Tağut: tuğyan eden, sınırı ve haddi aşandır. Haddi aşmayı sürekli yapandır. Tuğyan; azmak, sapmak, taşmak, sınırı aşmak, aşırı derecede azgın ve mütecaviz olmaktır. Tuğyan ayetlerde, suyun taşması, gözün sapması, terazinin kefesinin eksik tartması, dinde ve ahlakta aşırılık ve sapkınlıklar, zulüm ve tecavüzler tuğyan kelimesiyle ayetlerde geçmektedir.
Tağut, Kur’an’da sekiz kez geçer. Tuğyan ise otuz dokuz kez geçer. Suyun taşması da bir haddi aşmadır. Su rahmetken, haddi aşınca gazap olur. İnsanda haddi, sınırı aşınca sıkıntı ve eza olur. İlk haddi aşıp tuğyan edip tağut olan şeytandır. Tağutlaşan bilinçli haddi aşar. Cahil haddi aşamaz. Tuğyan edip haddi aşan cahili saptırır. Bilen haddi aşar, cahil ise hata yapar. Tarih boyunca dini haddi aşarak din adamları bozmuştur. Ehli kitabın din adamlarının İncil ve Tevrat’ı bozdukları gibi. Bilenle bilmeyen bir değildir, bilen bilinçli haddi aşar. Siyasi alanlarda, hükmetmekte ve yönetmekte nice tuğyanlar yapılıp Allah ile irade yarıştırılmaktadır. Bunu yapan ve savunup destekleyenlerde tuğyan edip tağut olmuşlardır. Firavun hevâsından hükmeden ve yöneten her haddi aşan tağutlar için Kur’an da genişçe hayatından örnekler verilmiştir. Zamanın insanı haddi aşıp tağut olmasın ve tağut olmuşlara destek vermesinler.
Haktan haberdar olduktan sonra meşru olan sınırları aşan, kendi hükmetmeye kalkarak azanlar tuğyan etmiş, haddi ve sınırı aşmış ve tağut olmuşlardır. Dini anlayıp Allah’a hayatın tüm alanlarında has kılmayan haddi aşıp tuğyan etmiştir. Tuğyan edip haddi aşan imanla ilgili meselelerde yapara şirk ve küfretmiştir. Ameli meselelerde haddi aşan haram işlemiş, kul hakkına girmiştir, amellerini ifsat etmiştir. Ayrıca ilenin haddi aşmasıyla bilmeyenlerin haddi aşmaların cezaları aynı olmayacaktır. Bilenle bilmeyenler bir değildir, çünkü bilen bilinçli haddi aşıp tuğyan eder. Hâkimiyeti kendinde gören ve yöneten her haddi aşan tağutlar, Allah ile kulları arasına girip insanları kendilerine itaat ettirirler. Rasulullah (s.a.s) bile Allah ile kul arasına aracı olmadı, sadece şahid ve uyarıcıydı. Peygamber kızına ahrette şefaat garantisi veremezken İslam adına niceleri kesin şefaat vaadinde bulunurlar, şefaat edeceklerine nicelerinin kesin gözüyle bakarlar. Şefaat vaad eden haddi aşıp tuğyan etmiştir. Allah’ın hakkını kendinde görmüş, gaydan haber vermeye kalkmıştır. Dini din adamlarına değil de, sadece Allah’a has kılmak gerekir. Rabbimiz kitabında tuğyanı ve tağutu açıkça bildirmiştir.
“Dinde zorlama yoktur. Artık doğruluk sapıklıktan ayrılmıştır. Kim tağutu inkar eder ve Allah’a iman ederse, muhakkak ki, o sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah çok iyi işiten ve çok iyi bilendir.” (Bakara/256)
Dinin sahibi Rabbimizdir ve dinini tercih de kimseye zorlama yapmadığı gibi insanlarında zorlama yapmamasını emretmiştir. Dinde zorlama yoktur, yani islamı tercih de akıl ve irade sahibi olan insana zorlama yapılmayacaktır. İsteyen Yahudi, Hıristiyan, Hindu, Budist, laik demokrat kalabilir, ahirette hesabını kendisi vermek şartıyla. İslamı tercih de zorlama olmadığı gibi, dini yaşamak isteyene de zorlama yapılıp yaşamasına engel olunmamalıdır. Ayrıca dinin kendisi zor değildir. Rabbimiz anlaşılır ve yaşanılır bir din göndermiştir.
