İnsan, her şeyiyle sınırlı yaratılmıştır. Kapasitesi, kendisine verilenler kadardır. Gücünün dışına çıkamaz, çıkmaya da çalışmamalıdır. Rabbimizin kendisine yüklemediği sorumlulukların, işlerin ve hedeflerin altına girmemelidir. “… Ey Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz şeyleri bize yükleme. ..” (Bakara/286) diyen bilmelidir ki, “Allah hiçbir kimseye taşıyabileceğinden fazla yük yüklemez.” (Bakara/286) İmtihanda olan insanda, Rabbinin kendisine yüklediklerinin dışında işlere girişmemelidir. Bu insanın kendisine yaptığı bir zulümdür. Rabbimiz, insanı halife kılmış, vazifesini nasıl yapacağının ölçüsünü, kural ve yasalarını bildirmişken, insan, ben, bana yeterim der ve ağır yüklerin altına girer. Hakkı yaşarken, belki daha iyi yapma düşünceleriyle ağır yüklerin altına girildiği gibi, batılda olanlar da ahiret noktasında hesabı zor, ağır yüklerin altına girerler.
İnsan, yeryüzünde halife olarak imtihan halindedir. Rabbimiz herkese gücü kadar imtihan yüklerken, insan, yükünü ve imtihanını daha da zorlar. Niceleri dava uğruna deyip, daha iyisini yapma düşüncesiyle Rabbimizin kendilerine yüklemediği ağır yüklerin altına girer. Bulundukları şartlara, ortamlara ve kapasitelerine göre hareket etmezler. “Allah sizin hakkınızda kolaylık diler, zorluk dilemez.” (Bakara/185) Çünkü Rabbimiz, yarattığı kulunun kapasitesini bilir ve onlara kolaylık ister. Rabbimizin emirleri kolaylık sağlar. Kimileri kolaylığı az bulup zoru zorlar, şirkin hâkim olduğu yerlerde zorlananları, siyasi ve din adına niceleri daha da zorlarlar. Kimileri dinin emirlerini azaltıp imanı sadece kabul, amelleri de birkaç ibadetten sayarak kendilerince kolaylık sağlarlar. Kimileri de vahyi hayatlarına yaşama konusunda yetersiz bulup, kendi yasalarını oluşturma çabasındadırlar. Bakıldığında herkes İslâm adına yaptığı iddiasındadır.
“Din hususunda size hiçbir zorluk da yüklemedi.” (Hac/78) Din adına hiç kimse mü’min ve Müslüman olanlara, Allah’ın yüklemediği bir şeyi, dinden diye yükleme hakkına sahip değildir. Yaşanılan ortamlara ve şartlara bakmak gerekir ve işi de ehline bırakarak hem kendilerine hem de etraflarına zulmetmemiş olacaklardır. Kendilerince İslâm adına diye iman ve şirk ölçüsü belirleyip, batıldan uzaklaşan mü’minleri dahi itham edecek kadar işi ileri götürenler olduğu gibi, işi fazla gevşetip şirkin içinde olanları ve uygulayanları temize çıkartmaya çalışanlar da mevcut. Bu, Allah ile irade ve hüküm koymaya kadar işi götürür. Dinde, zaruretleri ve ikrahı kimse kendi kapasitesine bakarak konuşmamalıdır. Sonra niceleri gibi sözlerinin altında kalmak zorunda kalırlar. Kendilerince hakkı zorlaştıran veya yumuşatmaya çalışanların bilmeleri gereken önce hakkı yaşamaları ve davet olduğudur. Dini yaşarken ve davet ederken de yapacakları ve istenen, güçleri kadardır. “Onun için gücünüz yettiğinizce Allah’a karşı gelmekten sakının.” (Teğabun/16) Rabbimiz ayetinde önce peygamberine sonra onu örnek alanlara gücünüz yettiğince Allah’a karşı gelmekten sakının, buyurur. Kur’ân’ı gücünüz kadar yaşamaya çalışın, yani takvalı olun, der. Bu herkesin gücü kadar olacaktır. Kimin gücü hangi alanlarda ne kadardır? Herkes kendini bilir. Peygamberin ortaya koyacağı gücü bugünün inananlarından ve herkesten bekleyemezsiniz. Gücü kadar mücadele etmeyenlerinde hesabı Rablerine kalmıştır.
