmüne göre siyasetinizi, hukukunuzu, eğitiminizi ahlakınızı, ibadetlerinizi belirleyip itaat edin. Kitabın emrettiklerinin tek örneği olan Rasulullah’ı hayatın tüm alanlarında itaat ederek örnek ve önder kabul edin. Eğer bundan yüz çevirirseniz, yerine kendi hevalarınıza göre yaparsanız bildiğiniz hakkın üstünü örtmüş ve kâfir olmuş olursunuz. Rabbimizde kâfirleri sevmediğini bildirmiş ve her davetçiye bunu bildirmesini emretmiştir. Bizde bildirdik, Allah’u teâlâ hakkın üstünü örtüp gizleyen kâfirleri sevmez.  

           “Deki, ey Kâfirler. Ben sizin itaat ettiğinize itaat etmem. Sizde benim itaat ettiğime itaat etmiyorsunuz. Bende sizin itaat ettiklerinize itaat edecek değilim. Sizde benim itaat ettiğime itaat edecek değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana.” (Kafirun/1-6)

           Kâfire, kâfir denir mi? kâfir kimdir, küfür nedir? Bunların hükmünü elbette bu dini gönderen ayrıntılı bildirmiştir. Yüzlerce ayetlerde küfür ve kâfirin ne olduğunu açıkça anlamak isteyene bildirmiştir. Kimseye yeni hüküm ve vasıf belirleme hakkı bırakılmamıştır. Elbette meydanı boş bulan, din adına atıp tutanlara bedel ödetilmediği bir yerde, dini sahipsiz zannedip sahiplenmeye kalkanların dini ne hale getirdikleri ve toplumu nasıl saptırdıkları ortadadır.  Hak ile batılı anladıktan sonra batılı tercih eden, hakkın üstünü batıl yollarla gizleyen ve örten, Allah’ın hükmünü üstüne kendi hükümlerini getirenlere deki. Ey hakkın üstünü örtenler, nice ayetlerin üzerini kendi hevalarıyla, görüşleriyle, fikirleriyle örtüp gizleyenler. Yani ey kâfirler. Hakkı bilip amel etmeyen ve şeytan gibi hevasına uyanlar. Ben sizin itaat ettiğiniz laik ve demokratik yollara, bid’a ve hurafe doldurduğunuz dini bakışlarınıza itaat etmem. Sizde benim itaat ettiğim Allah’a O’nun kitabına ve örnek kıldığı Rasule hayatın tüm alanlarında itaat etmiyorsunuz. Bundan sonra ben sizin itaat ettiklerinize itaat edecek değilim, sizde Kur’an’a hayatın tüm alanlarında itaat edecek gözükmüyorsunuz. Ben haktan vazgeçmiyorum, sizde hevalarınızdan. Ben hâkimiyeti hayatın tüm alanlarında Allah’a vermekten vazgeçmedim, sizde hâkimiyeti insana, hevanıza vermekten vazgeçmiyorsunuz. O zaman sizin dininiz, yaşadığınız yasalarınız, fikir ve görüşleriniz sizin olsun, İslam da benim denimdir. Siz bana karışmayın bende size dememizi Rabbimiz bildirmiştir. Hakkı hatırlat, anlamalarını sağla din tercihi kişinin kendisine bağlıdır. Hakkı anladıktan sonra batılı tercih ederek kâfir olanlar denilmesi gereken zamanı geldiğinde denilmelidir. Bu tekfircilik değil, hakkı hatırlatmadır. Allah’ın yüzlerce ayette küfür ve kâfir dediğine bazıları küfür ve kâfir diyemiyorlarsa, bu onların sorunudur. 

  • Tağut ve Tuğyan

    Tağut ve Tuğyan

      Tağut: tuğyan eden, sınırı ve haddi aşandır. Haddi aşmayı sürekli yapandır. Tuğyan; azmak, sapmak, taşmak, sınırı aşmak, aşırı derecede azgın ve mütecaviz olmaktır. Tuğyan ayetlerde, suyun taşması, gözün sapması, terazinin kefesinin eksik tartması, dinde ve ahlakta aşırılık ve sapkınlıklar, zulüm ve tecavüzler tuğyan kelimesiyle ayetlerde geçmektedir.  

           Tağut, Kur’an’da sekiz kez geçer. Tuğyan ise otuz dokuz kez geçer. Suyun taşması da bir haddi aşmadır. Su rahmetken, haddi aşınca gazap olur. İnsanda haddi, sınırı aşınca sıkıntı ve eza olur. İlk haddi aşıp tuğyan edip tağut olan şeytandır. Tağutlaşan bilinçli haddi aşar. Cahil haddi aşamaz. Tuğyan edip haddi aşan cahili saptırır. Bilen haddi aşar, cahil ise hata yapar. Tarih boyunca dini haddi aşarak din adamları bozmuştur. Ehli kitabın din adamlarının İncil ve Tevrat’ı bozdukları gibi. Bilenle bilmeyen bir değildir, bilen bilinçli haddi aşar. Siyasi alanlarda, hükmetmekte ve yönetmekte nice tuğyanlar yapılıp Allah ile irade yarıştırılmaktadır. Bunu yapan ve savunup destekleyenlerde tuğyan edip tağut olmuşlardır. Firavun hevâsından hükmeden ve yöneten her haddi aşan tağutlar için Kur’an da genişçe hayatından örnekler verilmiştir. Zamanın insanı haddi aşıp tağut olmasın ve tağut olmuşlara destek vermesinler.

           Haktan haberdar olduktan sonra meşru olan sınırları aşan, kendi hükmetmeye kalkarak azanlar tuğyan etmiş, haddi ve sınırı aşmış ve tağut olmuşlardır. Dini anlayıp Allah’a hayatın tüm alanlarında has kılmayan haddi aşıp tuğyan etmiştir. Tuğyan edip haddi aşan imanla ilgili meselelerde yapara şirk ve küfretmiştir. Ameli meselelerde haddi aşan haram işlemiş, kul hakkına girmiştir, amellerini ifsat etmiştir. Ayrıca ilenin haddi aşmasıyla bilmeyenlerin haddi aşmaların cezaları aynı olmayacaktır. Bilenle bilmeyenler bir değildir, çünkü bilen bilinçli haddi aşıp tuğyan eder. Hâkimiyeti kendinde gören ve yöneten her haddi aşan tağutlar, Allah ile kulları arasına girip insanları kendilerine itaat ettirirler. Rasulullah (s.a.s) bile Allah ile kul arasına aracı olmadı, sadece şahid ve uyarıcıydı. Peygamber kızına ahrette şefaat garantisi veremezken İslam adına niceleri kesin şefaat vaadinde bulunurlar, şefaat edeceklerine nicelerinin kesin gözüyle bakarlar. Şefaat vaad eden haddi aşıp tuğyan etmiştir. Allah’ın hakkını kendinde görmüş, gaydan haber vermeye kalkmıştır. Dini din adamlarına değil de, sadece Allah’a has kılmak gerekir. Rabbimiz kitabında tuğyanı ve tağutu açıkça bildirmiştir. 

           “Dinde zorlama yoktur. Artık doğruluk sapıklıktan ayrılmıştır. Kim tağutu inkar eder ve Allah’a iman ederse, muhakkak ki, o sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah çok iyi işiten ve çok iyi bilendir.” (Bakara/256)

           Dinin sahibi Rabbimizdir ve dinini tercih de kimseye zorlama yapmadığı gibi insanlarında zorlama yapmamasını emretmiştir. Dinde zorlama yoktur, yani islamı tercih de akıl ve irade sahibi olan insana zorlama yapılmayacaktır. İsteyen Yahudi, Hıristiyan, Hindu, Budist, laik demokrat kalabilir, ahirette hesabını kendisi vermek şartıyla. İslamı tercih de zorlama olmadığı gibi, dini yaşamak isteyene de zorlama yapılıp yaşamasına engel olunmamalıdır. Ayrıca dinin kendisi zor değildir. Rabbimiz anlaşılır ve yaşanılır bir din göndermiştir. 

           Rabbimiz dinde zorlama yapmayın, çünkü doğruluk sapıklıktan ayrılmıştır. Hak ile batılı biz birbirinden ayırdık. Dileyen hakkı, dileyende batılı, sapıklığı tercih edebilir. Davetçiye düşende dinde zorlama yapmadan hak ile batılı ayırıp kişinin anlamasını sağlayacaktır. Hak batıldan, iman şirkten, iyi kötüden ayrılmış, anlaşılır hale getirilmiştir. Hak ile batılı anladıktan sonra kim hâkimiyeti kendinde gören, Allah’ın sınırlarını aşan tuğyan edip haddi aşan tağutları reddedip, Allah’a iman ederse, yani hâkimiyeti Allah’a verip O’na güvenirse, kopması mümkün olmayan sağlam kulpa yapışmış olur. Tağut, Allah’ın belirlediği sınırları aşıp, kendi hevasından ölçü belirleyen, firavun ve nemrut gibi hâkimiyeti kendinde görendir. 

           İman güvenmektir. Allah’a iman, O’nun hükmedip yöneten Rab oluşuna güvenmek, itaat edilen ilah oluşuna güvenmek, sığınılıp, yardım istenilen ve emredip yöneten veli ve vali oluşuna güvenmek, hayatı teslim edilip güvenilen vekil oluşuna güvenmektir. Yani iman Allah’ın isim ve sıfatlarında güvenip hayatı O’na teslim etmektir. Kim bunu yaparsa iman etmiş ve Allah’a güvenmiştir. Allah ile hâkimiyet yarıştıranları reddedip, Allah’a güvenenler kopmayan kulpa yapışmışlardır. Allah’a karşı haddi aşmış olanlar reddedilmeden Allah’a iman olmaz. Önce batıl reddedilecek, sonra Allah’a güvenip iman gerçekleşecek. Tağutu reddedip Allah’a iman etmek, la ilahe illallah’tır. Allah’dan başka itaat edilecek ilahları reddetmektir. Kimin tağuta hâkimiyeti verdiğini, kiminde Allah’a verdiğini Rabbimiz işiten ve bilendir. Bunun ahirette hesabı sorulacak demektir. 

           “Allah iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tağutlardır. Onları aydınlıktan karanlığa çıkarırlar. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır.” (Bakara/257)

           Tağutu inkar edip, Allah’a güvenen, güvenip Allah’a itaat edenler sağlam kulpa yapışmıştır. Allah’u teâlâ kendisine güvenip iman edenlerin velisidir. Veli sığınılan, yardım istenilen, koruyup gözetendir. Allah’u teâlâ’da kendisine güvenip yardım isteyen, kendisine sığınanları koruyup gözetir. Onları sadece velisi olur. Hayata hükmedip hâkimiyet kendisinde olan Allah’a güvenip veli edinenleri şirk ve küfür karanlıklarından imanın ve islamın aydınlığına sokar. Veli olarak kendisine sığınmaya devam edenleri de ölüm gelinceye kadar korumaya, iman aydınlığında tutmaya devam eder. 

           Kâfirlerin sığınıp yardım istedikleri velileri de tağutlardır. Kâfir, hakkın üstünü örtüp, gizleyendir. Kur’an’ın üstünü demokrasi, laiklik ve hevalarla örtmek, Allah’ın hâkimiyetinin üstünü insan hâkimiyetiyle örtmek, peygamberin örnekliğinin üzerini siyasi ve din adamlarının örneklikleriyle örtmek ve gizlemek, yani küfürdür. Küfür inkar değil, bildiğini yokmuş gibi davranmak, gündeme almamak, gizlemektir. Ayetleri gündeme almamak, manalarını gizlemek, mesajını örtmek küfürdür. Hak ile batılı ayıran, batılı tercih etmekle hakkın üstünü örtüp, gizlemiştir. Buda küfürdür. Allah’ın hükmünü hayatlara sokmayıp kendi yasalarını uygulayanları sevip desteklemek, koruyup savunmak tağutu veli edinmektir. Onlardan yardım beklemek, sığınmak, koruyup gözeten bilmek tağutu veli edinmektir. Onlar kendilerine itaat edenleri varsa iman aydınlığından küfür ve şirkin karanlıklarına sokarlar ve orada tutarlar. Rabbimiz, işte bunlar cehennemliklerdir ve orada ebedi kalacaklardır buyurur. 

           “Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin m i? Onlar cibt’e ve tağut’a inanıyorlar. Ve inkar edenlere, bunlar iman edenlerden daha doğru yoldadır diyorlar.” (Nîsa/51)

           Kendilerine kitaptan bir pay verilenler Yahudiler, Hıristiyanlar ve bizde Kur’ana inanıyoruz diyenleri görmedin mi?  Bunlar kitaba inanıyoruz deyip de, o kitabı hayatlarına sokmayanlardır. Onlar kitaba inamdık, güvendik deyip, cibte ve tağuta inanıyorlar, yani onlara güveniyorlar. Cibt, Allah’dan başka itaat edilen her şey, şeytan, sihirbaz olan. Tağut, Allah ile hâkimiyet yarıştıran, Allah’ın sınırlarına aşan, hevâsına göre hareket edenlerdir. Kur’an’a inanıyoruz diyenler inandık dedikleri Kur’an’ı hayatlarına sokmuyorlar. Kur’an’ın hükmü yerine kendi hükümlerini geçirip kendi hükümlerine inanıyorlar. İtaat güvendir, güven de inanmaktır. İnsan sevdiğine itaat eder, sevdiğini över ve destekleyip savunur. Bu inanmanın sonucudur. İtaat de tanıdığına yapılır. Allah’ı ve kitabını tanımayanlar yerlerini başkalarıyla doldururlar. Sonra da hakkın üstünü örten, haddi aşan tağutları seven ve destekleyenler için bunlar iman edenlerden daha doğru yoldadır derler. Dün Yahudi ve Hıristiyanlar Mekke müşrikleri için, bunlar iman edenlerden daha doğru yolda diyorlardı. Bugünde aynı tavır ve söylemler devam etmektedir.   

           “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Onlar tağutun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Halbuki onlar tağutu inkar etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor.” (Nîsa/60)

           Bizde, Kur’an ve diğer kitaplara inanıyoruz, kabul ediyoruz diyenler. İnanıyoruz, yani sözle güveniyoruz diyenler. Hâkimiyeti Allah’a vermeyip insana verenler problemlerini inandık dedikleri Kur’an ile değilde kendi oluşturdukları yasalarla çözmeye çalışmaktadırlar. Kur’an’a inandık diyen Allah’ın hükmüne güvendik demek isterler. Kur’ana inandık deyip kendi yasalarıyla muhakeme olunmak isterler. Sorunlarını kendi yasalarıyla çözmek isterler. Oysa Allah’ın hükmünü hayattan çıkarıp kendi yasalarıyla yöneten ve yönetilmeye razı olan tuğyan edip Allah’a karşı haddi aşan tağutları reddetmekle emrolunmuşlardı buyurur Rabbimiz. “Kim tağutu inkar edip, Allah’a iman ederse” imanın ilk yarısı hâkimiyeti kendilerinde gören tağutları reddetmekten geçer. Diğer yarısı ise Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birlemektir. Hâkimiyeti Allah’dan alıp kendilerine verenleri şeytan uzak bir sapıklıkla saptırmak ister. Bu istediğini şeytan ulaşmış gözükmekte. Dünyada Kur’an ile yönetilen gerçek manada bir yer yoksa insanlar şeytanın yolunda emektir. Siyasi ve din adına Allah ile hükmetme ve yönetme yarışına kalkan insanların bu yollardan vazgeçmeleri zor gözükmektedir.

            Birde bunlar yaptıklarını islama uygun, hak diye yapıyorlarsa şeytanın saptırmasının ne denli etkili olduğu gözükecektir. Batılı hak diye yaşayanlar uzak bir sapıklıkla sapmışlardır. Tağutu reddetmeleri gerekenler, onu savunup, destekleyerek korurlar. Niceleri Allah ile had yarıştırıp tuğyan ederken niceleri de bunları temize çıkarma çabasındadırlar. Savunan, destekleyen, koruyan, yaşayarak, ve söylemleriyle tağutu ayakta tutanların niyetlerini sorgulama saçmalığını ortaya koyarlar. Allah’ı savunmaları gerekenlerin O’nunla had yarıştıranları savunmaları onların da had bilmediklerini gösterir. İstişaresiz, kendi hevalarından konuşan, Allah’ın kitabında ve Rasulün hayatında yerini bulamadıklarını savunmaları de temize çıkartmaları cehaletin ve sapmanın bir başka türüdür.  

           “İman edenler Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler ise tağutun yolunda savaşırlar. O halde sizde şeytanın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz ki şeytanın hilesi (tuzağı) zayıftır.” (Nîsa/76)

           Tarih boyunca her inan ve toplumlar inandıkları, savundukları, değer verdikleri yollar için mücadele etmişlerdir. Bu da normal bir durumdur. Allah’a isim ve sıfatlarıyla güvenip,  Hâkimiyeti O’na verip Kur’anı anayasa yapan, Rasulü hayatının tek örneği kabul edip güvenerek iman edenler Allah yolunda savaşırlar. Mücadeleleri Allah’ın hükmü hayatlara hâkim olsun içindir. Hayata hükmeden yasaları kedileri belirleyenler, siyasi ve din adına yollar oluşturanlarda bu yollar hayatlara hâkim olsun için savaşır ve mal ve canlarıyla mücadele ederler.  Rabbimiz herkes inandığı yolda mücadele eder, savaşır, siz de şeytan gibi kendi hevasına uyan yandaşlarıyla hayatın tüm alanlarında savaşın, öüm gelinceye kadar mücadele edin. Rabbimiz şeytanın ve yolunda olanların hileleri ve tuzakları zayıftır buyurur. Yani siz sabırla mücadele ederseniz galip gelecek olan siz olacaksınız bakışı verir. Şeytan insanın azılı düşmanı şeytanın yolunda olanlarda inananların azılı düşmanı! Ama onları hakta olanlar üzerinde tesirleri azdır. Yeter ki mü’minler istişareli bir cemaat halinde kalsınlar.  

           “Yemin olsun ki her ümmete, Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının diye bir peygamber gönderdik. …” (Nahl/36)

           Şeytan insanın yaratılmasıyla düşmanlığını ilan etti ve kıyamet anına kadar bu düşmanlığına devam edecektir. Rabbimiz, yeryüzünün halife olarak sorumlusu insanı seçti ve halifeliğini hak üzere yapsınlar diye kitaplar ve örnek peygamberler gönderdi. Gönderilen kitab da ve örnek peygamberlerin hayatlarında ve sözlerinde ortaya koydukları ilk emir, imanın ilkesi hayatın tüm alanlarında sadece Allah’a itaat edin. Siyasetinizi, eğitiminizi, ekonominizi, ceza yasalarınızı, mirasınızı v.b. tüm emirler konusunda itaat edeceğiniz sadece Allah’u teâlâ olsun itaat edeceğiniz, yani ilahınız Allah’u teâlâ olsun. Her ümmete Allah ile savaşa kalkan, had ve hudud yarışına giren, hâkimiyeti kendilerinde gören tağutlara itaatten vazgeçip itaati sadece Allah’a yapsınlar diye peygamberler gönderilmiştir. Dün peygamberlerin yaşadığı ve söylediklerini bugünün davetçileri, her hakkı söyleyenler yapacaklardır. Haktan uzaklaştırılmış olan toplumlara ve insanlara önce imanın ölçüsü olan haddi aşmış olan tağutu inkar ve Allah’ın isim ve sıfatlarında O’na güvenip iman etmelerini söylemektir. Tabi olup olmamaları onların sorunudur. Davetçiye düşen sadece hakkı anlamalarını sağlamaktır. Hidayet kişinin tercihi ve Rabbimizin vesileleriyle olacaktır. 

          “Tağuta itaat etmekten sakınıp Allah’a yönelenlere, onlara müjdeler vardır. Sözü dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın hidayete erdirdiği kimseler onlardır. Akıl sahipleri de onlardır.” (Zümer/17-18) 

           Rabbimiz kendisiyle hâkimiyet yarışına giren had ve sınır belirleyen haddi aşmış olan tağutları reddedip, onlara hayatın tüm alanlarında itaat etmeyen ve sadece Allah’a yönelmiş olan, hâkimiyeti ve itaati sadece Allah’a yapanları müjdelemektedir. Müjdelenenler, hayatlarına hükmetme ve yönetme işini sadece Allah’a veren ve itaatlerini de sadece Allah’a yapanlardır. Hayatlarına hükmetme hakkı olan hâkimiyeti Rab olarak sadece Allah’a verenler kurtuluşla müjdelenir, çünkü onlar Rablerinin sözleri olan vahyi dinlerler. Kur’an ve sünnet neyi emretmişse dinlerler ve itaat etme gayretindedirler. Sözün güzeline uyarlar. Sözün en güzeli Allah’ın hâkimiyetinin eseri olan Kur’an’a ve örnek Rasulün sözü olan hadislere uyarlar. Kur’an ve hadis karşısında bence bana göre demeden itaat etme gayretinde olurlar. Müjdelenenler, sözün güzeli olan Kur’an’a ve sünnete uyanlardır. Hayatlarında hüküm ve örnek olarak Kur’an ve sünnete itaat edenler Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. Akıl sahipleri, aklını ve iradesini kullanabilenler ancak bunlardır buyurur Rabbimiz.

           Dini anlayıp Allah’a has kılmayan haddi aşar.

           “Dini has kılarak Allah’a itaat et.” (Zümer/2)

           Hayatlarına hükmeden yasa olan dini Allah’a has kılanlar hâkimiyeti, hükmetme ve yönetmeyi Allah’a verenlerdir. Dini has kılarak Allah’a itaat et, yani din ne emrederse ona göre hayatınızı düzenleyin. Siyasetinizi, eğitiminizi, ticaretinizi, hukukunuzu din belirlerse, hayatınızı Allah’a has kılmışsınız ve O’na itaat etmişsinizdir. 