Rabbimiz dinde zorlama yapmayın, çünkü doğruluk sapıklıktan ayrılmıştır. Hak ile batılı biz birbirinden ayırdık. Dileyen hakkı, dileyende batılı, sapıklığı tercih edebilir. Davetçiye düşende dinde zorlama yapmadan hak ile batılı ayırıp kişinin anlamasını sağlayacaktır. Hak batıldan, iman şirkten, iyi kötüden ayrılmış, anlaşılır hale getirilmiştir. Hak ile batılı anladıktan sonra kim hâkimiyeti kendinde gören, Allah’ın sınırlarını aşan tuğyan edip haddi aşan tağutları reddedip, Allah’a iman ederse, yani hâkimiyeti Allah’a verip O’na güvenirse, kopması mümkün olmayan sağlam kulpa yapışmış olur. Tağut, Allah’ın belirlediği sınırları aşıp, kendi hevasından ölçü belirleyen, firavun ve nemrut gibi hâkimiyeti kendinde görendir.
İman güvenmektir. Allah’a iman, O’nun hükmedip yöneten Rab oluşuna güvenmek, itaat edilen ilah oluşuna güvenmek, sığınılıp, yardım istenilen ve emredip yöneten veli ve vali oluşuna güvenmek, hayatı teslim edilip güvenilen vekil oluşuna güvenmektir. Yani iman Allah’ın isim ve sıfatlarında güvenip hayatı O’na teslim etmektir. Kim bunu yaparsa iman etmiş ve Allah’a güvenmiştir. Allah ile hâkimiyet yarıştıranları reddedip, Allah’a güvenenler kopmayan kulpa yapışmışlardır. Allah’a karşı haddi aşmış olanlar reddedilmeden Allah’a iman olmaz. Önce batıl reddedilecek, sonra Allah’a güvenip iman gerçekleşecek. Tağutu reddedip Allah’a iman etmek, la ilahe illallah’tır. Allah’dan başka itaat edilecek ilahları reddetmektir. Kimin tağuta hâkimiyeti verdiğini, kiminde Allah’a verdiğini Rabbimiz işiten ve bilendir. Bunun ahirette hesabı sorulacak demektir.
“Allah iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tağutlardır. Onları aydınlıktan karanlığa çıkarırlar. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır.” (Bakara/257)
Tağutu inkar edip, Allah’a güvenen, güvenip Allah’a itaat edenler sağlam kulpa yapışmıştır. Allah’u teâlâ kendisine güvenip iman edenlerin velisidir. Veli sığınılan, yardım istenilen, koruyup gözetendir. Allah’u teâlâ’da kendisine güvenip yardım isteyen, kendisine sığınanları koruyup gözetir. Onları sadece velisi olur. Hayata hükmedip hâkimiyet kendisinde olan Allah’a güvenip veli edinenleri şirk ve küfür karanlıklarından imanın ve islamın aydınlığına sokar. Veli olarak kendisine sığınmaya devam edenleri de ölüm gelinceye kadar korumaya, iman aydınlığında tutmaya devam eder.
Kâfirlerin sığınıp yardım istedikleri velileri de tağutlardır. Kâfir, hakkın üstünü örtüp, gizleyendir. Kur’an’ın üstünü demokrasi, laiklik ve hevalarla örtmek, Allah’ın hâkimiyetinin üstünü insan hâkimiyetiyle örtmek, peygamberin örnekliğinin üzerini siyasi ve din adamlarının örneklikleriyle örtmek ve gizlemek, yani küfürdür. Küfür inkar değil, bildiğini yokmuş gibi davranmak, gündeme almamak, gizlemektir. Ayetleri gündeme almamak, manalarını gizlemek, mesajını örtmek küfürdür. Hak ile batılı ayıran, batılı tercih etmekle hakkın üstünü örtüp, gizlemiştir. Buda küfürdür. Allah’ın hükmünü hayatlara sokmayıp kendi yasalarını uygulayanları sevip desteklemek, koruyup savunmak tağutu veli edinmektir. Onlardan yardım beklemek, sığınmak, koruyup gözeten bilmek tağutu veli edinmektir. Onlar kendilerine itaat edenleri varsa iman aydınlığından küfür ve şirkin karanlıklarına sokarlar ve orada tutarlar. Rabbimiz, işte bunlar cehennemliklerdir ve orada ebedi kalacaklardır buyurur.
“Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin m i? Onlar cibt’e ve tağut’a inanıyorlar. Ve inkar edenlere, bunlar iman edenlerden daha doğru yoldadır diyorlar.” (Nîsa/51)
Kendilerine kitaptan bir pay verilenler Yahudiler, Hıristiyanlar ve bizde Kur’ana inanıyoruz diyenleri görmedin mi? Bunlar kitaba inanıyoruz deyip de, o kitabı hayatlarına sokmayanlardır. Onlar kitaba inamdık, güvendik deyip, cibte ve tağuta inanıyorlar, yani onlara güveniyorlar. Cibt, Allah’dan başka itaat edilen her şey, şeytan, sihirbaz olan. Tağut, Allah ile hâkimiyet yarıştıran, Allah’ın sınırlarına aşan, hevâsına göre hareket edenlerdir. Kur’an’a inanıyoruz diyenler inandık dedikleri Kur’an’ı hayatlarına sokmuyorlar. Kur’an’ın hükmü yerine kendi hükümlerini geçirip kendi hükümlerine inanıyorlar. İtaat güvendir, güven de inanmaktır. İnsan sevdiğine itaat eder, sevdiğini över ve destekleyip savunur. Bu inanmanın sonucudur. İtaat de tanıdığına yapılır. Allah’ı ve kitabını tanımayanlar yerlerini başkalarıyla doldururlar. Sonra da hakkın üstünü örten, haddi aşan tağutları seven ve destekleyenler için bunlar iman edenlerden daha doğru yoldadır derler. Dün Yahudi ve Hıristiyanlar Mekke müşrikleri için, bunlar iman edenlerden daha doğru yolda diyorlardı. Bugünde aynı tavır ve söylemler devam etmektedir.
“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Onlar tağutun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Halbuki onlar tağutu inkar etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor.” (Nîsa/60)
Bizde, Kur’an ve diğer kitaplara inanıyoruz, kabul ediyoruz diyenler. İnanıyoruz, yani sözle güveniyoruz diyenler. Hâkimiyeti Allah’a vermeyip insana verenler problemlerini inandık dedikleri Kur’an ile değilde kendi oluşturdukları yasalarla çözmeye çalışmaktadırlar. Kur’an’a inandık diyen Allah’ın hükmüne güvendik demek isterler. Kur’ana inandık deyip kendi yasalarıyla muhakeme olunmak isterler. Sorunlarını kendi yasalarıyla çözmek isterler. Oysa Allah’ın hükmünü hayattan çıkarıp kendi yasalarıyla yöneten ve yönetilmeye razı olan tuğyan edip Allah’a karşı haddi aşan tağutları reddetmekle emrolunmuşlardı buyurur Rabbimiz. “Kim tağutu inkar edip, Allah’a iman ederse” imanın ilk yarısı hâkimiyeti kendilerinde gören tağutları reddetmekten geçer. Diğer yarısı ise Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birlemektir. Hâkimiyeti Allah’dan alıp kendilerine verenleri şeytan uzak bir sapıklıkla saptırmak ister. Bu istediğini şeytan ulaşmış gözükmekte. Dünyada Kur’an ile yönetilen gerçek manada bir yer yoksa insanlar şeytanın yolunda emektir. Siyasi ve din adına Allah ile hükmetme ve yönetme yarışına kalkan insanların bu yollardan vazgeçmeleri zor gözükmektedir.
Birde bunlar yaptıklarını islama uygun, hak diye yapıyorlarsa şeytanın saptırmasının ne denli etkili olduğu gözükecektir. Batılı hak diye yaşayanlar uzak bir sapıklıkla sapmışlardır. Tağutu reddetmeleri gerekenler, onu savunup, destekleyerek korurlar. Niceleri Allah ile had yarıştırıp tuğyan ederken niceleri de bunları temize çıkarma çabasındadırlar. Savunan, destekleyen, koruyan, yaşayarak, ve söylemleriyle tağutu ayakta tutanların niyetlerini sorgulama saçmalığını ortaya koyarlar. Allah’ı savunmaları gerekenlerin O’nunla had yarıştıranları savunmaları onların da had bilmediklerini gösterir. İstişaresiz, kendi hevalarından konuşan, Allah’ın kitabında ve Rasulün hayatında yerini bulamadıklarını savunmaları de temize çıkartmaları cehaletin ve sapmanın bir başka türüdür.
