Kategori: Kelimeler ve Kavramlar

  • İbadet

    İbadet

          İbadet: itaat ve kulluk etmek, boyun eğmek, kendini aşağılamak, alçaltmak, tapmak anlamlarınadır. Abd, köle olmaktır. Ubudiyet, Allah’a boyun eğerek gönülden itaat etmek, O’na yönelmektir. İbadet, kişinin kendine hükmedene itaat edip köle olmasıdır. İbadet, itaat edilenin razı olacağı işleri yapmaktır.

           Din, itaat ve ibadetin belirlenmiş ölçüleridir. Hükmedip din belirleyen rabdir. Rab olanın hükmüne boyun eğip gönülden itaat etmek ibadettir. İtaat ve ibadet edilip gönülden bağlanılan ilahtır. Dolayısıyla itaat ve ibadet kime yapıldığı bu manada çok önemlidir. İnsanlar farkında olmadan Allah ile insanlar arasında hükmetme ve itaat ve ibadet etmek konusunda bir yarış halindedir. Dünya insanı Allah’ın son kitabını hayatlarına sokmamakta direnmektedirler. Kur’an’ın asıl iniş amacını anlamayanlar kitabın tamamına itaat ve ibadet edememektedirler. 

           İbadet, normalde kulun Allah’a saygı, sevgi ve itaatini göstermesi, O’nun kendisinden razı olmasını istemesi niyetiyle yaptığı tutum, davranış iken, niceleri siyasilere ve din adamlarına bunları yapmaktadırlar. İnsan hayatı bütünüyle fiil ve amellerden oluşur. Ferdi, ailevi, cemaat halinde ve devlet olarak insanlar her halde itaat ve destek olup vesile halindedirler. Bu itaatlerin ölçüsünü kimin belirleyeceği ve kime yapılacağı önemlidir. 

           İnsanlar tarih boyunca üstün ve ayrıcalıklı olma, birini sevme, yardım isteme ve bekleme, sığınma, korku duyma, aciz kalma, dünya menfaatlerine ulaşma, sıkıntı ve zarara uğramama ve ahirette ebedi kurtuluşa ermek için kendisinden daha güçlü kabul ettiğine yönelir ve itaatle ibadet eder. Bunu ya yaratıcısı olan Allah’a yaparlar, ya da siyasi ve din adına belirledikleri veli ve gavslarına yaparlar. Tarih boyunca toplumların sapma sebepleri bunlar olmuştur. 

           Toplum ibadet denilince namaz, oruç, hac, zekât gibi bazı ibadetleri kabul eder. Bunları yaptı mı kendini en iyi itaat eden, yani Müslüman kabul eder. Müslüman, itaat ve ibadet edendir. İslam, itaattir. İnsanlar ayaktayken, otururken ve yan üzere yatarken, ayette bildirildiği gibi her ne halde ise, ne yapıyorsa itaat halindedir. Bunlar Allah’ın belirlediği ölçüye ve Rasulullah’ın örnekliğine göre yapılırsa bu itaat Allah’a yapılmıştır. Allah’ın kabul edeceği ibadet ve itaat de budur. 

           “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk (itaat) etsinler diye yarattım.” (Zâriyât/56) 

           Her insanın mutlak yaratılış amacı, yaratıcısı olan Rablerine hayatın tüm alanlarında itaat etmesi ve teslim olup boyun bükmesidir. Dünya insanı bunun tam farkında olmadığı gibi unutmuştur da. Cinler ve insanlar akıl ve irade sahibi olan varlılardır. Diğer canlılar yaratılış amaçlarına uygun hareket ederler. Akıl ve iradesi olanlar da kendi tercihleriyle yaratıcılarına itaat ederler. İnsanın Rabbine itaat edip kulluk yapması için yer ve gökler düzenlenmiş, insanın istifadesine sunulmuştur. Her yaratılan varlık bir amaç için yaratılmıştır. O amaca uygun kullanılırsa Allah’a itaat edilmiştir ve bu bir secdedir.  

           Kulluk, itaat ve ibadet denilen teslimiyet, bir emredenin emrine göre yaşamaktır. Bu hayatın tüm alanlarında kime itaat edildiğiyle alakalıdır. Siyaset, hukuk, ekonomi, eğitim, helal ve haramlar, ahlak, ibadet, iman esaslarını kim belirlerse, o Rabdir ve onun hükmüne itaat edilmekle de ilah edinilmiş olur. “Ancak bana kulluk edin” yani hayatınızın tüm alanlarında ancak beni ilah kabul edin emredilir. Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanımayanlar O’nun yerini başkalarıyla doldurmaya çalışırlar. Niceleri namaz, oruç hac gibi bir kısım itaatleri yapınca ibadetin tamam olduğunu düşünürler. Oysa ibadet ve itaat hayatın tüm alanlarında yapılanlardır.

           “Ancak Sana ibadet eder ve ancak Senden yardım isteriz.” (Fâtiha/5) 

           Her insan yaratılış gereği birine teslim olup itaat etmek zorundadır. İtaat ve ibadet ya Allah’a, ya da insan hükümlerine yapılır. Tarih boyunca da insanlar çoğunlukla insan hükümlerine itaat etmişler ve etmektedirler. Rabbimiz, ayetiyle ancak kendisine itaat edilmesini ve ancak kendisinden yardım istenmesini inananlardan istemektedir. İnsanların çokları senden başkasına itaat ederler, senden başkasının hükümlerine, yasalarına, görüş ve düşüncelerine göre yaşarlar, onların hevâlarına teslim olurlar. Biz ancak senin hükmüne, emrettiklerine itaat eder ve ancak senden yardım isteriz. Yani ancak sana itaat edip ilah kabul eder ve ancak senden yardım isteyerek veli ediniriz. Çünkü itaat ve teslim olunan ilah, yardım istenilen velidir. 

           “Yemin olsun ki, her ümmete, Allah’a kullu edin, tağuttan kaçının diye bir peygamber gönderdik. İçlerinden bir kısmını Allah doğru yola sevk etti. Diğer bir kısmının üzerine ise sapıklık hak oldu. Yeryüzünde gezip dolaşın da, yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğuna bir bakın.” (Nahl/36)

           Rabbimiz ayetinde, itaat ve ibadetin kime yapacaklarını ve peygamberin gönderiliş amaçlarını bildirmiştir. İnsanın vazifesi, hâkimiyeti kendinde görüp hükmeden ve bu hükümleri insanlara dayatan ve itaat ettiren tağutları reddedip, yalnız Allah’a itaat etmeleridir. Hâkimiyeti yalnız Allah’a verip yalnız O’na itaat etmelerini emreder. Peygamberlerini de bunu hatırlatması için göndermiştir. Her davetçide insanlara, Allah’ın hükmü karşısında haddi aşmış ve tağut olmuşları reddedip, yalnız Allah’a itaat etmelerini bildirmek ve hakka davet etmektir. Bu davet karşısında insanların bir kısmını Rabbimiz doğru yola sevk eder, diğerlerine de hakka itaat etmediklerinden dolayı sapıklık hak olmuştur. Tarih nice sapmış ve sonucunda gazaba uğramış, üzerinde tarihi eser diye dolaşılan beldelerle doludur. Zamanın insanları dünden ibret alsınlar ve aynı sapmaları, tağutlukları yapmasınlar diye yeryüzünde gezip dolaşın diye Rabbimiz emredilmektedir. Fakat ibret ve ders alan çok azdır. Bugün dünya insanının yaşantısına bakıldığında geçmişten ders çıkarılmadığı görülecektir. 

           “Allah’a ibadet edin. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın.  …”(Nisa/36)

           Allah’a ibadet etmek, Kur’an nasıl bir teslimiyet emretmişse, Rasulullah’da (s.a.s.) nasıl bir örneklik ortaya koymuş ise, hayatın tamamında bunlara yapılan itaat ve teslimiyetlerdir. Allah’a ibadet etmek, siyaseti, hukuku, eğitimi, ticareti, aile ilişkilerini, komşulukları, akrabalıkları, kardeşlikleri, ahlakı v.b. nice alanlarda bir hayat içinde her teslimiyet ve itaatleri kitaba ve sünnete göre yapmaktır. Allah’a itaat ve teslimiyet yapılmayan her hangi bir alanlarda, insan hevâsına, yasasına ve düşüncesine göre hareket edilecek, yaşanılıp itaat edilecektir. Buda Allah’a eş, ortak ve benzer edinmek olan şirktir. Rabbimiz, Allah’a ibadet ve itaat edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın emreder. Çünkü Allah’a itaatin olmadığı yerde kula itaat edilecektir. İnsan hayatının devamı için birine teslim olup itaat etmek zorunluluğu vardır. Bu ibadet olan itaatlerin kime yapıldığı önemlidir. 

           “İşte Rabbiniz olan Allah budur. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. O halde O’na ibadet edin. O, her şeye vekildir.” (En’am/102)

           Rabbimiz yüzlerce ayette isim ve sıfatlarıyla kendisini kullarına tanıtır. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Yani size hükmedip yöneten, terbiye edip çekip çeviren Rabbiniz olan Allah. Hâkimiyet elinde olup hükmederek yöneten Rab O’dur ve sadece O’na itaat edilmelidir. İtaat edilen de ilahtır. O’ndan başka ilah yoktur, çünkü yaratan sadece O’dur. Yaratan ancak yarattıkları üzerinde hükmetme ve yönetme hakkına, yani Rab olma hakkına sahiptir. İnsan olana düşende yaratıcısına itaat ve ibadet ederek tam bir teslimiyetle O’nu ilah kabul etmesidir. İlah, kalben teslim olunup ibadet kastıyla itaat edilendir. Yaşantıya yön veren kurallar dindir, o kurallara göre yaşamak ibadet ve itaattir. İbadet ve itaat edilen ilahtır. Mü’mine düşen mutlak yaratıcısına itaat ve ibadet etmesidir. Aciz, zayıf ve muhtaç olan insan için güvenip sığınacağı bir vekile ihtiyacı vardır. Allah’u teâlâ’da güvenilecek vekil olarak yeterlidir. 

           İnsanlar Allah’ı hakkıyla tanımadıkları için siyasi ve din adına dünya ve ahretleri için Allah’dan başka güvenip kendileri için vekil seçerler. İnsan yaratıcısını tam olarak tanımayınca O’nun yerini yerdekilerle doldurmaya çalışmaktadır. Bu da onları Allah’a ortak koşma olan şirke götürmektedir. İnsan mutlak olarak tanıdığına güvenir, güvendiğine inanır ve sever ve güvenip sevdiğine itaat eder. Onun hüküm ve görüşlerine değer verir ve hayatını o kurallara göre düzenler. Siyasi ve din adına sevip değer verdiklerini samimi olarak savunur, destekler ve korur. Böylece yeni din, ibadet ve itaat şekli oluşur. Her uydurulan din mensubu da, bu yaptıklarını Allah’ın dininden gibi göstermeye çalışırlar. Bugün her din mensubu ve cemaat diğerini sapıklıkla suçlayıp kendilerini tek doğruda ve cennetlik sayar. İnsanların her yaptıkları itaat ve ibadettir. Bu itaatler ya Allah’a, ya da insan hevâlarına yapılır. Sonuç olarak Allah’a yapılan itaatler cennete, insanların yasa ve fikirlerine göre yapılan itaatlerde cehenneme kişiyi götürür. 

           “Deki, ben dini sadece Allah’a has kılarak, O’na ibadet etmekle emrolundum.” (Zümer/11) 

           Elbette Allah’a güvenen ve telsim olup itaat eden her mü’min ve Müslüman Rablerinin deki emrini önce kendileri için alırlar. Sonra ibadet kastıyla itaat ederek yerine getirirler ve bu emri de etraflarına derler. Deki  ben dini, yani hayat içinde itaat edilecek her mesele de emretme ve itaat etme işini, Allah’a has kılmakla emrolundum. Size de bunu tavsiye ederim. Dini Allah’a has kılmak, hayatın sevk ve idaresi için hükmetme hakkı olan hâkimiyeti sadece O’na vermektir. Dini Allah’a has kılmak, iman, ahlak, siyaset, hukuk, ekonomi toplumsal ilişkilerin tümünde ve ibadetlerde emretme yetkisini sadece Allah’a vermektir.  Dini Allah’a has kılmak, emredip, yöneten, Rab ve itaat edilen İlah sadece Allah’ı kabul etmektir. Dini Allah’a has kılmak, din adına O’ndan başka ölçü belirleyen kabul etmemektir. Dini tam olarak Allah’a has kılmayanların hayatlarına siyasi ve din adına nice emredenler olacaktır. Ve ardından da onlara itaat ve teslimiyet olan ibadet gelecektir.  

           “Tağuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere, evet onlara müjde vardır.” (Zümer/17)

           Tağut; Allah’ın hükmünü hayata sokmayıp, O’nun hükmü yerine kendi hevâlarından hükümler oluşturup insanlara dayatandır. İnsan hayatı için Rabbimizin belirlediği sınırları aşan her kişi ve idarelerdir. Tağuta itaatten kaçınmak, onların yasa ve düşüncelerine göre yaşamamaktır. Onlara hükmetme hakkı vermemektir. Hâkimiyeti Allah’a verenler haddi aşmış olan tağutları reddetmiş ve hayatının sevk ve idaresi için Allah’a yönelmişlertir.  Allah’a yönelmek, emretmede rab, itaat etme de ilah sığınmada veli, güvenmede vekil, yönetmede melik olarak hayatının idaresini Allah’a teslim etmektir. Bu tam bir ibadet halidir. İşte bunlara müjde vardır. Vaad olunmuş cennet müjdesi. 

           “Deki, Allah’ı bırakıp da size herhangi bir zarar ve fayda vermeye güç yetiremeyene mi itaat ediyorsunuz? Halbuki Allah, her şeyi çok iyi işiten, çok iyi bilendir.” (Mâ’ide/76)

           Aslında tarih boyunca Allah’dan başkasına sığınıp yardım isteyenler, dünya ve ahiretleri için istediklerine kavuşmak istemişlerdir. Buda onlara itaate işi götürmüştür. Onlara deki, sizin siyasi ve din adına veli ve gavs edindiklerinizin size ne faydası nede zararı ulaşmaz. Allah’ın takdirinden başkası sizin başına gelemez. Allah ile araya aracılar edinmek, yer ve göklerde hükmetme ve yönetme hakkı vermek, onların etkili olduğunu düşünmektendir. Fayda ve zarar göreceklerine inanılanlara mutlak itaat edilecektir. Onların yasa ve görüşlerine göre hayatlar düzenlenecektir. Buda Allah’dan başkasına itaat ve ibadettir. Oysa her şey işiten ve gören sadece Rabbimiz benim buyururken, veli, gavs ve kutup edindiklerinin kendilerini gördükleri ve her hallerini bilip işittiklerine inanırlar. Bundan dolayı onlardan beklenti içine girerler. Her inancın arka planında bir bakış, düşünce ve niyet vardır. İtaatler ve ibadetler de bu niyet ve düşüncelere göre şekillenir. 

           “Onlar hahamlarını, ruhbanlarını ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’dan başka Rabler edindiler. Halbuki onlara, ancak bir olan Allah’a kulluk etmeleri emrolunmuştu. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. O, onların ortak koştuklarından münezzehtir.” (Tevbe/31)

           Yahudi ve Hıristiyan toplumların dinlerini nasıl tahrif ettiklerini ve batıl dinlerinde nasıl samimi itaat ettiklerini Rabbimiz bize yüzlerce ayetlerde bildirmiştir. Onların din adamlarını helal ve haram belirleme hakkı verirler. Din adamlarına koşulsuz ve mutlak itaat ederler. Dinden her dediklerini kabul ederler ve onları sorgulamazlar. Ehli kitap Peygamberlerini Allah’ın parçası görüp, onların yerine de din adamlarını çıkarırlar. Oysa peygamberler ve din adamları ancak Allah’a itaat edip kulluk yapmakla emrolunmuşlardır.  Akıllarınca Peygamberlerin ve din adamlarının değerini artıralım derken Allah’ın hakkını onlara verirler. Aynı bakış İslam toplumunda da ciddi bir yer bulmuştur. Nice din adamları Allah ile bir vücutta görülmüş, Allah adına yer ve göklerde tasarruf hakkı verilmiş ve onlara sığınılıp yardım istenmektedir. Rabbimiz, itaat edilecek tek ilah benim ve onların bana eş, benzer ve ortak koştuklarından beriyim buyurur. Ehli kitab ve İslam toplumunda nicelerinin din adına ve ibadet kastıyla ve sevap umarak yaptıkları nice sapmalardan Rabbimiz ben uzağım buyurur. 