           “Firavuna git, çünkü o haddi aştı, azdı (tuğyan etti)” (Nâziat/17)

           Tarih boyunca Allah ile hâkimiyet yarıştırıp, kendi hükümlerini insanlar üzerinde uygulayan, insanların desteklemelerini ve savunmalarını sağlayanlar tuğyan edip firavun ve benzerleri gibi tağut olmuşlardır. Allah ile hüküm koymada yarışanlar tuğyan etmiş tağut olmuşlardır. Firavun hâkimiyeti kendinde gördü ve toplumunu bu yasalarla yönetiyordu. Rabbimiz h.z. Musa’ya, Firavuna git o haddi aştı, tuğyan edip tağut oldu buyurur. Git ve ona hakkı hatırlat, belki değişir, düzelir, hidayet bulur. Bu örneklik zamanın her davetçisine bir hatırlatmadır. Firavun toplumu içinde hâkimiyeti kendinde görüp yasalar belirleyip toplumu sınıflara ayırarak ileri gelenlerle, yani mele tabakasıyla yönetiyorlardı. Çünkü onlar kendilerini Mısırın sahibi görüyorlardı. Sahip olduklarının üzerinde hükmetme hakkını da kendilerinde görerek rablik ortaya koyuyorlardı. İnsanlarında sadece kendilerine ve yasalarına itaat etmelerini isteyerek, o yerde ilahlık ortaya koyuyorlardı. Sığınılan, yardım istenilen, emreden, koruyup gözeten veli ve vali de kendilerini görüyorlardı. Dolayısıyla güvenilen ve itaat edilmesi gereken vekilde sadece kendilerini görüyorlardı. B haddi aşmadır ve Allah ile kulları üzerinde irade yarıştırmadır. Bunlara git ve hakkı hatırlat emri her davetçiyedir. Güçleri ve ulaşabildikleri kadarıyla! Firavun ve benzerleri kendi dönemlerinden sorumluyken, örneklikleri kıyamete kadar sürecektir.   

           “Öyleyse emrolunduğun gibi seninle birlikte tevbe edenlerle dosdoğru ol. Haddi aşmayın. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” ((Hud/112)

           Allah ile hüküm koymada yarışanlar haddi aşıp, tuğyan ederek şirk ve küfür içinde iken, iman ve İslam üzere emirlerin dışına ahlaki ve ameli olarak çıkan, sınırı geçenlerde tuğyan etmişlerdir. Allah’ın sınırlarını aşıp hevalarına ameli ve ibadi noktalarda uymuşlar ve tuğyan etmiş ve tağut olmuşlardır. Rabbimiz Rasulüne, ashabına ve tüm inananlara kendileri ve beraberinde tevbe edenlerle emrolundukları gibi ve dosdoğru olmalarını emretmiştir. Emrolundukları gibi dosdoğru olmayanlar ve tevbe etmeyenler haddi aşmışlardır. Emrolunduğunuz gibi ahlaklı olun, emrolunduğunuz gibi kardeşlik ortaya koyun, komşuluk ve akrabalık yapın. Emrolunduğunuz gibi gıybetten, kibirden, hasetten, riyadan, iftiradan ve yalandan uzak durun. Emrolunduğunuz gibi aile oluşturun ve nesiller yetiştirin. Emrolunduğunuz gibi iman edin, Salih ameller işleyin. Emrolunduğunuz ve itaat ettiğiniz iman ve Salih ameller olan hakkı ve sabrı tavsiye edin. Her bir emri yerine getirmemek mü’minleri de haddi aşmaya tuğyana götürecektir. Bu uyarının ilk Rasulullah’a ve ashabına yapıldı unutulmamalıdır. Çünkü Rabbimiz haddi aşmada ve itaat etmede yapılanları çok iyi gören, hesabını soracak ve karşılığını verecek olandır.

           “… Onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir halde bırakırız.” (Âraf/186)

           Tarih boyunca haddi aşan, kendi iradeleri olan yasalarla yaşayan toplumları sapıklıkları, haddi aşmışlıkları içinde vaad ettiği ecelleri onlara gelinceye kadar şaşkın, ne yaptıklarını bilmez halde serbest bırakmıştır. Şaşkın bir halde dolaşma, yani Allah ile yarattığı yeryüzünde ve kulları üzerinde hâkimiyet yarıştırırlar da haberleri yoktur nicelerinin bundan daha şaşkın bir hal olabilir mi? hele birde bu şaşkınca haddi aşmalar İslam adına ve ibadet kastıyla ve sevap umuduyla yapılıyorsa şaşkınlık daha derin demektir. Kurtuluş da o denli zordur. 

          “Biz onların kalplerini ve gözlerini ilkin inanmadıkları gibi tersine çeviririz ve onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir halde bırakırız.” (En’am/110)

           Hakkı duyduktan ve anladıktan sonra reddeden, hakka girmek istemeyenler için Rabbimiz, kalplerini hakkı anlamaktan uzak ve gözlerini hakkı görmekten ve akletmekten uzak tutarız. Haddi aşma olan tuğyanları içinde onları ne yaptıklarının farkında olmadan şaşkın bir halde bırakırız buyurur. Bunlar haddi aşmalarına rağmen ehli kitap ve yolunda olanlar, siyasi ve din adına sapmalarına rağmen en doğru yolda olduklarını düşünür ve savunurlar. Bu haddi aşmanın ve şaşkınlığın bir göstergesidir.  

           “Rabbinden sana indirilen onlardan çoğunun tuğyanlarını ve inkârlarını artıracaktır.” (Mâide/68)

           Tarih boyunca hakka ve hakka davet eden, hakkı hatırlatanlara karşı düşmanlık ve kin duyulmuştur. Dünde olduğu gibi bugün siz haddi aşıp tağut olanlara, Allah ile hüküm yarışına kalkanlara hakkı hatırlattığınızda onlar size karşı değil hakka karşı tavır alacaklardır. Hak onların inkarlarını, batılı dahada savunmalarını, desteklemelerini sağlayacaktır. İşi kendilerince daha da inatla savunacak ve düşman olacaklardır. Haddi aşmalarını hak artırdığı gibi anladıkları hakkın üstünü daha da gizleyip örtme gayretinde olacaklardır. Örtüp gizlemeleri inkârları, yani küfretmeleridir. Hak nicelerin inkâr olan hakkı gizleme, yok sayma ve hakkın üzerini örtmelerini artıracaktır. Allah’u teâlânın her hangi bir hükmünü hayatına sokmayanlar, o alanlarda tuğyan edip tağutlaşmışlardır. Hayatlarına sokmadıkları her bir alana insan hevasını, iradesini, yasalarını, fikir ve düşüncelerini sokmuş ve yaşamışlardır. Bu Allah’a karşı haddi aşma ve tuğyandır. 

           Bugün dünya insanı çoğunlukla her inanç sahibi olarak Allah’ın hükümlerini hayatlarına sokmayarak haddi aşıp tuğyan etmişlerdir. Bu haddi aşmalar din adına ve siyasi alanlarda, verilen desteklerle daha da ileri gitmektedir. Elbette kurtuluş hak olan Kur’an’a hayatın tüm alanlarında itaatle ve hâkimiyeti sadece Allah’a vermekle gerçekleşecektir. Bunun meyveleri de dünyanın nice yerlerinde görülmektedir.  

  • Mücadele; Sabır ve Süreklilik İster

    Mücadele; Sabır ve Süreklilik İster

           İnsan, her şeyiyle sınırlı yaratılmıştır. Kapasitesi, kendisine verilenler kadardır. Gücünün dışına çıkamaz, çıkmaya da çalışmamalıdır. Rabbimizin kendisine yüklemediği sorumlulukların, işlerin ve hedeflerin altına girmemelidir. “… Ey Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz şeyleri bize yükleme. ..” (Bakara/286) diyen bilmelidir ki, “Allah hiçbir kimseye taşıyabileceğinden fazla yük yüklemez.” (Bakara/286) İmtihanda olan insanda, Rabbinin kendisine yüklediklerinin dışında işlere girişmemelidir. Bu insanın kendisine yaptığı bir zulümdür. Rabbimiz, insanı halife kılmış, vazifesini nasıl yapacağının ölçüsünü, kural ve yasalarını bildirmişken, insan, ben, bana yeterim der ve ağır yüklerin altına girer. Hakkı yaşarken, belki daha iyi yapma düşünceleriyle ağır yüklerin altına girildiği gibi, batılda olanlar da ahiret noktasında hesabı zor, ağır yüklerin altına girerler. 

           İnsan, yeryüzünde halife olarak imtihan halindedir. Rabbimiz herkese gücü kadar imtihan yüklerken, insan, yükünü ve imtihanını daha da zorlar. Niceleri dava uğruna deyip, daha iyisini yapma düşüncesiyle Rabbimizin kendilerine yüklemediği ağır yüklerin altına girer. Bulundukları şartlara, ortamlara ve kapasitelerine göre hareket etmezler. “Allah sizin hakkınızda kolaylık diler, zorluk dilemez.” (Bakara/185) Çünkü Rabbimiz, yarattığı kulunun kapasitesini bilir ve onlara kolaylık ister. Rabbimizin emirleri kolaylık sağlar. Kimileri kolaylığı az bulup zoru zorlar, şirkin hâkim olduğu yerlerde zorlananları, siyasi ve din adına niceleri daha da zorlarlar. Kimileri dinin emirlerini azaltıp imanı sadece kabul, amelleri de birkaç ibadetten sayarak kendilerince kolaylık sağlarlar. Kimileri de vahyi hayatlarına yaşama konusunda yetersiz bulup, kendi yasalarını oluşturma çabasındadırlar. Bakıldığında herkes İslâm adına yaptığı iddiasındadır. 

           “Din hususunda size hiçbir zorluk da yüklemedi.” (Hac/78) Din adına hiç kimse mü’min ve Müslüman olanlara, Allah’ın yüklemediği bir şeyi, dinden diye yükleme hakkına sahip değildir. Yaşanılan ortamlara ve şartlara bakmak gerekir ve işi de ehline bırakarak hem kendilerine hem de etraflarına zulmetmemiş olacaklardır. Kendilerince İslâm adına diye iman ve şirk ölçüsü belirleyip, batıldan uzaklaşan mü’minleri dahi itham edecek kadar işi ileri götürenler olduğu gibi, işi fazla gevşetip şirkin içinde olanları ve uygulayanları temize çıkartmaya çalışanlar da mevcut. Bu, Allah ile irade ve hüküm koymaya kadar işi götürür. Dinde, zaruretleri ve ikrahı kimse kendi kapasitesine bakarak konuşmamalıdır. Sonra niceleri gibi sözlerinin altında kalmak zorunda kalırlar. Kendilerince hakkı zorlaştıran veya yumuşatmaya çalışanların bilmeleri gereken önce hakkı yaşamaları ve davet olduğudur. Dini yaşarken ve davet ederken de yapacakları ve istenen, güçleri kadardır. “Onun için gücünüz yettiğinizce Allah’a karşı gelmekten sakının.” (Teğabun/16) Rabbimiz ayetinde önce peygamberine sonra onu örnek alanlara gücünüz yettiğince Allah’a karşı gelmekten sakının, buyurur. Kur’ân’ı gücünüz kadar yaşamaya çalışın, yani takvalı olun, der. Bu herkesin gücü kadar olacaktır. Kimin gücü hangi alanlarda ne kadardır? Herkes kendini bilir. Peygamberin ortaya koyacağı gücü bugünün inananlarından ve herkesten bekleyemezsiniz. Gücü kadar mücadele etmeyenlerinde hesabı Rablerine kalmıştır. 

           “Ey iman edenler! Allah’a karşı nasıl sakınılması gerekiyorsa öyle sakının ve ancak Müslümanlar olarak ölün.” (Ali İmran/102) İman edenlere nasıl takva emrediliyorsa, Kur’ân nasıl bildirmişse öyle iman edin ve İslâm (teslimiyet ve itaat) ortaya koyun diye emrederken, diğer ayet gücünüz kadar yapın emreder. Mesele, bir ömür iman ve İslâm üzere kalıp, ölebilmektir. Dünyayı kurtarmadan önce kendisini kurtarması gereken davetçilere duyurulur. Bu ayet indiğinde sahabe ya Rasulullah bunu kim başarabilir dediler. Rasulullah ise “siz gücünüz kadar yapın” buyurmuştur. Sahabenin belini büken ve endişelendiren ayet, bugünküleri etkilemiyorsa bir bakış problemi var demektir. O da ayetleri üzerine alamama problemidir. Oysa Allah’ın ayetleri mü’minlerin imanlarını artırmalıydı. O da ayetleri üzerlerine almakla gerçekleşir.“Başınıza gelen her hangi bir musibet kendi elinizle kazandıklarınız yüzündendir. Bununla beraber Allah çoğunu affeder.” (Şura/30) İnsan hedefini, amacını ve bunların ölçüsünü bilmez ise hevasına uyacaktır. Bazen daha iyi yapayım derken, kendi elinin kazandıklarıyla imtihanını zorlaştıracaktır, sonra da sabır ve mücadele bitecektir. Herkes eliyle ne ortaya koyduğuna bakmalıdır ve bundan sorumludur. Rabbimiz, her yapılanların karşılığında bela ve musibet verse, insan helak olup giderdi. Çünkü Rabbimiz, yapılanların çoğunu affeder ve cezasını hemen vermez. 

           Rasulullah (s.a.s.) buyurdular ki, “Her musibet affolunacak bir günah için gelir.” (Ebu Nuaym) Mü’minlerin başına gelen her müsibet, bir günahın affı içindir. Bunu bilen kişi, sıkıntılardan şikâyet etmez. Yine “Mü’mine gelen her hangi bir sıkıntı günahına kefaret olur.” (Buhâri). “Mü’minin günahları affolununcaya kadar bela ve hastalık gelir.” (Hâkim) Her sıkıntı, her bir hastalık ve rahatsızlık inanan için ahiret noktasında bir kazanımdır. Bu sabırla o imtihanını karşılayanların ancak kazanımıdır. Sıkıntısını çok gören veya sıkıntı çekenleri kötü olduklarından dolayı görenlerin, en çok sıkıntıyı peygamberlerin çektiğini bilmesi gerekir. “İnsanlar içinde en çok sıkıntıyı peygamberler çekmiştir. Sonra derece derece mü’minler çeker. Bu dindeki samimiyetine göre imtihana çekilir…” (Buhâri –Tirmizi) Kim dinde samimi ve daha takvalı olup Kur’ân’ı, hayatının her alanında uyma gayretinde olursa ve bulunduğu yerde şirkin ve haramların anlaşılması ve yok olması için mücadele veriyorsa, sıkıntı da kaçınılmazdır. Yine “Mü’minin haline şaşılır. Her hali kendisi için hayırdır. Bir iyilik ona isabet ederse şükreder, bu onun için hayırdır. Bir sıkıntı isabet eder ve sabrederse, bu onun için hayırdır. Her iki halde karda olur.” (Müslim) Sonuç olarak imtihanda olan insan bilecek ki, nimetler ve sıkıntılar hayatın bir parçasıdır. Sabırla ve iman üzere olarak şükür ve sabır ortaya konulursa, karşılığı sonsuz cennet olacaktır. Buyurun siz iman ve sabırla imtihanlarla mücadele etmeyin… 

           Mesele, mü’minin emredilen hayatı yaşamasıdır. Rabbimiz, imtihan gereği sınayıp deneyebilir. “Sen beraberinde tevbe edenlerle emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Sakın haddi aşmayın. Muhakkak ki O yaptıklarınızı görmektedir.” (Hud/112) Peygamberin ve sahabesinin saçını ağartan ve bellerini büken ayetler, bugünün inanlarını etkilemediği gibi, sadece bilgi olarak söyleniyorsa, bakışlarda bir problem var demektir. Size emredilene itaat edeceksiniz ve bunu da şirkten, küfürden ve haramlardan tevbe edenlerle beraberce yapacaksınız. Beraberce, bir aile olarak ve cemaat olarak başarmak zordur. Bunun dışında hareket edenler haddi aşmış ve sapma da kaçınılmazdır. Vahyin dışında her hareket ve söz haddi aşmadır. Bu yapılanların görüldüğü ve bir hesabının olduğu unutulmamalıdır. Emrolundukları gibi dosdoğru olduklarını söyleyen kişi ve topluluklar, Allah ile hâkimiyet yarıştırmakta, Allah’ın iradesinin üstüne kendi iradelerini koymaktadırlar. Allah ile hâkimiyet yarışına kalkanlara destek verip sevgi beslerler. Bu, firavun gibi tuğyan edip haddi aşmaktır. Haramları hayatın tüm alanlarına yaymak ve yayanları desteklemek de haddi aşma olan tuğyan yani bir tağutluktur.  

           Her emredileni, emredildiği şekilde ve gücünüz kadar yapacaksınız. Bu, ilim ister, yıllarca çalışma ve mücadele ister. En önemlisi sürekli sabır ister. Konuşmak ve sabırla mücadele etmek birbirinden çok farklı ve uzak işlerdir. Çok konuşan var, fakat mücadele ve sabır gösteren çok azdır. Nuh aleyhisselamın 950 yıl mücadele ettiğini veya davet ettiğini anlatanlar, sanki onun sabırla bunları yaptığının farkında değildirler. 950 yılı söylerken, dile kolaydır. Üç beş yıl davette ve beraber mücadelede sabredemeyenlerin anlayamadıkları, Hz. Nuh’un ortaya koyduğu sabrıdır. Bir ömür mü’minlerle beraber kalabilmek her yiğidin harcı değildir. Bunlar zamanla görülmektedir. Geçmişten ve etrafından ibret almayanların sonu budur. Hali ve etrafı düzeltmek yerine, bırakmayı ve sabırsız olmayı tercih ederler. Siz otuz yıl, kırk yıl hala aynı yerde ve aynı mücadeleyi sabırla veriyorsanız, etrafınıza örneksiniz demektir. Sizin sabırsızlığınız ve hatanız, nicelerinin sapmasına ve topluluktan uzaklaşmaya sebep olacaksa, bunun hesabını düşünmeniz gerekir. Hadiste bildirildiği gibi, sizin vesilenizle bir insanın hakka girmesinin dünya ve içindekilerden hayırlı kabul eden, bir kişiyi de kendi vesilesiyle haktan uzaklaştırdığındaki vebal ve hesabını da düşünmesi gerekir. Kârı düşünen, zararı da düşünmelidir. Sizin olmadığınız yerde birileri de olmayacaksa, sizin oluşturmadığınız ortamlar ve derslerin yokluğundan birileri hakka ulaşamayacaksa veya sapacaksa, bu üzerinde sorumlu olanlara vebaldir. Bu sorumluluk her peygamberin belini bükmüştür ve yolunda olanlarında belini bükmelidir. Siz yoksanız eşiniz, çocuğunuz ve etrafınızda niceleri de yok demektir.   

           İman etmiş her dava adamının göz ardı etmemesi gereken şey, sabrın önemi ve karşılığıdır. “Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir.” (Zümer/10 )  “Allah sabredenlerle berberdir.” (Enfal/46) Yine, “Şüphesiz ki, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve mahsullerden eksiltmekle imtihan edeceğiz, sabredenleri müjdele” (Bakara/155) Yine, “Sabret Allah sabredenlerin mükâfatını zayi etmez.” (Hud/115) İmtihanda olduğunun farkında olanlar, ancak mü’minlerdir ve vazifelerini yaparlar. Bu ise, bir hayat içinde nice sabırlar gösterilmesi gereken mücadeleler gerektirir. Allah (c.c.), sabırla mücadele edenlerin karşılığını sonsuz cennet nimetleriyle ödüllendirecektir, bundan dolayı da sabrı tavsiye eder. Sabrın karşılığını zayi etmediği gibi, kat kat verir. Allah’ın sabır tavsiyesine ancak mü’minler uyarlar. Sabırla mü’minlerle beraber yıllarca kalmak kolay iş değildir, karşılığı da o denli fazla olacaktır. Sabırla verilen mücadelenin karşılığını vaad eden Rabbimizdir.

            Dünyada gösterilen sabırla mücadelelerin fert ve aile olarak karşılığı cennette birlikteliği sağlayacaktır. “Bu güzel hayat onların babalarından eşlerinden ve zürriyetlerinden iyi olanlarla beraber girecekleri And cennetleridir.  Meleklerde her kapıdan yanlarına varıp onlara şöyle derler. Sabrettiğinizden dolayı size selam olsun. Dünya hayatının sonu olan cennet ne güzeldir.” (Rad/23 -24) Sizin olmadığınız ve sabırla mücadele etmediğiniz yerde babanız, eşiniz çocuklarınız ve devamında nesilleriniz olmayacaktır. Siz bu bakışla ben yoksam, onlar yok diyeceksiniz. Bu mücadelelerin karşılığı olarak nesillerinizle beraber vaad edilen And cennetlerinde olacaksınız. Bu vaadi ancak Rabbimiz verir ve buna da ancak sabırla ulaşılır. Sabrı bitenlerin, etraflarının da kaybına sebep olabileceklerini unutmamaları gerekir. Sabırla, hakkın var olması için mücadele edenlere yardım etmek ve desteklemek gerekir ki hep beraber kurtuluşa ulaşılsın. Yine “Onlar sabreden ve Rablerine tevekkül edenlerdir.” (Nahl/42) Sabredenler ancak Rablerine güvenip vekil olarak hayatlarını teslim edenlerdir. Bunun mücadelesini verenler de mü’minlerdir. Vekil kılınan, güvenilendir. Vekil kılınanın iradesine ve hükmüne güvenilmiştir. Güvenilip vekil kılınanda, itaat edilen ilâh olur. 

           Asır suresinin verdiği mesaj iyi anlaşılmalıdır. Her insan, hüsrandadır, ancak sadece Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birleyip, Kur’ân’dan başka yasa ve ölçü kabul etmeyen ve Rasulullah’dan başka örnek ve önder olarak hayatın tüm alanlarında itaat edilecek ve tabi olunacak merci kabul etmeyerek iman edenler kurtulacaktır. Sonra şirksiz, haramsız, bid’at ve hurafesiz, gıybet, iftira, yalan, hased ve kibirden uzak, Rablerinin her an onları gördüğü düşüncesiyle ihsan halinde, samimi olarak Allah’ın rızasını gözetip ihlasla salih ameller işleyenler, imanlarını destekleyip kurtulacaklardır. İman ve salih amelleri korumak için, hak, başkasına da tavsiye edilecek ki, birbirleriyle tavsiyeleşsinler. Beraberce cemaat olsunlar. Sonra sabırla ilim elde edip, imanla devam etme, sabırla salih ameller işleme, yaptıklarını sabırla ve hak olarak tavsiye etme ve sabrı da beraber olduklarına tavsiye etme ve beraberce kurtuluşa ulaşma. Hak, sizin iman ve İslam üzere olmanızdır ve tavsiye de yaptıklarınızdır. Bu kurtuluşun garantisidir. 