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler ise tağutun yolunda savaşırlar. O halde sizde şeytanın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz ki şeytanın hilesi (tuzağı) zayıftır.” (Nîsa/76)
Tarih boyunca her inan ve toplumlar inandıkları, savundukları, değer verdikleri yollar için mücadele etmişlerdir. Bu da normal bir durumdur. Allah’a isim ve sıfatlarıyla güvenip, Hâkimiyeti O’na verip Kur’anı anayasa yapan, Rasulü hayatının tek örneği kabul edip güvenerek iman edenler Allah yolunda savaşırlar. Mücadeleleri Allah’ın hükmü hayatlara hâkim olsun içindir. Hayata hükmeden yasaları kedileri belirleyenler, siyasi ve din adına yollar oluşturanlarda bu yollar hayatlara hâkim olsun için savaşır ve mal ve canlarıyla mücadele ederler. Rabbimiz herkes inandığı yolda mücadele eder, savaşır, siz de şeytan gibi kendi hevasına uyan yandaşlarıyla hayatın tüm alanlarında savaşın, öüm gelinceye kadar mücadele edin. Rabbimiz şeytanın ve yolunda olanların hileleri ve tuzakları zayıftır buyurur. Yani siz sabırla mücadele ederseniz galip gelecek olan siz olacaksınız bakışı verir. Şeytan insanın azılı düşmanı şeytanın yolunda olanlarda inananların azılı düşmanı! Ama onları hakta olanlar üzerinde tesirleri azdır. Yeter ki mü’minler istişareli bir cemaat halinde kalsınlar.
“Yemin olsun ki her ümmete, Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının diye bir peygamber gönderdik. …” (Nahl/36)
Şeytan insanın yaratılmasıyla düşmanlığını ilan etti ve kıyamet anına kadar bu düşmanlığına devam edecektir. Rabbimiz, yeryüzünün halife olarak sorumlusu insanı seçti ve halifeliğini hak üzere yapsınlar diye kitaplar ve örnek peygamberler gönderdi. Gönderilen kitab da ve örnek peygamberlerin hayatlarında ve sözlerinde ortaya koydukları ilk emir, imanın ilkesi hayatın tüm alanlarında sadece Allah’a itaat edin. Siyasetinizi, eğitiminizi, ekonominizi, ceza yasalarınızı, mirasınızı v.b. tüm emirler konusunda itaat edeceğiniz sadece Allah’u teâlâ olsun itaat edeceğiniz, yani ilahınız Allah’u teâlâ olsun. Her ümmete Allah ile savaşa kalkan, had ve hudud yarışına giren, hâkimiyeti kendilerinde gören tağutlara itaatten vazgeçip itaati sadece Allah’a yapsınlar diye peygamberler gönderilmiştir. Dün peygamberlerin yaşadığı ve söylediklerini bugünün davetçileri, her hakkı söyleyenler yapacaklardır. Haktan uzaklaştırılmış olan toplumlara ve insanlara önce imanın ölçüsü olan haddi aşmış olan tağutu inkar ve Allah’ın isim ve sıfatlarında O’na güvenip iman etmelerini söylemektir. Tabi olup olmamaları onların sorunudur. Davetçiye düşen sadece hakkı anlamalarını sağlamaktır. Hidayet kişinin tercihi ve Rabbimizin vesileleriyle olacaktır.
“Tağuta itaat etmekten sakınıp Allah’a yönelenlere, onlara müjdeler vardır. Sözü dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın hidayete erdirdiği kimseler onlardır. Akıl sahipleri de onlardır.” (Zümer/17-18)
Rabbimiz kendisiyle hâkimiyet yarışına giren had ve sınır belirleyen haddi aşmış olan tağutları reddedip, onlara hayatın tüm alanlarında itaat etmeyen ve sadece Allah’a yönelmiş olan, hâkimiyeti ve itaati sadece Allah’a yapanları müjdelemektedir. Müjdelenenler, hayatlarına hükmetme ve yönetme işini sadece Allah’a veren ve itaatlerini de sadece Allah’a yapanlardır. Hayatlarına hükmetme hakkı olan hâkimiyeti Rab olarak sadece Allah’a verenler kurtuluşla müjdelenir, çünkü onlar Rablerinin sözleri olan vahyi dinlerler. Kur’an ve sünnet neyi emretmişse dinlerler ve itaat etme gayretindedirler. Sözün güzeline uyarlar. Sözün en güzeli Allah’ın hâkimiyetinin eseri olan Kur’an’a ve örnek Rasulün sözü olan hadislere uyarlar. Kur’an ve hadis karşısında bence bana göre demeden itaat etme gayretinde olurlar. Müjdelenenler, sözün güzeli olan Kur’an’a ve sünnete uyanlardır. Hayatlarında hüküm ve örnek olarak Kur’an ve sünnete itaat edenler Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. Akıl sahipleri, aklını ve iradesini kullanabilenler ancak bunlardır buyurur Rabbimiz.