           “O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. O halde sen O’na ibadet et ve O’na ibadette sabırlı ol. Hiç O’nun adıyla isimlendirilmiş birini bilir misin? (Onun hiçbir benzeri yoktur)” (Meryem/65)

           Allah’u teâlâ yerde, göklerde ve ikisinin içinde her ne varsa onlara hükmedip yöneten, aşama aşama eğitip terbiye eden, mâlik ve efendi olan, rızıklandıran Rab sadece kendisinin olduğunu bildirmiştir. Yani yarattığı her varlığın hükmedip yöneten Rabbi benim buyurur. Yer ve göklerde kim kendini hükmeden, yöneten, tasarruf hakkına sahip görürse, kendini rab yerine koyar ve Allah ile ortaklığa kalkışır. Onlara itaat eden, hayatına hükmetme hakkı verenlerde onları rab yerine koyup Allah ile ortak kılmışlardır. 

           Peygambere ve tüm inananlara, yer ve göklerin hükmedip yöneten Rabbi olan Allah’ın hükmüne göre yaşa, hayatını düzenleyip itaat et. Rabbe itaat edip teslim olmada, yani ibadette sabırlı ol. Sabırla hakta kalma mücadelesi ver. Rabbimiz isim ve sıfatlarında tek olduğunu bildirerek, “Hiç Onun adıyla isimlendirilmiş birini bilir misin” buyurur. Allah’ın isim ve sıfatları bir başkasına isim olarak verilmese de, hükmetme ve itaat konusunda verilmektedir. Bu ibadet kastıyla yapılan itaat ve teslimiyetlerdir. İtaat edilenler ve itaat şekli savunuluyorsa, bu ibadettir. Ne yazık ki bu sapmaların çoğu din adına yapılmaktadır. 

           “İyi bilin ki halis din Allah’ındır. Allah’ın dışında dostlar edinenler, biz onlara ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz derler. Muhakkak ki Allah, aralarında ihtilaf ettikleri hususlarda hükmünü verir. Şüphesiz ki Allah, yalan söyleyen, kâfir olan bir kimseyi hidayete erdirmez.” (Zümer/3)

           İnsan için en adaletli, en doğru, bozulmamış ve değişmeye ihtiyaç olmayan tek din Allah’ın hükmü olan İslam’dır. Her yasa, fikir, düşünceler ve yaşam şekilleri birer dindir. Rabbimiz de halis olan tek din benimki buyurur. Allah’ın dışında sığınılan, yardım istenilen ve koruyup gözeten veliler edinenler, tarih boyunca hak olduğu ve doğru gördükleri için bunu yapmışlardır. İyi niyetlerle atalarının yolunu takip etmişler ve Allah’a yakın olma niyetleri taşımışlardır. Siyasi alanlarda toplumlar atalarından kendilerine kalan laik ve demokrat yolları bugün de içten, samimi olarak ve severek desteklerler, o yolların devam etmesi için mücadele ederler.  Din adına şirk, bid’a ve hurafe doldurdukları atalarının yaşamlarını sever, savunur ve desteklerler. Siyasi ve din adına eskilerin batıl yollarını devam ettirenler, onlara itaat etmektedirler. Bu itaatleri ibadettir ve Allah’a itaat eder gibi yaparlar. Her topluluk da yaşadıkları hayatlarını hak görmektedir ve bunun için tartışmaktadır. Rabbimiz bu ihtilafın hükmünü kıyamet günü onların arasında verecektir. Atalarının batıl yollarını devam ettirenlerin hak ve İslam adına yapıyoruz demelerinin yalan olduğunu, hakkın üstünü batıl ile örtmelerinden dolayı da kâfir olduklarını bildirmiştir. Bu yolları hak gibi savunmalarından ve yaşamalarından dolayı onlara hidayet edilmeyeceğini Rabbimiz bildirmiştir. Çünkü hidayet değişmek isteyene ulaştırılır. 

           “Biz senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki, o’na şüphesiz ki Benden başka hiçbir ilah yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin, diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya/25)

           Din, insanların Allah’dan başkasına itaat edip ilah kabul etmemeleri için gönderilmiştir. Dinin emirlerini bildiren rab, o emirlere itaat etmekte onları ilah kabul etmektir. Peygamberlerin gönderiliş amacı da insanlar sadece Allah’a itaat etsinler, sadece O’nu ilah kabul etsinler içindir. Rabbimiz sadece bana ibadet edin, bana kulluk yapın, benim emirlerime göre hayatın tüm alanlarını düzenleyin, itaat ve teslimiyetinizi benim hükümlerime göre yapın emreder. Her davetçide peygamberler gibi insanlara hayatlarına hükmeden ve yöneten rab, itaat edilen ilahın ancak Allah olduğunu bildirmeleri gerekir.  Ruhlar âleminde verilen ve ahirette de hesabı sorulacak olan rab sözü gibi, la ilahe illallah diyen ve ne dediğini bilmeyen topluma önce bunların bildirilmesi gerekir. Çünkü rab ve ilahlık kime verilirse ibadet, itaat ve teslimiyet ona yapılır.  

           “Ey Âdemoğulları! Ben size şeytana itaat etmeyin, şüphesiz ki o sizin için apaçık bir düşmandır. Bana kulluk edin. İşte doğru yol budur, diye emretmemiş miydim?” (Yâsin/60-61)

           Rabbimiz, merhameti gereği yarattığı kullarını uyarmakta, yarın gelecek olan hesap ve ceza için sakındırmaktadır. H.z. Âdem’i cennette şeytana karşı uyardığı gibi, tüm Âdemoğullarını da şeytana karşı uyarmaktadır. Sakın şeytana ve şeytanın yolunda olanlara itaat etmeyin, onların vesvese ve fitnelerine tabi olmayın. Şeytan Allah’ın hükmü karşısında kendi hükmünü, kendi iradesini kullandı. Hâkimiyeti kendinde gördü. Allah’ın hükmü karşısında sakın siz de şeytan gibi kendi hevânıza, kendi fikrinize ve düşüncenize göre hareket etmeyin emredilir. Kendi fikir ve görüşlerine göre hareket edenler şeytana itaat ve ibadet etmişlerdir. Rabbimiz şeytan gibi hevânıza göre değil de, sadece bana itaat edin emreder. Doğru olan yolunda bu olduğunu bildirir. Kıyamet günü de hiçbir kulun biz bilmiyorduk mazereti kalmasın diye de nice hatırlatmalar yapmıştır.  

           “Göklerde bulunan kimselerin, yerde bulunan kimselerin, güneşin, ayın, yıldızların, dağların, ağaçların, hayvanların ve birçok insanın muhakkak ki Allah’a secde ettiğini görmedin mi? Birçoğunun da aleyhine azap hak olmuştur. Allah kimi alçaltırsa, artık onun için ikram edecek bir kimse yoktur. Şüphesiz ki Allah, dilediğini yapar.” (Hacc/18)

           Yer ve göklerde bulunan her varlık kendi haliyle ve hareketiyle hükmeden ve yöneten Rablerine itaat ederler. Güneşin, ayın, yıldızların, görünen ve görünmeyen tüm canlı cansız varlıkların itaat ettikleri tek ilah Rabbimizdir. Her canlının secdesi yaratıcıları olan Rablerine itaatleridir. O’nun hükmüne ve iradesine göre hareket ederler. Faydalısından zararlısına tüm yaratılanlar Allah’a itaat ederler. Akıl ve irade verilip kendi başına hareket edebilen insanlar da iradeleriyle Allah’a itaat ederler. Her itaat birer secde hükmündedir. Rabbimiz insanların bir kısmının Allah’a itaat ettiğini, çoklarının da haktan saptıklarını bildirmiştir. Haktan sapanlar için yardım edecek ve kurtuluşa erdirecek olan kimse yoktur. Çünkü Rabbimiz dilediğini yapacağını bildirmiştir. İnsanın asıl secdesi ve itaati yaratılış amacına uygun hareket etmesidir. Verilen her nimetin yaratılış ve verilir amacına uygun kullanılması, verene bir itaattir. Her uzvun verenin yolunda kullanılması, o uzvun secdesidir. Dil Allah yolunda konuşursa dilin secdesi, akıl Allah yolunda kullanılırsa aklın secdesi olur. Dünde olduğu gibi bugünde çoğunlukla dünya insanı hayatının sevk ve idaresinin hükmünü Allah’a değil de, siyasi ve din adamlarına verirler. Niceleri namazda secdeyi Allah’a yaparken, namaz sonrası itaat ve secdeyi siyasilere ve din adamlarına yaparlar. İnsanın istifadesine sunulan her canlı yaratıcısına itaat ederken, insan bunları yaratıcısına karşı kibirlenerek kullanır. 

           “Kesin olan (ölüm) sana gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” (Hice/99) 

           Rabbimiz, Rasulüne ve tüm inananlara ölüm kendilerine gelinceye kadar hayatlarına hükmeden Rablerine itaat ve ibadet etmelerini emretmektedir. Tarih göstermiştir ki iman ettikten sonra nicelerinin ayaklarını şeytan ve yolunda olanlar saptırmış, ayaklarını kaydırmıştır. Sadece Allah’a güvenip iman edebilmek ve teslim olup itaat ile Müslüman olabilmek önemlidir. Daha da önemlisi, var olan imanın ve İslam’ın bir ömür korunmasıdır. Bu konuda mü’minlerin mutlak olarak Rablerinden yardım istemeleri gerektiği gibi, kitaba ve sünnete hayatlarının tüm alanlarında sarılmaları ve cemaat halinde istişareli hareket etmeleri gerekir. İnsana düşen yaratılış amacına uygun hareket edip, sadece O’na teslim olup, itaat ederek kulluk yapmasıdır. Bu unutulduğunda itaatler ve kulluklar, köle olarak hemcinsleri olan insanlara yapılacaktır. Şeytanı saptıran hevâsı, insanında sapma sebebidir. Çünkü insanlar ve cinler akıl ve iradelerini kullanabilen varlıklardır. Akıl ve iradenin nasıl kullanılacağını ancak yaratan Rabbimiz daha iyi bilir ve irade için hükmeder. Ne mutlu akıl, irade ve hevâsını yaratıcıları olan Rablerine teslim edenlere.         

  • İslâm

    İslâm

       İslam: Boyun eğmek, teslim olmak, itaat etmek, kurtuluşa ermek,  teslim etmek, vermek ve barış yapmak anlamlarınadır. İslam doğruya ve hak olana uymak ve itaat etmektir. İslam, Allah katında hak dinin karşılığı ve özel adıdır. 

           İslam, Allah’a itaat etmek, boyun eğerek teslim olmaktır. İtaatle ilgili her ayet de Müslüman’ı vasıflandırır. İman, tasdik edip güvenmektir ve İslam’ın içinde bir bölümdür. İslam ise iman, ahlak, toplumsal ilişkiler olan muamelat ve ibadetlerde kula emredilen dinin adıdır. H.z. Âdem’den son peygambere kadar gönderilen her dinini adı İslam’dır. Her dinin iman esasları aynıdır. Hâkimiyeti kendinde görüp hükmedenler din belirlemişlerdir.  İslam’ın emirlerinin karşısında çıkarılmış her yasa, görüş, fikir ve düşünce birer dindir. Bunu belirleyen rabdir, o hükümlere itaat etmek onları ilah edinmektir. İslam itaat etmektir, itaat etmek de hükmü belirleyeni ilah edinmektir. İnsan tanıdığına güvenir, güvendiğine itaat eder, güvenip tanıdığını över ve sever. Allah’ı hakkıyla tanımayan, güvenip de itaat edemez.    

           “Şüphesiz ki Allah katında din İslam’dır. Kendilerine kitap verilmiş olanlar, ancak kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki ihtirastan dolayı ihtilafa düştüler. Kim, Allah’ın ayetlerini inkâr ederse, şüphesiz ki Allah hesabı çok çabuk görendir.” (Ali İmran/19)

          İnsanı yaratan ve yeryüzünde sorumlu halife kılan Rabbimizdir. Dolayısıyla halife olan insanın yeryüzünü nasıl idare edeceğini, yaratıcısıyla olan ilişkisini, insanlarla ve nefsiyle olan ilişkilerini, aile, cemaat, komşu, akraba, devlet yönetimine varıncaya kadar sosyal hayatı düzenleyen ölçüleri belirleme hakkı da ancak O’na aittir. Çünkü “yaratmak da, emretmekte sadece O’na aittir” ayeti de bunu açıkça bildirir. Dünyada yasa, ölçü, irade belirleme, yani din belirleme hakkı sadece Rabbimize aittir. Allah katında din belirleme Allah’a ait olduğu gibi, ahirette de kabul edilecek din de sadece hâkimiyet kendisine ait olan Rabbimizin belirlediği din olan İslam’dır. Rabbimizin gönderdiği her dinin adı İslam’dır. Sonradan bozulup farklı adlarla anılmakta ve yaşanmaktadır. Yahudi, Hıristiyan ve İslam toplumunun her cemaati kendisini hak, en doğruda olan görmektedir. Rabbimiz, şüphesiz ki Allah katında din İslam’dır, yani sadece Kur’an’ın bildirdiği ve Rasulllah’ın hayatının tüm alanlarında örnekliğini gösterdiği İslam, İslam’dır ve ahirette de din olarak bu kabul edilecektir. 

           Her din mensubu ve her cemaat kendisini hakta görmektedir. Ne zaman hak belli oldu, hakkı gereği gibi yaşayanlar ve anlatanlar ortaya çıktı, diğerlerinin batıl olduğu, yanlış yaptıkları açığa çıktı. Nicelerinin şirk, küfür, bid’a ve hurafe doldurdukları yaşamları açığa çıktı, haset ve sonunda da kin meydana geldi. İlim geldi, hak belli oldu, sonrasında Yahudilerin, Hıristiyanların ve onlar gibi dinlerini bozan İslam toplumunun sapmaları açığa çıktı. Bundan dolayı her dönemde olduğu gibi hakka ve hakkı ortaya koyanlara düşmanlık oluştu. Çeşitli ithamlarla da hak da olanları karalamaya çalıştılar ve çalışmaktadırlar. Kur’an ve sünnetin ortaya koyduğu gerçek ilim belli olduktan, hak açığa çıktıktan sonra onların yanlışlıkları belli oldu ve hasetlerinden dolayı ihtilaf başladı. Hak belli değilken, birileri gizlerken, batılda olanlar kendilerini hak da görüyorlardı. Kim de hak olanı açığa çıkardı, gerçek İslam anlaşıldı, İslam gözükenlerin sapmaları belli oldu ve ihtilaf çıktı. Hak gelince de batıl açığa çıkar ve yok olmaya da mahkûmdur.  

           Hak kendisine belli olduktan sonra batılda ve hatalarında kalmayı tercih edenler inkâr etmişlerdir. Yani hakkın üstünü kendi batıllarıyla, Allah’ı ayetlerinin üstünü kendi yasalarıyla, fikirleriyle örtmüşler ve küfre girmişlerdir. Hakkı anladıktan sonra batılda kalanların hesabının çabuk görüleceği bildirilmiştir. İnsan kendisine verilen zamanı uzun zannetse de.  Ne yazık ki bu uyarıyı çokları üzerlerine almamaktadır.    