           Rabbimiz, yeminle bu dört vasfı ölünceye kadar yapanlara kurtuluşu vaad eder. Bu dört vasıf imanla başlar, salih amellerle devam eder, hakkı ve sabrı tavsiyeyle sonuçlanır. Bozulmada önce en alttan, yani sabırdan başlar. İlim öğrenmede sabrın bitmesi ve derslerin terki. Topluluktan ayrılınca da hak tavsiyesi yapılamaz. İkinci bozulma ise hak tavsiyesi yapılmayarak olur. Hakkı ve sabrı birbirlerine tavsiye etmeyenlerin salih amelleri, toplumun yaptığı taklidi ve şuursuz amellere dönecektir. Sonra nafileler, ardından sünnetler bırakılacak, ardından da farzların geciktirilmesi ve terki gelecektir. Sonrası ise kurtuluşun ilk yapılması gereken unsuru olan imanlar zayıflayacak ve batıl yollar ve şirk, imanlara, sözlere ve amellere bulaşacaktır. En azından zalimlere meyledilecektir. Tamam, haklısınız ne yapalım, bu kadar olur, bunlarda İslâm’dan bahsediyor, birçok faydaları var, iyi çalışıyorlar, niyetlerini bilemeyiz gibi sebeplerle batılda olanlar temize çıkarılmaya çalışılacaktır. Şirk ve hakkın üstünü örtmek olan küfür, gerçek anlamından düşürülerek tehlikeli değilmiş bakışları oluşturulacaktır. Allah’ın isim ve sıfatlarıyla yarışılan şirki destekleyenlerin, niyetlerine göre sevap kazanacaklarını, bunun vacip olduğunu, hatta daha da ileri giderek bunlara müşrik ve kâfir diyenlerin asıl bu vasıfta olduklarını söyleyecek kadar şeytan nicelerini ileriye götürmektedir. 

           Asıl mesele onları temize çıkartmak mı, yoksa kendileri de onlar gibi düşünürler ve yaşamak mı isterler? Bundan dolayı onları temize çıkartsınlar ki kendileri de temize çıksın. Bu bozulmanın başlaması ve haktan daha da uzaklaşmadır. Bu sapmaların cemaat ve şahıs olarak çok örnekleri vardır. Bunlar asır suresinin verdiği mesaj olan dört vasfı sürekli yapanların kurtulacağını bilmeme ve düşünmemedir. İman yeterli bakışlarının ve asır suresini üzerlerine almamalarının bir sonucudur. Her alanda, ilk sabrın tükenmesi, bir gevşemedir. Sonrası hem dünyada hem de ahirette nice üzüntülere sebep olacaktır. Bir şeyde başarısızlık varsa, bu ilk sabrın bitmesiyle olur. Sabır, mücadele edip sıkıntıdan çıkmak, elde edilecek şeyler için gevşeklik göstermeden çaba harcamaktır. Tarihte verilen nice sabır örneklerini unutmamak ve örnek almak gerekir. Bu gevşememeye ve üzülmemeye sebep olacaktır. Bir davaya ilk başlayanda heyecan ve istek olacaktır. Asıl olan bunu bir ömür ve cemaat olarak topluca yapabilmektir. 

           Rasulullah’ın (s.a.s.) bildirdiği şu hadis meseleyi ortaya koyacaktır. “Her şeyin coşkuyla yapıldığı bir zaman vardır. Her coşku sonrasında da bir gevşeme olur. Kimin gevşeme (fetret) dönemi sünnetim ölçüsünde olursa o, hidayete ermiştir. Kiminde öyle değil ise helak olmuştur.” (Beyhâki) İlk heyecanlar sürekli devam etmez ve edemez. Ara ara durur ve yavaşlar. Derslerin azalması, ilim talebin azalması, nasihatlerin ve davetlerin azalması gibi durağanlıklar olacaktır. Rasulullah (s.a.s.) bu dönemde sünneti terk etmeyerek birlikte hareket edenlerin hidayette kalacağını, yoksa sapmanın geleceğini bildirmiştir. Gevşeme olur, önemli olan sonrasıdır. Mü’minin mutlaka bilmesi gereken, imtihanda olduğu ve her an sınanıp deneneceğidir. Sınanıp denenme, sabır ister ve sabırla da imtihanlardan çıkılır. Sabırla verilen mücadelelerin karşılığı alınır. Şirkin ve haramların bunca yayıldığı bir yerde sabırla iman ve İslâm üzere bir topluluk olarak devam edenler kurtulur ve sabırla verdikleri mücadelelerin karşılıklarını alırlar. Bulunulan ortama kızanın, önce bu yere onu halife olarak gönderenin Rabbi olduğunu bilmesi gerekir. Herkes mücadelesini bulunduğu yerde verecektir. Bulunduğu ve ulaşabildiği yerleri düzeltmekle sorumludur. Bunun için gevşemeden ve üzülmeden mücadele vermelidir. Sonuç ise Rabbimizin takdiridir. Yeryüzünün, insanların ve bu dinin sahibi O’dur. Yeryüzüne halife olarak gönderdiği insanlarında sahibi ve sorumluluğu O’na aittir. Mü’minlere düşen de bu ortamda sadece davet ve hatırlatmadır. Hak da kalmak isteyenlerle sabırla yola devam…

           Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer iman etmişseniz üstün olan sizsiniz.” (Ali İmran/139)Hiçbir kimse, imtihan gereği yarın ne getireceğini bilemez. Kimse de bunun garantisini veremez. Yarının getireceği takdiri başınıza gelmeden önce kabul edin. İmtihanı sabırla karşılamak gerekir ki, sabır meydana çıksın ve gereği yapılsın. Yoksa insan yarından emin gibi yaşar ve imtihan olunmayacağı bakışındadır. İmtihanla karşılaşınca nasıl oldu, neden oldu, oysa tedbir almıştım, beklemiyordum demek zorunda kalır. Bunlar bir mü’minin sözleri değildir. Birbirlerine hakkı tavsiye etmeyenlerin ve sabretmeyenlerin sözleridir. Bulunduğu ortamdan ve hallerinden şikâyet edenler, hiçbir şey yapmayanlar veya sabırları azalanlardır. Sizin kapasiteniz, gücünüz kadardır, o da elinizin ve dilinizin ulaştığı alanlardır. Bunun dışı size ağır yüktür, bu da size yüklenmemiştir. Rasulullah’ın ve her peygamberin güçleri kadar davet yaptıkları ve ulaşabildikleri yerlerden sorumlu oldukları unutulmamalıdır. Bu gevşememeye ve üzülmemeye sebep olacaktır. Herkesi ve her yeri düzeltme çabasında olan, biranda her şey düzelsin isteyen, vazifesini ve sınırlarını anlayamamıştır. Bunları yapabilecek olan sadece Rabbimizdir. 

           Biz gücümüzden ve verilen kapasiteden sorumluyuz. Bunların dışına çıkmak had bilmemektir. Üç beş kişiyle dünyayı düzeltmeye çalışanların gevşemeleri ve sonucunda pes etmeleri kaçınılmazdır. Bu onların yapabilecekleri bir iş değildir. Ağır yüklerin altına girip de olmadı demek, hedefini ve amacını anlayamamaktır. Kendi çocuğunu bırakıp da başka çocukları kurtarmaya çalışanın bakışı, en yakınlarından başlaması gerekenlerin ulaşamayacakları yerleri kurtarma çabaları, hep hedefi net olmayanların ve kolayı bırakıp zoru seçmenin sonucudur. Yüklenen hedefin ve vazifenin dışına çıkmak sabrın bitmesine ve gevşemelere sebep olacaktır. Kur’ân’ın bildirdiği hedef ve o hedefte gidenlerin yolları bazılarına az gelmekte ve yetmemektedir. Ne yaptıklarına bir bakın, göreceğiniz şey sadece konuşma ve mücadele edenleri beğenmeme ve eleştiriden başka bir şey değildir. Asıl olan, hedefi ve hedefe giden yolun ölçüsünü bilmemektir. Bu yolda ve hedefte önce giden peygamberleri ve yolunda olanları örnek almamaktır. Sonuçta da niceleri için olmadı ve olmaz demek kaçınılmazdır. Pes ederler ve etraflarına da pes etmelerini tavsiye ederler. Sonuçta da kendi başlarına kalıp fikir ve yaşantıları değişir ve batılda olanlara meylederler.

            Bu düşüncede olanların sözleri de aynı Hz. Talut’a tabi olup sonra da nehirden kana kana su içerek pes edip karşıya geçemeyenlerin sözleri gibi, bu kadar kişiyle bir şey yapamazsınız, helak olacaksınız demek olacaktır. Rabbimizin kendisine yüklemediği ve onu aşan meselelerde yük altına giren, kendi kapasitesini kavrayamamış, Allah’ın yükünü hafife almış, ben daha fazlasını yaparım deyip, o yükün altında kalmıştır. Şirkin hâkim olduğu toplumlarda, peygamberlerin ortaya koyduğu örneklikler bu zamanın mü’minlerine güzel birer örnekliktir. Peygamberlerden daha fazla gayretli ve daha ağır yükleri yüklenme, kimsenin hakkı ve haddi değildir. Az ve sürekli yapılan nice çalışmaların sonuca ulaştığı unutulmamalıdır. Etrafınızda ki nice çalışmalara bakarsanız, bunlar görünecektir. Dünkü halinizi düşünün ve geldiğiniz hali ve yapılan çalışmaları görün. Kişi bu davaya ne kattı, ona bakmalıdır, kimin ne yaptığına değil. Kendi yaptıklarına bakarak sabırla mücadele ederler ve hakkın hâkim olması için yarışırlar. Sabırla mücadele halinde olanlar, başkalarıyla uğraşmaz, uğraşacak vakit bulamazlar…

  • Hüküm Ancak Allah’a Aittir!

    Hüküm Ancak Allah’a Aittir!

     

    Yeryüzünde sorumlu kılınan insana, bu sorumluluğunu yerine getirebilmesi için hükümler gereklidir. Her insan da bunu kabul edecektir. Medeni toplumlardan cahil toplumlara, herkese bir ölçü gereklidir. Mesele bu kuralları kimin belirleyeceğidir. Aslında mantıklı düşünülse bu hükümleri belirleme hakkının, var edene ait olduğunu herkes kabul edecektir. Yani yaratan, yarattıkları üzerinde tek hüküm belirleme hakkına, doğal olarak sahibdir. Yeryüzünün sorumluluğu ve bedeninin kullanımı kendisine verilen insan, Allah’ı gereği gibi tanımaması ve unutmasının sonucunda, hüküm koyma hakkını kendinde görmüştür ve bunu diğer insanlara dayatmış veya sevdirerek kabul ettirmiş ve bu hükümleri onlara korutmuştur. 

    Rabbimiz insanın unutacağını, bilmeyeceğini ve aldatılacağını bildiği için her topluma yaratıcılığını hatırlatarak, yarattıkları üzerinde hükmedici sadece kendisi olduğunu, “ İyi bilin ki yaratmak da emretmek de O’na aittir” ( Araf/54) diye bildirmiştir. İnsan doğal olarak bilir ki bir şeyi inşa eden, meydana getiren onun sahibidir. Sahib olduğu o şey üzerinde kural belirlemeye, nasıl kullanılacağının ölçülerini koymaya hak sahibidir. İnsanoğlu kendi meydana getirdiği şeyler üzerinde kendini hak sahibi görürken, Allah’ın var ettikleri için sahiblenme ve kural koyma hakkını Allah’a vermez veya verme gereği duymaz. Niceleri İslâm adına bu hakkı Allah’a verme gereği duymazlar. 

    HÜKÜM KOYMA HAKKI KİME AİTTİR? 

    “ Hüküm ancak Allah’a aittir” (Yusuf/40) 

           Allah’u Teala, insanın kendi hayatı için kurallar belirleyeceğini ve belirleyeceği hükümlerin adaletli olmayacağını bildiği için, hüküm koyma işini hiçbir kuluna bırakmamıştır. İnsan, menfaatçi, aceleci ve hırslı olduğu gibi insanların ihtiyaçlarını belirlemede de eksik ve acizdir. Rabbimiz, yarattığı kullarını en iyi bilendir ve onların hiçbir şeyine de muhtaç değildir. Allah’ın (c.c.) hüküm koyma işini insanlara bırakmaması, insana yapılan en iyi lütuftur. Yahudi, Hristiyan, Hindu, Budist, Müslüman, inanan ve inanmayan nice toplumlar ve insanlar, hayatları boyunca nice hükümler belirlemişlerdir. Niceleri bilinçli, niceleri de bilinçsiz hüküm belirlerler, onları yaşar, savunur ve korurlar.. Din adına yapılan nice hüküm belirleme işi, Allah adına yapılmaktadır. Hükmederek helal ve haram ölçüleri belirleyenler, caiz, caiz değildir, küfür, küfür değildir, şirk, şirk değildir gibi nice hükümler belirleyenler olduğu gibi, Allah ile hakimiyet yarışına girme ve onunla irade yarıştırma yapıldığı gibi islam adına yapılan nice haddi aşmalar. Kimin din adına ve siyasi alanda ne hüküm koyduğundan ziyade, hüküm koymanın Allah’ın (c.c.) hangi isim ve sıfatlarının gasp edildiği meselesidir. 

          Ehli kitabın din adamlarının ve onlara tabi olan toplumun düştüğü duruma İslâm toplumu da düşmüş, fakat bunun farkında değildir. Ehli kitab ve benzeri din mensuplarının düştüğü durumun iyi kavranması gereklidir. Rabbimiz, bunu yaklaşık bin civarında ayetler bize bildirmektedir. Buna rağmen İslâm toplumu aynı hatalara düşmüş durumdadır. Mesele bu durumdan nasıl çıkılacağıdır. Hatayı gündeme getirmekten ziyade, çözüm üretmek esastır. Hatalar anlaşılmadığında çözüm üretme ihtiyacı da hissedilmeyecek ve Kur’ân’ın bildirdiği kafir ve müşrik toplumların durumuna düşülecektir. 

           Yine Hz. Yakup, çocukları Mısır’a giderken onlara şöyle tavsiye etti: 

           “ …. Ben Allah’a karşı size her hangi bir fayda sağlayamam. Çünkü hüküm sadece Allah’a aittir. Ben O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenlerde O’na tevekkül etsin dedi.” (Yusuf/67)

           Allah’a karşı size bir fayda sağlayamam… Peygamber de olsam, Allah’ın size takdirinin önüne geçemem. O’nun takdiri mutlak gerçekleşecektir. Belirleyeceğim hiçbir ölçü, tedbir, alacağımız hiç bir karar O’nun bize takdirini değiştirmeyecektir. Çünkü hüküm sadece Allah’a aittir. Biz ise sadece o hükümlere itaat eder ve teslim oluruz. Ben O’na tevekkül ettim demiştir. Yani hayatımla ilgili her türlü kararın verilme işini güvenip, sadece Allah’a teslim ederim. Tevekkül, güvenip, hayatıyla ilgili işleri birine teslim etmektir. İman da aslında güvenmektir. Ve Hz. Yakup tevekkül edip, hayatını birine teslim edeceklere tavsiye ederek, güvenen sadece Allah’a güvensin demiştir. Bu tavsiyeyi Rabbimiz de bize yapmaktadır. Bir peygamber ve çocuklarının teslimiyeti, zamanın nice müslümanım diyenlerinde yoktur.  Hüküm koyma işini Allah’a havale etmek gerektiği gibi, bu hükümlere teslim olup Allah’a tevekkül etmek gerekir. Bu da iman ve İslâm’dır. 

           “ Ey zindan arkadaşlarım! Birbirinden ayrı olan çokça rabler mi hayırlıdır, yoksa bir ve Kahhar olan Allah mı?” (Yusuf/39)

           Hz. Yusuf zindan arkadaşlarına, sizin hayatınıza din adına ve siyasî alanlarda kurallar belirleyen nice rableriniz var. Birini memnun etmeye çalışırken diğeri kızıyor, yüz çeviriyor. Birinin yapın dediğini, diğeri yapmayın diyor. Birinin şirk dediğine diğeri değil, helal dediğine diğeri haram diyor. Bir sürü rabler mi hayırlı, yoksa sizi, sizden daha iyi tanıyan, sadece sizin menfaatlenmeniz için kural belirleyen, tek olan Allah mı, demiştir. Bugün insanlara, Allah’ın iradesi mi, insanların iradesi mi deseniz Allah’ın iradesi diyeceklerdir. Neyi yapıp neyi yapmayacağınızın ölçüsünü belirleyen rab, Allah mı olsun, insanlar mı deseniz, yine Allah diyeceklerdir. Hayat programınız Kur’ân mı yoksa laiklik ve demokrasi mi olsun dense çokları Kur’ân diyecektir. Ama uygulamada görünen hiç öyle değildir. Çünkü insanlara böyle bir tercih yaptıkları söylenmemektedir. Kişiler ve kuruluşlar arasında tercih yaptıkları görüntüsü verirler. Oysaki irade ortaya koyan, rablik iddiasında bulunmuş, kabul edenlerde onları rab kabul etmişlerdir. Müslümanım diyen nice kalabalıklar, Allah’dan başka rabler edindiklerinin farkında değildirler. Bu, Rab kavramını bilmemenin bir sonucudur. O da Allah’ı Rab olarak tanıyamamakla sonuçlanacaktır. Ruhlar aleminde niçin Rab sözü verildiği bu noktada çok önemlidir. 

           “ O kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah’dır. Önünde ve sonunda (dünyada ve ahirette) övülme O’na aittir. Hüküm yalnız onundur. Siz ancak ona döndürüleceksiniz.” (Kasas/70)

           İnsanlar, kendilerine Allah’dan başka yasa belirleyen, neyi yapıp, neyi yapmayacaklarının ölçüsünü koyan rabler edinirler. Bunların din adına ve siyasî alanlarda belirledikleri kurallara göre hayatlarını düzenlerler. Helal, haram, iman şirk, ticarî ve siyasî kurallar, ceza verme, miras belirleme, giyim kuşam, evlenme boşanma, inanç, ahlak, muamelat ve ibadetlerde nice hükümler… Bunları kim belirliyorsa veya zamana göre, sistemlere uygun hale getiriyorsa, bu rablik ortaya koymadır. İnsan da mutlaka bir kurala göre hayatını düzenleyecektir; bu kural koyma işini ya Allah’a verecek ya da güvendiği insanlara… Kurallarına uyulan da ilâh olur. Kurallarına uyulana güvenilmiş, güvenildiği içinde sevilmiş ve sevilende mutlaka övülecektir. Bunlar da ilâha yapılır. Mü’min ise sadece Allah’a güvenir, güvendiği için O’na itaat eder, sever ve över. İnsanın hayatı için vazgeçilmez kabul ettiği şeyler onun ilâhı olur. İnsan, dönüşün Allah’a olduğunun farkında olmalıdır ve hükmedici Rab ve itaat edilen ilâh sadece Allah kabul edilmelidir. 

            İNSANLAR NEDEN ALLAH’DAN BAŞKA İLÂH VE RAB ARAR?

           İnsan, birine güvenmek, sığınmak, doyurulmak, birinin yardımına, himayesine, koruyup gözetmesine ihtiyaç duyar. Bunu dünya ve ahret için kim vaat ederse, onu, kendisine kural belirleyen, hayatını terbiye edip, çekip çeviren rab edinir. Koyulan kurallara isteyerek ve severek itaat eder, o kural koyanları sever ve överler. Yani onları ilâh yerine koyarlar. Dinden de vazgeçemeyen bu insanlar, Allah’dan başka birçok daha ilâhlar edinirler. Dinin aslı bilinmeyince, Allah (c.c.) isim ve sıfatlarıyla tanınmayınca, yeni rab ve ilâhlar kaçınılmazdır. Bu boş bırakıla alanları, birileri elbette dolduracaktır. İlimsiz olduğunuz her bir alanda, yeni din belirleyenler çıkacaktır.

           “ De ki; şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.” (En’am/162)

           Mü’minin Rabbe olan teslimiyetini ortaya koyan güzel bir ayet… Namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi Allah içindir. Yani hayatımla ve ahiretimle ilgili meseleleri belirleme hakkı Rab olan Allah’a aittir. “De ki” emrini önce bizim ortaya koymamız gerekir. Daha sonra bu emir, karşıya denilir. Tavsiye ettikleriniz, yapmanız gerekenlerdir. “De ki” emrini, alemlerin Rabbinin dediği unutulmamalıdır. Namazın kuralını belirleyen Rab olan Allah (c.c.) ise, tüm ibadetlerin kurallarını da O belirleyecektir. “Hayatım alemlerin Rabbine aittir” diyen, hayatın içindeki kuralları belirleyen Rab Allah’dır, demek ister. Tüm kainata ve içindeki her şeye kurallar koyan, elbette yarattığı insana da kural koyma hakkına sahibdir. Namazını, ibadetlerini ve ölüm anına kadar tüm hayatının iradesini belirleme işini Allah’a teslim eden, sadece mü’mindir. Tek bir kuralı, din adına ve siyasî alanda bir başkasına veren, şirk koşmuştur. Bugün, din adına ve siyasî alanlarda İslâm diye, İslâm’a uygun diye, hayata yön veren hükümler ortaya çıkarılmaktadır. Sorulsa herkes iyi niyetlerle, Allah rızası için yaptığını söyleyecektir. “Sakın aldatıcılar sizi Allah ile aldatmasın” emri unutulmamalıdır. Şeytan, Hz. Adem ve eşini, sonsuz cennette kalma ve melekler gibi olma vaadiyle kandırmıştır.