“Ey iman edenler! Allah’a karşı nasıl sakınılması gerekiyorsa öyle sakının ve ancak Müslümanlar olarak ölün.” (Ali İmran/102) İman edenlere nasıl takva emrediliyorsa, Kur’ân nasıl bildirmişse öyle iman edin ve İslâm (teslimiyet ve itaat) ortaya koyun diye emrederken, diğer ayet gücünüz kadar yapın emreder. Mesele, bir ömür iman ve İslâm üzere kalıp, ölebilmektir. Dünyayı kurtarmadan önce kendisini kurtarması gereken davetçilere duyurulur. Bu ayet indiğinde sahabe ya Rasulullah bunu kim başarabilir dediler. Rasulullah ise “siz gücünüz kadar yapın” buyurmuştur. Sahabenin belini büken ve endişelendiren ayet, bugünküleri etkilemiyorsa bir bakış problemi var demektir. O da ayetleri üzerine alamama problemidir. Oysa Allah’ın ayetleri mü’minlerin imanlarını artırmalıydı. O da ayetleri üzerlerine almakla gerçekleşir.“Başınıza gelen her hangi bir musibet kendi elinizle kazandıklarınız yüzündendir. Bununla beraber Allah çoğunu affeder.” (Şura/30) İnsan hedefini, amacını ve bunların ölçüsünü bilmez ise hevasına uyacaktır. Bazen daha iyi yapayım derken, kendi elinin kazandıklarıyla imtihanını zorlaştıracaktır, sonra da sabır ve mücadele bitecektir. Herkes eliyle ne ortaya koyduğuna bakmalıdır ve bundan sorumludur. Rabbimiz, her yapılanların karşılığında bela ve musibet verse, insan helak olup giderdi. Çünkü Rabbimiz, yapılanların çoğunu affeder ve cezasını hemen vermez.
Rasulullah (s.a.s.) buyurdular ki, “Her musibet affolunacak bir günah için gelir.” (Ebu Nuaym) Mü’minlerin başına gelen her müsibet, bir günahın affı içindir. Bunu bilen kişi, sıkıntılardan şikâyet etmez. Yine “Mü’mine gelen her hangi bir sıkıntı günahına kefaret olur.” (Buhâri). “Mü’minin günahları affolununcaya kadar bela ve hastalık gelir.” (Hâkim) Her sıkıntı, her bir hastalık ve rahatsızlık inanan için ahiret noktasında bir kazanımdır. Bu sabırla o imtihanını karşılayanların ancak kazanımıdır. Sıkıntısını çok gören veya sıkıntı çekenleri kötü olduklarından dolayı görenlerin, en çok sıkıntıyı peygamberlerin çektiğini bilmesi gerekir. “İnsanlar içinde en çok sıkıntıyı peygamberler çekmiştir. Sonra derece derece mü’minler çeker. Bu dindeki samimiyetine göre imtihana çekilir…” (Buhâri –Tirmizi) Kim dinde samimi ve daha takvalı olup Kur’ân’ı, hayatının her alanında uyma gayretinde olursa ve bulunduğu yerde şirkin ve haramların anlaşılması ve yok olması için mücadele veriyorsa, sıkıntı da kaçınılmazdır. Yine “Mü’minin haline şaşılır. Her hali kendisi için hayırdır. Bir iyilik ona isabet ederse şükreder, bu onun için hayırdır. Bir sıkıntı isabet eder ve sabrederse, bu onun için hayırdır. Her iki halde karda olur.” (Müslim) Sonuç olarak imtihanda olan insan bilecek ki, nimetler ve sıkıntılar hayatın bir parçasıdır. Sabırla ve iman üzere olarak şükür ve sabır ortaya konulursa, karşılığı sonsuz cennet olacaktır. Buyurun siz iman ve sabırla imtihanlarla mücadele etmeyin…
Mesele, mü’minin emredilen hayatı yaşamasıdır. Rabbimiz, imtihan gereği sınayıp deneyebilir. “Sen beraberinde tevbe edenlerle emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Sakın haddi aşmayın. Muhakkak ki O yaptıklarınızı görmektedir.” (Hud/112) Peygamberin ve sahabesinin saçını ağartan ve bellerini büken ayetler, bugünün inanlarını etkilemediği gibi, sadece bilgi olarak söyleniyorsa, bakışlarda bir problem var demektir. Size emredilene itaat edeceksiniz ve bunu da şirkten, küfürden ve haramlardan tevbe edenlerle beraberce yapacaksınız. Beraberce, bir aile olarak ve cemaat olarak başarmak zordur. Bunun dışında hareket edenler haddi aşmış ve sapma da kaçınılmazdır. Vahyin dışında her hareket ve söz haddi aşmadır. Bu yapılanların görüldüğü ve bir hesabının olduğu unutulmamalıdır. Emrolundukları gibi dosdoğru olduklarını söyleyen kişi ve topluluklar, Allah ile hâkimiyet yarıştırmakta, Allah’ın iradesinin üstüne kendi iradelerini koymaktadırlar. Allah ile hâkimiyet yarışına kalkanlara destek verip sevgi beslerler. Bu, firavun gibi tuğyan edip haddi aşmaktır. Haramları hayatın tüm alanlarına yaymak ve yayanları desteklemek de haddi aşma olan tuğyan yani bir tağutluktur.