           “… Bugün kâfirler, dininiz hususunda ümitsizliğe düşmüşlerdir. Artık onlardan korkmayın, Benden korkun. Bugün dininizi kemale erdirdim. Nimetimi üzerinize tamamladım. Ve size din olarak İslam’ı razı olarak seçtim. …” (Mâ’ide/3)

           Rabbimizin katından gelen İslam’ın son bölümü, son nesiller için gönderildi. Hakkın üstünü batılla, Allah’ın hâkimiyetinin üstünü kendi hâkimiyetleriyle, Kur’an’ın üstünü kendi yasalarıyla, fikirleriyle örterek ve hakkı gizleyerek küfre giren ve kâfir olanlar gerçek mü’minleri saptırmak, yoldan çıkarmak ve dini tahrif etmek konusunda Rabbimizin bildirdiği gibi ümitsizliğe düşmüşlerdir. Sizi haktan saptıramaz ve kendileri gibi yapamasalar da, hakkı yaşamanıza engel olmaya çalışırlar, anlatmanıza ve yaymanıza müsaade etmezler. Rabbimiz onlardan değil de sadece Benden korkun, benim cezamdan, rızamı kaybetmekten, bela ve musibetimden korkun buyurur. Dinin sahibi olan Rabbimiz, dinin korunmasını üstüne almıştır. İnananlara düşen korunmuş olan dini yaşamaları ve anlatmalarıdır. 

           Kıyamete kadar insanın hayatına hükmedecek ve yeterli olacak ölçü belirlenmiştir. Dolayısıyla insan için de din tamamlanmıştır. Rabbimizde, bugün dininizi kemale erdirdim buyurarak yeni yasa ve fikirlere gerek bırakmamıştır. Din, yani ölçü ve yasalar insan için gereklidir ve Rabbimizde dininizi tamamladım, size lazım olan yasaları, hayat programını seçtim, beğendim ve en mükemmel hale getirdim buyurur. Yani insan için en güzel,  en adaletli ölçü insana verilmiştir. Dolayısıyla insan hükmünden çıkan yasa, fikir, görüş ve düşünce eksik, noksan, yetersiz ve değişkendir. Allah ile hüküm yarıştıranlar, kendi yasa ve hükümlerini en adaletli görenler, batıl dinlerini kemale ermiş, mükemmel kabul etmişlerdir. Rabbimiz, insanın ihtiyacı olan hak nimetini tamamladığını ve yeryüzüne halife olarak seçtiği kulları için İslam’ı din olarak, yasa ve ölçü olarak seçtiğini bildirmiştir. 

           Âlemlerin Rabbi insan için hayat programı olan İslam’ı din olarak seçecek, insanlar İslam’ı hayatlarına sokmayacak, niceleri sadece okuyup bırakacak, niceleri Rabbimizin seçtiği hükmü tartışma kitabı yapacaklar. Dünya insanı kendisi için seçilmiş, mükemmel kılınmış olan Kur’an’ı bir tarafa bırakacak, yaratıcıları olan Allah ile hâkimiyet yarıştıracak, irade ortaya koyacaklar, sonra da merhamet umacaklar. Başlarına gelen musibetleri gazap değil de, tabiat olayı görecekler. Allah’ı hakkıyla tanımayanlar ne yazık ki gazabından da emin gözüküyorlar. 

           “Öyle değil. Kim iyilik yaparak kendini Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Onlara korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.” (Bakara/112)

           Kendini Allah’a teslim etmek, hayatın tüm alanlarında hükmetme ve yönetme hakkını Rab olan Allah’a vermektir. Siyasetini, eğitimini, hukukunu, ticaretini, iman, ahlak, toplumsal ilişkiler ve ibadetlerde Allah’u teâlâ’nın iradesi olan Kur’an’a göre düzenlemek, kendini Allah’a teslim etmektir. Yani kendini Allah’a teslim etmek Müslüman olmaktır. İslam teslim olup itaat etmektir. Hayatı birine teslim etmek, ona güvenin sonucudur. İman güvenmektir. Güvenilen de vekildir.  

           Kim Kur’an’ın belirlediği ölçülerde ve Rasulullah’ın hayatının tüm alanlarında ortaya koyduğu örnekliğe göre yaşarsa iyilik edenlerden olur. Rabbe kendini teslim etmek, Kur’an’a göre yaşamaktır. Rasulullah’ın (s.a.s.) yaşadığı gibi yaşamak iyilik yapmak ve Allah’a teslim olmaktır. Rasule itaat eden ve tabi olan Allah’a itaat etmiştir. İşte bunların hayatlarının tüm alanlarında Allah’a ve Rasulüne itaatlerinin karşılığı olan mükâfatları ise Rableri katındadır. Hâkimiyeti sadece Rablerine verenlerin yaptıklarının karşılığı ancak ahirette alınacaktır. Hüküm koymayı birine teslim etmek din belirleme hakkı vermektir. Hüküm belirlemeyi Allah’a vermek, İslam’dan razı olup yaşamaktır. Ahirette üzülmeyecek olanlar ancak bunlardır buyurur Rabbimiz.   

           “Bir zamanlar Rabbi ona, teslim ol dediğinde, İbrahim, Âlemlerin Rabbine teslim oldum demiştir.” (Bakara/131)

           Her peygambere gönderilen din İslam’dır. H.z. İbrahim’de Rabbe olan teslimiyetiyle İslam’ın güzel bir örneği olmuştur. Rabbimizde nice ayetleriyle h.z. İbrahim’in hayatından Kur’an’ın her  okunduğu zamana güzel örneklikler sunmuştur. Yaklaşık dört bin sene önce yaşamış olan ve Rabbe olan teslimiyetiyle güzel bir örneklik ortaya oyan h.z. İbrahim’e Rabbimiz “teslim ol”, yani sadece bana itaat et, hâkimiyeti yalnız bana ver, benim yasalarıma göre hayatını düzenle buyurmuştur. Bana teslim ol, yani sadece beni ilah kabul et demektir. İtaat edilip teslim olunan, ilahtır. 

           Rabbi İbrahim’e teslim ol, yani Müslüman ol dedi. Rab, hükmedip, yöneten, eğitip terbiye edendir. Dolayısıyla Rabbimiz h.z. İbrahim’e, hayatını hükmedip yönetme ve terbiye etme işini bana teslim et buyurur. Bu teklif karşısında elbette h.z. İbrahim, “âlemlerin Rabbine teslim oldum demişti”. Âlemlerin Rabbi, yarattığı tüm varlıklara hükmeden, ölçü ve yasa belirleyen, yöneten, aşama aşama terbiye eden ve rızıklandırandır. Yahudiler, Hıristiyanlar, Mekke şirk toplumu ve kendisini İslam’a nisbet eden İslam toplunun çokları kendilerini İbrahim’in yolunda görürler. Şirk, küfür ve haram içinde olanları bu söylemleri Allah’a ve h.z. İbrahim’e iftira ve yalan isnat etmektir. Şirk, küfür ve haram doldurdukları hayatlarını h.z. İbrahim’in hayatıyla bir tutmaları iftira ve yalandır. Âlemlere hükmedip yöneten Rabbimiz bunların yaşadığı gibi bir peygamber gönderdi ve örnek mi kıldı? Rabbimiz h.z. İbrahim’e Müslüman ol, İslam’ın hükmüne teslim ol, itaat et ve beni ilah kabul et buyurur. H.z. İbrahim de ateşe atılma ve yurdunu terk etme pahasına, eşini ve çocuğunu ıssız Mekke de bırakma ve oğlu İsmail’i kurban etme pahasına ve nice teslimiyetlerle verdiği sözün gereği olan teslimiyet ve itaati yerine getirmiştir. Ve kıyamete kadar gelecek olan Müslümanlara da nasıl bir teslimiyet ortaya konulacağının örnekliğini ortaya koymuştur.    

           “Kim iyilik yaparak yüzünü Allah’a çevirirse, muhakkak ki o en sağlam kulpa sarılmıştır. İşlerin sonu ancak yalnız Allah’a varır.” (Lokman/22)

           Kur’an’a göre yaşayan, Rasulullah’ın örnek ve şahid olarak ortaya koyduğu İslam’a teslim olan ve itaat ederek yaşayanlar iyilik yapmış, yüzlerini, yani hayatlarını Allah’a çevirmişlerdir. Yüzü Allah’a çevirmek, hâkimiyeti ve yönetmeyi, eğitip terbiye etmeyi Rab olan Allah’a vermektir. Din olarak İslam’a hayatın tüm alanlarında itaat edip teslim olan yüzünü Allah’a çevirmiş ve Müslüman ismini almıştır. Ancak bunlar en sağlam kulp olan İslam’a, yani Kur’an’a sarılmışlardır. Her din mensubu, her cemaat kendini ve bulunduğu topluluğu en sağlam yolda, sağlam kulp olan İslam üzere görmektedir. Kur’an’ı ezberleyen, çokça okuyan, kitabı sadece kabul ediyoruz deyip bırakanlar, Kur’an’ı hayatlarına sokmayarak sağlam kulpa yapıştıklarını düşünürler. Kendilerince din belirlerler, istediklerini cennete ve cehenneme sokarlar. Oysa Rabbimiz dinin hükmünü belirlemiş, kim İslam’ı yaşamış, kim de kendi hükmüne göre yaşamışsa, bütün bu yapılan işler Allah’a varacaktır buyurur. Bu bilinçle hareket etmek ve konuşmak gerekir. İslam adına konuşan daha da dikkat etmelidir. Ya dinden konuşur, ya da din oluşturur. 

           “Deki; Rabbim tarafından bana apaçık deliller gelince, sizin Allah’dan başka itaat ettiklerinize itaat etmem elbette ki bana yasaklandı ve âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum.” (Mü’min/66)

           Rabbimiz, “deki” ayetleriyle hakkı kabul edenlere emirde bulunmaktadır. Neleri ve kimlere ne denileceğini, nasıl denileceğini ve denilmesi gerekenleri bildirmiş. Önce demesi gereke kişiye ameli emretmiştir. Her emrin ilk muhatabı Rasulullah (s.a.s.) ve sonra tüm inananlardır. Deki, emri ilk Rasulllah’a, sonra da mü’minleredir. Hâkimiyet ve yönetip terbiye etme hakkı kendisine ait olan Rabbimiz ,nelerin denilmesi gerektiğinin bir kısmını bu ayette bildirmiştir. Deki, Rabbim tarafından apaçık deliller geldi, sizin Allah’dan başka itaat ettiğiniz, rızasını aradığınız, övüp sevdiğiniz siyasi ve din adına oluşturup tabi olduklarınıza tabi olmam, itaat etmem. Bu bana yasaklandı. Ben ancak tüm kâninata hükmedip yöneten Rabbe itaat edip teslim olmakla, yani Müslüman olmakla emrolundum. Âlemlere hükmedip yöneten Rab olan Allah c.c. bana din olarak İslam’ı seçti, bende o dine itaat ederek teslim olmuş Müslüman’ım. Din olarak İslam’ı kabul eden, güvenen mü’min, kabul edip güvendiği İslam’a teslim olan, hayatın tüm alanlarında itaat edenler ise, Müslüman’dır. 

           “Deki; bana sizin ilahınızın yalnız tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. Artık sizler Müslüman olan kimseler misiniz?” (Enbiya/108)

           Deki, bana itaat etmeniz gereken, hayatınızda vazgeçemeyeceğiniz ilah’ın bir ilah olduğu bildirilmiştir. İtaat edip, teslim olacağınız, övüp seveceğiniz, tek ilah Allah’u teâlâ’dır. Rasulullah (s.a.s.) bu bana bildirildi, bende size bildiriyorum demiştir. Bizde aynı şekilde etrafımıza sizin itaat edeceğiniz, hayatınızda uyacağınız, yücelteceğiniz tek ilah Allah’u teâlâ’dır diyoruz. Bunu anladınız ve kavradınız,  artık sizler Müslüman olan, sadece Rabbe teslim olan Müslümanlar mısınız? İnsan olandan, aklını kullanandan beklenen, hakkı anladıktan sonra itaat ederek Müslüman olmasıdır. 

           “Azap size gelmeden önce Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. Sonra yardım olunmazsınız.” (Zümer/54)

           İslam, kulun yaratıcısına itaat edip teslim olacağı dindir. Dinin hükmünü belirleyen Rabdir ve size din belirleyen Rabbinize yönelin, hayatınızı düzenlemek konusunda O’na itaat edin. Rabbe yönelmek ve itaat etmek yaratanı İlah kabul etmektir. Firavun, Mısırda hâkimiyet bana ait, hükmeden ve yöneten rab ve melik benim ve bana itaat edecek ve ilahının da ben olacağım demişti.  Firavun ve benzerlerinin bu söylemlerini bu güne taşımayanlar, hakkın üstünü örtmüşlerdir. Allah’u teâlâ’yı yaşarken rab ve ilah kabul edip itaat etmezseniz, ölüm sizi bulur ve azaba düşersiniz. Bu başınıza gelmeden, İslam’a teslim olun, Allah’ın hükmüne, iradesine itaat edin ki, Müslüman olasınız. Sonra ahirette kimse size yardım edemez, veli ve vekil olamaz. Kimsenin şefaat vaadleri, kurtuluş söylemleri size fayda sağlamaz. Sizin kurtuluşunuz, bugün yaptığınız tercihlerinize bağlıdır. Kurtuluş İslam’da ve sizin haktan yana olan tercihinizdedir. 

           “Kim İslam’dan başka bir din ararsa, o din ondan asla kabul edilmeyecektir. O âhirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Ali İmran/85)

           İslam’dan başka din aramak, hayatına hükmedecek ve itaat edeceği yasa, hâkimiyeti kendinde görüp yasa, kural, ölçü belirleyecek din aramıştır. İslam’ın karşısında çıkarılmış her kural, yasa, töre birer dindir. Hayatı düzenleyen her görüş, hüküm ve fikir birer dindir. Dinin sahibi ve tek hükmedip ölçü belirleyicisi olan Rabbimiz, kim İslam’dan başka hayatını düzenleyecek yasa ve kural tercih ederse, o yasalarla yaşarsa, ondan bunu kabul etmeyeceğini bildirmiştir. Rabbimiz kendi hükmünden başka hüküm tercih edip yaşayanların hiçbir amelini kabul etmeyecek ve ahirette de onların hüsrana uğrayacaklarını da bildirmiştir. Onlar ahirette kesin kurtulduk bakışındalar, oysa Rabbimiz bunların hüsranda olacaklarını bildirmiştir. Ne yazık ki çok az kimse hariç bu ayeti üzerine almamaktadır.  

           “İbrahim, ne Yahudi, ne de Hıristiyan’dı. Fakat o, hakka yönelmiş bir Müslüman’dı ve müşriklerden olmadı.” (Ali İmran/67)

           Yahudi, Hıristiyan ve İslam toplumunun da sapmış nice topluluklar kendilerini h.z. İbrahim’in yolunda görmektedirler. Oysa Rabbimiz onların bu sözlerini yalanlamış ve İbrahim Rabbe teslim olmuş, hayatının tüm alanlarında İslam’a itaat etmiş Müslüman’dı buyurur. H.z. İbrahim gibi hayatının tümünü Allah’a teslim edip itaat ederek Müslüman olmayanların, şirk koşarak müşrik olduklarını Rabbimiz bildirmiştir. Hayatlarının bir bölümünde Allah’a itaat ederler, çoklarında da insan hevâlarına, yasalarına itaat ederek Allah’ a ortak edindiklerini ve müşrik olduklarını bildirmiştir. 

           “(Ey Muhammed) Bedeviler; iman ettik dediler. Deki, iman etmediniz, siz ancak teslim olduk deyin. Çünkü iman kalplerine henüz girmemiştir. Eğer Allah’a ve Rasulüne iman ederseniz, Allah amellerinizden hiçbir şey eksiltmez. Şüphesiz ki Allah, çok affedendir, çok merhamet edendir.” (Hucurât/14)

           İslam’ın ve İslam’a itaat eden Müslümanların gücüne teslim olan Arap toplumu, yani bedeviler, bizde mü’min olduk, Allah’ı kabul edip güvendik demişlerdi. Rabbimiz onların bu sözleri karşısında, onlar daha Allah’a gereği gibi güvenip iman etmediler. Güvenme işi kalplerine tam yerleşmedi. İslam’ın ve Müslümanların gücüne teslim oldular. Onlar güce teslim olan Müslimler buyurdu Rabbimiz. Bugünde Allah’u teâlâ insanları sınayıp denediğinde, imtihanlardan geçirdiğinde, hastalıklarla denediğinde ve nicelerine gazap ettiğinde bu güce teslim olurlar. İslam gibi gözükmeleri korkudan dolayıdır. Allah’a tam güvenen mü’min değildirler. Dünya huzurları kaçmasın,  geçim sıkıntısı çekmesinler ve ahiretleri de az bir ibadetle, iyi niyetlerle garanti olsun bakışında olanlar, var olan durumlarını değiştirmek istemezler. Bedevi Arapların zorda kaldıkları zaman, biz de iman ettik dedikleri gibi, bugünde aynı söz ve tavrı İslam toplumu ortaya koymaktadırlar. Bizde mü’miniz diyenler iman nedir bilmez, imanın Allah’a kitabına ve peygamberine güvenmek olduğunun da farkında değildirler. Rabbimiz, imanı anlamayan, gereğini yapmayanlar için, iman kalplerine tam yerleşmemiştir buyurur. 