           “ De ki; Allah her şeyin Rabbi iken, ondan başka Rab mi arayayım? Herkesin kazandığı günah, ancak kendi aleyhinedir. Hiçbir günahkar bir başkasının günahını yüklenmez. Sonra dönüşünüz yine Rabbinizedir. O, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.” (En’am/164)

           Yaptıklarımızın içinde, Rabbimizin yapmayanlara dememizi istediği bir başka bilinmesi gerekenler. Allah (c.c.), her şeyin Rabbi iken, yani tüm kainata yasa belirleyip, çekip çevirirken, O’ndan başka hayatıma kurallar koyacak yeni rab mi arayayım? Din adına ve siyasî alanlarda yeni ölçü belirleyenleri edinenler, kendilerine yeni rabler edinmiş olurlar. Tarih boyunca sapan tüm toplumlar aynı hataları yapmışlar. Zamanın değişmesi, sonucu ve musibeti değiştirmeyecektir. Herkeste yaptığının karşılığını elbette görecektir. Din adına ve siyasî alanlarda kurallar belirleyenler bundan ne kadar sorumlu ise, onları savunup destekleyen ve koruyanlarda aynı suça ortaktırlar. Vesile olan yapan gibidir, hükmü unutulmamalıdır. İnsanın dönüşü, mutlak hükmeden Rablerinedir. Herkes bunu kabul ederken, uygulamada aynı durum gerçekleşmez. Din adına ve siyasi alanlarda kurallar koyanlar, fetvalar belirleyenler ve bunu Allah adına yaptığını söyleyenlerin, bu sözleriyle Allah’ın rızası ve emri doğrultusunda iş yapıp, hakkı gerçekten ortaya koymaya çalışanların aralarında bugünkü bir yığın ihtilaflar vardır. Bugün çözemeyeceğimiz bir çok meseleyi, Rabbimiz, ahrette çözeceğini bildirmektedir. Bu meseleleri bizim hatırlatmamız, bize düşendir kısımdır. Hakem olan sadece Allah (c.c.)’dır. 

            DÜNKÜ VE BUGÜNKÜ BAKIŞLARDA HİÇBİR DEĞİŞİM YOKTUR

           Ayetlerde ilâh ve rab edinmeyle ilgili Rabbimiz, bunu tarih boyunca yapanların bakışlarını bildirmiştir. Bu bakış, bugünde aynıdır… 

           “ Onlar, kendileri için izzet ve şeref olsun diye Allah’dan başka ilâhlar edindiler.” (Meryem/81)

           Güç, kuvvet, itibar, güven, gündemde kalma, övülme gibi nice sebeplerle, din adına ve siyasî alanlarda kurallar koyanların yanında olmakla, olmayı istemekle ilâhlar edinirler. Veya bu şekilde ilâh edinilmiş olanların, yanında olmak isterler. Bir başka ayette Rabbimiz asıl izzetin Allah’ın Rasulünün ve mü’minlerin yanında olduğunu bildirmiştir. Allah’ın iradesi olan Kur’ân, Rasulullah’ın (s.a.s) örnekliği olan sünnet ve mü’minlerin yolu olan cemaatten ayrılan, yerine başka yollar ve yol arkadaşları edinenler, kendilerine yeni rab, ilâh, önder ve yol arkadaşları edinmişlerdir. Bu, din adına ve siyasî alanlarda gündemde kalma hastalığının ve en iyisi biziz bakışının bir sonucudur. Niceleri de az zahmetle, hem dünyayı, hem de ahreti kazanmak istemelerinin sonucunda, bu hatalara düşmüşlerdir. 

           “ Belki kendilerine yardım edilir diye Allah’dan başka ilâhlar edindiler. Halbuki kendileri ilâhlar için hazır askerler oldukları halde, o putlar onlara yardım edemezler.” (Yasin/74-75)

           Kendilerine yardım edilsin diye ilâhlar edinmeleri, bir başka sebeptir. Mekke müşriklerini müşrik yapan sebep de budur. Allah’dan başka yardım istenilen ise, velidir. Mü’minlerin tek sığınacakları ve emredecek velisi, sadece Allah’dır. İnsanoğlu dünya ve ahiretleri için nice yardım ediciler edinirler. Oysa hüküm koyucu sadece Allah (c.c.)’dır. Ve hükmü de mutlak gerçekleşecektir. O zaman sığınılacak, yardım istenilecek Allah’dan başkası olmamalıdır. Rabbimizin bu ayetinde bildirdiği gibi, tabi olanlar aslında tabi olduklarına yardım eder, korur ve savunurlar. Dinî ve siyasî ilâhlar, toplumun destek ve yardımı olmasa, ilâhlıkları havada kalacaktır. Toplumun övme ve yüceltme desteği olmasa, onların hiçbir güç ve etkileri olmayacaktır. Dünyada birbirlerini koruyup, savunan ve övenler, ahirette birbirlerinin düşmanı olacaklar ve kat kat ceza verilmesini isteyeceklerdir. İnsanların dünya adına sığındıkları şeyler, onları, Allah’dan gelebilecek felaketlerden koruyamayacağı gibi, din adına, ahirette güvence verenlerin kıyamet günü onlara bir yardımı da olamayacaktır.

           “ İyi bilin ki, halis din Allah’ındır. Allah’ın dışında ilâhlar edinenler, biz onlara, ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz derler. … ” (Zümer/3)

           Rabbimiz, sadece din benim belirlediğim demiyor da, halis olan, saf ve değişmemiş olan ve en adaletli din, benim ki buyuruyor. Bir grup onların kuralllarına itaat edip ilâh edindiklerine göre yaşarken, bir grupta bizi Allah’a yaklaştırsın diye ibadet ediyoruz, yani kurallarına göre yaşıyoruz diyorlar. Bugün her cemaatin itikadî, ahlakî, ibadî ve muamelatla ilgili ölçüleri ve değişmez kuralları vardır. Kendilerinin ve hocalarının belirlediği bu kuralları tartışmaz ve söz ettirtmezler. Allah’ın ayetlerini tartışma konusu yaparlarken, cemaatlerinin ve hocalarının fikirlerini sorgulatmaz ve eleştirisini yaptırmazlar. İşte bu, onları, tam ilâh edinmedir. Ayette bildirildiği gibi, bunu din adına ve iyi niyetlerle yaparlar. Ahirette sevap kazanma umuduyla yaparlar ve savunurlar. Kimse geçmişteki ümmetlerin örneklerine bakarak yapılanları kendi ve cemaati için düşünmez. Görüntüde kimse kötü niyetlerle bir şey yapmıyor. Tıpkı ehli kitap ve benzerleri gibi..!   

           “ Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine şeriat yapan ortakları mı var?….” (Şura/21)

           Demek ki Allah’dan başka, din adına bir ölçü belirleyen ve şeriat koyucu oluyor. Kur’ân’da bulunmayan ve kast olunmayan, örneğimiz olan Rasulullah’ın hayatında yaşanmayan hiçbir şey, din adına olamaz. Gizli gaybi bilgiler, rüyalar, nefsi zorlama tevillerle bir din yaşayan ve bunları sorgulatmayanlar, kendilerine din adına yeni şeriat koyucular belirlemişlerdir. Şirk ve küfür olan nice meseleleri İslâm gibi gösteren, şirk ve küfür olmayan nice meseleleri de şirk ve küfür gösterme gayretinde olan, haramı helal, helalleri de haram gösterme yarışında olanlar, aslında kendilerini dinde şeriat koyucu konumuna sokmuşlardır. Dinde şeriat belirleyen rabdir. Rab olma hakkı sadece yaratan Allah’a aittir… 

           “ İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’dan başkasını ona denkler edinirler. Onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür. …” (Bakara/165)

           Allah (c.c.), isim ve sıfatlarıyla gerçekten tanınmayınca yerine bir başkaları geçecektir. Sahip olan Malik, hükmeden rab, itaat edilen ilâh, sığınılıp yardım istenilen veli, güvenip hayatın teslim edildiği vekil edinilerek, Allah’a eşler ve ortaklar edinilir. İnsan tanıdığını sever, sevdiğinin kurallarına tabi olur, tabi olduklarını da över. Farkında olarak veya olmayarak Allah’ı sever gibi, onları severler. Tanımadığınız Allah’ı sevemez, O’ndan korkamaz ve O’na itaat edemezsiniz. Allah’ı tanımadığınız içinde, O’nun yerini niceleri dolduracaktır, siz de bunun farkında olamayacaksınız. Sahabenin, Allah’ın Rasulüne, bu Allah’ın emri mi, senin görüşün mü diye sorduğunu, siz hocanıza, size din adına bir şey söyleyene sormazsanız, yeni rab ve ilâhınız kapıda demektir. 

           “ Heva ve hevesini kendisine ilâh edineni gördün mü? O’na sen mi vekil olacaksın?” (Furkan/43)

           Hüküm koyup rab ve ilâh olan sadece tabi olunanlar değildir. Kişinin kendisi de kendi iradesini aklını, tecrübesini, düşüncesini, fikrini, bencesini irade olarak ortaya koyar. Bu fikrini savunur, korur, kendisini rab yerine koyar. Ortaya koyduğu fikirlerine göre yaşar ve kendini ilâh yerine koyar. Şirk, küfür, helal, haram, caiz, caiz değil gibi nice ölçüler belirleyerek rablik, bunlara itaat ederek de ilâhlık ortaya koymuş olur. Bu da yetmez, bu düşüncelerine başkalarının da uymasını, kabul etmesini ister. Bunun için tartışır, kavgalar eder, bulunduğu yapıları terk eder. Elbette biz bu düşüncede olanlara vekil olamaz, onları savunamayız. Allah’a karşı yapılan haddi aşmalarda, bizim onları savunucu olmamamız istenmiştir. Gerek din adına, gerekse siyasî alanlarda ortaya konulan benceler onları bağlar. İşimiz bunları Kur’ân ve sünnet süzgecinden geçirmektir. Ehil olanlar bunu yapmalıdır ve yapacaklardır da. En yakınlarımızda olsa küfrün savunucularına karşı ve hevasını ilâh edinenlere karşı tavrımız, mü’minlere olan tavırla aynı olmamalıdır.  

           “ De ki; hak Rabbindendir. Dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin…” (Kehf/29) 

           Hakkı demesi gereken, hüküm koyucu olmuş. Hüküm vermeden önce bu kimin adına, kimin dini adına yapılıyor ve bunun hesabı nasıl olacaktır? Herkesin kendi iradesiyle, bir başka iradeye tabi olma, onları rab ve ilâh edinme hakkı vardır. Rabbimiz buna müdahil olmamaktadır. Akıl, irade ve vicdan verilen insan, inanç tercihinde dünyada serbest bırakmıştır. Davetçiye de bunu bildirmiştir. “De ki, hak Rabbindendir.” Her ne diyorsak hak olan Kur’ân’a ve onun yaşayan örneği olan Rasulün sünnetine göre olmalıdır. Hakkı ortaya koyan Rab, sadece Allah’dır. Onun belirlediği yasalardan başkası hak olamaz ve hak kabul edilemez. Hakkın içine nice hevalar, benceler karıştırılıp İslâm adına hak diye anlatılmaktadır. Bize düşen Rabbimizin bildirdiği hakkı anlatıp, insanların akletmelerini, yani meseleyi kavramalarını sağlamaktır. Hakkı veya inkarın tercihini onlara iradelerine bırakmalıyız. Allah’ın (c.c.) zorlamadığını, biz, Müslüman olacaksın diye zorlayamayız. Zorlayan, farkında olmadan hidayeti kendinde zannetmektedir. Asıl olan hakkı ortaya koyma işi ve hakkın sadece Rabbimize ait olduğudur. 

           “ Eğer, (Muhammed) kendinden bazı sözler uydurup da, bize isnad etseydi, elbette biz onu kuvvetle yakalardık. Sonra da onun şah damarını koparırdık.” (Hâkka/ 44-46) 

           Rabbimiz, hükmetme işini sadece kendisine ait kılmış ve “hüküm sadece Allah’a aittir” diye emretmiştir. Rasulullah’ın hevasından bir şey ortaya koymayacağını, ona her ne emretmişse, Kendisinin emrettiğini bildirmiştir. Bu işin ne kadar önemli olduğunu, Rasulullah’ın bile hevasından hareket edemeyeceğini bildirerek, buna yeltenenleri uyarmıştır. Peygamberin tehdit edildiği bir nokta da bizim masum olmamız ve Allah’ın gazabından emin olmamız mümkün değildir!.. 

           Rabbimiz, peygamberini dahi tehdit ederek, eğer sen bu dine kendinden bir şey katıp veya eksiltip, sonra da bu dindendir dersen, dinden olmadığı halde dinden diye, kendinden bir şey ortaya koyarsan bunu Allah’a isnad etmiş olursun. O zaman seni gücümüzle yakalar, şah damarını parçalarız tehdidi dün Rasullulaha ve ashabına iken bugün tüm müminleredir . Rabbimiz iradesi olan İslâm’a, dışarıdan din adına bir şeyi ortaya koyan peygamberi dahi olsa tehdit etmektedir. Peygamber olmayanların vay haline! Peygambere yapılan bu tehdidi, dinde nice tahrifatlara rağmen üzerine almayan İslâm toplumunun ve din adına konuşanların vay haline!..   

           “ Bilmediğin şeyin ardına düşme. Şüphesiz ki kulak, göz ve kalp, işte bunların her biri bundan sorumludur.” (İsra/36)

           Rabbimiz, insanın din diye her ortaya konulana tabi olmamasını tavsiye etmiştir. Kendi aklına güvenerek bilmediği, bilemeyeceği ve bilmemesi gereken şeylerin tarih boyunca ardına düşmüş ve nice sapmalara sebep olmuştur. Rabbimiz, insanın menfaati için bilmediğinin ardına düşmemesini tavsiye etmiştir. Çünkü her söylenenin ve yapılanın bir hesabı olacaktır. Yapılan her şeyden göz, kulak ve kalp sorumlu olacaktır. Kulak işitmemesi gerekeni işitir, göz görmemesi gerekeni görür ve kalp bunlardan etkilenir. Sonuçta ise kalbin etkilendiğine itaat edilir, sevilir ve övülür. Bunların elbette ahirette bir karşılığı da vardır. Ayrıca Rabbimiz tecessüs etmeyin, yani casusluk yapmayın diye emreder. İnsanların gizliliklerini araştırmayın, bu sizin vazifeniz değil buyurur. İnsanları, Rableriyle baş başa bırakmak gerekir. Yine Rabbimiz “ Seni onların başına bekçi kılmadık” ve “ seni zorba göndermedik “ buyurarak mü’minlerin hadlerini bilmelerini, Allah’ın sınırlarını geçmemeleri gerektiğini bildirmiştir. İnsanların gizliliklerini araştıran bekçi ve zorla itaat etmelerini sağlayan bir zorba kılınmadık. Niceleri kendilerini dinin bekçisi ve iman ve İslâm olmaları için zorlayıcısı görmektedir. 

           “ Allah’a karşı yalan iftira etmek için dillerinizin nitelendirdiğine göre bu helaldir, bu haramdır demeyin. Şüphesiz ki Allah’a karşı yalan iftira edenler kurtuluşa eremezler.” (Nahl/116)

           Bugün, bileniyle bilmeyeniyle ortalık bu helaldir, bu haramdır diyenlerle doludur. Bunlara Kur’ân’dan ve sünnetten bir delil getirmeyen, kendisini rab yerine koymuştur. Eğitim konusunda, et konusunda, ticarî işlerde, sistemlerle ilgili nice alanlarda hüküm belirleyenlerin buna dikkat etmesi gerekir. Takvalı olmanın gereği olan meseleler, azimeti ve ruhsatı gerektiren nice konularda ehil olmayanlar, din adına ehilmiş gibi hüküm ortaya koymaktadırlar. Bu durum aslında ahirette hesap verecekleri duruma kendilerini farkında olmadan sokmuş olmalarıdır. Kur’ân ve sünnete dayandırmadan ve bu işte ehil olmadan verilen nice fetvalar, içtihatlar, helal, haram, şirk, küfür, veya değil gibi nice meseleleri yapanlar, aslında farkında olmadan kendilerini dinde hüküm koyucu yerine koymuşlardır.  Rabbimiz, bunu yapanlara karşı bu “Allah’a yalan isnad etmektir” diye buyurmuştur. Allah’ın (c.c.) kastetmediği bir şeyi siz İslâm’a mal ederseniz, Allah’a yalan isnat etmiş olursunuz. İslâm adına bir şey ortaya koyan, bunu Allah adına söylediğinin farkında değildir. Bunu yapanların iflah olmadıkları da malumdur. Din adına ve siyasî alanlarda kim Allah’ın kastetmediği, kitabında bildirmediği bir şeyi O’na mal ederse, Allah’a iftira etmiştir ve bunlar iflah olmazlar.   

           “ Onlar hahamlarını, ruhbanlarını ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’dan başka rabler edindiler. Halbuki onlara, ancak bir olan Allah’a kulluk etmeleri emrolunmuştu. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştuklarından münezzehtir.” (Tevbe/31) 

           Bir gün Rasulullah (s.a.s.) Tevbe suresi 31. ayeti okudu. Adiyy ibn Hatem (r.a.) Rasulullah’ın yanına gelerek “ Onlara ibadet etmiyorlardı ki” dedi. Rasulullah (s.a.s.) “ Onlar Allah’ın helal kıldığını haram,  haram kıldıklarını helal kıldıkları zaman onlara itaat etmiyorlar mı?”diye sorunca, Adiyy ibn Hatem “ Evet” dedi. Rasulullah “işte böylece onlar, onlara ibadet ediyorlar.” Buyurdu. ( Tirmizi)

           Rabbimiz ehli kitaptan bize örnekler sunarak, bu ümmetinde aynı hatalara düşmemeleri istemiştir. Ehli kitabın din adamlarının dinden diye helal ve haram ortaya koymalarını rab, onlara itaat etmekle de ilâh edindiklerini bildirmiştir. Bugün, bırakın İslâm adına nice helal ve haramlar ortaya koyanları, şirk ve küfrü, iman ve İslâm diye sunanlar veya şirk ve küfür olmayan nice ameli meseleleri de küfür ve şirk diye söyleyip savunanlar, aslında Allah adına hüküm ortaya koyuyorlar. Tevbe  31. ayeti ve Adiy ibn Hatem’in bu olayını hiçbir kişi ve gurup üzerine almamaktadır. Asıl olan Allah’ın belirlediği ve belirlemesi gerekenlerin din adına insanların belirlemesidir.

           Zaruret durumunda Allah (c.c.), birçok şeyi helal kılmıştır. İçki ve domuz eti gibi. İkrahı gündeme getirerek Rabbimiz, kullarına taşıyamayacakları yükleri yüklemezken, dini kendi tekelinde görenler, bu zorlamayı yapmaktadırlar. Rabbimiz, zorlanan müstesna derken, niceleri sadece azimet lazım der. Üst takva sınırı ister. İkrahı kendi gücüne göre değerlendirir. Sonuçta da nice problemler ortaya çıkmaktadır. Herkes sınırlarını bilse ve yerine getirse problem kalmayacaktır. Asıl mesele din adına konuşanın, Allah adına konuştuğunun farkında olmasıdır. Bu bize her önüne geleni konuşmamamız, herkesin işine karışmamamız, akıl, irade ve vicdanıyla insanları baş başa bırakmamız gerektiğini gösterir. 

           Bu dinin sahibi Rabbimizdir. Nasıl mü’min ve Müslüman olunacağını ve nasıl kafir ve müşrik olunacağını O belirlemiştir. Bize düşen iman edip, amel ederek Müslüman olmaktır. İman bir şeyi kabul edip güvenmeniz, İslâm ise güvendiğinize itaat etmenizdir. Dinin sahibiymiş gibi davranmak mü’mine yakışan bir davranış değildir. Allah’ın dinini kimse O’ndan daha iyi bilme, savunma ve koruma hakkına sahip değildir. Mü’mine düşen güvenip, itaat etmektir. Dünya insanının ve bu toplumun, örnek ve şahit olacak mü’min ve Müslümanlara ihtiyaçları vardır. “Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder ve kötülükten sakındırırsınız.” ayetini mü’minlerin gündemlerinden düşürmemeleri gerekmektedir… 

                                                                                                   

  • Fâtiha’da Bunları Söylemek

    Fâtiha’da Bunları Söylemek

           Rabbimizin emrettiği, kitabın ilk suresi olan, kitabın anası, esası, temeli ve bir özeti olan sure Fâtiha… Kur’ân’ın anası olan bir sureyi anlamak, ne söylediğinin farkında olmak ve gereğini yerine getirmek… Fâtiha’da nice sözler verilir. Verilen her bir söz, bir ahittir. Her Fâtiha, ahdi yenilemektir. Verilen sözler önemlidir, fakat bu sözü kime verdiğimiz daha da önemlidir. Alemlerin Rabbine söz vermek… Yeryüzünde bütün canlılara merhamet eden, onları koruyan, rızıklarını veren Rahman ve mahşer günü yalnız iman edenlere merhamet edip, nimetlendirecek Rahim olan Allah’ın adıyla sureye başlanır… 

             Dünyada Rahman oluşuna güvenip, Rahim oluşunu düşünmemek bir gaflet ve cehalettir. Mümin Allah’ın Rahman oluşuna güvenir, Rahim oluşunu da unutmaz. Esas olan sonsuz hayat için mücadele ve hazırlık yapmak… 

           “Hamd alemlerin Rabbi Allah içindir”

    Hamd; övmek, sena etmek, yüceltmek, münezzeh kılmak (noksansız bilmek), tam kılmaktır. Bugün, nicelerinin yaptıklarının ve söylediklerinin hikmetini soramamak, sorgulayamamak, niçin yaptı ve neden söyledi diye sorgulamamak. Bunun arkasında onu mükemmel kabul etmek, eksiği yok bilmek, hatasız görmek vardır. Sorgulamadığınız, hikmetini soramadınız herkesi hamd etmiş ve yüceltmişsinizdir. Tarih boyunca insanlar din adamlarını, peygamberlerini, atalarını mükemmel bildiler ve Allah’a vermeleri gereken vasıfları onlara vererek, hamdı Allah ile beraber onlara da yaptılar. O yüzden Rabbimiz, hamdin yalnız kendisine yapılması gerektiğini bildiriyor. Yalnız Allah’ın (c.c.) övülmesi konusunda Rasulullah (s.a.s.) “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övdükleri gibi sizlerde beni övmeyin. Bana Allah’ın kulu ve Rasulü  deyin” buyurmuştur. Hristiyanlar Hz. İsa’nın yaptığı mucizeleri onun kendisinden bilip, babasız oluşundan dolayı, Allah katında özel bir makama oturttular. Bu övmeleri, kendilerini kurtarsın, dünyada işlerini yerine getirsin ve ahirette de şefaatçileri olsun diye yapıyorlar… 