Dini anlayıp Allah’a has kılmayan haddi aşar.
“Dini has kılarak Allah’a itaat et.” (Zümer/2)
Hayatlarına hükmeden yasa olan dini Allah’a has kılanlar hâkimiyeti, hükmetme ve yönetmeyi Allah’a verenlerdir. Dini has kılarak Allah’a itaat et, yani din ne emrederse ona göre hayatınızı düzenleyin. Siyasetinizi, eğitiminizi, ticaretinizi, hukukunuzu din belirlerse, hayatınızı Allah’a has kılmışsınız ve O’na itaat etmişsinizdir.
“Firavuna git, çünkü o haddi aştı, azdı (tuğyan etti)” (Nâziat/17)
Tarih boyunca Allah ile hâkimiyet yarıştırıp, kendi hükümlerini insanlar üzerinde uygulayan, insanların desteklemelerini ve savunmalarını sağlayanlar tuğyan edip firavun ve benzerleri gibi tağut olmuşlardır. Allah ile hüküm koymada yarışanlar tuğyan etmiş tağut olmuşlardır. Firavun hâkimiyeti kendinde gördü ve toplumunu bu yasalarla yönetiyordu. Rabbimiz h.z. Musa’ya, Firavuna git o haddi aştı, tuğyan edip tağut oldu buyurur. Git ve ona hakkı hatırlat, belki değişir, düzelir, hidayet bulur. Bu örneklik zamanın her davetçisine bir hatırlatmadır. Firavun toplumu içinde hâkimiyeti kendinde görüp yasalar belirleyip toplumu sınıflara ayırarak ileri gelenlerle, yani mele tabakasıyla yönetiyorlardı. Çünkü onlar kendilerini Mısırın sahibi görüyorlardı. Sahip olduklarının üzerinde hükmetme hakkını da kendilerinde görerek rablik ortaya koyuyorlardı. İnsanlarında sadece kendilerine ve yasalarına itaat etmelerini isteyerek, o yerde ilahlık ortaya koyuyorlardı. Sığınılan, yardım istenilen, emreden, koruyup gözeten veli ve vali de kendilerini görüyorlardı. Dolayısıyla güvenilen ve itaat edilmesi gereken vekilde sadece kendilerini görüyorlardı. B haddi aşmadır ve Allah ile kulları üzerinde irade yarıştırmadır. Bunlara git ve hakkı hatırlat emri her davetçiyedir. Güçleri ve ulaşabildikleri kadarıyla! Firavun ve benzerleri kendi dönemlerinden sorumluyken, örneklikleri kıyamete kadar sürecektir.
“Öyleyse emrolunduğun gibi seninle birlikte tevbe edenlerle dosdoğru ol. Haddi aşmayın. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” ((Hud/112)
Allah ile hüküm koymada yarışanlar haddi aşıp, tuğyan ederek şirk ve küfür içinde iken, iman ve İslam üzere emirlerin dışına ahlaki ve ameli olarak çıkan, sınırı geçenlerde tuğyan etmişlerdir. Allah’ın sınırlarını aşıp hevalarına ameli ve ibadi noktalarda uymuşlar ve tuğyan etmiş ve tağut olmuşlardır. Rabbimiz Rasulüne, ashabına ve tüm inananlara kendileri ve beraberinde tevbe edenlerle emrolundukları gibi ve dosdoğru olmalarını emretmiştir. Emrolundukları gibi dosdoğru olmayanlar ve tevbe etmeyenler haddi aşmışlardır. Emrolunduğunuz gibi ahlaklı olun, emrolunduğunuz gibi kardeşlik ortaya koyun, komşuluk ve akrabalık yapın. Emrolunduğunuz gibi gıybetten, kibirden, hasetten, riyadan, iftiradan ve yalandan uzak durun. Emrolunduğunuz gibi aile oluşturun ve nesiller yetiştirin. Emrolunduğunuz gibi iman edin, Salih ameller işleyin. Emrolunduğunuz ve itaat ettiğiniz iman ve Salih ameller olan hakkı ve sabrı tavsiye edin. Her bir emri yerine getirmemek mü’minleri de haddi aşmaya tuğyana götürecektir. Bu uyarının ilk Rasulullah’a ve ashabına yapıldı unutulmamalıdır. Çünkü Rabbimiz haddi aşmada ve itaat etmede yapılanları çok iyi gören, hesabını soracak ve karşılığını verecek olandır.
“… Onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir halde bırakırız.” (Âraf/186)
Tarih boyunca haddi aşan, kendi iradeleri olan yasalarla yaşayan toplumları sapıklıkları, haddi aşmışlıkları içinde vaad ettiği ecelleri onlara gelinceye kadar şaşkın, ne yaptıklarını bilmez halde serbest bırakmıştır. Şaşkın bir halde dolaşma, yani Allah ile yarattığı yeryüzünde ve kulları üzerinde hâkimiyet yarıştırırlar da haberleri yoktur nicelerinin bundan daha şaşkın bir hal olabilir mi? hele birde bu şaşkınca haddi aşmalar İslam adına ve ibadet kastıyla ve sevap umuduyla yapılıyorsa şaşkınlık daha derin demektir. Kurtuluş da o denli zordur.
“Biz onların kalplerini ve gözlerini ilkin inanmadıkları gibi tersine çeviririz ve onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir halde bırakırız.” (En’am/110)
Hakkı duyduktan ve anladıktan sonra reddeden, hakka girmek istemeyenler için Rabbimiz, kalplerini hakkı anlamaktan uzak ve gözlerini hakkı görmekten ve akletmekten uzak tutarız. Haddi aşma olan tuğyanları içinde onları ne yaptıklarının farkında olmadan şaşkın bir halde bırakırız buyurur. Bunlar haddi aşmalarına rağmen ehli kitap ve yolunda olanlar, siyasi ve din adına sapmalarına rağmen en doğru yolda olduklarını düşünür ve savunurlar. Bu haddi aşmanın ve şaşkınlığın bir göstergesidir.
“Rabbinden sana indirilen onlardan çoğunun tuğyanlarını ve inkârlarını artıracaktır.” (Mâide/68)
Tarih boyunca hakka ve hakka davet eden, hakkı hatırlatanlara karşı düşmanlık ve kin duyulmuştur. Dünde olduğu gibi bugün siz haddi aşıp tağut olanlara, Allah ile hüküm yarışına kalkanlara hakkı hatırlattığınızda onlar size karşı değil hakka karşı tavır alacaklardır. Hak onların inkarlarını, batılı dahada savunmalarını, desteklemelerini sağlayacaktır. İşi kendilerince daha da inatla savunacak ve düşman olacaklardır. Haddi aşmalarını hak artırdığı gibi anladıkları hakkın üstünü daha da gizleyip örtme gayretinde olacaklardır. Örtüp gizlemeleri inkârları, yani küfretmeleridir. Hak nicelerin inkâr olan hakkı gizleme, yok sayma ve hakkın üzerini örtmelerini artıracaktır. Allah’u teâlânın her hangi bir hükmünü hayatına sokmayanlar, o alanlarda tuğyan edip tağutlaşmışlardır. Hayatlarına sokmadıkları her bir alana insan hevasını, iradesini, yasalarını, fikir ve düşüncelerini sokmuş ve yaşamışlardır. Bu Allah’a karşı haddi aşma ve tuğyandır.
Bugün dünya insanı çoğunlukla her inanç sahibi olarak Allah’ın hükümlerini hayatlarına sokmayarak haddi aşıp tuğyan etmişlerdir. Bu haddi aşmalar din adına ve siyasi alanlarda, verilen desteklerle daha da ileri gitmektedir. Elbette kurtuluş hak olan Kur’an’a hayatın tüm alanlarında itaatle ve hâkimiyeti sadece Allah’a vermekle gerçekleşecektir. Bunun meyveleri de dünyanın nice yerlerinde görülmektedir.