           İman iddiasında bulunanlara Rabbimiz, eğer Allah’a ve Rasulüne iman ederseniz, Allah amellerinizden hiçbir şey eksiltmez. Allah’a iman, isim ve sıfatlarını bilip sadece O’na has kılmak, güvenip tasdik ederek O’na siyasi ve din adına hiçbir şeyi ortak, denk ve benzer tutmamaktır. Rasulullah (s.a.s) yaşayarak nasıl bir örnek ve şahidlik oluşturmuşsa güvenip tasdik ederek tüm hayatını o örnekliğe göre yaşamaktır iman ve İslam. İşte Rabbimiz, bunları affedeceğini ve merhamet edeceğini bildirmiştir. İslam insanların kendilerince anladıkları, atalarından kalan eksik bilgilerle değil de, Allah ve Rasulünün ortaya koyduklarıdır. Hakka gereği gibi itaat edilmez ise, herkese ve her cemaate göre İslam ortaya çıkacaktır. Her grup da kendi tabi olduğunu savunacak, yayacak ve koruyup destekleyecektir. Farkında olunmadan İslam adına nice yeni dinler ortaya çıkacaktır. Hevâlar ilah görülünce, sapmalarda kaçınılmazdır. 

           “Deki, ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda eşit olan bir söze gelin. Yalnız Allah’a itaat edelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da bir kısmımız diğerini Rabler edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse deyin ki, şahid olun, şüphesiz ki biz Müslümanlarız.” (Ali İmran/64)

           Deki, ey kitap ehli! Ey kendisini bir kitaba nisbet edenler! Bizde kitaba inanıyoruz, bizim de kitabımız diyenler. Öyleyse gelin bu kitabın bildirdiği gibi mü’min ve Müslüman olalım. Her kitap imanın ölçüsünü aynı bildirmiştir. Her dinde, her cemaatte, her mezhep de imanın ölçüsü değişmemiştir. Dolayısıyla imanda önce birleşelim. Allah’a, kitabına ve peygamberine iman edilmişse, gelin o zaman sizinle bizim aramızda eşit olan la ilahe illallah da buluşalım. Allah’dan başka itaat edilen, çok övülüp sevilen tüm ilahları reddedelim. İsim ve sıfatlarında Allah’a hiçbir şeyi denk tutup da ortaklar edinmeyelim. Bir kısmımız diğerlerini siyasi ve din adına hükmedip yöneten, ölçü belirleyen rabler edinmesin. 

           Rab edinmek, siyasi ve din adına lider, önder, vekil kılınıp hayata hükmetme hakkı vermek, din adına veli, gavs, hoca edinip, şirk, iman, helal ve haram ölçüsü belirleme hakkını vermek, onları rab edinmektir. Kendilerine bu hak verilenlere sonrasında itaatler gündeme gelecektir. İtaat etmek de onları ilah edinmektir. Ey kitaba inandık diyenler, gelin Allah’ı hükmedip yöneten Rab, itaat edilen ilah, sığınılıp yardım istenilen veli, güvenilen vekil edinelim. Bundan yüz çevirirlerse onlara deyin ki, şahid olun, şüphesiz ki biz hayatın tüm alanlarında sadece Allah’ın hükmüne Rasulullah’ın itaat ettiği gibi itaat eden Müslümanlarız. Rasulullah’ın hayatında örnekliğini bulamadığınız her hangi bir şeye İslam diyemezsiniz. Çünkü İslam’ın, hayatın tüm alanlarında başka örneği yoktur. 

           “Ey İman edenler! Allah’dan hakkıyla korkun ve ancak Müslümanlar olarak ölün.” (Ali İmran/102)

           Ey iman edenler! Ey Allah’ı isim ve sıfatlarıyla bilip de sonrasında birleyenler. Rab, ilah veli ve vekil olarak sadece O’na itaat edenler! Kur’an’dan başka anayasa ve ölçü kabul etmeyip, güvenerek hayatını bu kitaba göre düzenleyenler! Rasulullah’dan başka hayatı için örnek ve önder kabul edip de başka güvenilecek örnek aramayanlar! Ancak Allah’dan korkun ve hakkıyla korkun. Kitap nasıl sakınma emretmiş ve Rasul nasıl sakınmış ise öyle sakının. Kitaba ve sünnete göre hayatı düzenleyip takvalı olun ve itaat ve teslimiyetiniz olan İslam’ı ölüm gelinceye kadar koruyun. Her an iman ve İslam üzere olun ki, ölüm sizi o haldeyken bulsun. Ancak böyle Müslüman ölebilirsiniz. 

             “Deki, gökleri ve yeri yoktan var eden Allah’ın dışında bir veli mi edineceğim. O, yedirir ve yedirilmez. Deki şüphesiz ki ben Müslüman olan ilk kimse olmakla emrolundum ve bana sakın müşriklerden olma (denildi)” (En’am/14)

           Rasulullah’a ve tüm inananlara bildirilen mesaj. Ayetin bildirdiğini hayatında uygulayacak ve bunu başkalarına da diyecektir. Deki, gökleri ve yeri yoktan var eden Allah’dan başka beni koruyup gözetecek, yardım edecek, sığınılacak, dost ve sırdaş olacak, emredip yönetecek veli edinmem. Bu vasıfları hak eden ancak yer ve gökleri yaratan olabilir. Birinin yaratma gücü yoksa ona sığınılıp yardım isteme hakkı da verilmez. Yine Allah’dan başkasından yardım isteyen, koruyup gözeten düşünüp de sığınarak veli edinenlere deki, ben hayatın tüm alanlarında ve tüm isimleriyle Allah’a teslim olan ve itaat eden Müslüman’ım. Kimse olmasa da ilk teslim olan benim, de onlara. Siz olmasanız da ben yine Rabbime itaat eden Müslüman kalacağım. Çünkü bana Allah’ın hakkını başkalarına da veren müşriklerden olmamam emrolundu. Allah’a kakıyla itaat etmeyen başkalarına da itaat edeceğinden dolayı, şirk gündeme mutlak gelecektir. İnsan mutlak birine ve birilerine itaat edecektir. Yaşayan da itaat etmek zorundadır. İtaat için de kurallar ve yasalar gereklidir. Bu yasa ve kuralları ortaya koyan rab, onlara itaat de ilah edinmedir. 

           “Allah’a davet eden, Salih amel işleyen ve şüphesiz ki ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir.” (Fussilet/33)

           Herkes kendince bir din anlamış, hak diye sunmakta ve yaşamaktadır. Her İslam’ı anlatan ve yazan hak diye bildirmekte, hak diye davet etmektedir. Allah’a davet, kitabı nasıl iman, ahlak, toplumsal ilişkiler ve ibadet emretmişse ve Rasulullah’da (s.a.s.) nasıl amel edip örneklik sunmuşsa, ona davettir. Allah’a davet, O’nu isim ve sıfatlarıyla birlemeye davettir. Allah’a davet, hâkimiyeti hayatın tüm alanlarında O’na vermeye davettir. Allah’a davet, kitabında bildirdiği sınırları tuğyan edip tağutluk yaparak aşmamaya davettir. Sonra kitabın bildirdiği ve Rasulullah’ın örnekliğini ortaya koyduğu hayatın içinde şirk, küfür, haram, bid’a, hurafe, riya, kibir, haset gibi nice unsurlardan arındırmış ve sadece O’nun rızası için ameller işleyenlerin amelleri ıslah edilen Salih amellerdir. Sonrasında ben Müslüman’ım ve Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir buyrulur. Asır suresinde bildirilenleri yerine getirenlerin sözleri, güzel olan sözdür. 

           “İşte bunlar, Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Rasulüne itaat ederse, Allah onu altlarından ırmaklar akan içinde ebedi kalacakları cennetlere koyar. İşte büyük kurtuluş budur.” (Nisa/13)

           İslam, sadece Rabbimizin sınırlarını belirlediği dindir. Bu belirlenen sınırların dışına çıkanlar haddi aşmış, tuğyan edip tağut olmuşlardır. Hâkimiyet tek elinde olan ve hükmeden Rabbimiz iman, ahlak, toplumsal ilişkiler ve ibadetlerde İslam’ın sınırlarını belirlemiştir. Kim bu alanlarda Allah’ın kitabına itaat ederse ve Rasulullah’ın itaat ettiği gibi itaat ederse, altlarından ırmaklar akan ve ebedi olan cennetlere girecektir. Büyük kurtuluş olan cennete sadece Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birleyip, O’nun hükmüne itaat edenler ve örnek kıldığı Rasule de itaat edenler ulaşabileceklerdir. Bunun dışında kurtuluş olmadığı gibi, kurtuluş vaadleri de yalandır. 

           “Ey iman edenler! Allah’a ve Rasulüne itaat edin. İşittiğiniz halde ondan yüz çevirmeyin.” (Enfal/20)

           İslam, itaat ve teslimiyettir.  İman ettiğini söyleyenler bu sözleriyle, Allah’a, kitabına ve Rasulüne güvenip tasdik ettiklerini söylemektedirler. Güvendiğiniz Allah’a itaat ederek Müslüman olun. Rabbimizin örnek kıldığı Rasule itaat edin. Bunu işittiniz, akledip kavradığınız halde, eğer mü’min iseniz bu itaatten yüz çevirmeyin. İman ettik demekle kurtuluşun olmayacağı, ardından Allah’a ve Rasule hayatın tüm alanlarında itaat edilmesi istenmektedir. Hayatın herhangi bir alanında itaat yoksa orada haktan ve örnekten yüz çevrilmiş, insan hevâlarına itaat edilmiştir. 

           “Ey iman edenler!  Allah’a itaat edin. Peygambere itaat edin. Sakın amellerinizi boşa çıkarmayın.” (Muhammed/33)

           Ey Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birleyerek iman edenler! İman edip güvendiğiniz Allah’a itaat edin. Onun hükmü olan kitaba göre yaşayın. Rasul nasıl itaat etmiş ise öyle itaat edin. Böyle yapmazsanız amelleriniz boşa gider. Allah’a ve Rasulüne itaat etmediğiniz herhangi bir alanda insanlara itaat etmiş olursunuz ve amelleriniz boşa gider. İtaatsizliğin içinde şirk, küfür, nifak, riya, hased, kibir, gıybet, iftira, haram gibi nice bozuk hasletler olur ve bunlar amellerinizi yok eder. İslam bütündür ve bütün yaşanırsa iman ve ameller korunabilir.  

           “… Firavun boğulmaya yakın, şüphesiz ki İsrail oğullarının iman ettiğinden başka ilah olmadığına iman ettim ve ben Müslümanlardanım dedi.” (Yunus/90)

           Herkes imandan, İslam’dan, Allah’a itaatten ve Rasule itaatten bahseder. En iyisi biziz derler. Allah inancı da tarih boyunca her toplumda vardır. Yaratıcıyı sadece var kabul etmek, bugünde olduğu gibi iman sayıldı. Tarihe Allah ile hâkimiyet yarıştırmakta, kendini rab ve ilah görmekte damga vuran Firavun bile zorda kalınca fıtri olarak yaratana yöneldi. İsrail oğullarının güvenip, tasdik ettiği Allah’a iman ettim ve güvenip itaat edip teslim olarak da ilah kabul ediyorum ve ben teslim olmuş Müslüman’ım dedi. Firavun mü’min ve Müslüman oldu, fakat iş işten geçince.  İnsan aklı ve iradesini rahatça kullanabiliyorken iman edip, itaat ederek Müslüman olmalıdır. Allah c.c. insanlar darda kalınca, ihtiyaç anında yönelip itaat edilecek, kabul edip güvenilecek merci değildir. Kul hiçbir zaman yaratıcısında beri olamaz. İnsan haddini bilecek, yoksa Rabbimiz, firavun gibi olan haddi aşanlara haddini bildirir. Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebrehe ve ordusunu küçücük kuşların attığı küçücük taşlarla yok ettiği gibi, h.z. Musa ve İsrail oğullarına rahmet ve kurtuluş olan su, firavun ve güçlü ordusunu yok ettiği gibi, bugünde nice haddi aşmış olanları küçücük mikrop ordularıyla, suyla, dize getirir ve aciz bırakır. Tüm teknolojilerini etkisiz bırakır, kendi derlerine düşürür ve sadece kendisine yalvartır. Zorda tüm haddi aşanlar Allah’a yönelmiştir. Mü’min ve teslim olup itaat eden Müslümanlar ise, her an yaratıcıları olan Rablerine yönelirler. O’na mutlak muhtaç olduklarının farkındadırlar.

  • İman

    İman

      İman; söylenen bir sözü kabul etmek, tasdik etmek ve doğrulamak, güvenmektir. Birinin söylediğini tasdik, gönülden bağlanıp güvenmektir. İman; güvenmek, güven vermek, güvene davet etmektir ve gönülden inanmaktır. İman, bir dine ve inanca ve yaşam tarzına gönülden bağlanmaktır. 

           İman aslen kalben güvenip, tasdik etmek ve kabullenmektir. Bu Allah katında belli ve geçerlidir. Dil ile güvendiğini, tasdik ettiğini ve doğruladığını söylemesi ve amellerle de bunu yaşayarak göstermesi ise insanların bilmesi içindir. Münafıklar, insanlar onların tasdik edip güvendiğini zannetsinler diye inandık derler ve kalben inanmadıkları, Allah’a güvenip hakkı tasdik etmedikleri için kâfir olmuşlardır. Küfürlerinin üzerini haktan gibi gözükerek insanları aldatmaktadırlar. 

           İman, karşısına tesir eden bir kavramdır. İnanç bir kalbe yerleşti mi, orayı ele geçirir ve kişiyi harekete geçirir. İman inanç olarak bir kalbe yerleşti mi, dil hakkı söyler, hâkimiyetin Allah’a ait olduğunu haykırır ve Ameller sadece hakka itaat eder. Hak ile batıl birbirine karışmış olan bir kalpten de söz ve amel olarak bazen hak, bazen de batıl söz ve ameller çıkar. Şirk ve küfrün ele geçirdiği, batılın etkili olduğu kalplerden dışarıya batıl ve batılı savunma çıkacaktır. Dil hâkimiyeti Allah adına değil de insan adına savunacak ve azalarda batıl adına hareket edecektir. Bundan dolayı nasıl bilgi edinildiği ve kimlerden alındığı bu noktada önemlidir. Elbette ki Rasulullah’ın buyurduğu gibi “ilim mü’minin yitiğidir. Nerede bulsa alır.” Fakat doğru yerden ve kişilerden olmak kaydıyla! Din adına herkesin haktan diye konuştuğu ve yazdığı bir yerde doğru bilgi önemlidir.  Çünkü bilgi sizi dünya ve ahiret hayatınızı düzenleyecektir. İman edelim, kurtuluşa erelim derken, haktayız diye sapan dünya insanı ve İslam toplumunun ne denli doğru bilgiye, doğruya davet edene ve yaşayarak şahidliğini yapan insanlara ihtiyaç duydukları açık bir gerçektir. 

           İman güvendir, güvene davettir. Her inanç sahibi kendi inandıkları gibi güven içinde yaşamaya davet ederler. Bu yola güvenin ve cennetlik olun derler. Yahudi, Hıristiyan ve İslam toplumunun her yapısı kendileri gibi inanmaya davet ederler. Bize güvenin kurtuluş bizde ve bizim inandığımızda derler. Bana güvenin hakta olun ve ahrette şefaat edeceğim derler. Dünyanın bunca zulüm ve zillet içinde olması güvende olmadıklarının bir sonucu güveni Allah’a değil de, siyasilere ve din adamlarına yapmalarındandır. 