           İslâm dünyasına da bu bakış girdi. Veliler, kutuplar ve gavslara aynı makamlar verildi. Hem dünyada işlerini halletsin hem de ahirette şefaat edip, cennete götürsün diye yüceltmeler yapıldı. Rasulullaha (s.a.s.) ve ashabına veremedikleri nice üstünlükleri, gizli ve gaybi bilgileri velilere verdiler. Sünnette bulamadıkları örnekliği, ehli kitaptan aldılar. Kimse kendisi gibi birine tabi olmak istemiyor. Onda bazı üstün vasıflar olmasını istiyor. Onda olmasa da, olma ihtimali yoksa da, ona yaftalayıp kendilerine faydalı olacak hale getiriyorlar, hayallerinde… Ehli kitabın ve müşriklerin din adına ve ibadet kastıyla yaptıklarını, bunlarda yapıyorlar. Kimse karşılıksız bir şey yapmıyor. Bunca övmelerin, yüceltmelerin arkasında elbette hem dünyada hem de ahirette bir beklenti var. Türbeye giden, onu kafasında bir makama oturtmuş, sonrada istediklerine aracı yapmak için bu işi yapıyor. Herkes kendince mükemmel kabul ettiğini, aracı yapıyor. Ve bu övme işi de bir yarış haline dönüştürülmüştür. En üstünü bizimki yarışı… 

           Peygamberler arasında ayırım yapmaması gerekenler, hocalarını,  velilerini, liderlerini övme yarışına girmişlerdir. Bu yapılan övmeler Allah’ın sıfatlarının gaspı haline dönüştüğü için itikadî bir hal almıştır. Mekke müşrikleri putlara tapmadıklarını, o putlara Allah’a yaklaştırsın diye ibadet ettiklerini söylüyorlar. Görüntü de niyet kendilerince iyi. Bugünkiler gibi… Kişiyi sadece övme gibi görülen bu durum, işi mükemmel kabul etmeye götürüyor. Hikmeti sorgulanmaz, hata yapmaz, eleştirilmez, günah işlemez, yalan söylemez gibi mükemmellikler oluşturulur bakışlarda… Allah’a ait sıfatlarda hiçbir şey, O’a denk tutulup övülemez. Peygamberler  kendi aralarında sahabe kendi arasında, müçtehitler ,alimler kendi aralarında üstün tutulabilir. Bu, onlara Allahın lütfettiği makam ve ilimlerdir. Doktoru doktorla, esnafı esnafla kıyaslar yaptıklarıyla üstün tutulur. Övme ile Hamdi bir görmedeki hataların sonucudur bunlar. Hamd de noksansız ve mükemmel bilmek vardır. Allah’a ve dinine yapılan bunca hak gasplarında, hakaretlerde sesi çıkmayanlar, kendi liderlerine, hocalarına ve şeyhlerine söz söylendiğinde alabildiğine tavır ortaya koyuyorlarsa, övmenin, üstün tutmanın kime yapıldığı ortadadır! Herkes sevdiğini ve değer verdiğini savunur, över. Sorgulanmayan her şey mükemmel kabul edilmiştir… 

           Bugün Müslümanlar, ehli kitap gibi din adamlarını bunca övme işini yapmışlarsa, Fatiha da söylenilen “Hamd alemlerin Rabbi Allah içindir” emrinin gereği yapılmamıştır. Çünkü bu ayet anlaşılmamıştır. Söyleyen, ne söylediğinin farkında değildir. İnsanlar çalışıp, çabalayıp cenneti hak etmek yerine, az amelle, aracıların yardımıyla kolay yoldan cennete gitme hesabı yapıyorlar. Bu İslâmca bir bakış değildir. Şefaat olunanlardan olmak için sizin bunu bugün hak etmeniz gerekir. Birilerinin şefaat hakkı olması değil, sizin hak etmeniz gerekir. İnsanın birbirine faydası bugün, yarın herkes kendi derdinde olacaktır… Övme işinde kişiye bir takım vasıfları veren Allah övülmez iken, Allah’ın vasıf verdikleri övülüyor. Bu da  ciddi bir bakış sorunudur. Gelen lütuflar da insanlara teşekkür edilir. Övme o nimeti asıl verene yapılır. Hamd de aşırı sena ve noksanlıktan beri kılma vardır. Bugün insanlar kimi övüp yüceltiyorsa ,onun yasalarına göre hayatlarını düzenliyorlar. Herkes üstün tuttuğuna tabi olur. İtaat ve teslimiyeti ona yapar. Birçokları yardımı nimetin kimden geldiğini, kimin aracılığıyla olduğunu düşünüyorsa ona hamd ediyor. Sözle Allah’a, tavırlarla aracılara yapılıyor.

           “Alemlerin Rabbi olan Allah”

    Alemler, Allah’ın dışında kalan her şeydir. Canlı ve cansız bütün yaratılanlar. Bizim hamd edeceğimiz Allah (c.c.), bütün kainatın Rabbidir. Kainatı fark eden insan, yaratanını kavrayamamış… Gördüğüne inanıp, görmediğini yok sayan bir bakış… Alemlerde insan ve cinlerin dışında kalan her şey, Allah’ı Rab olarak kabul ederler. Rab; kanun koyan, terbiye eden, çekip çeviren, rızık veren, malik olan otorite sahibidir. Terbiye eden, onu yasalarla terbiye eder ve hayatının devamı için rızıklandırır. Allah (c.c.) kainatın yaratıcısıdır. Dolayısıyla yarattıklarının malikidir. Malik olduklarının üzerinde otorite sahibi, tek yasa koyan ve çekip çevireni, yani Rabbidir. 

           Ruhlar aleminde Rabbimiz  “Ben sizin Rabbiniz değimliyim” buyurmuştur. İnsanlarda “Bela/evet” doğru diyerek kabul etmişlerdir. Yani sen bizim tek yasa koyucumuzsun. Bizim tek terbiye edenimiz, çekip çevirenimizsin, demek istenmiştir. İnsan, bu sözün ne kastettiğini unuttu, unutturuldu. Yerine de aracılar oluşturuldu. Rabbimiz insanın verdiği bu rab sözünün yani ahdin gereğini yerine getirsin, kıyamet günü ya Rabbi bizi uyarsaydın düzelirdik, rab sözünün gereğini yerine getirirdik demeyesiniz diye kitabı göndermiştir. Kitabı göndermekle bırakmayıp, hayatıyla yaşayarak gösteren Peygamberler göndermiştir. Ruhlar alemin de yapılan bu ahid neleri kapsıyordu ve kiminle yapılmıştı, bunun iyi kavranması gerekir. Toplumun bilmediği ve kavrayamadığı mesele budur. O gün kendi rızasıyla Rabbi kabul eden insan, bugün gereğini yerine getirmiyor… 

          Allah’ın çokça isim ve sıfatları varken ,sadece biriyle ahid alınıyor. Demek ki yeryüzüne halife olacak insan için bu Rab sözünün kabulü yeterliydi. Çünkü Rabbi kabul, Maliki kabuldür. Rabbin yasalarına itaat, İlâh kabul etmektir. Yine Rabbin yasaları din, itaat etmek de ibadettir. Rabbi kabul, hepsini kabuldür… İnsan yeryüzünde halifedir ,yani yeryüzünü çekip çevirir. Bunun için bir yasa ve düzen gerekir. O yasalarda Allah’ın gönderdiği Kitaplarıdır. Düzen için yasayı gönderen Rabdir. İnsan, Allah’ın yasalarını almayıp, yeryüzünün sevk ve idaresi için kendi yasalarını oluşturursa, kendini rab yerine koymuş olur. Bu yüzden Rabbimiz kendi Rabliğini tasdik ettiriyor. Siyasetinde, hukukunda, ekonomisinde, eğitiminde, kurumunda, iş yerinde, cemaatinde, ailesinde ve kendi hayatında yasa koyucu Allah mı yoksa insanlar mı? Bütün mesele bu!.. 

           Firavun, Kur’ân da 78 defa ismen zikredilen ve kendini rab yerinde gören bir simgedir. Tuğyan edip, baş kaldıran tağutun simgesidir. Firavun da kavmine “ben sizin en yüce rabbinizim” demiştir. Yani Mısır’da tek otorite, tek hüküm koyan, hükmü geçerli olan, itaat olunacak olan, Mısır’ı çekip çeviren, devlet hazinesinden rızıklandıran ve eğiten, benim demiştir. Kendini sahip (malik) gördüğü yerin Rabbi kabul etmiştir. Yani Mısır’da hakimiyet (hüküm koyma) yalnız bana aittir diyordu. Kur’ân bize o kadar çok Firavundan bahsediyor ki sizde bu hataları yapmayın, rabliğe girişenlere karşı uyanık olun, itaat etmeyin, diye. Firavun gibi bugünün yasalarını oluşturanlar, insanları uymak zorunda bırakanlar, isteyerek veya zorla Firavunun tağut yolunu devam ettirmektedirler. Allah adına yeryüzünü çekip çevirmesi gereken ve yeryüzünün halifesi olan insan, o yerde kendini rab yerine koydu. Abd (köle) olan insan, efendisini unutup, kendini efendi (rab) yerine koydu. Ve insanları sınıflandırıp, itaate zorladı. Rabbimiz, insanlar ahitlerine sadık kalsınlar diye kitabı ve peygamberi gönderiyor. Bu bir merhamettir. Rahman oluşun sonucudur. İnsanlar ruhlar aleminde verdikleri sözün ne manaya geldiklerini unuttular. Yeryüzüne geliş gayesini, kitabın ve peygamberin gönderiliş gayesini ve nasıl amel edileceğini unuttular. Kimsenin kendini Allah yerine, yaratıcı yerine koyduğu yoktu. Fakat sahip olduklarını kendilerine mâl edip, onlar üzerinde tasarruf hakkını yalnız kendilerinde görme hatasına düştüler. Bu da Allah’ın Rabliğini gasptır. 

           Kur’ân’da 930 kez Rab kavramı geçecek, firavundan ve benzerlerinden bunca bahsedilecek, Kur’ân’a tabi olduğunu söyleyenler başka rabler edinecek… Bunu anlamak cidden zordur. İnsanların nasıl rahat yaşayacaklarını, cezalarının ve mükafatlarının nasıl olacağını, nasıl eğitileceklerini ben bilirim, biz biliriz diyen ,o yerde kendini rab yerine koymuştur. Onu kabul edip, itaat eden, destekleyenlerde onun rabliğini kabul etmişlerdir. Sorgulamamanın sonucu da bu olacaktır elbet… 

           İnsana öldüğü zaman sorulacak ilk soru “Rabbin kim?” sorusudur. Niçin Rab denirse, ilk önce ruhlar aleminde Rab sözünü kabul, dünyada gereğinin yapılıp yapılmadığının ilk hesabı… İnsana, Allah’ı biliyor musun değil de, Rabbin kim diye soruluyor. Yani dünyada kimin yasalarına tabi oldun, hayatını çekip çeviren, terbiye eden kurallar hangileriydi? Sen hangi yasalara tabi oldun? Allah’ın yasalarına mı yoksa insanların yasalarına mı sorusu sorulacak. Bir yerde hangi yasalar uygulanıyorsa o din, o yasaları koyan rabdir. Onlara itaat edip uymak, İlâh kabul edip ibadet etmektir. 

           “O Rahman ve Rahimdir”

    Rahman; merhametin ve şefkatin tümünü içine alan bir kelimedir. İnsanın bunu anlaması zordur. Çünkü Allah’a yapılan bunca şirk küfür ve isyanlara rağmen kullarını koruyup rızıklandırıyor, dualarına icabet edip yaşama hakkı veriyor. İnsan kendisine yapılan yanlışlık, hata ve düşmanlıklarda karşılığını verir, tanımaz, yaşama hakkı vermez, ilişkiyi koparır. İnsanın kendi merhametine bakarak, Allah’ın merhametini anlaması zordur. Allah (c.c.) Rahman oluşundan merhametinin gereği rızıklandırıyor, müsaade ediyor, cezayı vermekte acele etmiyor. İnsanlarda buna güvenip, bize dokunan yok düşünüp şirkine, isyanına devam ediyor. Rahman kendine ibadet edene de isyan edene de aynı imkanları tanıyor. Bu merhametin sonucudur. Zulmün ortadan kaldırılması müminlere bırakılmıştır. Allah (c.c.) zulmü ortadan kaldıracaksa, iş bitmiştir. İnsan Allah’ın rahmetine güvenip şirk ve haramları rahatça işler. Kendince ,nasılsa vakti var, Allah da affeder bakışı vardır. Oysa Rabbimiz “Sakın şeytan sizi Allah’ın merhametiyle kandırmasın” buyurur. Şeytanda çoklarını bu noktadan kandırıyor. Ama bir tevbe ile yapılan nice şirk ve haramları affetme ancak rahman olanın merhametinin sonucudur. Kıyamet günü Allah’ın yalnız Rahim sıfatı geçerli olacaktır. Bu da yalnız Ona iman edip, itaat ederek Müslim olanların üzerine olacaktır. O güne hazırlık yapanlar da, bu gün iman edip gereğini yerine getiren müminlerdir.

           “O din gününün Malikidir” Din; insanların hayatlarını düzene koyan, ilişkilerini sağlayan, uymak zorunda oldukları kurallardır. Kur’an da birçok manada din kelimesi kullanılmıştır. Burada din ceza ve mükafat demektir. Yani kıyamet günü hükmü ve sözü geçen, o günün tek sahibi, otoritesi geçerli olan, ceza ve mükafat verecek olan, yargılayan ve sorgulayan tek o demektir. Kıyamet gününün tek maliki, hükmü geçeni, ceza ve mükafat vereni demektir. Kâfirlere tağutlara bir bu bir tehdit, müminlere bir müjdedir. Yapılan zulümlerin karşılığının verileceği, görülen zulümlerinde ecirlerinin alınacağı o gündür. Dünyada kendini malik yerine koyanlara, Rabbimiz gerçek malikin kim olduğunu bildiriyor. Bu da bir tehdittir. Allah (c.c.) her şeyin Malikidir. Malik olduklarına da yasalar belirler. Uyanlara mükafat, uymayanlara da cezalar verir. Yeryüzünde ki her şey ve insanın bedeni emaneten insana verilmiş  imtihan araçlarıdır. İnsan bunları kendine mâl edip, kendini malik zannediyor. Malik; elde etmek, iradesini eline almak, yakalamak, sahip olmak, hâkim olmak, kontrol etmek, idareci olmak, saltanat sürmek, güç ve otorite uygulamak, hakimiyeti elde etmek, güç sahibi olmak, düşüncesine, davranışlarına ve duygularına sahip olmaktır. Kim bunları veya birini Allah yerine kendinde görürse o şey üzerine kendini malik kabul etmiştir. Sonrasında da onu kullanım için kendi hükmünü kullanır. Malik olmaya en hak sahibi olan onları yaratandır. Onun dışında ki bütün malik görme girişimi bir hak gaspıdır. O da Allah’ın hakkının gaspı. Müminler ise tevbe suresinde bildirildiği üzere mallarını ve canlarını cennet karşılığı satmışlardır.

           “Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” Abd kölelik yapmaktır. İbadet, Allah’ın kuralarıyla bir hayatı yaşamaktır. Ancak sana ibadet ederiz derken, insanlar senden başka ilahlar edinmişler, yasalarına tabi olup itaat etmişler, hayatlarını ve ibadetlerini düzenlemişlerdir. Bizler bu noktada yalnız seni İlah kabul ediyoruz denilmektedir. İbadet, hayatın bütününü içine alan davranışlardır. Sadece namaz, oruç, hac, Ku’ran okumak, zikirden ibaret bir emir değil, siyaseti, hukuku, ekonomiyi, eğitimi, komşuluğu, akrabalığı, eşliği, evlatlığı yani bütün hayatı içine alır. Hayatın her alanında Allah’ın yasalarına tabi olan fatiha da ki “Yalnız sana ibadet ediyoruz” sözünün gereğini yerine getirmiştir. Uygulamada ki ameli hatalar müstesna. İnsanlar ibadet kavramını tam bilmediklerinden, uygulamada bir sürü hatalar yapılıyor. Yaptığının da doğru olduğunu düşününce, düzelmesi de daha zor oluyor. İbadet boyun eğmek ve alçalmaktır. Herhangi bir kişi karşısında hiçbir direniş göstermeden, isyan etmeden, yüz çevirmeksizin istediği hizmeti yerine getirmektir. Bu Allah’tan başka kime yapılırsa, itaat yani ibadet ona yapılmıştır. Siyasi veya dini önderlerin emirlerine tabi olmakla, ibadet onlara yapılmıştır. Kölelik; itaat, tapınma, hizmetçilik ve bağlanmadır. Bu kime yapılırsa ibadet ona yapılmıştır. Hür olduğunu zanneden dünya insanı, şeytan ve yolunda gidenlerin yasalarına tabi olmakla şeytana kölelik yapmışlardır. Bu yapılanlar Allah’a yapılıyor zannıyla şeytana yapılıyorsa bu tam bir gaflettir. Kayıtsız ve şartsız teslimiyet ibadettir. Bu da yalnız Allah’a yapılır. Niceleri sadece şekille değil, aklıyla ve kalbiyle itaat ederler. Bu gerçek anlamda bir ibadettir.

           Yardımı da yalnız Allah’tan istemek gerekir. İnsanlar Allah’ı uzak bilmelerinin sonucu araya aracılar koyup Allah’a ulaşma yolları aramışlardır. Gabya imanları zayıf olan insanlar hemen ulaşabileceklerini düşündükleri putlar ve aracılar edinmişlerdir. Gizli ve gaybi bilgilerle nicelerini yüceltip, Allah ile aralarını aracılar yapanlar, geçmiştekilerin yollarını takip etmişlerdir. Peygamber ve ashabına verilmeyen bu işler nasıl onlara tabi olanlara verildi. Ve onlardan beklenir oldu. Mümin yardımı yalnız ve aracısız Allah’tan bekleyendir.

           “Bizi doğru yola ilet. Kendilerine nimet verilenlerin yoluna” Doğru yol Allah’ın belirlediği yasalardır. O yasalara tabi olanlar doğru yolda olabilir. Bizi doğru yola ilet diyenin, o yola ulaşabilmesi ve o yolda kalabilmesi için o yola tabi olması gerekir. Sadece sözle bunu söyleyenlerin doğru yola girmeleri ve o yolda kalmaları mümkün değildir. Doğru yolda olmayanın, o yola girmesi, doğruyu bulmuş olanın da o yolda devam etmek istemesi demektir. Bu ancak Allah’a itaatle gerçekleşir. Her işte, her bakışta, her ibadet de doğru yolda olmak. İslamı kabul, yolun başına gelmek, ameller o yolda devam etmektir. Niceleri sadece yolun başında duruyor. Şeytan da o yolun üzerine oturmuştur. Doğru yol Seyyid Kutubun söylemiyle yol işaretleridir. Yol işaretleriniz olan Kur’an ayetlerini hayatın her alanında alırsanız, yoldan çıkmamış ve bizi doğru yola ilet sözünün gereğini yapmış olursunuz.

           Kendilerine nimet verilenler, peygamberler, sıddıklar, şehidler ve Salihlerdir. Bu sözü söyleyen,   kimlerin yoluna talip olduğunun farkında olmalıdır. Peygamberler gibi hayatın her alanında Allah’ın yasalarını şartsız kabul, amel etmek ve insanlara ulaştırmak mücadelesi verirler. Dinin şahidliğini, hayatın her alanında yaşayarak gösterirler. Hz. Nuh gibi 950 yıl da olsa. Her türlü sıkıntılara göğüs germe, sabırla mücadele etme, karşılığını da yalnız Allah’tan bekleme. Sıddıklar gibi Allah’ın emirleri karşısında şartsız kabul ve itaat etme. Allah ve Rasulü ne emretmişse koşulsuz teslim olanlar sıddıklardır. Şehidler gibi canını Allah’ın dini yeryüzüne yayılsın ve yaşansın, insanlar zilletten, kölelikten kurtulup yalnız Allah’a köle olsunlar diye canını feda etmek. Salihler gibi imanını şirkten, küfürden, nifaktan, amellerini haramdan, bid’a hurafeden, riya ve kibirden bir ömür boyu temizlemek. Kendilerine nimet verilenler bunlardır. Yollarına talip olduğumuz Allah’tan o yolunu istediklerimiz bunlardır. Ne istediğimizi ve kimden istediğimizi bilmezsek, bunun gereğini nasıl yapacağız. Nimet verilenleri tanımadan nasıl yollarına tabi olacağız. Fatiha da sürekli bu sözü söyleyenler, yolunu istedikleri peygamberler, sıddıklar, şehidler ve Salihler böylemi devlet yönetti, eğitimi, hukuku böylemiydi. İmani, ahlaki, ameli halleri böylemiydi. Eğer onların yolunda olduğu söyleniyorsa.

           “Namaz dinin direğidir” buyurulmuştur. Bu verilen sözlerin gereği yerine getirilirse o içinde Fatiha olan namaz sizin dininizin direği olur. Fatiha’da bunları söyleyenler sonra nasıl başka yasaların peşinden, yolların, törelerin izinden gidebilirler. Batıl yollara tabi olup nasıl sıratı mustakimde ve nimet verilenlerin yolunda olunur. 

           “Bizi gazaba uğrayanlar ve delalete düşenler gibi yapma “  Gazaba uğrayanlar Yahudiler, delalete düşüp sapanlar da Hıristiyanlardır. Bu iki topluluk iyi tanınacak ki onların düştüğü hatalara düşülmesin. Kur’an da kendilerinden en çok bahsedilen bu iki topluluğu iyi tanımalı. Seyyid Kutub ehli kitaptan bunca bahsedilmesini onların düştüğü hatalara düşmeyin ve onların fitnelerine karşı uyanık olun. Rasulullahın (s.a.s) “ Ehli kitabı adım adım , karış karış takip edeceksiniz.” dediği bu topluluğa hangi alanlarda tabi olundu.