Her emredileni, emredildiği şekilde ve gücünüz kadar yapacaksınız. Bu, ilim ister, yıllarca çalışma ve mücadele ister. En önemlisi sürekli sabır ister. Konuşmak ve sabırla mücadele etmek birbirinden çok farklı ve uzak işlerdir. Çok konuşan var, fakat mücadele ve sabır gösteren çok azdır. Nuh aleyhisselamın 950 yıl mücadele ettiğini veya davet ettiğini anlatanlar, sanki onun sabırla bunları yaptığının farkında değildirler. 950 yılı söylerken, dile kolaydır. Üç beş yıl davette ve beraber mücadelede sabredemeyenlerin anlayamadıkları, Hz. Nuh’un ortaya koyduğu sabrıdır. Bir ömür mü’minlerle beraber kalabilmek her yiğidin harcı değildir. Bunlar zamanla görülmektedir. Geçmişten ve etrafından ibret almayanların sonu budur. Hali ve etrafı düzeltmek yerine, bırakmayı ve sabırsız olmayı tercih ederler. Siz otuz yıl, kırk yıl hala aynı yerde ve aynı mücadeleyi sabırla veriyorsanız, etrafınıza örneksiniz demektir. Sizin sabırsızlığınız ve hatanız, nicelerinin sapmasına ve topluluktan uzaklaşmaya sebep olacaksa, bunun hesabını düşünmeniz gerekir. Hadiste bildirildiği gibi, sizin vesilenizle bir insanın hakka girmesinin dünya ve içindekilerden hayırlı kabul eden, bir kişiyi de kendi vesilesiyle haktan uzaklaştırdığındaki vebal ve hesabını da düşünmesi gerekir. Kârı düşünen, zararı da düşünmelidir. Sizin olmadığınız yerde birileri de olmayacaksa, sizin oluşturmadığınız ortamlar ve derslerin yokluğundan birileri hakka ulaşamayacaksa veya sapacaksa, bu üzerinde sorumlu olanlara vebaldir. Bu sorumluluk her peygamberin belini bükmüştür ve yolunda olanlarında belini bükmelidir. Siz yoksanız eşiniz, çocuğunuz ve etrafınızda niceleri de yok demektir.
İman etmiş her dava adamının göz ardı etmemesi gereken şey, sabrın önemi ve karşılığıdır. “Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir.” (Zümer/10 ) “Allah sabredenlerle berberdir.” (Enfal/46) Yine, “Şüphesiz ki, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve mahsullerden eksiltmekle imtihan edeceğiz, sabredenleri müjdele” (Bakara/155) Yine, “Sabret Allah sabredenlerin mükâfatını zayi etmez.” (Hud/115) İmtihanda olduğunun farkında olanlar, ancak mü’minlerdir ve vazifelerini yaparlar. Bu ise, bir hayat içinde nice sabırlar gösterilmesi gereken mücadeleler gerektirir. Allah (c.c.), sabırla mücadele edenlerin karşılığını sonsuz cennet nimetleriyle ödüllendirecektir, bundan dolayı da sabrı tavsiye eder. Sabrın karşılığını zayi etmediği gibi, kat kat verir. Allah’ın sabır tavsiyesine ancak mü’minler uyarlar. Sabırla mü’minlerle beraber yıllarca kalmak kolay iş değildir, karşılığı da o denli fazla olacaktır. Sabırla verilen mücadelenin karşılığını vaad eden Rabbimizdir.