           “Asra yemin olsun ki, şüphesiz insan mutlak hüsrandadır. Ancak iman edenler, sâlih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.” (Asır/1-3)

           İman, kişinin sonsuz ahretini ilgilendirirken ve belirlerken insanlar bunun farkında olmadıkları gibi bilme değişme çabaları da çok azdır. Dünyada rızıkları belirlenmiş olan insan sadece çabayla rızkına ulaşır. Ahiret ise kişinin kazandıkları kadardır. Oysa insanlar ahretlerini garanti görürler ve az çabayla ulaşacakların inanırlar, dünya nimetini ise çalıştıkları kadar zannederler. Buda onları alabildiğine dünya için koşturmaya sevk eder. Din adına ortalıkta koşanlar ne adar şirk ve küfür işleseler de iman üzere oldukları bakışı verirler. Oysa Rabbimiz asır suresinde yeminle bildirir ki, dört vasfı hayatında yerine getirenler ancak kurtulmuşlardır. Kurtuluşun ilk unsuru iman etmektir. Allah’a, kitabına ve peygamberine ve diğer iman esaslarına imandır. Allah’a iman, O’nun isim ve sıfatlarını tasdik edip, kabul etmek ve hayatın tüm alanlarında güvenmektir. Güvenip hayatlarının tüm alanlarında kitaba göre yaşamaktır. Güvenip örnek kıldığı Rasulü hayatın tüm alanlarında şahid ve örnek olarak kabul etmek ve yaşamaktır. İman Allah’a kitabına ve Rasulüne güvenip onlara itaat etmek ve yaşamaktır. Hayatına hükmetme, yani hâkimiyeti ve yönetmeyi Allah’a verenler O’na güvenenlerdir. Laiklik ve demokrasi gibi insan ürünü yasalar yerine Allah’ın yasası olan Kur’an’a Güvenip yaşayan ve destekleyenler Kur’an’a güvenenlerdir. Siyasi ve din adına hayatına örnek ve önder olan Rasulü alanlar onun örnek ve önderliğine güvenenlerdir. Bunu hayatının tüm Allanlarında yaptıktan sonra şirk, küfür, riya, haset, kibir gibi nice hasletlerden arındırılmış Salih ameller işleyen, sonra da hayatında uyguladığı iman ve Salih amelleri bir başkasına tavsiye eden ve sabırla mücadele edip birde bunu sabırla tavsiye edenler ancak kurtuluşu hak edenlerdir.  Kurtuluşun ilk maddesi olan iman tam olmaz ise diğer vasıfların bir hükmü kalmaz. İman edenlerde bozulmaya sabrın bitmesinden, ardından nasihat ve tavsiyelerin terkinden devam eder. Sonra da Salih ameller normal amellere dönüşür. Ardından iman zayıflar ve dün şirk ve küfür dediğine dememeye, yumuşatmaya, temize çıkartmaya ve ardından savunup desteklemeye kadar iş gider. Savundukları dinleri, amelleri haline gelir. Hevalar din ve itaatle ilah olur. 

           “Rabbimiz! Şüphesiz ki biz, Rabbinize iman edin diye imana davet eden bir davetçiyi işittik ve iman ettik. Rabbimiz! Bizin için günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört. Bizi iyilikte bulunanlarla beraber vefat ettir.” (Ali İmran/193)

           Yeryüzüne geliş amacının farkında olan, halifelik vazifesini emredip yöneten Rabbinin emri doğrultusunda yapma gayretinde olan mü’minler bu davete kulak kabartır ve dinler. Ruhlar âleminde verdikleri Rab sözünün gereğini yerine getirme çabasında olanlar Rablerinin hükmü olan Kur’an’ı dinlerler. Bu sözün âlemlerin Rabbinin emri, tavsiyesi, tehdidi ve sonsuz cenneti kazandıran nimet olduğunu bilir ve ciddiye alır. Rablerinin davetini ve o daveti hatırlatan davetçiyi ciddiye alır ve dinleyip itaat edenler mü’min olanlardır.

           İman ettim deyip de dünya ve âhiret hayatları için sadece Rablerine güvenenler mü’minlerdir. Ayetin bildirdiği sözü de onlar söylerler. Rabbimiz, şüphesiz ki biz, hayatınıza hükmedip yöneten ve terbiye eden, hayatınızın her alanını düzenleyecek yasaları gönderen Rabbinize iman edin diyen bir davetçiyi işitip ve güvendik. Yani hayatınız için hükmeden ve yöneten Rab olarak Allah’a güvenin, O’nu vekil kılın diyen bir davetçiyi işittik ve güvenip itaat ederek inandık diyen dünkü sahabe gibi, bizde iman ettik ve tasdik edip güvendik.  Bize de hakkı hatırlatan, sadece Rabbe itaat edin diyen her davetçiyi işittik ve hemen kabul edip güvenerek itaat ettik ve ediyoruz. Allah’dan başka güvenilecek siyasi ve din adına hiçbir vekil kabul etmiyoruz. Sahabe gibi bizde güvenerek itaat ettiğimiz Rabbimizden günahlarımız için bağışlanma ve kötülüklerimizi örtmesini istiyoruz. Sadece Allah’a güvenip iman eden iyilikte bulunan ve öyle yaşayarak vefat edenlerle vefat etmeyi ve sonsuz cennette arkadaş olmayı istiyoruz. Bağışlanma ve iyilerle beraber olmanın ölçüsü, Rabbe güvenip O’nun hükmünü hatırlatanlara kulak verme ve itaatten geçer. 

           “(Ey Muhammed) Eğer kullarım Beni sana sorarlarsa şüphesiz ki Ben, çok yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına icabet ederim. O halde benim davetimi kabul etsinler ve Bana iman etsinler ki, doğru yolu bulmuş olsunlar.” (Bakara/186)

           Tarih boyunca insanlar yaratanlarını göremediklerinden, görüp, ulaşabilecekleri ve Allah’a yakınlaşacakları aracılar edinmeye çalışmışlardır. Bu o kadar ileriye gitmiştir ki, asıl dinin önüne geçmiştir. Bugün İslam adına Allah ile araya aracılar belirleyip O’na ulaşmaya çalışma, istediklerine ulaşmaya çalışılmaktadır. Oysa Rabbimiz ayetinde apaçık meseleyi bildirirken, İslam adına diye geçmişin hatalarına devam etmek, İslam gibi göstermek işi zorlamaktır. Rabbimiz, kullarım beni sana sorarlarsa, yani uzak mı, yakın mı, bizi işitir mi, hemen karşılık verir mi soruları karşısında, Ben onlara çok yakınım. Dua ettikleri zaman dualarına hemen icabet ederim, karşılık veririm buyurmaktadır. Yani Aracılar belirlemenize, vesileler kılmanıza gerek yok, şah damarınızdan size daha yakınım buyurmaktadır. Kişi ile kalbi arasındayım buyurarak, kişiye kendisinden daha yakın olduğu ayetle bildirilerek aracılara ihtiyaç duyup da sömürülmeyin, aldatılmayı ve kullanılıp da amellerinizi ve âhiretinizi perişan etmeyin buyrulur. 

           Rabbimiz benden isteyenlerin dualarına icabet ederim buyurmaktadır. İslam toplumunun bir asırdır haline bakın ve dualarının kabul edilmediğini görün. Sadece kendisine aracısız dua etmelerini istediği kullarından sadece kendi daveti olan Kur’an’ı kabul etmelerini ve itaat etmelerini istemektedir. Bana iman edin, sadece hayatınız için bana güvenin, sadece benim hükmümü tasdik edip, kabul edin ki, doğru yolu bulmuş olasınız emreder. İslam toplumunun şirk, küfür, haram, bid’a, hurafe, riya, hased, kibir gibi düştükleri hatalara bakın ve ne kadar hidayetten uzak olduklarını görün. Âhiret için değil de sadece dünyalıklar için koşan toplumlar gibi İslam toplumu da aynı amaç için koşmakta ve onlar gibi sapma da kaçınılmazdır.  

           “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere itaat edin ve sizden olan idarecilere de. Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, aranızda bir şeyde antlaşmazlığa düşerseniz onun hükmünü Allah’a ve Peygambere havale edin. Bu daha hayırlı ve netice bakımından da daha güzeldir.” (Nisa/59)

          Ey iman edenler! Yani ey Allah’ı isim ve sıfatlarıyla güvenip tasdik edenler, sadece Allah’ın hükmünü kabul edip kitabına göre yaşayarak itaat edenler. Hayatlarının siyasi, hukuki, eğitim, ticaret ve benzeri nice alanlarda nasıl hükmetmişse öyle itaat eden, ey iman eden mü’minler. Allah’a itaat edin. Hâkimiyeti sadece O’na verin ve emrettiği hükme içinizde hiçbir kuşku duymadan, güvenerek ve doğrulayarak itaat edin. Sonra Rasul Allah’ın isim ve sıfatlarına ve kitabına güvenip nasıl itaat etmişse, nasıl bir örneklik ve şâhidlik ortaya koymuşsa öyle Rasule itaat edin. Sizin gibi Allah’a ve Rasulüne hayatın tüm alanlarında güvenip hâkimiyet hakkı veren ve itaat eden idarecilere itaat edin. Ayet Allah’a itaat edin, Rasule itaat edin emreder. İdarecilere itaat edin denmez de, Allah’a ve Rasule itaat eden idarecilere itaat edin emreder. Allah’a itaat, Rasule itaat edin geçer, idarecilere itaat geçmez. İdarecilere şartlı itaat istenir. Şart da Allah’a ve Rasule güvenip, Allah’ın hükmü, Rasulün örnekliğine itaat eden idarecilerdir.   

           Eğer Allah’a güvenip iman etmişseniz ve hayatınızın ahrette bir hesabı ve karşılığının olduğuna güvenip inanmışsanız, bir sorunla karşılaşırsanız, problemleriniz olursa, sence, bence derseniz, o meselede tartışmayın, o meselenizin hükmünü güvendiğiniz Allah’a ve Rasulüne götürün. Yani Kur’an’a ve sünnete göre o meselenizi halledin. Eğer Allah’a ve âhiret gününe inandık diyorsanız. Allah’a, Kitabına ve Rasulünün örnekliğine güveniniz yoksa âhiret hesabı gibi bir gündeminiz yoksa sorununuzun nerede ve kimlerle çözdüğünüzün bir önemi yoktur. Sorunlarınızı sizin hevânız,  siyasilerin ve din adamlarının yasaları, hevâları, görüşleri, fikirleri çözüyorsa bu ayet size hitap etmemektedir. Allah’a ve âhiret gününe inananlar için ayet tavsiye eder. Sorunlarınızı Kur’an ve sünnete göre çözerseniz bu sizin için daha hayırlıdır ve netice bakımından daha güzeldir. Dünya ve âhiret noktasında daha hayırlı ve güzeldir. Allah’ın hükmü Rasulün örnekliğine güvenen mü’min, insan hevâsına ve fikirlerine güvenenler İslam’ın dışındadırlar. Güven Allah’a ise hayır vardır, yoksa hayırda yoktur. Dünya insanına bakın, Allah’ın kitabına ve Rasulünün örnekliğine göre bir hayat yaşamadıklarında dolayı zillet ve sapmanın içinde hayırsız haldedirler. Hayrı da insan yasalarında, din adına uydurduklarında aramaktadırlar.  

           “Rabbine yemin olsun ki, aralarındaki antlaşmazlıklarında seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tamamen boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa/65)

           Rabbimiz kendi adına yemin ederek onlar iman etmiş olmazlar buyurmaktadır. Onlar aralarında iman, ahlak, ibadet, siyasi, ekonomik ve toplumsal ilişkilerde sorun yaşarlar, antlaşmazlıklar meydana gelir, sonra bu sorunlarını Kur’an’a ve sünnete götürürler. Dinin bu konudaki hükmünü öğrenirler, sonra da İslam’ın dışındaki hükümlerle, insan hevâlarıyla sorunlarını çözerler. İçlerinde hiçbir sıkıntı duymadan Kur’an ve sünnet neyi bildirmişse itaat etmedikçe iman etmiş değildirler. Çünkü iman güvenmektir, güvendiğini doğrulayıp, içinde tereddüt geçirmeden itaat etmektir. Sadık olmak inandım denilenlere içinden hiçbir tereddüt etmeksizin, güvenerek itaat etmektir. Mü’min, Allah’a, kitabına ve örnek Rasulüne güvenendir. Güvendiğini doğrulayıp itaat edendir. Yaşanılan hükme güvenilmiş, yaşanılmayana ise güvenilmemiştir. İnsanlar Kur’an’ı okurlar, kitabımız ve inanıyoruz derler, fakat güvenip anayasa yapmazlar ve hayatlarının tüm alanlarına sokmazlar. İman, itaat edilenedir. Çünkü itaat edilene güvenilmiştir.   

           “Ey iman edenler! Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, şüphesiz ki o, uzak bir sapıklıkla sapmıştır.” (Nisa/136)

           Ey iman edenler, iman edin. Allah’a isim ve sıfatlarında güvenin ve itaat edin. O’nun peygamberine güvenerek örnek ve önder kabul edin. Hayatı programlayan kitaba güvenin ve yerine hüküm koymaya kalkmayın. Ey iman edenler, inandık ve güvendik, doğruluyoruz, kabul ediyoruz iddiasında değil de, gerçekten güvenen, tasdik edip doğrulayanlar olun. Güvendik ve inandık dediğiniz kitabı hayatınızın tüm alanlarına sokun. Rabbin hükmü olan kitabın yerine hükmetme yarışı yapmayın. Hükmetme yarışında olanları desteklemeyin, savunmayın, koruyup gözetmeyin, temize çıkartmaya çalışmayın. Tuğyan edip haddi aşanları masum göstermeye kalkmayın.  

           Kim Allah’a güvenmezse, Peygamberine ve kitabına güvenmezse, doğrulayıp tasdik etmezse, daha önce indirdiği kitaplara inanıp da Kur’an’a aynı muameleyi yapanlar. Eski kitaplara inandık deyip de amel etmedikleri gibi Kur’an da inandım deyip amel etmezler. İnandık dedikleri kitaba güvenip hayatlarına sokmazlar. Meleklere inandık deyip de yokmuş, her yapılanı kayda almazlar gibi yaşarlar. Dünyaya aşırı bağlanıp ölmeyecekler gibi yaşarlar ve ahrette hesap vermeyecek gibi inanırlar ve yaşarlar. Ahrette vaad edilen cennete değil de gördükleri dünya nimetlerine güvenip peşinden koşarlar. Bunları Rabbimiz, doğruya ulaşamayacak ve kabul etmeyecek kadar uzak bir sapıklıkla sapmışlardır buyurur.  Bu zümreler kim denirse, kimsenin biziz veya olabiliriz dediği yoktur. 

           “Şüphesiz ki iman edip sonra inkâr edenler, sonra iman edip tekrar inkâr edenler, sonra da inkârlarında ileri gidenler var ya, Allah onları affedecek de değildir, doğru yola iletecek de değildir.” (Nisa/137)

           İnandık, inancımız bize yeter, inandığımız bu yolla kurtuluruz diyenler yarınlarından emin, kesin kurtulduk bakışında şeytanın vesvesesi yokmuş gibi davrananlardır. Allah’a kitabına ve Rasulüne güvendikten sonra, bu güveni, tasdiki zedeleyecek davranışlarda bulunurlar. Sonra tekrar imanın güvenine girerler, tekrar çıkarlar. Dün şirk ve küfür dediklerini bugün demeyen, savunan, destekleyenler iman ve şirk arasında gidip gelenlerdir. Şirki, küfrü oluşturan, koruyan, destekleyen, İslam gösterme çabasında olan, vacip görenler inkârlarında ileri gitmişlerdir. Hakkın üstünü örtüp küfreden, Allah’ın hakkını başkalarına da verenlerden daha fazla onları savunup, temize çıkartmaya çalışanlar onları ve yaptıkları sapmalarını İslam’dan göstermeye çalışırlar. Oysa tuğyan edip haddi aşan, tağut olan ve destekleyenlerin böyle bir dertleri de yoktur. Rabbimiz iman ve küfür arasında gidip gelenleri affetmeyeceğini ve doğru yola iletmeyeceğini bildirmiştir. Çünkü onların kendileri yaptıklarını doğru kabul ettiklerinde değişmek istemeyeceklerdir. Onlar af istemez ve hidayet aramazlar. Çünkü af istenilecek hata yapmadıklarını ve hidayette olduklarını savunmaktadırlar. 