           Ehli kitabın bozulmalarının başlıca sebebi kitaplarını tahrif etmeleridir. Sosyal hayattan kitabı çıkarıp, yerine hevalarından uydurdukları yasaları uygulamışlardır. Onlar kitaplarını tahrif edip tam olarak kullanılmaz hale getirdiler. Müslümanlarda kitabı anlamayıp, anlatmayıp ,sosyal hayattan çıkarıp tahrifat yapmışlardır. Kur’an’ı tahrif edememişler fakat kendi hayatlarında tahrif etmişlerdir. İmanlarında, ahlaklarında, amellerinde, ibadetlerinde, siyasetinde, eğitiminde, ticaretinde v.b. Kitabı tahrif sonunda sapma ve delalete düşme söz konusu olacaktır. Bununda sonucunda Allah’ın gazabı onların üzerine gelecektir. Kullanmadığınız gıda ve ilaç gibi, kullanıp amel etmediğiniz bir kenarda tuttuğunuz Kur’an da size deva olmayacak, kurtuluşunuza vesile olmayacaktır. Kullanılmayan veya yanlış kullanılan hiçbir şeyin faydası olmayacaktır. Amel edilmesi gereken kitabı sadece okunup, hıfz edilen kitap haline getirmek bir tahriftir. Müslümanlar şuan ki İncil’e ve Tevrat’a baktıkları gibi Kur’an’a da aynı şekilde bakıyorlar. Varlığına iman, amel etmeye gerek yok anlayışı.

           Diğer ehli kitaba benzeme, dini birilerinin tekeline bırakma. Dini herkesin öğrenmesi yerine yalnız bir kesimin öğrenmesine, anlamasına, araştırmasına bırakmak. Onlarda bunu suistimâl ettiler mi tahrifat herkese zarar verecektir. Ehli kitabın din adamlarını ilah ve rab edinmeleri, bu ümmette de görülecektir. Dini sadece onlara bırakıp sonrada sorgulamaz, sorgulanmaz, eleştirilmez ve mükemmel hale getirdiniz mi ilahlık ve rablik kaçınılmaz olur. Sonrada onları övme yarışına girişilir. O din adamları birde siyasi otoritelerin yardımcıları haline gelmişlerse tahrifatın boyutu daha da artacaktır. Tarih bunun nice örnekleriyle doludur. 

           Kendilerini seçilmiş ve kurtulmuş görme hastalığı.Ehli kitap Allah’ı ve cenneti kendi tekellerine almışlardır. “Yahudi olun kurtulun, Hıristiyan olun kurtulun” Cennet bize ait, Allah bizim Allah’ımız bakışları. Ne tür bir hata işlerse işlesinler, yinede cennete gidecekleri anlayışı hâkim. Üstün olma düşüncesi, ayrıcalıklı olma bakışı şirkleri, haramları işleme ve hafife alma hastalığı oluştu. Aynı bakış Müslümanların içinde de oluştu. Herkes kendi mezhebini, cemaatini ayrıcalıklı, üstün, hatasız cenneti şimdiden kazanmış düşüncesi bu ümmetin çoklarının içine yerleşti . Toplumun içinde şirkler, haramlar normalmiş gibi bir hal aldı. Şirk bilinmez, haramlar da normalleşmiş durumda. Ehli kitabı lanetleyenler onları her alanda takip eder hale geldiler. Adının Müslüman olmasını veya birkaç ibadeti yapmayı Müslümanlık zannetme. Hiçbir delile dayanmadan taklit etme hastalığı. Bu bilinçli ve bilinçsiz olarak taklit yapılıyor. Sosyal hayatta ve din adına yapılan taklitler. Bu asli kimliğini kaybedip, bir başka milletin egemenliğine girmektir. Sokaklar bunun örnekleriyle doludur. 

           Taklit eden hiçbir zaman taklit ettiği geçemez. Hep ikinci sınıf kalmaya mahkumdur. Ehli kitab siyasileri ve din adamlarının dediklerine şuursuzca tabi oluyorlardı. Sorma ve sorgulama ihtiyacı hissetmiyorlardı. Bu ümmet içinde de hikmetinden sual edemedikleri siyasiler ve din adamları alabildiğine fazladır. Atalarını nasıl bulduysa öyle tabi olup amel eden bir topluluk olundu. Dünya işleri için aklını ve iradesini kullananlar, iş dine gelince körü körüne taklidi tercih ediyorlar. Yüz yıldan fazladır ehli kitabı taklit eden ümmetin durumu ortada. Basit gibi görülen nice taklitlerin ve benzemelerin sonucun da gelinen nokta. Değişilmemenin  önünde en büyük engel, yaptığını doğru bulma, değişmeyi gerekli görmeme ,durumundan razı olma gibi düşüncelerdir. 

           Dünyaya aşırı bağlanma da bir ehli kitaba benzemedir. Bu dünyevileşmedir. Allah’ın takdiri yerine daha fazla kazanmak noktasında hırs yapıp, bütün hedefini dünyalıklara yöneltmek, kapitalizmin ümmet içindeki geldiği nokta ortadadır. Allah (c.c) hayırda yarışın emrederken, insanlar dünyalıklarda yarışır oldular. Ehli kitabın son yüz yılda geldikleri nokta, mânen tam bir çöküş. Ne yazık ki bu noktada ümmet onların izinden gitmektedir. Dünyada takdir olunanlarla yetinip, onlarla ahireti kazanmak mümince olandır. Dünyevileşmedeki hırs, ahiret yokmuş gibi bir hali ortaya çıkarıyor. Dünyalıklara olan tutku hırsa dönüşmüşse, bunu düzeltmek zordur. Kaybetmemek için her yolu denettirir. Merhamet bırakmaz, adaleti yok eder. Hedefi ahiret olanların buna dikkat etmeleri gerekir. Kapitalizme kızıp, kapitalistçe davranmamak gerekir.

           Ehli kitap gibi dini tartışma konusu yapıp, ilmi paylaşmamak bir hastalıktır. Hakkı ortaya çıkarıp, anlaşılmasını sağlayıp, amel edilmesi için mücadele ve cehd etmek mümincedir. İlim onların ortak değerleridir. Birbirlerini ahiret yollarına çağırır ve o yolda tutarlar. Üstün olma, haklı çıkma, karşısındakini yenme, mahçup etme, desinler için söylem ve eylem mümince değildir. Peygamberin izinden gittiğini söyleyenlerin durumlarına iyi bakmaları gerekir. Tartışma ihtilafları gündeme getirecek, kardeşliklere zarar verecektir. Hak ortaya konulmuştur, tartışma yerine tabi olmak gerekir. Kardeşini rakip görmek yerine ortak kabul etmelidir. Birbirlerini cennete götüren ortaklar. Nefisleri ortaya koymak yerine, delilleri ortaya koymak ihtilafları yok eder.

           Bananecilik de bir hastalıktır. Kendi dinimi kendim yaşar, başkaları beni ilgilendirmez bakışı mümince değildir. Ümmetçilikten ve cemaat olmaktan bahseden niceleri bir cemaatle beraber çalışmaz. Sıkışınca cemaate ihtiyaç duyulur.Kendinden başkasını düşünmeyen insanlar, cemaatler de bu toplum içinde meydana çıktı. Ferdiyetçilik, bu ümmetin birliğini bozan en büyük etkenlerdendir. Bu bakış nice ayetleri ve hadisleri üstüne almamaya sebep olacaktır. Bunca şirkleri ve haramları görmeyenlere, bu bir gün gelip onlara da bulaşacaktır. Sana dokunmayanlar bir gün nesline dokunacaktır. 

           Dini birkaç şekilden kabul edip, onları da yaptın mı din tamamlanmış kabul etmek. Ehli kitabın bir hastalığı da buydu. Yıllık, aylık, haftalık birkaç ibadet belirleyip, tatmin olma hastalığı. Her yaptığı ibadeti reklam aracı, üstünlük vesilesi sayma hastalığı. Cumadan cumaya, bayramdan bayrama birde hacla kilometreyi sıfırlama ,sonra da şirke ve haramlara devam. Bir kurtarıcı bekleyip kendi vazifesini yapmama. Din adamlarına velilere, mehdiye, mesihe bel bağlayıp vezifesini yapmamak. Dini tam bilmeyip, ciddiyetsiz bir şekilde amel etmek. Her şeyi, olduğu kadar Allah affeder, bundan bir şey olmaz, daha kötüleri var diye düşünmek. Bu ve bunun gibi nice taklitlerle ehli kitabın izinden gidilir. Elbette akıbet onlardan farklı olmayacaktır ve olmadı da. Namazı ikame eden, Fatiha da Rabbine ne söz verdiğini iyi düşünüp, bunun namaz sonrası amel etmenin derdine düşmelidir. Ne söz verdiğimiz kadar, kime verdiğimiz daha da önemlidir. Durumdan şikâyet etmek yerine, verilen sözlerin yerine getirilmesi gerekir. Müminler elbette Allah’a verdiği sözü hayatıyla gösterenlerdir. Akıbetin en güzeli de elbette onların olacaktır.

                                                                                                                               

  • İslâm’da Erkek Nasıl Olmalı?

    İslâm’da Erkek Nasıl Olmalı?

          İslamın hakim olduğu yerlerde ve batılın hakim olduğu yerlerde bazı konular değişse de, yeryüzüne geliş amacının farkında, Rabbe verdiği sözlerin bilincinde olan zamanın halifesi bir erkek. Aklını, iradesini ve vicdanını Rabbinin iradesi olan Kur’ana teslim eden, kendi ve etrafıyla emrolundukları gibi dosdoğru olma mücadelesi verendir. Sorumluluğu sadece kendisi değil, eşi, çocukları ve etkili olduğu etrafı içindir de. Allah’ın dininin yaşayanı ve etrafına şahidi olduğunun farkında olandır. Rasule tabi olup itaat eden ve kendisine de tabi olunan, mü’min ve Müslüman olarak tasdik edilendir. Rabbine, kendisine, eşi ve çocuklarına, büyüklerine, komşu ve akrabalarına, müminlere ve etrafına karşı örnek ve şahid olduğunun farkında olandır. 

             RABBİYLE İHSAN HALİNDE

           “ Onlar ayaktayken, otururken, yanları üzere yatarken Allah’ı zikrederler. ….” (A. İmran /191) Ayeti gereği ayakta her ne iş ortaya koyuyorlarsa, otururken ne iş ve konuşma yapıyorlarsa, istirahat hallerinde dahil, tüm hayatı Rablerinin kendilerini gördüğü düşüncesiyle hareket edendir. İnsan bu üç halin dışında bir iş yapmaz. Bu üç hal hayatın tamamı demektir. Tüm hayatında ihsan halinde, yani Rabbinin kendilerini gördükleri bakışıyla hareket edenlerdir. Hoşuna gitmese de, Rabbinin emrine gönülden itaat edendir. “ Rabbine yemin olsun ki aralarındaki anlaşmazlıklarda seni hakem seçip, sonra da verdiğin hükme içlerinde bir sıkıntı duymadan, tamamen boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa/65). Yine Rasulullah (s.a.s) “ Arzusunu benim getirdiğime tabi kılmayan (tam) iman etmiş olmaz.”  (Nevevi) Rabbinin iradesi olan kitabı kabul edip, tüm ayetleri emir olarak tasdik edip, güvenerek hayatını anayasa olan kurana teslim eden, o kitaba iman etmiştir. İman ettiği kitaba hayatının tüm alanlarında emrolunduğu gibi etrafıyla itaat etmeye çalışan, o kitabın müslimi olandır. 

           İhsan halinde Rabbinin tüm hayatını kontrol ettiği ve her an sınanıp deneneceğinin bilincinde olandır. Kitabın emrettiğini yapan ve yasakladıklarından kaçınıp takvalı olan, ihsan halinde itaat eden ve karşılığını Rabbinden umarak ihlasla bir hayatı oluşturandır. Farzları ve nafilelerini takva, ihsan ve ihlasla örnek olduğu bilinciyle, karşılığını Rabbinden umarak yapandır. İmanında, ahlakında, ibadetlerinde, muamelatta, siyasi, hukuki eğitim, ticari, komşuluk, akrabalık, kardeşlik, hayatın tüm alanlarında Rabbinin kendisini gördüğü bilinciyle ihsan halinde bir hayat yaşayandır. Allah’ın c.c. iradesi olan Kur’anı diliyle tilavet, aklıyla kıraat, kalbiyle de tertil edip vicdan muhasebesiyle emrolunduğu gibi dosdoğru olmaya çalışandır. Fatiha da verdiği ahdini namaz sonrası yerine getirme mücadelesi içindedir. Asır suresinde bildirilen kurtulanların vasfı olan iman edenler, yani Allah’ı kitabını, peygamberini kabul edip, tasdik ederek, hayatın her alanında güvenerek kendini ve ehlini teslim eder. Amel değil de, şirkten, haramdan, bid’a ve hurafeden, riya ve hasetten, kibirden arındırılıp ıslah edilmiş salih amel işler. İman ve salih amele dönüştürdüğü hayatını bir başkasına tavsiye eden ve her sıkıntıdan sabırla çıkma mücadelesi verip bunları tavsiye edendir. 

           Malı ve canı cennet karşılığı sattığının bilincinde olup verenin yolunda kullanır. Bunun için malı ve canı korur. Bedeni zararlı şeylerden uzak tutar ve sağlıklı kalması için yemesine içmesine ve sporuna dikkat edendir. Bunlar Rabbe yapılan ibadetlerin gereği gibi yapılmasını sağlar. Bedenine ve dış kıyafetlerine dikkat eder. Çünkü etrafına karşı örnek ve şahid olduğunun bilincindedir. Aklını, iradesini, zamanını ve bedenini ilmi öğrenme yolunda bir ömür kullanır. Hak üzere kalmak için salih arkadaşlar edinir ve çocukları içinde arkadaş çevresine yardımcı olur, ortamlar oluşturur ve gittiği derslere çocuklarını da götürür. Aile büyüklerine karşı hürmet ve saygılı davranır. Büyüklerinin dünya işlerinde verdiği rahatsızlıklara sabreder, Allah’a isyan konusunda onlara itaat etmez. Büyüklerine karşı yaptığı bu davranışın yarında kendisi için yapılacağını ve aynı konumda olacağını bilir. Büyüklerine karşı davranışın çocuklarına örnek oluşturduğunu bilendir. Davranışının sonrakilere davranış belirleyeceğini bilir. Anne ve babasına ve büyüklerine yapacağı en iyi iyiliğin iman ve İslam üzere olmalarına yardımcı olmak olduğunu bilendir. Büyükleri mü’min olmasalar da ihsanda bulunur.

           CENNETE TALİP EŞ VE ÇOCUKLAR

           Aile oluşumuna değer verir. Onların dünya ve ahiretlerinden sorumlu olduğunu bilir. “ Ey iman edenler! Yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten kendinizi ve ailenizi koruyun. …” (Tahrim/6) Bu ayetin üzerine yüklediği sorumluluğun farkında olup, hiçbir fedâkarlıktan kaçınmaz. Yapmış olduğu infakların ve İslami çalışmalarında eşinin ve çocuklarının da ahiret kazancı olduğunun bilincindedir. İyi bir ailenin islamın hakim olmasındaki etkisini bilir, eşi ve çocuklarıyla örnek bir aile oluşturma mücadelesi verir. Bunun için Saliha bir eş tercih eder. Kendinin ve neslinin iman ve islam üzere olması için bu tercihi yapar. Eşi onun bu yolda en önemli ortağıdır. Eşini dininin yarısını kurtaran bir mü’min olarak görür. Eşine karşı davranışlarıyla çocuklarına babanın ve eşin örnekliğini sergiler. Kendisinin de nice eksikliğinin olduğu bilinciyle, eşinin hatalarını affeder, anlayışlı davranır. Çocuklarının eğitiminde eşiyle beraber hareket eder. Nice ailelerin sorunu olan kaynana gelin çatışmasında eşi ve annesi arasında iyi bir köprü oluşturur. Ortaya koyduğu eşlikle kızlarının da eş seçiminde belirleyici olur. Aileye ve akrabalığa önem verir, fakat babasını, eşini, çocuklarını, kazandıklarını, Allah’dan, Rasulünden ve  onun yolunda cehd ve gayret etmekten daha sevimli bulmaz. Onlarında kendisi için imtihan aracı olduğunun farkında olandır. 

           Çocuklarının Allah’ın c.c. kendisine emanet edilmiş, ondan sonra o yerin halifeleri olduğunu bilir ve öyle davranır. Yalnız Rabbe teslim olur ve Rabbe teslim olan halifeler yetiştirir. Yetiştirdiklerinin kendisinden sonra amel defterini kıyamete kadar kapatmayacak bir emanet bilinciyle çocuk ve torunlarına bakmalı ve yetiştirmelidir. H.z İbrahim ve h.z. Yakub gibi, çocuklarına dünyalık tavsiyesi değil de, hak yolun devamı ve ancak Müslüman olarak ölün tavsiyesinde bulunup, bunu vasiyet edendir.  Çocuklarına sevgi ve merhamet göstermelidir. On çocuğu olup da sevgi göstermeyen sahabeye Rasulullah (s.a.s) “ Allah senin kalbinden merhameti almışsa ben ne yapayım.” Buyurmuştur. Geleceğin lider ve örnek olan, ilim ehli insanlarının kendisine emanet edildiğinin bilincinde olandır. Kazandıklarını cimrilik edip biriktirmek yerine, eş ve çocuklarıyla cömertçe israf etmeden harcayandır. Onlara yedirip içirmediğini yemeyip içmeyen, yese de onları da istifade ettiren ve yedirip içirdiklerini bir ibadet kabul edendir. Çocukları arasında hiçbir ayırım yapmayandır. Onları büyüse de bir ömür mü’min ve Müslüman olarak yaşamalarına yardımcı olandır. 

           ALLAH’IN c.c. BİZE TERCİHİ AKRABALAR

           Allah’ın birleştirilmesini istediği ilişkilerden biri olan akraba ilişkilerini gereği gibi yerine getirir. Rabbinin akrabaları kendisine yakın seçtiğinin bilincindedir. Mü’min olan akrabalarla ilişkilerini kesmesinin rahmetten uzak kalınacağını bilendir. İbadet ve dualarının kabul olunmasında akraba ilişkilerinin öneminin farkında olandır. Böyle bir dünya ortamda da, akrabaya yapılacak en güzel iyilik, onlara sürekli hakkı hatırlatmak, hak üzere kalmalarına yardımcı olmaktır. “ Fakirlere verilen sadaka bir sadaka, akrabaya verilen ise iki sadaka. Biri sadaka, diğeri akrabaya iyilik.” (Tirmizi) Rabbimiz kendi tercih ettiğine iyiliği iki katıyla mükafatlandırmaktadır. Mü’min, sevdiği şeylerden infak etme örnekliği gösterendir. “ Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe eremezsiniz. …” (A. İmran/92) Kişinin istifade ettiği her şeyi etrafı içinde harcaması infaktır. Malı, sevgisi, ilmi, zamanı, gücünü v.b. etrafı içinde harcamasıdır. Tüm yaptıklarının karşılığını yalnız Rabbinden bekleyendir. Rabbimiz kullarına yapılan yardımı kendine yapılmış kabul ettiği gibi, o iyiliği yapanın tutan eli konuşan dili yürüyen ayağı olacağını da bildirmiştir. Mü’min bu bilinçle hareket edendir. Kendi akrabalarına ihsanda bulunduğu gibi eşinin de akrabalarına aynı muamelelerde bulunandır. 

           ÖRNEK ALINACAK KOMŞULUK 

           Yaptığı her şeyin islamın şahidliği olduğunu bilir ve komşularla bu bilinçle muamelede bulunur. “ Cebrail bana komşuyu o kadar tavsiye etti ki, onu mirasçı yapacak zannettim.” (Buhari – Müslim) Komşuya da yapılacak asıl iyilik onların iman ve İslam üzere olmaları ve kalmalarına yardımcı olmaktır. Komşudan kaynaklanan hatalarda hoşgörülü, affedici ve iyiliklerini isteyendir. Kendi huzurunun devamında komşularının da payı olduğunu bilincindedir. Gayri müslimde olsa komşuya iyilikte bulunandır. Çünkü Müslüman bir komşunun örnekliğini göstermektedir. “ Allah katında komşuların hayırlıları, komşularına en hayırlı olandır.”(Tirmizi) Kötü komşuluğun amelleri zayi edeceğini bilendir. Yine “ Komşusunun şerrinden emin olmadığı kimse, vallahi iman etmiş olmaz.” (Buhari- Müslim) Mü’min etrafına karşı Allah’ın dininin şahidliğini yaptığını bilmek zorundadır. İstediği gibi davranamaz. Komşudan gelen sıkıntılarda hemen karşılık vermez, sabredip kötülüklerine kötülükle muamele etmez. Zaman nice sıkıntıların ilacı olmuştur. 

           RABBİN KARDEŞ KILDIĞI KARDEŞLİK

           “ Ancak mü’minler kardeştir.” ( Hucurat/10) Emrini kendi üzerine kabul eder ve kardeş olmanın gerekliliklerini yerine getirir. Kardeşleriyle bir davanın ferdi, bir duvarın tulaları, bir vücudun azaları ve aynı safı oluşturan fertler ve birbirlerine cenneti kazandıran ortaklar bakışında olandır. “ Allah c.c. buyurdu ki; benim için birbirlerini sevenlere peygamber ve şehidlerin gıpta edeceği nurdan minberler vardır.” (Tirmizi) yine “ Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız.” (Müslim) Bugün mü’min cemaatlerin birbirlerine olan bakışları, emredildiği gibi olmadığı görülmektedir. Oysa şirkin hakim olduğu, mü’minlerin azınlıkta bulunduğu toplum olan, peygamber ve ashablarının arasında ihtilaf, kavga, tartışma, en iyisi biziz, bize gelin gibi ihtilaflar olmamıştır. Onların mücadelesi hakkı bulundukları yerde hakim kılmaktı. İhtilafları, islamın hakim olduğu, müslümanların rahat oldukları dönemlerde idi. Bugün İslam hakim olmuş gibi mü’minler birbirleriyle uğraşmaktadır. Oysa onları affetmeli, afları için dua etmeli, kol kanat germeli, hatalarına hoşgörülü olmalıydı. 

           “ … Öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını affederler. Allah iyilik yapanları sever.” (A.İmran/134) Mü’minlere karşı alçak gönüllü, hakkın üzerini örten kafirlere karşı izzetli ve şiddetlidir. Mü’minlere karşı güler yüzü sadaka bilendir. Kardeşlerinin hak üzere kalmaları için sürekli nasihat eder ve örnekliğiyle yol gösterir. Sevmedikleri söz ve davranışları kardeşlerinin gıyablarında yapmaz. Gıybetin kardeş etini yemek kadar kötü olduğunun bilincindedir. Amellerini hased, kibir, gıybet gibi kötü hasletlerle yok etmeyendir. Kardeşlerini kıracak, kırmaya götürecek tartışmalardan kaçınandır. Alay yollu şakalardan kaçınır ve kendisine yapılmasını istemediğini kardeşlerine yapmaz. Kendisi ve ailesi için istediğini, kardeşleri ve aileleri içinde isteyendir. Ve bunun için çalışmalar yapar ve var olan çalışmaların içinde olur. 