Dünyada gösterilen sabırla mücadelelerin fert ve aile olarak karşılığı cennette birlikteliği sağlayacaktır. “Bu güzel hayat onların babalarından eşlerinden ve zürriyetlerinden iyi olanlarla beraber girecekleri And cennetleridir. Meleklerde her kapıdan yanlarına varıp onlara şöyle derler. Sabrettiğinizden dolayı size selam olsun. Dünya hayatının sonu olan cennet ne güzeldir.” (Rad/23 -24) Sizin olmadığınız ve sabırla mücadele etmediğiniz yerde babanız, eşiniz çocuklarınız ve devamında nesilleriniz olmayacaktır. Siz bu bakışla ben yoksam, onlar yok diyeceksiniz. Bu mücadelelerin karşılığı olarak nesillerinizle beraber vaad edilen And cennetlerinde olacaksınız. Bu vaadi ancak Rabbimiz verir ve buna da ancak sabırla ulaşılır. Sabrı bitenlerin, etraflarının da kaybına sebep olabileceklerini unutmamaları gerekir. Sabırla, hakkın var olması için mücadele edenlere yardım etmek ve desteklemek gerekir ki hep beraber kurtuluşa ulaşılsın. Yine “Onlar sabreden ve Rablerine tevekkül edenlerdir.” (Nahl/42) Sabredenler ancak Rablerine güvenip vekil olarak hayatlarını teslim edenlerdir. Bunun mücadelesini verenler de mü’minlerdir. Vekil kılınan, güvenilendir. Vekil kılınanın iradesine ve hükmüne güvenilmiştir. Güvenilip vekil kılınanda, itaat edilen ilâh olur.
Asır suresinin verdiği mesaj iyi anlaşılmalıdır. Her insan, hüsrandadır, ancak sadece Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birleyip, Kur’ân’dan başka yasa ve ölçü kabul etmeyen ve Rasulullah’dan başka örnek ve önder olarak hayatın tüm alanlarında itaat edilecek ve tabi olunacak merci kabul etmeyerek iman edenler kurtulacaktır. Sonra şirksiz, haramsız, bid’at ve hurafesiz, gıybet, iftira, yalan, hased ve kibirden uzak, Rablerinin her an onları gördüğü düşüncesiyle ihsan halinde, samimi olarak Allah’ın rızasını gözetip ihlasla salih ameller işleyenler, imanlarını destekleyip kurtulacaklardır. İman ve salih amelleri korumak için, hak, başkasına da tavsiye edilecek ki, birbirleriyle tavsiyeleşsinler. Beraberce cemaat olsunlar. Sonra sabırla ilim elde edip, imanla devam etme, sabırla salih ameller işleme, yaptıklarını sabırla ve hak olarak tavsiye etme ve sabrı da beraber olduklarına tavsiye etme ve beraberce kurtuluşa ulaşma. Hak, sizin iman ve İslam üzere olmanızdır ve tavsiye de yaptıklarınızdır. Bu kurtuluşun garantisidir.
Rabbimiz, yeminle bu dört vasfı ölünceye kadar yapanlara kurtuluşu vaad eder. Bu dört vasıf imanla başlar, salih amellerle devam eder, hakkı ve sabrı tavsiyeyle sonuçlanır. Bozulmada önce en alttan, yani sabırdan başlar. İlim öğrenmede sabrın bitmesi ve derslerin terki. Topluluktan ayrılınca da hak tavsiyesi yapılamaz. İkinci bozulma ise hak tavsiyesi yapılmayarak olur. Hakkı ve sabrı birbirlerine tavsiye etmeyenlerin salih amelleri, toplumun yaptığı taklidi ve şuursuz amellere dönecektir. Sonra nafileler, ardından sünnetler bırakılacak, ardından da farzların geciktirilmesi ve terki gelecektir. Sonrası ise kurtuluşun ilk yapılması gereken unsuru olan imanlar zayıflayacak ve batıl yollar ve şirk, imanlara, sözlere ve amellere bulaşacaktır. En azından zalimlere meyledilecektir. Tamam, haklısınız ne yapalım, bu kadar olur, bunlarda İslâm’dan bahsediyor, birçok faydaları var, iyi çalışıyorlar, niyetlerini bilemeyiz gibi sebeplerle batılda olanlar temize çıkarılmaya çalışılacaktır. Şirk ve hakkın üstünü örtmek olan küfür, gerçek anlamından düşürülerek tehlikeli değilmiş bakışları oluşturulacaktır. Allah’ın isim ve sıfatlarıyla yarışılan şirki destekleyenlerin, niyetlerine göre sevap kazanacaklarını, bunun vacip olduğunu, hatta daha da ileri giderek bunlara müşrik ve kâfir diyenlerin asıl bu vasıfta olduklarını söyleyecek kadar şeytan nicelerini ileriye götürmektedir.