           “İman edip Salih amel işleyenlere gelince, Allah onların mükâfatlarını eksiksiz verecek ve lutfundan daha da artıracaktır. ..” (Nisa/173)

           Allah’a itaat ederek isim ve sıfatlarında güvenenler, doğrulayıp tasdik edenler mü’minlerdir. Hâkimiyeti güvendikleri Allah’a veren ve itaat edenler mü’minlerdir. Bunların işledikleri her amel, hayatlarında Allah’ın kendilerini gördüğü düşüncesiyle ihsan halinde ve ihlas ile samimi yaptıkları amelleri Salih amellerdir. İçinde şirk, küfür, haram, riya, haset, kibir olamayan her fiil itaat, ibadet ve ameldir. Allah’a isim ve sıfatlarıyla güvendiği gibi, hükmü olan kitaba da güvenen, kitabının şahid ve örnekliğini yaşayarak gösteren Rasule güvenen ve güvendiklerine hayatın tüm alanlarında gerektiği gibi itaat edenler Salih ameller işleyenlerdir. Bunların yaptıklarının karşılığı olan sonsuz cennet mükâfatlarını Rabbimiz eksiksiz vereceği gibi, sonsuz ve sınırsız lutfuyla mükâfatlarını kat kat artıracaktır. Yapılanlara sonsuz mükâfat vermek, zaten kat kat vermektir, Çünkü kulun yaptığı hiçbir amelin sonsuz karşılığı olamaz.  

           “Peygamber sizi Rabbinize iman etmeye davet ederken size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz? Hâlbuki Allah, (Ruhlar âleminde) sizden sağlam sözünü almıştı. Eğer iman ederseniz (bu davete uyun).” (Hadid/8)

           Peygamber sizi hüküm koymada ve yönetmede Rab olan Allah’a güvenip itaat etmeye davet ederken, size ne oluyor, hala hâkimiyeti Rab olarak Allah’a güvenerek vermiyorsunuz. Ruhlar âleminde kabul edip şahid olduğunuz ve ahrette hesabı sorulacak olan Rabliği neden Allah’a vermiyorsunuz. Peygamber ve her davetçi Rabbinize iman edin, kabul ettik tasdik ettik dediğiniz Rabbe güvenip neden iman etmeye yanaşmıyorsunuz. Allah’a iman, O’nun hükmedip yöneten Rab oluşuna güvenmektir. Kabul ettiğiniz Allah’a Rab olarak güvenin emredilir. Tabi Rabbin ne olduğu biliniyorsa!  İnsanlara Rab ve ilahın kim ve ne olduğu bildirilecek ki, hata yaptıkları anlaşılsın. Kelime ve kavramların içi boşaltılmıştır. Tüm Rasuller rab ve ilahı toplumlarına hatırlatmışlar anlamalarını sağlamışlardır. Rabbe iman etmeye davet etmek demek, Rabbin ne olduğunu anlatmak demektir. Çünkü ruhlar âleminde Rabbe itaat sözü verilmiştir. Rabbi sadece kabul değil, güvenip itaat sözü verilmiştir. 

           “Ey İman edenler! Sizi can yakıcı azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi? Allah’a ve peygamberine iman edersiniz ve mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” (Saff/10-11)

           Ey iman edenler. İman edilmesi gerekenleri kabul edip, tasdik ederek güvenen ve gereğini yerine getirerek itaat edenler. İşte bunlara Rabbimiz sizi can yakıcı olan cehennem azabından kurtaracak bir ticareti göstereyim mi buyurmaktadır. İnananları Rabbimiz başka ayetinde onların mal ve canlarını cennet karşılığı satın aldığını bildirmiştir. Bu bir ticarettir. Cennet karşılığı dünyalıları onu verene satmak! Elbette her iman eden, her Allah’a güvenen mü’min sözü, buyur ya Rabbi demesidir. Sonsuz cenneti kazanmanın ölçüsü, kazançlı ticaret, Allah’a isim ve sıfatlarında güvenmek, itaat etmek, Rasulün örnekliğine güvenmek ve itaat etmektir. Yani Kur’an’a ve sünnete güvenip hayatını gönülden razı olarak Rabbe teslim etmektir. Sonra bunlar Rablerinin takdir ettiği mallarıyla ve karşılıksız verdiği canlarıyla O’nun yolunda mücadele etmektir. Rabbimiz, eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Yani sizin için hayırlıdır. Allah’a ve Rasulünü tasdik edip güvenerek itaat etmeniz ve O’nun yolunda mücadele etmeniz sizin hayrınızadır buyrulur. Allah için diyen kendisi için yapar. Allah’ın emri doğrultusunda kendi için yapmaktır. Çünkü hayra muhtaç olan insandır.  Bunun da farkında olmalıdır. 

           “Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse şüphesiz ki, hidayete ermiş olurlar. Şayet yüz çevirirlerse muhakkak ki onlar ancak bir ayrılık içindedirler. Onlara karşı Allah sana yeter. O, her şeyi çok iyi işiten, çok iyi bilendir.” (Bakara/137) 

           Aslında ayetin bildirdiğini her inanç sahibi söylemektedir. Yahudi, Hıristiyanlardan tutun İslam toplumunda şiâsı, ehlisünneti ve her cemaat aynı iddiada bulunmaktadırlar. Oysa Rabbimiz, eğer onlar da sizin iman ettiğiz gibi iman ederlerse, şüphesiz ki, hidayete, doğru yola ermiş olurlar. Sizin inandığınız gibi, yani sizin gibi Allah’ı isim ve sıfatlarıyla bilip birlerse, güvenip hayatını Allah’a, kitabına ve peygamberine güvenip teslim ederse inanmış ve doğru yolda olmuş olurlar. Sizin gibi hâkimiyeti sadece hayatın tüm alanlarında Allah’a verirse O’nu Rab kabul etmiş ve iman etmiş olur. Güvenip Allah’a yönelirse O’nu vekil kılış ve iman etmiş olur.  Sizin gibi Kur’an’ı anayasa yapar ve Rasulullah’ı tek örnek ve önder kabul edip itaat ederlerse iman etmiş ve teslim olan Müslim olmuşlardır. 

           Eğer bundan yüz çevirirlerse, hüküm koymayı Allah’a değil de kendilerine verirlerse, Kur’an yerine kendi yasalarına güvenip yaşarlarsa, peygamberi değil de kendi siyasi ve dini lider ve önderlerine itaat ederlerse, onlar haktan uzak ayrılık içindedirler. Onların bu ayrılıklarına karşı güvenip vekil olarak Allah sana yeter. İman edip, güvendiğin ve doğrulayıp itaat ettiğin Rabbin sana güven verici olarak yeter. Kim nasıl yaşamışsa, ne niyetle konuşmuşsa, Allah’u teâlâ onu işitir ve çok iyi bilendir. Bu işitme ve bilmenin ahirette bir hesabı ve karşılığı olacak demektir.       

           “Dinde zorlama yoktur. Artık doğruluk sapıklıktan ayrılmıştır. Kim tağutu inkâr edip Allah’a iman ederse, muhakkak o, kopmayan sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah çok iyi işiten ve çok iyi bilendir.” (Bakara/256)

           Dinin sahibi Rabbimizdir. Kendi belirlediği hükümleri kabul etme, güvenip itaat etmek konusunda kullarını zorlamadığı gibi insanlarında birbirlerini inanç konusunda zorlama yapmamalarını emretmiştir. Çünkü her insana akıl ve irade vermiş, inanç tercihini kullarına bırakmıştır. Elbette ahrette karşılığını bulmak kaydıyla! 

           Dinde zorlama yoktur ve yapmayın, çünkü Rabbimiz hak ile batılı birbirinden ayırmıştır. Doğruluk ve doğruya ulaştıran yol ile sapıklık ve sapmaya giden yol belirlenmiştir. İnsana rüşte, doğruya ve sapmaya götüren yol ve saptıranlar belirlenmiştir. İman ile küfür ve şirk yüzlerce ayetlerle birbirinden ayrılmıştır. Davetçiye düşen hak ile batılı birbirinden ayırıp muhataba anlatmalıdır. Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanıttığı gibi, hakkını gasp etmek isteyenleri de tanıtmalıdır. Kur’an’ın iniş amacını ve yerine geçirilen yasaları anlatmalıdır. Peygamberin örnek ve şahidliğini bildirdiği gibi, onun yerine geçirilmeye çalışılan siyasi ve din adına oluşturulan örnek ve önderler anlatılmalıdır. Sonra kişi hak ile batıl arasında iradesiyle bir yolu tercih edecektir. İster hakkı, isterse batılı tercik edebilir. Hakkı ve batılı kavradıktan sonra, kim Allah’ın hükmü yerine kendi hükümlerini, fikirlerini, görüşlerini geçirerek ve uygulayarak haddi aşan ve tuğyan edip tağut olanları reddeder ve sadece hüküm koymayı Allah’a verirse ve itaat ederse mü’min olmuştur. Tuğyan edip haddi aşanlara değil de Allah’a güvenmiş, O’nun hükmünü doğrulamış, örnek gösterdiği Rasulüne güvenmiştir. Bunun sonucunda kopması mümkün olmayan kulpa yapışmış, İslam’a, Allah’ın güveninin içine girmiştir. İsteyen Allah’ın güvenine, isteyende siyasilerin ve veli ve gavs edindiklerinin güveninin içine girebilir. Dinde, inanmada zorlama yoktur. Bugün dünde olduğu gibi her gurup kendisini sağlam kulpa yapışmış, şimdiden kurtuluşa ermiş görmektedir. Kimse imana, imanın ölçüsüne, kime itaat edildiğine bakmamaktadır. Kendilerince Allah’ın cennetini kendilerine ve tabi olanlarına has kılmışlardır, ehli kitap gibi. Rabbimiz, elbette her yapılanı, hakta olanla batılda olanları çok iyi işiten ve bilendir. 

           “Kalbi imanla mutmain olduğu halde inkâra zorlanan kimse hariç, kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr eder, göğsünü inkâra açarsa, Allah’ın gazabı onların üzerinedir. Bunlara büyük bir azap vardır.” (Nahl/106)

           İman bir kalbi ele geçirmiş ise, o kalpten kolay kolay çıkmaz. İman bir kalpte mutmain olmuş, o kalbe iyice yerleşmişse el ve dilden ancak hak ortaya çıkar. Hak ve batıl da kıyamete kadar birbiriyle mücadele halinde olacaktır. Hakta olanlar inanç noktasında zorlama yapmazlarken, batılda olanlar ise hakkı yaşamak isteyenlere zor kullanacak, yaşamalarına müsaade etmeyeceklerdir. Dini yaşamakta zorlananlar kalben inkar etmediklerinde, dil ile söylediklerini kalben tasdik etmediklerinde, kalben batıla güvenmediklerinde imanlarına zarar gelmeyeceği bildirilmiştir. Batılı ve batılı oluşturanları savunur, destekler, korur ve hiçbir zorlama yokken, zorlama var, fakat kalbini inkâra, küfre ve şirke açarsa, yani kalben o işi yapar ve söylerse haktan çıkar. 

           Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birledikten sonra, hâkimiyeti sadece Allah’a verdikten sonra güvendiği ve itaat ettiği haktan yüz çevirirse, hakkın üstünü batıl ile örtüp inkâr ederse kalbini küfre açmıştır. Bu söylem ve eylemin küfür ve şirk olmasının ölçüsü imandan sonra Allah’ın hükmünün üstünü insan hükümleriyle örtmek, Allah’ın iradesinin üstünü kendi iradesiyle kapatmak ve gizlemektir. Hakkı, gereği gibi anlatmayıp gizlemiş, Rasulün örnekliğinin üzerini yeni örneklerle gizleyip küfretmiş ve hak olanı gizlemiştir. Bu inkârdır, yok saymadır, gizleme ve örtmektir. Bunu yapan da kalbini küfre ve şirke açmıştır. Allah’ın gazabı onların üzerinedir, çünkü onlar hakkı anladıktan ve güvendikten sonra batıla yönelmişlerdir. Ahiret noktasında da onlara büyük bir azap vardır.  Elbette insanlar birbirlerinin zahirene yaptıklarına, ne söylediklerine, zorlama olmadığı zamanlardaki hallerine bakarlar. Kalplerin gizledikleri elbette Allah katında açığa çıkacaktır. Küçük büyük hiçbir zorlama olmadan imanı tehlikeye sokacak söylem ve eylemler mü’minler için tehlikelidir. Kalbini küfre açanın hükmü bellidir.  

          “Ey peygamber! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla iman ettik diyenlerden ve Yahudilerden inkâra koşanlar seni üzmesin. ..”” (Maide/41)

           Görünüşte İslam bilinen, bizde mü’miniz, müslümanız diyen, fakat kalben Allah’a, kitabına ve peygamberine güvenmeyen, tasdik ettik deyip de itaat etmeyen ve iman sadece ağızlarında kalan münafıklık yapanlar ve münafık gibi hareket edenler. Onların İslam görünüp de hainlik yapmaları, inananları aldatmaları, fitne çıkartmaları ve inananları haktan uzaklaştırmaya çalışanlara yardım etmeleri seni üzmesin. Türlü ithamlarla, hâkimiyeti sadece Allah’a verenlere iftira, fitneci gözüyle bakmaları ve dilleriyle söylemeleri seni üzmesin. Bu hem inandık diyen, fakat laik ve demokratlar gibi yaşayan, ehli kitap gibi dini bakışlarda olanlar seni üzmesin. Dün ehli kitabın tabileri mü’minlerle alay ederlerken, bugün bizde mü’miniz diyenler yapmaktadırlar. Kendilerini mü’min zanneden, kendilerince samimi olan, fakat şirk ve küfür içinde yaşayan ve bundan haberdar olan veya olmayanlarda aynı söylem ve tavrı inananlara yapmaktadırlar. Kimin hakta olduğu veya batılda olduğu destek ve savunmalarından, hayatlarının hükmünü belirlemede kime yetki verdiklerinden ve itaatlerinden anlaşılacaktır. İman, inandık demek değil, inandıklarını tasdik ederek doğrulamak ve güvenerek hayatını teslim etmektir. Allah’ı isim ve sıfatlarında kabul, doğrulayıp güvenerek O’na has kılmaktır. Kitabının tüm hükümlerini kabul, tasdik ve güvenip kitaba hayatını teslim etmektir. Rasulün iman, ahlak, toplumsal ilişkiler ve ibadetlerde örnek ve şahidliğini kabul, doğrulamak ve güvenerek hayatını teslim etmektir. Bunun dışı ise örtmek, gizlemek, hak olanı hak etmeyene vermektir. Bunlarda şirk ve küfürdür.  

           İman, son anda firavunun yaptığı gibi iman ettim, güvendim ve teslim oldum olmamalıdır. Akıl ve irade kişinin rahat kullanabildiği zamanda olandır. Bela musibet ve zor zamanlarda her insan yaratana yönelir, sadece O’na güvenir, yani yalnız O’na inanır. Önemli olan geniş zamanlarda ve her an yaratana güvenmek ve teslim olmaktır. Mekke şirk toplumu, Ebrehe Kâbe’yi yıkmaya geldiğinde dağa çekildiler ve Rabbimizin gözlerinin önünde küçücük kuşlarla ve onları attığı küçücük taşlarla fil ordusunu nasıl darmadağın ettiğini gördüler. Bu hadiseden sora Mekke halkı bir hadiste yedi yıl, diğer hadiste on yıl puta tapmamışlar, sadece Allah’a yönelmişlerdir. Buda zorda her sapmış tolumun Allah’a samimi olarak yöneldiğini, sadece Allah’a güvenip mü’min tavrı ortaya koyduğunu gösterir. Yine gemide yolculuk yapan insanların dalgalarla imtihan edildiklerindeki durumunu Rabbimiz kitabında bildirerek, dini sadece Allah’a has kılarak yalvarırlar buyurur. Müşrik, kâfir, münâfık gibi her inanç sahibi darda kalınca yaratıcılarına aracısız yönelirler ve sadece O’na güvenip isterler ve yalvarırlar. Mü’min ise her an Allah’a yönelir, sığınır, yardım ister ve güvenerek hayatını teslim eder. Fark da budur. 