           Rabbin kardeş kıldığını kardeş kılamamak bir bakış, bilgi eksikliği sorunu, bilgiyi üzerine alamamak, cemaatçi ve hocacı olmanın sonucudur. Sevginin Allah c.c. için olma esası vardır. Nice basit meseleleri mazeret kabul edip, kardeşlerine küsmez ve onları terk etmez. İş ortamında, akrabalarda nice hatalarında müşrikleri terk etmeyenler, mü’minlerin basit hatalarında terk edebiliyorlarsa, bu ciddi bakış sorunudur. Ayetin mesajını kendi üzerine alamamaktır. Elinden ve dilinden mü’minlerin zarar değil, tam tersi fayda gördüğü kimse olmalıdır. İman güvenmek, mü’min Allah’ın güveninde olan, Allah’ın güvenine insanları çağıran ve insanlara güven verendir. Bu vasıfları üzerinde bulunduran mü’min olmaya çalışır.

           TOPLUMUN ISLAHINDA ŞAHİD VE ÖRNEK 

           “ Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı bir topluluksunuz. İyiliği emreder ve kötülükten sakındırırsınız. Allah’a da inanırsınız. ….” ( A.İmran/110) Bu ayetin üzerindeki sorumluluğun farkında olup hayırlı topluluğun gereğini yapandır. İmanıyla, ahlakıyla, ibadetleriyle, toplumsal ilişkileriyle, dünya hırsları göstermeden, Rabbine ve insanlara verdiği ahidlerine vefalı örnek ve nasihatkar olandır. Dava adamı topluma, yeryüzüne geliş amaçlarının ne olduğunu ve verdikleri Rab sözünü hatırlatan, kitabın gönderiliş amacını ve Rasulün örnekliğini sürekli gündemlerinde tutandır. Allah’ı yasa koyup, çekip çeviren, terbiye eden Rab, itaat edilen, övülüp, çok sevilen ilah, duygulara, düşüncelere sahip, ele geçirip istediği gibi yöneten malik, sığınılan, yardım istenilen, koruyup gözeten, emredip yöneten veli, güvenilip, işlerin teslim edildiği vekil olarak tanıtandır. Toplumun cehaletlerinden kaynaklanan kusurlarına hoşgörülü olan, iyi geçinip hakka davet yollarını açık tutandır. Hakka davet etmesi gerektiğinin şuurunda ve bunun peygamberlerin ve yolunda olanların vazifesi olduğunu bilir ve sonrakilere de böyle bir bakış ve örneklik oluşturur. Örnek oluşundan dolayı, toplumun hoş karşılamayacağı söz ve davranışlardan uzak durur. Her hak sahibine hak ettiği ne ise onu yerine getirir. 

           Kimseyi kafir ve müşrik yapmaya veya ispat etmeye değil de, şirk ve küfürde olanları kurtarmaya çalışandır. Toplum içinde kendisini ilgilendirmeyen işlerin ardına düşmez. “ Kişinin Müslümanlığının güzelliği, kendisini ilgilendirmeyen şeyi terk etmesidir.” (Malik-Ahmet) Zandan kaçınır ve zannın konuşulmasına engel olur. Zannın çoğunun yalan olduğunun bilincinde olandır. İnsanların sırlarını araştırmadığı gibi, yayılmasına da engel olur. Allah’ın gizlediği, affettiği, kul ile Allah arasında kalması gereken meseleleri, o ifşa etmez. Şirk, haram, bid’a, hurafe, hased, yalan, gıybet gibi hastalıklarla bozan değil, toplumun ıslahına çalışandır. Çünkü hak ya da batıl namına vesile olduklarından dolaya, yapan gibi olduğunun farkındadır. İslam toplumunun oluşmasında yaptıklarının ve mücadelesinin örneklik oluşturduğunu bilir. Ve bunun için nesiller yetiştirendir. Her hal ve hareketinde hakkı hatırlatır ve sadece hak olana çağırır. İnsanların konumlarına ve kapasitelerine göre iyiliği emreder ve kötülükten sakındırır. Davetçi olarak kendini ve etrafındaki kapasiteli olanları yetiştirir. Bunun peygamberlerin vazifesinin devamı olduğunu ve Allah’ın iradesine davet ettiğinin şuurundadır. 

           Topluma karşı içi ve dışıyla, yani mü’min ve Müslüman olarak net olur. Tebliğde her fırsatı değerlendirir. Davete icabet eder ve icabet edilmesini ister. Kur’an da bildirilen Rabbimizin “ deki ” emrinin gerekliğini yerine getirir, sonra topluma der. Her haliyle islamın temsilcisi olduğu için riya ve gösterişten uzak durur. Rabbinin sayamayacağı nimetlerine şükür, toplumun iyiliklerine teşekkür edendir. Toplumun hakkı anlama ve yaşamalarınsa sabırla bekleyen, zorlaştırıcı değil, Allah ve Rasulünün bildirdiği ölçüde kolaylaştırandır. Yapamayacakları ve anlayamayacakları şeylerde toplumu zorlamayandır. Amacı Allah için adaletin ayakta tutulmasıdır. Hedefi hayırda yarışıp, şerrin karşısında durandır. Toplumun sapmışlığına, bozulmuşluğuna sevinmez, dert edinip ıslah olmaları için çalışır. Felaketin topluca geleceğini bilendir. H.z Musa’nın duası gibi, içlerindeki akletmeyen beyinsizler yüzünden helak olmak istemeyendir. Rabbin rızası için iyilik yapar, yaptıklarını başa kakmaz. Dünyaya istifade edilecek kadar değer verir ve asıl çalışmasını sonsuz hayatı olan ahiret için yapar. Etrafına da böyle bir bakış verir. Yıllar sonra da aynı bakış ve mücadele içinde olandır. Bir ömrü iman ve İslam üzere örnek olduğu bakışıyla yaşama gayreti gösterir.

  • Vasat ve Şahit Olmak

    Vasat ve Şahit Olmak

                                                                                                 

           Allah (c.c) insanı yeryüzüne halife olarak görevlendirmiştir. Yani Allah (c.c) adına yeryüzünü onun yasalarıyla çekip çevirme işi. Halife bir başkası adına iş yapandır. İnsanoğlu bu önemli ve büyük görevi ya Allah’ın yasalarıyla yapacak, ya da kendi çıkarttığı yasalarla yapacak. Elbette insan yeryüzünü çekip çevirecek şekilde donatılmıştır. Önemli olan insanı yeryüzüne kimin halife olarak gönderdiğidir. Allah adına görevlendirilmek önemli bir görevdir. İnsan için bir onur, bir o kadarda ağır bir sorumluluktur. Çünkü adına iş yaptığınız alemlerin Rabbi dir. Bugün dünya insanı bunun farkında değildir.

           Kur’an insanın farkındalıklarını oluşturup, yollarını belirlemeleri içindir. Kur’an dan bî haber olan insan, ruhlar aleminde ne söz verdiğini, halifenin ne iş yapacağını, yeryüzüne geliş gayesini, kuranın gönderiliş ve hayatın hangi alanlarında kullanılacağını, peygamberin örnek ve önder kılındığını ve hayatın hangi alanlarında itaat edileceğini bilemeyecektir.

           Allah’ın yaratmış olduğu yeryüzünü ve insanı en iyi bilen elbette onu yaratandır. Dolayısıyla onların nasıl çekip çevrileceğini, adaletin ve dengenin nasıl sağlanacağını da o bilecektir. Ve onun gönderdiği yasa vasat olacaktır, ve ona tabi olanlarda vasat, yani adaletli ve dengeli olacaklardır. 

           Yeryüzüne halife olan insanı bu vazifesinden uzaklaştırıp kendilerinin ve dünyanın kölesi haline getiren tağuti sistemler, her dönemde bunun farkında olunmaması için mücadele ederler. Onların, Rablerini tüm sıfatlarıyla tanımalarına, yeryüzüne niçin gönderildiklerine, kitabın niçin gönderildiğini anlamamaları için sürekli suni gündemlerle meselenin anlaşılmasını engellerler. Allah (c.c) insana yeryüzünün halifeliğini, şirk fitnenin kaldırılıp, Allah’ın hükümlerinin hayatın her alanında ve dünyanın her yerinde geçerli olması için mücadele edilmesi hedefi koymuştur. Bu büyük hedefte ümmete düşen, İslami bir devlete düşen, cemaat ve fertlere düşen sorumluluklar vardır. Herkes bulunduğu alanda kapasitesince mücadele edecektir. Kişi bulunduğu yerde ve konumda elinin ve dilinin ulaştığı alanlarda mücadele edecektir. Hesap verilecek, sorumlu olunacak, sevap ve günah kazanılacak, kişinin elinin düzeltebileceği ve dilinin ulaşabileceği alanlardır. Hiçbir kimsenin yerini bir başkası dolduramaz. Herkes kendi alanlarından sorumludur. Dinin şahidliğini yapmadığınız her yerden siz sorumlusunuz. 

           Kendilerini yeryüzünün maliki, yani tasarruf hakkı kendilerinde olduğunu düşünenler, o yerde yasa koyup, çekip çevirerek kendilerini rab yerine koymuşlardır. İnsanlara da bu yasaları zorlayıp itaat ettirerek ilahlık ortaya koymuşlardır. Bir kısım insan her dönemde kendini yeryüzünde malik, ilah ve rab yerine koyup haddi aştılar, çoklarını da halife olmaktan çıkarıp kendilerine köleye çevirdiler. Her dönemde olduğu gibi, bugünde çok az insan Allah’ın halifelik görevini onun yasalarıyla yapmış ve yapmaya çalışmaktadır. Bunu yapabilen vasattır. Yani her alanda adaletli ve dengelidir.

           “Böylece sizi insanlara şahidler olasınız diye vasat bir ümmet kıldık. Peygamber de  size şahid ve örnektir.” ( Bakara /143)

           Vasat; adaletli, doğru, dengeli, seçkin ve şerefli olmaktır. Sizin bir yerde adaletli olmanız ve dengeyi sağlamanız ancak Allah’ın hükmüne ve Rasulullahın örnekliğine tabi olmanızla gerçekleşir. Bu Allah ile olan ilişkileriniz de, ailenizle, komşularınızla, akrabalarınızla, arkadaşlarınızla ve toplumla olan ilişkilerinizde adaletli ve dengeli olmanızdır. Bugün dünyadaki bu adaletsiz ve dengesizliğin sonucu elbette Kur’ana göre bir hayatın programlanmayışının sonucudur. Bir gariplikte bu şirki sistemlerden adalet ve düzen beklenmesidir. Onun için tağuti sistemler, savunulup desteklenmektedir. Çölde balık tutmaya çalışan kişinin durumu gibidir. Tutacağı ancak, akrep ve yılandır. Onlarda ısırınca olacak durum neyse, ümmetin durumu da aynıdır. Bu dengesizliğin sebebi, yeryüzünün Rab, İlah ve Malikliğinin başkalarına verip, Kur’a’nın gönderilişini tam kavrayamamaktır.

           Allah ile aramızdaki dengenin sağlanması için Allah’ın tüm sıfatlarını bilip yalnız ona has kılmak. Bu şirk koşulmamasını sağlayacaktır. Allah ile araya yer ve göklerde hiçbir aracının sokmamak, Kur’an ile araya hiçbir yasa, kural, töre ve heva sokmamak, örnek ve önder olarak Rasulullah ile aramıza hiçbir lider ve din adamı sokmadan bu ilişkilerde adaletli ve dengeli, yani vasat olmalıyız. 

           Ailemiz ile olan ilişkilerimizde Rasulullah’ın örnekliği tek örnek olmalıdır. Eşimize ve çocuklarımıza davranışımızda adalet ve onun sonucunda da dengeyi sağlamalıyız. Bütün mesele eş, çocuk, anne baba olmaktan ziyade, bir hayatı iman, İslam üzere yaşayıp, o şekilde tamamlama mücadelesidir. Evlenmedeki maksadımız, haramlarda korunma, imanlı ve hayırlı bir nesli oluşturmak, insanlara adaletli ve dengeli bir aile’nin şahid ve örnekliğini göstermektir. Komşular ve akrabalarla olan ilişkilerde her hal ve hareketimiz önemlidir. Çünkü biz vasat toplumun ve ailenin örnekliğini sergiliyoruz. Yahudiler gibi bilgili amel az, Hıristiyanlar gibi bilgisiz fakat ameli olan bir topluluk yerine bilen ve bildiğiyle amel etme mücadelesi veren bir topluluk olmak ve oluşturmak hedefimizdir. Çünkü Allah adına onun dininin şahitliğini yapmakla görevlendirildik. 

           Vasat ümmet dini hayatın her alanında yaşayarak gösteren şahit olandır. İnsanlar doğruyu, adaleti ve dengeyi sizde bulmalıdır. Yanlışın anlaşılması için yaşayarak dinin gösterilmesi gerekir. İnsanlar sizin şahitliğinize bakarak, şirki, küfrü, haramları, bid’a ve hurafeleri kavrayıp bilgileneceklerdir. Yine toplum cihadı, şehadeti, imanı, mümini, müslimi, ahlakı, takvayı, ilmi ve ameli sizde bulacaklardır.      Toplum müslüman bir ferdin, aile’nin ve cemaatin nasıl olması gerektiğini sizin yaşantınıza bakarak görecektir. Siz farkında olmasanız da üzerinizde taşıdığınız İslami kimlik söylem ve eylemleriniz toplum tarafından sürekli kontrol edilir. Toplum, kendisi yapmamış yapsa da bir mümine o yanlışları yakıştırmaz. Komşu, akrabalarınız ve aileniz sizde, toplum cemaatlerde, dünya insanı da ümmette dinin şahitliğini görmelidir. Dolayısıyla herkes bulunduğu konumda ve yerde vazifelerini yapmalıdır. 

           Bu gün insanlar demokrasiden laiklikten, kapitalizmden, töreden, Yahudi, Hıristiyan ve nice izimler den adalet ve özgürlük arıyorlarsa, ümmetin bu şahitliğini yapmadığının göstergesidir. İşin garibi vasat ve şahit olması gereken Müslümanlar, bunlardan adalet ve özgürlük arıyorlar. Yeryüzüne geliş gayesini unutmuş, halife oluşundan bî haber olan, elindeki kitabın kıymet ve değerinden uzak bir bakışın sonucu elbette bu olsa gerek. Osmanlının dağılmasından sonra yeryüzüne hâkim olan insanlar yaklaşık yüz yıldır dünyayı perişan etmişlerdir. Ekini yani tabiatı ve nesli bozmuşlardır. Ve hâlâda bozmaya devam ediyorlar. Müslümanları yaşadıkları yerlerde bu fesâdı müslümanım diyenlerin elleriyle yapmaktadırlar. Ümmet hala onların yasalarıyla yaşayıp, adaletli olmaya çalışmaktadır. Onların yasalarından adalet beklemek ahmaklık olduğu gibi, Allah’ın yasalarını devre dışı bırakıp, ona isyandır.

           Şahid ümmet olasınız diye vasat yapıldınız. Yani lider, önder olan, seçkin, şerefli ve adaletli olan, halife oluşunun farkında olup, velayeti yalnız Allah’a veren, Allah’ın birliğine şahid, kitabın hak oluşuna ve Rasulullah’ın tek örnek ve önder oluşuna şahid ümmet olmak. Bu ancak Allah’a ve Rasulüne itaat ederek sağlanır. Öncü ve önder olma, yani halifelik yapmak ancak bunların hakkıdır. Adaleti de yalnız bunlar sağlarlar. Allah tarafından seçilmiş olma ve bu şerefli görevi yerine getirme ağarlığı ve sorumluluğu o nispette büyüktür. Allah adına bir iş yapmanın ahiretteki kazancı büyük olacağı gibi, cezası da o nispette büyük ve zor olacaktır. Müslümanım demek beraberinde bir sürü sorumlulukları getirecektir. Şirkin ve küfrün hâkim olduğu yerlerde Müslümanlar din, mal, can, nesil, akıl emniyetlerini de kendileri sağlarlar ve bunun şahidliğini yaparlar.

           Peygamberin ümmetine karşı sorumluluğu, onlara dinin şahidliğini adaletli yapması, pratikte göstermesidir. “Kızım Fatıma da hırsızlık yapsa ,elini keserdim” adaleti. Kendi aleyhine olsa da adaletten ayrılmama örnekliği. İnsanlara dinin şahidliğini yapmak, manasını değiştirmeden, çarpıtmadan, gizlemeden, kur’a nın tüm ayetlerini toplumun gündemine sunmak. Peygambere dinin şahidliğini etrafına yap emri, ümmete de insanlara karşı dinin şahidliğini yapın emri. Önce bunu Allah’ın emri olarak görmek, o nispette ciddiye almak. Bunu şeref kabul edip, yerine getirmenin mücadelesini vermek. Dünyada bunca insanların içinde, alemlerin Rabbi nin seçtiklerinin içinde olmak.

           Rabbimiz, “ Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız. Allah’a da inanırsınız.”( Ali İmran / 110) Buyurmuştur. Tüm insanlar içinden, insanlar için seçilmiş olmak şerefi, ancak bu gerçek iman ve o imanın gereği olan Salih amelleri yapmak ve yapılmasını sağlamakla gerçekleşecektir. İman edilmesi gerekenlerin mümini, amel edilmesi gerekenlerin müsli mi olmak, vasat olma ve şahidliği yerine getirmektir. Her mümin ve cemaat elinin ve dilinin ulaştığı alanlarda emri bil maruf ve nehyi anil münker yapacak. 

           Rasulullah (s.a.s) ve ashabı tam bir vasat ve örnek ümmet olarak şahidliklerini yaptılar. Kıyamete kadarda bu örneklikleri devam edecektir. Yolundan gittiğini söyleyenlerin durumu ise, şahsiyetini yitirmiş, vasat ve şahid ümmet, önder ve halife ümmet oluşunu unutmuş, düşmanlarından adalet bekleyen, şahidliği onlarda arayan ümmet olmuşlardır. Başlar ayak, ayaklarda baş olmuştur. Velayet Kur’ana tabi olanlara değil de, laiklik ve demokrasiye tabi olanlara verilmiştir. Yeryüzünü tarumar eden bu tağuti sistemler yaptıklarından ne kadar mesul ise, onu destekleyip seçenlerde o kadar sorumludur. İnsanlara dinin şahidliğini vasat olarak göstermesi gerekenlerde, vazifelerini yapmadıklarından sorumludur. Denize düşen insanlara siz yardım etmemekle, doğruyu göstermemekle onların yılana sarılmalarına sebep olursunuz. Yapmak ve anlamak istemeyenin sorumluluğu kendine aittir, elbette. 

           Cemaatçilik yaparak, ilmi müşrikler için kullanarak, demokratik söylemlerle, kapitalist ticari bakışla hakkın ortaya çıkmasına şahidlik yapmayanlar, bulundukları her yerde Kur’ana tabi olmayıp, Rasulullahı örnek almayanlar, elbette bunun hesabını vereceklerdir.

           Allah (c.c) peygamberlerine, sana gönderdiğim mesajı insanlara bildirdin mi, şahidliğini pratikte yaparak topluma gösterdin mi diye soracaktır. Bize de elbette emredilenin şahidliğinin eş, baba, evlat, komşu, akraba, kardeş, idareci, işveren, işçi, amir, memur olarak, hayatın her alanında yapıp yapmadığımızın hesabı sorulacaktır. Yaptığımız şahidliğe bir bakalım, hesabı verilebilinir bir şahidlik mi. Bırakın başkalarını, önce kendi şahidliğimize bir bakalım. Duruşumuzla, bakışımızla, hedeflerimizle kendi kapasitemizi bilerek, söylem ve eylemlerimizle, ümmetçi bakışımızla ne kadar şahid, vasat bir kişi ve topluluğuz. Ne yazık ki çok azı hariç, en yakınlarına bile bu kitabı duyurmayan Müslümanlar. Biz insanların amellerinden sorumlu değil, onlara dinin şahidliğini yapmakla mesulüz. 

           Dini Rabbimize güzel bir kul olabilmek için yaşarken, insanlarında istifadesi için hayatın her alanında yaşayarak gösterip, vasat ve şahid ümmet olma vazifesini de yerine getirmiş olabilelim. Kur’anın çoğu İslami bir sistemin yapması gereken hükümleri içerir. Ümmet olarak Allah’ın hükümlerinin sosyal hayatta uygulanmayışının hesabı elbette verilecektir. Vazifelerini bulundukları yerlerde yapanların kurtulmaları umulur.

           Hadiste Rasulullah’ın (s.a.s) bildirdiği şekilde kıyamet günü her peygamber ve toplumu toplanacak. Her peygambere toplumuna dini anlatıp, şahidliklerini yapıp yapmadıklarını, toplumlarada, peygambere tabi olup olmadıklarının hesabı sorulacaktır. Mesela Rabbimiz h.z Nuh’un kavmine soracak. Bu peygamber benim dinimi size anlattı mı, yaşayarak gösterdi mi, siz buna şahid oldunuz mu? Kavmi hayır biz şahid değiliz, haberimiz yok, olsaydı tabi olurduk diyecekler. Allah (c.c) h.z Nuh’a bunlar senin vazifeni yapmadığını söylüyorlar, ne dersin onlara anlattın mı buyurunca, h.z Nuh evet ya Rabbi sen şahidsin ki ben onlara 950 yıl gece, gündüz anlattım deyince, Rabbimiz şahidin var mı buyuracak. H.z Nuh etrafına bakınca, Muhammed ve ümmeti biz şahidiz diyecekler. Siz nereden biliyorsunuz denilince, ya Rabbi sen bize gönderdiğin kitapta h.z Nuh’un anlattığını bildirdin, biz oradan biliyoruz. Bunun gibi diğer peygamberleri toplumları yalanladıklarında, peygamber ve ona tabi olanlar şahidlik yapacaklar.

           “ Nihayet ( kıyamet günü ) her ümmetten (peygamberlerini) birer şahid olarak getirdiğimiz ve senide onların üzerine şahid tuttuğumuz zaman, onların hali nasıl olacak. “ ( Nisa 41)

           Peygamberler şahidliklerinin hesabını vereceği gibi, her toplumda o peygamberlere gereği gibi tabi olup olmadıklarının hesabını verecekler. 