Asıl mesele onları temize çıkartmak mı, yoksa kendileri de onlar gibi düşünürler ve yaşamak mı isterler? Bundan dolayı onları temize çıkartsınlar ki kendileri de temize çıksın. Bu bozulmanın başlaması ve haktan daha da uzaklaşmadır. Bu sapmaların cemaat ve şahıs olarak çok örnekleri vardır. Bunlar asır suresinin verdiği mesaj olan dört vasfı sürekli yapanların kurtulacağını bilmeme ve düşünmemedir. İman yeterli bakışlarının ve asır suresini üzerlerine almamalarının bir sonucudur. Her alanda, ilk sabrın tükenmesi, bir gevşemedir. Sonrası hem dünyada hem de ahirette nice üzüntülere sebep olacaktır. Bir şeyde başarısızlık varsa, bu ilk sabrın bitmesiyle olur. Sabır, mücadele edip sıkıntıdan çıkmak, elde edilecek şeyler için gevşeklik göstermeden çaba harcamaktır. Tarihte verilen nice sabır örneklerini unutmamak ve örnek almak gerekir. Bu gevşememeye ve üzülmemeye sebep olacaktır. Bir davaya ilk başlayanda heyecan ve istek olacaktır. Asıl olan bunu bir ömür ve cemaat olarak topluca yapabilmektir.
Rasulullah’ın (s.a.s.) bildirdiği şu hadis meseleyi ortaya koyacaktır. “Her şeyin coşkuyla yapıldığı bir zaman vardır. Her coşku sonrasında da bir gevşeme olur. Kimin gevşeme (fetret) dönemi sünnetim ölçüsünde olursa o, hidayete ermiştir. Kiminde öyle değil ise helak olmuştur.” (Beyhâki) İlk heyecanlar sürekli devam etmez ve edemez. Ara ara durur ve yavaşlar. Derslerin azalması, ilim talebin azalması, nasihatlerin ve davetlerin azalması gibi durağanlıklar olacaktır. Rasulullah (s.a.s.) bu dönemde sünneti terk etmeyerek birlikte hareket edenlerin hidayette kalacağını, yoksa sapmanın geleceğini bildirmiştir. Gevşeme olur, önemli olan sonrasıdır. Mü’minin mutlaka bilmesi gereken, imtihanda olduğu ve her an sınanıp deneneceğidir. Sınanıp denenme, sabır ister ve sabırla da imtihanlardan çıkılır. Sabırla verilen mücadelelerin karşılığı alınır. Şirkin ve haramların bunca yayıldığı bir yerde sabırla iman ve İslâm üzere bir topluluk olarak devam edenler kurtulur ve sabırla verdikleri mücadelelerin karşılıklarını alırlar. Bulunulan ortama kızanın, önce bu yere onu halife olarak gönderenin Rabbi olduğunu bilmesi gerekir. Herkes mücadelesini bulunduğu yerde verecektir. Bulunduğu ve ulaşabildiği yerleri düzeltmekle sorumludur. Bunun için gevşemeden ve üzülmeden mücadele vermelidir. Sonuç ise Rabbimizin takdiridir. Yeryüzünün, insanların ve bu dinin sahibi O’dur. Yeryüzüne halife olarak gönderdiği insanlarında sahibi ve sorumluluğu O’na aittir. Mü’minlere düşen de bu ortamda sadece davet ve hatırlatmadır. Hak da kalmak isteyenlerle sabırla yola devam…
Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer iman etmişseniz üstün olan sizsiniz.” (Ali İmran/139)Hiçbir kimse, imtihan gereği yarın ne getireceğini bilemez. Kimse de bunun garantisini veremez. Yarının getireceği takdiri başınıza gelmeden önce kabul edin. İmtihanı sabırla karşılamak gerekir ki, sabır meydana çıksın ve gereği yapılsın. Yoksa insan yarından emin gibi yaşar ve imtihan olunmayacağı bakışındadır. İmtihanla karşılaşınca nasıl oldu, neden oldu, oysa tedbir almıştım, beklemiyordum demek zorunda kalır. Bunlar bir mü’minin sözleri değildir. Birbirlerine hakkı tavsiye etmeyenlerin ve sabretmeyenlerin sözleridir. Bulunduğu ortamdan ve hallerinden şikâyet edenler, hiçbir şey yapmayanlar veya sabırları azalanlardır. Sizin kapasiteniz, gücünüz kadardır, o da elinizin ve dilinizin ulaştığı alanlardır. Bunun dışı size ağır yüktür, bu da size yüklenmemiştir. Rasulullah’ın ve her peygamberin güçleri kadar davet yaptıkları ve ulaşabildikleri yerlerden sorumlu oldukları unutulmamalıdır. Bu gevşememeye ve üzülmemeye sebep olacaktır. Herkesi ve her yeri düzeltme çabasında olan, biranda her şey düzelsin isteyen, vazifesini ve sınırlarını anlayamamıştır. Bunları yapabilecek olan sadece Rabbimizdir.