           Zamanın mü’minleri için Rasulullah (s.a.s.) nasıl Allah’a samimi güven içinde olup, nasıl bir tasdik ve kabul ortaya koyup mü’min olmuşsa örnek ve önder olarak yeterlidir. İman ve mü’min olmak için başka örneğe ihtiyaç bırakılmamıştır Rabbimiz. Yeni iman ölçüsüne ve mü’min tarifine ihtiyaç yoktur. Bu dinin sahibi olan Rabbimiz iman ölçüsünü eksiksiz bildirmiş, yeni ölçü belirleme hakkı vermemiş ve örnek kıldığı Rasulün hayatında da kıyamete kadar şahid ve örneklik ortaya koymuştur. Mü’min olana düşen bildirilen ve örnek olana itaat etmesidir.   

  • Şirk ve Müşrik

    Şirk ve Müşrik

          Şirk: ortak olmak, ortaklık ve ortak koşmaktır. Allah’a isim ve sıfatlarında ortak koşarak şirk işleyene müşrik, Allah’a ortak koşulana ise şerik denir. Oysa Allah’ın zatında, sıfatlarında, fiillerinde veya O’na itaat edilmesinde ortağı olmadığı gibi, dengi ve benzeri de yoktur. 

           Müşrik, Allah’ı, kitabını ve peygamberini kabulle ve bir kısmına itaat etmekle beraber, birçoğunda Allah ile beraber din adına ve siyasi alanlarda hayatına başkalarını da hükmetme ve yönetmede ortak edinendir. Müşrik, hayatında hükmedip yönetmede eğitip terbiye etmede Allah ile beraber rab edinen, itaat etmede, çok sevip övmede Allah ile beraber başka ilahlar edinen, sığınıp yardım isteme, koruyup gözetlemede ve emredip yönetmede Allah ile beraber veli ve vali edinen, güvenip hayatını teslim etmede Allah ile beraber vekiller edinendir. Hayatının bir kısmına Allah’ı, birçok kısmına da din adamlarını, siyasileri ve atalarını karıştıranlar şirk koşup müşrik olmuştur. Hâkimiyeti hem Allah’a hem de insanlara verenler şirk koşmuş ve müşrik olmuşlardır. Kimse kendi babalık, analık, yöneticilik, amirlik, komutanlık, işverenlik gibi nice alanlarda kendi hakkına eş ve ortak kabul etmezler ve haklarını sonuna kadar koruyanlarken, Allah’ın haklarını istedikleri gibi dağıtıp, istediklerine verirler. 

           Rabbimiz kitabında kendisine ortak koşanları nice ayetlerle bildirmektedir.

           “Ancak sana itaat eder ve ancak senden yardım isteriz.” (Fâtiha/5)

           Şirk, Allah’ a yapılması gereken itaatin beraberinde başkalarına da yapılmasıdır. Allah ile beraber başkalarına da hâkimiyet hakkı verip, Allah ile beraber onlara da itaat etmektir. Hükümlerine yasalarına, görüş ve fikirlerine göre yaşamaktır. Allah’a itaatin az olduğu bir ortamda namazın her rekâtında, her Fatiha okunduğunda Rabbe verilen söz ve yenilenen ahid. İstisnasız ve ancak sana itaat ederiz. Hâkimiyeti sadece sana verir ve emrettiğin hükümlere göre yaşarız. Hayatımızın her alanında ve anında sadece sana kulluk eder, kölelik yaparız. Rab olarak hükmeden ve yöneten sadece seni kabul ederiz. Ve ancak senden aracısız olarak yardım ederiz. İtaatle yardım isteme aynı yere yapılır. İtaat kimeyse ondan yardım istenir, yardım umulur. Yardım da kimden istenir ve beklenirse ona itaat edilir, hüküm ve yasalarına göre yaşanır. Hem Allah’a hem de siyasi ve veli ve gavs edindiklerine itaat edenler, Allah’a bilerek veya bilmeyerek ortak koşmuşlardır. İnsan mutlaka birine itaat edecek ve ondan yardım umacaktır. Mesele bu itaat ve yardım isteme hayatın tüm alanlarında sadece Allah’a mı yapılıyor. Ehli kitap ve benzerleri gibi İslam toplumunda da her grup en doğru biziz, hakta olan bizin, Allah’a şirksiz itaati biz yapıyoruz iddiasındadır. Oysa Kur’an da Rabbimiz şirki ve müşriki açıkça bildirmiştir. Buna rağmen İslam toplumunda bunca sapmanın anlaşılır izahı yoktur. 

           “Deki; Allah’dan başka (ilah olduklarını) iddia ettiklerinizi çağırın bakalım. Onlar göklerde ve yerde zerre ağırlığı bir şeye sahip değildirler. Onların göklerde ve yerde hiçbir ortaklığı yoktur. Allah’ın onlardan hiçbir destekçisi de yoktur.” (Sebe/22)

           Batılı hak diye savunan ve itaat ederek yaşayanlara deki. Allah’dan başka hükmüne tabi olduğunuz, Allah’a itaat eder gibi itaat ettikleriniz, hükümlerini görüşlerini sorgulamadığınız, sorgulatmadığınız lider ve velilerinizi çağırın bakalım. Onlar Allah’ın yer ve göklerde yarattıklarına zere ağırlığınca ortaklıkları var mı? Zerre miktarınca bir şeye sahipler mi ki siz onlardan bir şeyler bekliyorsunuz. Onlar olmazsa olmaz görüyorsunuz. Vazgeçilmez kabul edip Allah’a itaat eder gibi itaat ediyorsunuz. Yeryüzünde siyasileri ölçü koyan ve itaat edilen kabul edip istediklerini yapacak gördüğünüz gibi veli ve gavs edindiklerinizi kâinatta tasarruf hakları var ve sizin istediğinizi size ulaştıracaklarına ve her an yanınızda olduğuna inanıyorsunuz. Oysa Rabbimiz yer ve göklerde benim bir ortağım yok buyurur. Yer ve göklerde tasarruf da bulunmada, rızık, şifa, koruma, şefaat etme gibi nice işlerde Allah’ın bir destekçisi yoktur buyurur. İslam adına dahi Allah’a yer ve göklerde nice ortaklar ve yardımcılar edinilmektedir.  Tarih boyunca her toplum gibi Allah’ı akıllarınca göklere gönderip yer ve göklerde siyasi ve din adına nicelerine Allah ile beraber yardımcılar, aracılar edinilmiştir. İyi niyetlerle yapılan bu sapmalar din adına kabul edilip, sevap umuduyla yapılmaktadır. Bundan dolayı bu kişilerin ve toplulukları hakkı kabulleri ve dönmeleri zordur. Rabbimiz sen onlara deki, diye emreder. Bizde demiş olduk. 

           “Deki; bende sizin gibi ancak bir beşerim. Bana ilahınızın ancak bir ilah olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa Salih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir kimseyi ortak koşmasın.” (Kehf/110)

           Rabbimiz örnek Rasulüne ve tüm inananlara deki diye nice emirlerde bulunur. Deme tercihinde bırakmadan denmesini emreder. Emreden âlemlerin Rabbiyse, yiğitseniz siz emredilenleri demeyin ve gizleyin. İki yüzden fazla ayetlerde deki emri verilmiştir. Hakka tabi olan itaat ettiği Rabbinin deki emrine itaat ederek denilmesi gerekenleri açıkça ve gizlemeden derler. 

           Deki, emri gereği Raulullah’ın dediği gibi bizde onlara bir beşer olduğumuzu bildiriyoruz. Bize vahyolunan kitap da Allah’u teâlâ bir tek itaat edilecek ilah olduğunu bildirmiştir ve bizde size bildiriyoruz. Sizin hayatınıza hükmedecek ve yönetecek tek Rab Allah’dır ve hükümlerine itaat edecek tak ilah da Allah’u teâlâ’dır. Kim hayatına hükmeden ve istediği gibi yöneten, kaderiyle çekip çeviren Rabbinize döneceksiniz. Her bir insana rabbiniz kim denilecektir. Yani dünyada hükmeden ve yöneteniniz kimdi denilecektir. Kim hükmedip yöneten Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa içinde şirk, küfür, haram, bid’a, hurafe, riya, kibir, haset gibi vasıflardan arındırarak Salih ameller işlesin. Hayatına hükmedip yöneten ve çekip çevirerek terbiye eden Rabbine itaat etmede hiçbir şeyi eş ve ortak edinmesin diye insanlar denmesi emredilir. Şirkten, küfürden, imandan, Rabden ve ilah’dan bahsedenlere hain, fitneci bakanlara deki; bir gün hüküm koymada yarıştığınız, hükümlerini hayatınıza sokmadığınız Rabbinize kavuşacaksınız.    

           “Deki; ben sadece Rabbime ibadet eder ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmam.” (Cin/20)

           Allah’a eş ve ortaklar edinmek daha fazla rab ve ilahlıkta olmaktadır. Allah’dan başka hayatlarına hükmetme ve yönetme hakkı veren ve onlara itaat edenlere deki; ben sadece beni yaratan, yeryüzüne halife kılan ve bunun için hükümler gönderen Rabbime hayatın tüm alanlarında itaat ederim. Hayatımın tüm alanlarında O’na hiçbir yaratılmışı hükmedip yönetmede rab olarak, itaat edilmede ilah olarak, sığınıp yardım isteme ve beklemede, koruyup gözetmede veli olarak, güvenilmede vekil olara ortak kılmam. Allah’a tüm isim ve sıfatlarında eş ve benzer olarak ortak edinmem. 

           “Allah’dan başka veliler edinenlerin misali, kendilerine ev yapan örümcek misalidir. Şüphesiz ki evlerin en gevşek olanı örümcek evidir. Keşke bilmiş olsalardı.” (Ankebut/41)

           Allah’a ortak kılmanın bir şekli de, O’ndan başka veliler edinmedir. Veli; sığınılan, yardım istenilen, koruyup gözeten, sırdaş ve dost olan, emredip yönetendir. Kim Allah ‘dan başkasına dünya ve ahreti için sığınırsa, yardım isterse, koruyup gözeten bilirse, emredip yöneten kabul ederse ve itaat ederse onları din adına ve siyasi alanlarda veli ve vali edinmişlerdir. İnsan tanıdığını sever, tanıdığına güvenir, tanıdığının korumasına girer, tanıdığından yardım ister, tanıdığını över ve severek itaat eder. Bu ya veli olarak Allah’a yapılır, ya da ona ortak kıldıkları din adamlarına ve siyasilere yapılır. Rabbimiz bunların durumunu kendine ev yapan örümceğe benzetir. Küçük bir darbeyle dağılmaktadır. Allah’dan başkalarını veli edinenlerin yaptıkları amelleri ufak bir darbeyle, yani batıla yapılan itaatlerle, destek ve savunmalarla amelleri ve sevapları yok olup gider. Kekse bunu ahiret gelmeden önce akletseler ve düzelseler buyurur Rabbimiz. Gerçekten hakkı anlayan, anlamaya yanaşan ve değişen azdır. 

           “Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını affetmez. Bunun dışındakini dilediği kimse için affeder. Kim Allah’a ortak koşarsa, şüphesiz ki büyük bir günah iftira etmiş olur.” (Nîsa/48) 

           İnsan aciz, hata yapmaya müsait, şeytanın ve yandaşlarının din adına ve siyasi alanlarda yaptıkları aldatma ve saptırmalarına karşı zayıftır. Bundan dolayı Rabbimiz tevbe kapılarını sürekli açık tutmuş, af isteyene, pişman olana merhametle muamele etmektedir. Kendisine ortak koşma olan şirki asla affetmeyeceğini bildirmiştir. Dünyada şirkten tevbe varken ahrette affedilmeyecek tek hata şirktir. Çünkü Rabbimiz kendisine asla kulları üzerinde ortak koşulmasını kabul etmemektedir. Allah’a ortak edinmek, hâkimiyeti ve yönetmeyi Allah’dan başkasına vererek rab edinme, itaat edinmede Allah’dan başka ilahlar edinme, sığınılan, yardım istenilen ve güvenilen veli ve vekil edinmede Allah’dan başka aracılar edinmeyi asla kabul etmemektedir. Kendi haklarından vazgeçmeyenler, koruyanlar, Allah’ın haklarına iş gelince dilediklerine dağıtmaktadır. Rabbimiz kim Allah’a isim ve sıfatlarında denk ve eş tutarak ortak edinirse Allah’a büyük bir iftira etmiştir buyurur. Rabbimiz bunu şirk kabul ederken siyasi ve din adına Allah’ın haklarının gasp edilmesi iftira ve yanaldır. Rabbimiz buna şirk derke niceleri şirk diyememektedirler. Farkında olmadan Allah’a yalan isnat etmektedirler. Allah’ın şirk dediğine diyememek büyük bir iftira ve zulümdür. Yine Nisa 116 da Allah’a ortak koşanlar için “uzak bir sapıklıkla sapmıştır.” Buyrulur. 

           “Hani bir zaman Lokman oğluna öğüt vererek demişti ki, ey oğulcuğum! Allah’a ortak koşma. Şüphesiz ki ortak koşmak büyük bir zulümdür.” (Lokman/13)

           Rabbimiz kitabında geçmişten nice örneklerle hakta kalmak isteyenler için nasihatlerde bulunur. H.z. Lokman’da oğluna nasihat ederek, ey oğulcuğum, Allah’a ortak koşma. Çünkü Allah’a isim ve sıfatlarında eş ve ortak koşmak büyük bir zulümdür. Babanın oğluna güzel bir tavsiyesini Rabbimiz bize bildirmiştir. Allah’a ortak koşmanın ne olduğunu bilmeyen kitleler O’nunla hüküm yarıştırmakta, hüküm yarıştıranlarla beraber hareket etmektedirler.  Din adına ve siyasi alanlarda hak diye batıl sevilmekte ve desteklenmektedir. Rabbimiz en büyük zulmün kendisine yapıldığını bildirmiştir. Allah ile diniyle ve örnek kıldığı peygamberiyle hayatlarının çoğuna sokmayarak eş koşarlar. Bunu nice din mensubu sevap umuduyla ve samimi olarak yaparlar. Mekke toplumuna müşrik diyenler daha fazlasını kendileri yaparken şirke düşmediklerini zannederler. Önderleri ve tabi oldukları tarafından aldatılmışlardır. Mekke şirk toplumu Allah’a daha yakın olmak için şirk koşarlarken, bugünküler hakimiyet yarıştırmaktadırlar. Allah’ın isim ve sıfatlarını aracı edindiklerine vermektedirler.  

           “Sakın ilahlarınızı bırakmayın. Vedd, Suvâ, Yağus, Yeûk ve Nesr gibi putlarınızdan vazgeçmeyin.” (Nuh/23)

           Dokuz yüz elli yıl Nuh kavmi hakka karşı şirk içinde kalmıştır. Lider ve önderleri, büyükleri topluma inandıklarını savunmalarını, itaatten vazgeçmemelerini öğütlemektedirler. Küfrün ve şirkin öncüleri tarih boyunca aldattıkları toplumlarına aynı şeyleri söylemişlerdir. Firavunda toplumuna “Korkuyorum ki Musa sizin dininizi değiştirecek ve yeryüzünde fesat çıkaracak” demişti. H.z Nuh’un peygamber olarak gönderildiği kavmin ileri gelenleri ve din adamları sakın itaat ettiğiniz ve yoluna tabi olduğunuz ilahlarınızı bırakmayın. Nuh’un getirdiğine itaat etmeyin, siyasetinizi, hukukunuzu, sosyal ve ibadetlerinizi Allah’ın yasalarına göre düzenlemeyin. Vahye tabi olup da, itaat ettiğiniz yardım istediğiniz ve sığındıklarınızdan putlarınızdan ve onların yasalarından vazgeçmeyin demişlerdi. Binlerce yıldır değişmeyen aldatma ve aldatılma bugünde aynı sözlerle ve itaatlerle devam etmektedir. Şirk ilk olarak Kur’an’ın bildirmesiyle Nuh kavmiyle başlamıştır. Kıyamete kadar da bu büyük zulüm devam edecektir. Şirkin en tehlikeli ve vazgeçilmezi din adına yapılanıdır. Yapılan şirklerden sevap ve cennet hayali kurmaktır. 