           Rasulullah (s.a.s) veda hutbesinde sahabeye dini size tebliğ ettim mi, duyup şahid oldunuz mu diye üç kez tekrar ettirmiş, sonra ya Rabbi sende şahid ol diye, dünyadayken onları buna şahid kılmıştır. Allah’ın seçkin kulları olan peygamberler Allah’ın dinini yaşadıklarını, anlattıklarını, yaşatmaya çalıştıklarının hesabını vereceklerse, örnek ve vasat olan bu ümmette elbette bu vazifelerini yapıp yapmadıklarının hesabını vereceklerdir. Peygamberlerin hesap verdikleri yerde, siz bundan kaçacak değilsiniz. Eşiniz, çocuklarınız, komşu ve akrabalarınız, iş çevreniz, arkadaşlarınız, toplumun her katmanı, yani sizinle irtibatlı olan her insan o gün hakkınızda, peygamberlerin ümmetleri tarafından yalanlandığı gibi, sizde yalanlanacaksınız. Bugün uğrunda her şeyinizi harcadıklarınız, o gün aleyhinizde şahidlik yapacaklar. Sizinde mutlaka dinin şahidliğini yaptığınıza şahid olan müminler bulunsun. Bu örneklik ancak tevhidi bir cemaatle birlikte sağlanacaktır. Böyle bir  toplulukla beraber hareket etmeyenlerin durumu dünyada pekte uzakta değil.

           Dini hayatın her alanında yaşayarak şahidliğini yapıp, vasat ümmet olarak adalet ve dengeyi sağlayıp, sağlanmasına da çalışmak müminlerin vasfıdır. Böylesine şerefli ve büyük görev ancak Allah’ın kitabına ve Rasulünün sünnetine gerektiği gibi tabi olmakla sağlanır. Selam her alanda böyle vasat ve şahid olanların üzerine olsun. 

                                                                                                                

  • Zâlime Hakkı Söylemek

    Zâlime Hakkı Söylemek

    Önce zulüm ne, kime yapılan zulüm, zalim kim, mazlum kim? Zalim ile mazlumun hayatın her alanında beraber zulmü ortaya koyduğu ve her şeyin birbirine karıştığı bu dünyada, birileri mutlaka hakkı ortaya koymalıdır. Rabbimiz mü’minleri, adaleti her yere yaşayarak şahidliğini gösteren vasat ümmet olmaları gerektiğini bildirmektedir. Bu noktada her mü’minin üzerindeki sorumluluğun farkında olması gerekir. 

           Zulüm bir şeyin kendisine ait olan yerin dışına koymak, noksan yapmak, sınırı aşmak, doğru yoldan sapmak, meyletmek, men etmektir. Allah’ın tayin etmiş olduğu sınırın dışına çıkmak zulümdür. Zulüm insanlara yapılan hak gaspları bilinirken, esas olarak zulmün daha büyüğü Allah’a yapılır. 

           Zulüm kelimesi Kur’anda şirk, küfür, nifak, günah, insanlara yapılan haksız muamele, noksan yapmak, azap, işkence, insan öldürmek, insanlara eziyet etmek, ilahi iradeye ters düşen her türlü inanç, söz, fiil ve davranış anlamına kullanılmıştır. Yeryüzünde yapılacak en büyük zulüm şirktir. Buda alemlerin Rabbi Allah’a yapılıyor. Zulüm, şirk, küfür, nifak ve Allah’ın emirleri karşısında isyan olarak Allah’a yapılır. İnsanlara karşı haksızlık yapmak, hırsızlık, iftira, öldürme, yaralama, komşuluk, akrabalık ilişkilerine yerine getirmemek v.b. gibi zulümler yapmak. 

           Allah’a karşı vazifelerini yapmayan ve insanlara zulmeden kimsenin netice olarak âhiret noktasında kendisine zulmetmiştir. Bu zulümleri işleyen Allah katında zâlim vasfını almıştır. Haramlarda zulüm haramı, imani konularda zulüm şirk ve küfrü gerektirir. Allah (c.c.) Kur’anda 23 yerde insanlara, toplumlara zulmetmediğini bildirmiştir. Allah (c.c.) kimseye zulmetmez, ahirette azaba uğrayan kendi eliyle azabı kazanmıştır. 

           Allah’ın hükmü kabul edilmeyip yerine başka yasalar getirilirse bu itikadi bir zulümdür. Bu yasaları çıkaran, uygulayan, seven, razı olup destekleyen bu şirk zulmüne ortaktır ve kendilerine zulmetmişlerdir. Bu şirk zulmünü firavun ve nemrut gibi nice zalimlerde yapmıştır. Allah’tan başka emreden rabler ve itaat edilen ilahlar edinmek Allah’a acziyet isnat etmektir. Allah’ı göklere çekip, yeryüzünü insanlara bırakma hastalığı, İslam toplumu dâhil yeryüzünün her yerine yayılmıştır. Allah’tan başkasını siyasi ve dini alanlarda aşırı övmek Allah’a yapılan zulümdür. Hak etmeyenlere bu vasıfları vermektir. 

           “ Allah’a iftira ederek yalan uyduran veya onun ayetlerini yalan sayandan daha zâlim kim olabilir. Şüphesiz ki o zâlimler kurtuluşa eremezler.” ( En’am / 21) 

           Bugün bu ayeti kimse üstüne almasa, sözde kimse Allah’a yalan iftirada bulunmasa, ayetleri yalanlamasa, ya da öyle zannedilse de İslam dünyası dâhil, dünya insanının çoğu Allah’ın hükmüne hayatın her alanında tabi olmamakla bunu yapmaktadır. Ehli kitab bunu kabul etmezken, onları takip eden İslam dünyası da bu ayetin muhatabı olmayı kabul etmeyecektir. Allah’a karşı yalan uydurmak, Allah’ın ayetlerinin yerine başka hükümler oluşturup, bunu Müslümanlara İslam adına kabul ettirmek, ayetlerdeki kastı söylememek, manasını anlatmamak, zamanın zâlimlerine yarayacak hale getirmek, sonra Kur’an sünnet bunu emrediyor demek, Allah’ın sıfatlarında eksiklik görüp bunu yerdekilerle tamamlamaya kalkışmak. Allah’a karşı yasa koyucular, töre belirleyiciler, ibadet şekilleri oluşturanlar belirlemek, hâkimiyet ( hüküm koyma ) hakkını insanlara vermek, şifa dağıtıcılar, rızık vericiler ayarlamak, kendilerine sığınılacak, dua edilecek, yardıma çağırıcılar ayarlamak gibi nice şeyleri din adına söyleyip amel etmek, Allah’a karşı yalan uydurmaktır. Buda Allah’a yapılan zulümdür.

           İbadetlerde Allah’a ve Rasulüne itaat ederken, sosyal hayatta tağutlara itaat Allah’a iftiradır ve zulümdür. Ehli kitap gibi Müslümanlarda Kur’anı sadece ahlak ve ibadet kitabı yapıp, sosyal hayattan tamamen çıkartmışlardır. Şirkle, haramlarla, bid’a ve hurafelerle doldurulmuş bir hayatı kabullenip, sonra Allah böyle emretti diye yaşamak, Allah’a yalan ve iftirada bulunmaktır. 

           “ Birde zâlimlere meyletmeyin size ateş dokunur. Allah’tan başka yardımcılarınızda yoktur. Sonra azabdan kurtulamazsınız.” ( Hud / 113 )

           Zâlimin bir vasfı da kendileri gibi zâlimlere meyletmeleridir. İslam, Allah’a yapılan şirk ve insanlara yapılan zulümleri ortadan kaldırır ki insanlar zâlimlere meyletmesin. Bugün dünyayı kasıp kavuran, sömüren Yahudi ve Hıristiyan aliminin yasalarını, ticaretlerini, eğitim ve aile ilişkilerini, hukuklarını, yeme ve içmelerini, giyim kuşam ve ahlaklarını, onların Allah’a, kitaba ve peygambere olan bakışlarını almayın ve destek vermeyin ki zâlimlerden olmamış olun.  

           Kafir ve müşriklerin şirk ve haram yollarını, bid’a ve hurafelerini almayın ki zalimlerden olmayın. O zâlimlerin amellerini yapmayın, yapanlara destek olmayın, barındırmayın, maddi ve manevi destek olmayın, şirk ve haramları yaymalarına sebep olmayın ki, zâlimlerden olmamış olun. 

    İnsanların çoğu zulüm yapmasa da yapanları destekleyerek bu şirk ve haram zulümlerine ortak olurlar. Haramları meşrulaştırıp Allah ile harbe girenler nasıl sevilir ve desteklenir. Ve buna da nasıl İslam denilebilinir. Kur’ana taban tabana zıt olan sistemler nasıl desteklenir, övülür, onlardan adâlet beklenir. Rasulullah’ın (s.a.s.) hayatının hangi safhasında bu yollara destek ve meyil vardır. Tam tersi Allah (c.c.) Rasulünü bu noktada uyarmış, yerine göre tehdit etmiştir. Rasulullaha şirk ve haram yollarını yakıştıramayanlar, onu hayatın her alanında örnek alması gerekenler, nasıl olur kendilerine bu yolları normal kabul edebiliyorlar. Rasule Allah’ın yasalarına uymaması halinde tehdit varsa, sizin bu tehditten kurtulma şansınız yoktur. Bugün İslam âleminin düştüğü bu perişanlık, Kur’andan uzaklaşmanın ve hakkı ortaya koymamanın sonucu, Allah’ın onlara bir gazabıdır.

           Bugün Allah’a, kitabına ve Rasulüne inandık demekle beraber, efendim zaman değişti, insanlar daha modern, çağdaş, daha zeki, daha bilgili, şartlar değişti, zamanı değil, ileride olacak, bunlar eskidenmiş diyenler ve bunu yaşamlarıyla ortaya koyanlar, yeniden ortaya çıktı. Kendimize itaat edecek yeni ilahlar belirledik. Hukukçu, eğitimci, siyasal ilahlarımız olduğu gibi, bazı ibadet şekilleri belirleyen ilahlarımız oldu. Her an ulaşılabilen, gözümüzün gördüğü, yakınımızda olan ilahlar belirledik.

           Kur’an binlerce ayetlerle tarihten bahseder. Fakat doğru bir bakış ile dün yapılanların bugünden, bugün yapılanlarında dünden bir farkı yoktur. Aynı şirk zulümlerini ortaya koymuşlardır. Bu zulümlere karşı hakkı ortaya koyan peygamberler ve mü’minler olmuş ve olmaktadır. 

           Zâlim olanlar, yollarını takip ettikleri ataları gibi, hak kendilerine hatırlatıldığı zaman ondan yüz çevirirler. Bu zulümde ziyâdeliktir. Bilmeyen cehâletinden zulmeder ve destekler. Bilen için mâzeret olmaz. Hakkı hatırlatmamak zulüm, hatırlatana engel olmak ayrı bir zulümdür. İnsanların hakka ulaşmasına engel olmak tağutların bir vasfıdır. 

           Genel olarak zulüm Allah’a acziyet isnat etmektir. Buda şirktir. Onun sıfatını bir başkasına vermektir. Gerek siyasi, gerekse din adına. Allah’ın bildirmediği ve kastetmediği yasaları ve ibadet şekillerini emretmiş gibi gösterip, Allah’a iftira etme zulmü. Ayrıca zulmü ve zâlimi desteklemekte ayrı bir zulümdür. Mallarını, canlarını, zamanlarını, dillerini, güçlerini zâlimlerin ayakta kalması için harcarlar. Allah’ın belirlediği yolları hafife alıp, haramları normalmiş gibi rahatça işlemek zâlimliktir. Birde haramları topluma yaymak ve yayacak yasaları çıkartıp uygulamak ve desteklemek zulümde ziyâdeliktir. 

           Nice zâlimler yaptıklarını masum görür, şirk ve haram saymaz, hatta dinden gibi, ibadet kastıyla ve sevap umuduyla yaparlar. Aynı zulmü diğeri yaptığında zâlim diyenler kendi destekledikleri yaptığında adaletli görürler. İdarecileri zâlim görenler kendilerini bu şirk ve haram zulümlerinden beri tutarlar. Bunca destek ve savunmaya rağmen. Herkes adaletli ve mâsum ise bu zulümleri yapan kim. Bu bakışta ayrı bir zulümdür. Bunların kalplerinde şirk, nifak, yalan, iftira gibi hastalıklar vardır. Bu bakışlar elbette dile ve amellere yansıyacaktır. Niyet ne ise amellerde o olacaktır. Ya da ameller niyetlerin göstergesidir.

           Hayatın her hangi bir alanında İslam hayatta geçerli olmasın için gayret sarf eden, tüm imkanları kullanan, mü’minleri yurtlarından eden, her alanda zulmeden, öldürüp hapsedenlerle dostluk kuranlar, onların yasalarını benimseyenler zâlimlerdir. Onları baş tacı yapıp destekleyenlerde aynı zulme ortaktırlar. Kim her neye vesile olmuş ise onu yapan gibidir. 

     Rasulullah (s.a.s) buyurdu ki,  “ En faziletli cihad zâlim bir idarecinin karşısında adaleti ( doğruyu, hakkı ) söylemektir.” ( Tirmizi – Ebu Davut ) 

           Bugün İslam alemi dahil yeryüzünde zulüm ve zulmü ortaya koyan zâlimler desteklenir, baş tacı yapılırken bu destek ve savunma din adına, ibadet kastıyla yapılırken, kim zâlim, kim mazlum birbirine karışmış. Aynı zulmü Yahudi ve Hıristiyanlar işlerken zâlim, müşrik ve tağut görülürken, İslam adına ve İslami kisveyle işlenirken masum ve adaletli görülüyorsa, bu bakışlarda ciddi sorun var demektir. Laiklik ve demokrasi adı altında Allah’a ve insanlara ciddi zulümler yapılırken, bu zulme hem zâlim hem de mazlum görünenler ortak olmuşlardır. Üzerlerinde oynanan zulmü desteklemekle ortak olmuşlardır.

           Zâlimin karşısında hak ve adalet hayata hakim olsun için her alanda ceht ve gayret etmek gerekir. Cihad bir ömür ve hayatın her alanında yapılması gerekir. Zâlimlerin kendi uydurdukları yasaları sosyal hayata yaymaya çalıştıkları bir yerde siz, Allah’ın yasalarını o hayata hâkim kılmak için verdiğiniz her bir mücadele cihaddır. Bugün her alanda şirk ve haramlar yayılmıştır. Önemli olan verdiğiniz mücadelenin küçük veya büyük olmasından ziyade, sizin etkili alanlarınızda vazifenizi yapmanızdır. Allah (c.c.) sizin samimiyetle verdiğiniz mücadeleye bakar. 

           Zâlim bir idareciye hakkı söylemek kadar o idarecileri savunan, mallarıyla, zamanlarıyla destekleyenlere karşıda hakkı söylemek o nisbette önemlidir. Çünkü o zâlimleri bunlar ayakta tutarlar. Peygamberler toplumun her kademesine hakkı söylemişlerdir.

           Tarih boyunca tüm peygamberler, müstekbir tağutların zulümleri karşısında hakkı her alanda ortaya koymuşlardır. Mesele bunları tarih diye okumamak ve anlatmamaktır. Yoksa örnek alınması gereken olaylar ve kişiler, sadece insanların duygulanmalarına sebep olacaktır. Oysa eskiler hak olan Allah’ın emirlerini zâlim olanların gündemlerinde sürekli tutmuşlardır ve bizlere de aynı tavrı sergilememiz için bildirilmiştir. Onlar Allah’ın tek Rab,  İlah ve Mâlik oluşunu onlara sürekli hatırlatmışlardır. Yaşayışlarıyla da onların şirk yaşantılarını ortaya koymuşlar ve bunun sonucunda her türlü sıkıntıyı yaşamışlardır. Sonra peygamberlerin yolunu takip eden mü’minler aynı tavrı ortaya koymuşlar ve netice olarak aynı zulümler onlarında başına gelmiştir. 

           Nuh (a.s.) dile kolay olan dokuz yüz elli yıl, zamanın müşrik zâlimlerine hakkı hatırlatmış ve yaşantısıyla ortaya koymuştur. Bunun karşısında kimse yaptığını çok göremez. H.z. İbrahim nemrut ve melesi karşısında ateşe atılma pahasına, tek başına hakkı ortaya koymuştur. H.z Lut ahlaksız kavim karşısında hakkı hatırlatma ve ahlakıyla yaşamış, zâlimlerin zulümlerinin sonucunda onlar helak oluncaya kadar buna devam etmiştir. Musa (a.s) zulümde zirve olmuş firavun ve melesi karşısında hakkı ortaya koymuştur. Yine H.z İsa zâlim idareciler ve Yahudi din tüccarları karşısında hakkı ortaya koymuştur. Ve Rasulullah (s.a.s.), atalarının yolundan zerre geri adım atmayan Mekke müşrik zâlimleri karşısında hicret edinceye kadar hakkı ortaya koymuştur. Dikkat edildiyse her peygamber ya hicret ya da o kavim helak oluncaya kadar hakkı haykırma ve yaşayarak ortaya koymada geri adım atmamışlardır. 

           Yine peygamberlerin yolunu takip edenlerde aynı tavrı ortaya koymuşlardır. Ashabı uhdud hakkı kavramış ve ateşe atılma pahasına hakta direnmişlerdir. Ashabı kehf de konumlarını ve yakınlarını terk etme pahasına zâlim idareciler karşısında, hak üzere kalmak için direnmişlerdir. Habibin Neccar zâlimler karşısında hakkı haykırmış ve şehâdete varan tavır ve örneklik ortaya koymuştur. Zulmüyle Kur’anda ismi çokça bahsedilen firavun karşısında, akibetlerini bilme pahasına sihirbazlar, hakkı kabul etmiş ve hakta sebat etmede direnç göstermişlerdir. Hiçbir ilmi altyapı olmadan ashabı uhdud gibi iman eden sihirbazların imanda bu samimiyet ve sebatları! İsa (a.s)’a iman eden havarilerin her şeyi göze alarak hakkı yaşamak ve tebliğ etmek konusunda sergiledikleri tavırları. Mekke de sahabelerin ölüm, işkence ve hicret pahasına ortaya koydukları söylem ve eylemleri. 

           Ardından saltanatın zâlim idarecilerine karşı dinden taviz vermeyen ve dik duran müctehit ve alim şahsiyetler. İmamı Azamın İslam devletinde zâlim olan idareci karşısındaki şehâdete varan tavrı ve yine Ahmet bin Hanbelin zulüm ve işkence karşısındaki hak karşısında sebatı. Seyyid Kutub’un zâlim mısır yönetimi karşısında şehâdete varan, her döneme örnek tavrı gibi bilinen ve bilinmeyen nice hak sâdıkları. Nerede İmamı Azamın İslam devletinde sırf zâlim diye itaat etmediği tavrı, nerede onun yolunda olmakla övünen laikliği ve demokrasiyi anayasa olarak benimsemiş, ilmi olanıyla, cahiliyle kimlik Müslümanları. Zâlime zulmü haykırması gerekenler, destekleriyle o zâlimleri ayakta tutuyorlarsa, meseleyi akledene denilecek fazla söze ihtiyaç yoktur. 

           Rasulullah (s.a.s.)’ın en faziletli cihad olarak bildirdiği, zâlim idarecilere karşı hakkı söyleme ve müjde işi ancak hayatın her alanında Kur’ana göre hareket eden mü’minlerin hakkıdır. Herkes bulunduğu konumda hakka direnenlere karşı adaleti ayakta tutma gayreti göstermelidir. Her peygamber ve onların yolunda olan sadık mü’minler, zâlim idarecilere önce Allah’ın emrini yaşayarak ve bunda direnç göstererek ortaya koymuşlar. Gerektiğinde dil ile adaleti ortaya koymuşlardır. Geçmişteki örneklerimiz ne ise, bugünde inananlar, Allah’ın hükmünü hayattan kaldıran müşrik ve zâlim olanlara karşı, islamı hayatlarının her alanında yaşayarak şahidliğini göstermelidirler. Sonra dil ile de hakkı zâlime ve onun samimi destekçilerine hatırlatmak mü’mincedir.

            Hakkı yaşamanız ve söylemenizin sonucunda başınıza sıkıntı gelebileceğini bilmeniz ve bunun ecrini Rabbinizden beklemeniz gerekir. Zâlim karşısında hakkı yaşamak bedel ister, uzun soluklu sabır ve dayanıklılık ister. Rab ile ve mü’minlerle sıkı ilişki ve dua ister. Sadece söylemle değil, yaşayarak şâhidlik ister. Hayatlarına Allah’ın hükümlerini sokmayan ve bunun yerine demokratik yasaları kabul edenlere karşı iş hayatınızda, komşuluğunuzda, akrabalığınızda ve siyasi duruşunuzda ortaya koyduğunuz İslami her tavır, hakkı ve doğruyu bildirmektir. Kimi kalemiyle yazıp, çizdikleriyle, kimi konuşmasıyla, sohbetiyle, söylemiyle zâlime ve destekçilerine karşı hakkı ortaya koymalıdır. 

           Toplumla iç içe yaşarken, inancınızdan taviz vermeden safları ayırıp, onları islama kazanmak noktasında da bir kısım ilişkileri devam ettirmek gerekir. Herkese doğruyu duyurmak gerektiği gibi, herkesinde bu dini duyma hakkı vardır. Onlara itaat etmemek, bütün ilişkileri koparmak değildir. Zâlime hakkı söylemek önce hak olduğu için, hakka kazanılmaları ve dünya işlerinde onlarla iyi geçinilmesi gerektiği için ilişkiler koparılmaz. 

           Şirkin ve haramların hayatın her alanına yayıldığı bir dünyada ve beldede uygulanan ve söylenen her hak, Allah’ın dinini tamamen hayata sokmayan zâlimlere karşı ortaya konulmuş bir tavırdır. Herkes konumuna ve bulunduğu ortama göre bu tavrı gösterme gayretinde olmalıdır. Şirk ve haram zulümlerinin her yere yayıldığı bir yerde, sizin her dik duruşunuz birer hak ortaya koyma ve söylemdir. Elbette geçmişte olduğu gibi zafer, sebat eden ve sabırla hakkı ortaya koyanların olacaktır.