Biz gücümüzden ve verilen kapasiteden sorumluyuz. Bunların dışına çıkmak had bilmemektir. Üç beş kişiyle dünyayı düzeltmeye çalışanların gevşemeleri ve sonucunda pes etmeleri kaçınılmazdır. Bu onların yapabilecekleri bir iş değildir. Ağır yüklerin altına girip de olmadı demek, hedefini ve amacını anlayamamaktır. Kendi çocuğunu bırakıp da başka çocukları kurtarmaya çalışanın bakışı, en yakınlarından başlaması gerekenlerin ulaşamayacakları yerleri kurtarma çabaları, hep hedefi net olmayanların ve kolayı bırakıp zoru seçmenin sonucudur. Yüklenen hedefin ve vazifenin dışına çıkmak sabrın bitmesine ve gevşemelere sebep olacaktır. Kur’ân’ın bildirdiği hedef ve o hedefte gidenlerin yolları bazılarına az gelmekte ve yetmemektedir. Ne yaptıklarına bir bakın, göreceğiniz şey sadece konuşma ve mücadele edenleri beğenmeme ve eleştiriden başka bir şey değildir. Asıl olan, hedefi ve hedefe giden yolun ölçüsünü bilmemektir. Bu yolda ve hedefte önce giden peygamberleri ve yolunda olanları örnek almamaktır. Sonuçta da niceleri için olmadı ve olmaz demek kaçınılmazdır. Pes ederler ve etraflarına da pes etmelerini tavsiye ederler. Sonuçta da kendi başlarına kalıp fikir ve yaşantıları değişir ve batılda olanlara meylederler.
Bu düşüncede olanların sözleri de aynı Hz. Talut’a tabi olup sonra da nehirden kana kana su içerek pes edip karşıya geçemeyenlerin sözleri gibi, bu kadar kişiyle bir şey yapamazsınız, helak olacaksınız demek olacaktır. Rabbimizin kendisine yüklemediği ve onu aşan meselelerde yük altına giren, kendi kapasitesini kavrayamamış, Allah’ın yükünü hafife almış, ben daha fazlasını yaparım deyip, o yükün altında kalmıştır. Şirkin hâkim olduğu toplumlarda, peygamberlerin ortaya koyduğu örneklikler bu zamanın mü’minlerine güzel birer örnekliktir. Peygamberlerden daha fazla gayretli ve daha ağır yükleri yüklenme, kimsenin hakkı ve haddi değildir. Az ve sürekli yapılan nice çalışmaların sonuca ulaştığı unutulmamalıdır. Etrafınızda ki nice çalışmalara bakarsanız, bunlar görünecektir. Dünkü halinizi düşünün ve geldiğiniz hali ve yapılan çalışmaları görün. Kişi bu davaya ne kattı, ona bakmalıdır, kimin ne yaptığına değil. Kendi yaptıklarına bakarak sabırla mücadele ederler ve hakkın hâkim olması için yarışırlar. Sabırla mücadele halinde olanlar, başkalarıyla uğraşmaz, uğraşacak vakit bulamazlar…