           “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine zarar vermeyen ve fayda sağlamayan şeylere itaat ederler ve bunlar Allah katında şefaatçilerimiz derler. Deki, göklerde ve yerde Allah’ın bilmediği bir şeyi mi O’na haber veriyorsunuz? Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir ve yücedir.” (Yunus/18)

           Şirk Allah ile beraber veya Allah’ı hayatlarının çoğunda bırakıp yerine siyasi ve din adına kendilerine fayda veya zarar veremeyecek olanlara itaat ederler. Onların hükümlerine göre yaşarlar, onlardan beklenti içinde olurlar. Dünyadaki yaşamları için fayda ve zarar umduklarından dolayı kendilerine vekiller seçerler, kendilerince Allah’a yaklaşmak, istediklerine ulaşmak için veli ve gavslar edinirler ve onlara körü körüne itaat ederler. Ahiret hayatları için de şimdiden işi garantiye almaya çalışıp veli ve gavslarını kesin şefaatçi belirlerler ve mutlak itaat ederler. Onları sorgulamaz ve sorgulatmazlar. Ayet ve hadislere yorum yapanlar lider ve veli edindiklerinin söz ve davranışlarını sorgulamazlar. Buda mutlak itaate onları götürmektedir. Bu itaat ettiklerini ahrette Allah katında bize yardım edecek olan şefaatçilerimizdir derler. Rabbimizde bunların dünya ve ahiret noktasında kesin gördükleri, lider ve veli edindiklerinin onlara zarar ve fayda vereceklerine ve şefaat edeceklerine inanıp itaat etmelerine karşı, yoksa onlar Allah’ın yer ve göklerde Allah’ın bilmediği bir şeyi mi O’na haber veriyorlar. Yani Allah’ın yer, göklerde ve ahrette yardımcıları varda Rabbimizin haberi mi yok demeye getiriyorlar. Rabbimiz bu yaptıkları Allah’a ortak koşmaktır buyurur. Çünkü Rabbimiz Allah onların ortak koştuklarından beri ve yarattıklarına ihtiyacı olmayan yüceliktedir.  Onlar böyle yapmakla Allah’ı aczi, eksik, muhtaç görmüşler ve yardımcılar belirlemişlerdir. Rabbimiz ben bunların bu bakışlarından uzak ve yüceyim buyurur. Bizde buna iman ettik ve tasdik ediyoruz. 

            “Hiçbir şey yaratamayan, üstelik kendileri yaratılmış olan şeyleri mi Allah’a ortak koşuyorlar. Halbuki, bu ortak koştukları şeyler, ne onlara yardım edebilirler ne de bizzat kendilerine yardım edebilirler.” (Araf/191-192)

           Yer ve göklerde Allah’a ortak koşulup siyasi ve din adına, sonra onlara itaat edenler, Rabbimizin bildirdiği gibi onlar yer ve göklerde hiçbir şey yaratmamışlardır. Üstelikte kendileri yaratılmışlardır. Yani yaratılmışlar ve yaratanlarına muhtaçtırlar. İnsan muhtaç olana bel bağlamaz ve itaat etmez.  Çünkü her an yok olabilir ve ellerindekiler her an ellerinden alınabilir. Aciz ve muhtaç olana itaat olmaz. Onlar yaratılmış ve hiçbir şeyde yaratmamışlardır, bundan dolayı onlar Allah ile beraber hayata hükmeden ve itaat edilen ilah ve rab edinilmezler. Allah’a yaratmada ortak olmayanlara hükmetme hakkı verilmeyeceği gibi itaat de edilmez. Çünkü Rabbimiz ayetinde “Yaratmakta, hükmetmekte O’na aittir.” Buyurur. Yaratan hükmeder, hâkimiyet ve yönetme hakkı olan Rab O’dur ve itaat de sadece O’na yapılır, yani ilah da sadece O’dur. Rabbimiz, halbuki bu ortak koştukları siyasi ve din adına mutlak itaat ettikleri şeyler, ne onlara yardım edebilirler, ne de kendilerine yardım edebilirler. Onların yardım istedikleri kendilerine bile yardım edemezler buyurur Rabbimiz. Ne kendilerine ne de yardım bekleyenlere Rabbimiz dilemedikçe yardımları ulaşmayacak olanlardan yardım bekleyenler, bu yardımı kesin kabul edenler mutlak Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanımayanlar ve bundan dolayı da Allah’ı vekil kılıp güvenemeyenlerdir. Gördüklerine sadece inanan ve itaat edenler, görmedikleri gabya itaat edememektedirler. Allah’ı her tanınmayan alanlarda mutlak şirk gündeme gelecektir. Bugünün insanının en büyük problemi yaratanlarını tanımamalarıdır. Davetçilere düşende önce insanlara Allah’ı rab, ilah, veli, vekil, mali ve melik olarak tanıtmaktır. Akletsinler, itaat edip etmemeleri onların sorunlarıdır.

           “Deki, göklerin ve yerin Rabbi kimdir? Deki, Allah’dır. Deki, Allah’ı bırakıp bizzat kendilerine dahi hiçbir fayda ve zarar vermeye güç yetiremeyenleri mi veliler edindiniz? Deki hiç körle gören bir olur mu? Veya karanlıklarla aydınlık bir olur mu? Yoksa Allah’a O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da yaratma onlara göre birbirine mi benzedi? Deki, her şeyin yaratıcısı Allah’dır. O birdir, kahredendir.” (Rad/16)

           Deki emri gereği her davetçi, her hakkı anlayan hakkı muhataplarına demelidirler. Hakkı söylemek kişinin tercihine bırakılmamıştır. Deki, bir emirdir ve bu emri alemlerin Rabbi olan Allah c.c. buyurur. Alemlerin Rabbi olan bir emir verecek sizde bunu demeyeceksiniz. Küfrü, şirki, kâfir ve müşriki hak edene bildirmeyeceksiniz. Yetmedi birde şirk ve küfür içinde Allah ile hâkimiyet yarıştıranları temize çıkartmaya çalışacaksınız. Allah ile Rablikte ve ilahlıkta yarış halinde olanları görmezden geleceksiniz. Bu akledenlerin yapacağı hatalar değildir. Deki emri karşısında buyur ya Rabbi denmelidir. Etrafınıza deyin, göklerin ve yerin Rabbi kim. Onlar Allah diyeceklerdir. Ama sizin etrafınızdakilere Rab kimdir ve ne iş yapar deyin cevapları yoktur. O zaman Rab kimdir. Rab; hükmeden, hükümleriyle yöneten, eğitip terbiye eden, malik ve efendi olandır. Yani hâkimiyeti kime verdiyseniz rab odur. İnsan yer ve göklerin yönetilmesi, çekip çevirimlesin de Rab olan Allah’tır, fakat sizin hayatınıza hükmedip yöneten ve çekip çeviren Rab Allah mı? Diye sorulur. Yer ve göklerin yönetilmesinde Allah ile hâkimiyet yarışına giren yoktur. Fakat yaratılan insan üzerinde kim hâkim olacak, hükmedip yönetecek.  

           Rabbimiz onlar akletsinler diye, onlar kendilerine fayda ve zarar veremeyecek olanları mı veliler edindiler buyurur. Siyasi ve din adına veliler edinenlere denilmesi emredilen bir ayet. Veli; kendisine sığınılan, yardım istenilen, koruyup gözeten, emredip yönetendir. Veli aynı zamanda emredip yöneterek validir. Dünya ve ahiret hayatları için güvendikleri yardım istedikleri, sığınıp koruyan bildiklerine Allah ‘a itaat eder gibi itaat ederler. Yasalarına ve fikirlerine göre hayatlarını düzenlerler. Hayatlarının bir kısmında Allah’a çoğunda da veli ve vali edindikleri siyasi ve din adamların mutlak itaat ederler. Allah’a itaatleri olduğu kadar, samimiyetsiz, lider ve veli edindiklerine samimi ve içten itaat ederler.  

           Rabbimiz, onlara deki, hakkı gören ve hâkimiyeti sadece hayatın tüm alanlarında Allah’a verip akleden görenlerle, hiç akletmemiş, yeryüzüne geliş amacını anlayamamış, hâkimiyeti ve itaati yaratıcısı olan Allah’dan başkalarına veren kör bir midir? Karanlıkla aydınlık bir midir? Yani kalbi ve hayatı iman ve islamla aydınlanmış olan mü’minlerle, şirk ve küfür karanlıklarında kalan ve körlüğünden ne yaptığınız bilmez halde Allah ile hüküm yarıştıran kör olmuşlar bir midir? Akletmeyen kalp kördür. Rabbimiz benimle beraber başka yaratıcı buldular da bana bunları ortak mı koşuyorlar. Benden başka ortak buldularsa onlara itaat etsinler, hâkimiyeti onlara versinler buyurur. Başka yaratan bulamamışlarsa hâkimiyeti ve itaati sadece bana yapsınlar emreder, akledene. 

           “Yemin olsun ki Allah elbette Meryem oğlu Mesih’tir diyenler kâfir oldular. Oysa Mesih onlara, Ey İsrail oğulları! Benimde Rabbim, sizinde Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Kim Allah’a ortak koşarsa, şüphesiz Allah ona cenneti haram kılmıştır. Ve onun varacağı yer cehennemdir. Zâlimlerin hiçbir yardımcıları da yoktur demişti.” (Mâide/72)

           Rabbimiz, yeminle bir hitap da bulunuyor. H.z. İsa’yı Allah’ın oğlu, Allah’ın bir parçası, Allah gibi yetkileri olan ve istediği gibi yardım eden kabul eden Hıristiyanların mutlak kâfir olduklarını bildirmiştir. İslam gözüken niceleri de Hıristiyan ve Yahudilerinde cennete şu halleriyle gideceklerini söylemeleri bu ayete göre Allah’a yalan isnat etmeleridir. Allah bunlar cehenneme gidecek ve kâfirdirler buyururken, birileri ve Hıristiyanlar cennete gidecekler derler. Allah giremezler, onlar grerler diyorlar. Akıllarınca Allah’ı yalancı veya bir şey bilemez görüyorlar. Allah2ın gazap edeceğine kendilerince merhamet etme çabasındadırlar ahmaklar. İslam adına nice sapmışlar, Allah ile siyasilerini ve veli ve gavs edindiklerini Allah’a hüküm koymada, hayata müdahil olmada ortak edinenler, Allah ile falancalar aynı vücutta olurlar, diye vahdeti vücut fikrini ortaya atarlar ve inanırlar. Veli ve gavs edindiklerin Allah’ın bir parçası görürler. Hıristiyanların h.z. İsa’ya yaptıklarını birileri İslam adına yapmaktadırlar. Bakıldığında iki taraf da bir haktayız, cennetliğiz derler. Yahudilerde, Hindu ve Budistler de aynı bakıştadırlar. Birilerini ve h.z. İsa’yı Allah’ın bir parçası yapmaya çalışan ve Allah ile beraber onlarda etkili ve yetkilidir diyenlere h.z İsa’nın sözünü bize ve onlara bildirmektedir. Ayette onların yalancı olduğunu ortaya koymaktadır. Ve bu bakışta olanların Allah’ın haklarının üzerini örtüp, gizleyip peygamberlere ve din adamlarına verenlerin kâfir olduklarını bildirmektedir. 

          H.z İsa İsrail oğullarına peygamber olarak gelmişti ve onlar bozuk yaşantılarına ve dinlerine samimi olarak veya inatla tabi olmaktaydılar. H.z. İsa onlara, benimde sizinde Rabbiniz olan Allah’a itaat edin dedi. Yani hayatınıza hükmeden, o hükümlerle yöneten, eğitip terbiyeden, helal ve haram sınırları belirleyen, iman, ahlak, toplumsal ilişkileri ve ibadet ölçüleri belirleyen Rab olarak sadece Allah’ı kabul edin ve sadece O’nun kurallarına, indirdiği kitaba ve örnek Rasulüne itaat edin diye h.z. İsa topluma bildirmişti. Allah’ı hükmeden ve yöneten Rab itaat edilen ilah kabul etmek her dinin olmazsa olmazıdır. Kim Allah’a isim ve sıfatlarında atalarını, siyasi ve din adamlarını bilgisizce tabi olup, hak gibi itaat ederse, Allah’ın hakkı olanları onlara da verirse, Allah’a onları ortak edinmiştir ve onlara cennet haram kılınmıştır. Allah’ın cenneti haram kıldıklarını cennete alma çabası da Allah ile yarış ve sadece O’nun hakkı olana ortak olmaya çalışmadır. H.z. İsa’dan ahirette yardım umanlar ve şefaat bekleyenler gibi, İslam toplumunda da aynı bakış ve inanışlar çoktur. H.z İsa ve Hıristiyanlar üzerinden Rabbimiz İslam toplumunda olan ve bizde Kur’an’a ve peygambere tabiyiz diyenlere hakkı ve ahretteki durumu hatırlatıyor. Elbette nasihat ve hatırlatma kendi üzerine almak isteyene ve düzelmek niyetinde olanlaradır. Allah’ın hakkını bir başkasına verip şirk koşmak, ortaklar edinmek en büyük zulümdür. Ayetin sonu da zâlimlerin hiçbir yardımcıları da yoktur demişti h.z. İsa ve Rabbimizde bizlere bildirdi. Birileri peygamberlerini, niceleri veli ve gavs edindiklerini ahirette yardımcı, kesin şefaat edecekler görmeleri Allah’a iftira ve yalan isnat etmektir. Allah’u teâlâ onların hiçbir yardımcıları yok buyurur, onlar var demektedirler. Tabii ki onlar yaptıklarını yanlış görmüyorlar ve bu ve benzeri ayetleri üzerlerine almıyorlar, bundan dolayı da değişmeyi gerekli görmüyorlar.   

           “İyi bilin ki halis din Allah’ındır. Allah’ın dışında veliler edinenler, biz onlara ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye itaat ediyoruz derler. Muhakkak ki Allah, aralarında ihtilaf ettikleri hususlarda hükmünü verir. Şüphesiz ki Allah, yalan söyleyen, kâfir olan bir kimseyi hidayete erdirmez.” (Zümer/3)

           Din insanların hayatlarının her alanını düzenleye, dünya ve ahretlerinin ölçüsünü belirleyen hükümler, ölçüler, yasalar, fikri ve görüşlerdir. Gerek Allah’ın belirledikleri gerekse insanların belirledikleri her ölçü birer dindir. Her din sahibi, her hayatı etkileyen kuralı belirleyen ve itaat edenler yollarını, dinerini en iyi görmekte ve savunmaktadır. Ölümüne o yolları korumaktadır. Rabbimiz iyi bilin ki onları dedikleri gibi değil, saf olan din, içinde insan hevası, görüşü olmayan, hata bulunmayan, zamana ve şartlara göre değişmeyen, her döneme ve insana hükmeden din sadece Allah’ın dinidir buyurur. Dolayısıyla kim siyasi ve din adına uydurdukları yolları İslam gibi yaşarsa, savunup desteklerse, Allah’a yalan isnat eder. Rabbimiz benim dinim saf, itaat edilmeye layık buyurur, onlarda bizim yollarımız, yasalarımız en iyi derler. Allah’ın dışında veliler edinenler, biz onlar bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye itaat ediyoruz derler. Yani kendi yasalarına, din adına uydurduklarına veya uydurulmuş olan yollara itaat edenler, o yasalara göre yaşayanlar, veli ve gavs edindiklerine sorgusuz itaat edenler biz onlara ancak bizi Allah’a yaklaştırıyorlar diye itaat ediyoruz diyorlar. Dünün müşrikleri de aynı şeyi söylüyorlardı. Veli sığınılan, yardım istenilen, koruyup gözeten bilinen, sırdaş ve dost olan, emredip yönetendir. Kim bu alanlarda Allah ile beraber siyasi ve din adamlarına bu vasfı verirse Allah’a ortak edinmiş ve şirk koşmuştur. 

           Her inanç sahibi de en doğru kendilerini görmektedir ve o yolları ve yaşantılarını savunmaktadır. Gerek ehli kitap, gerekse İslam toplumunun cemaat ve yapıları en doğru biziz derler. Bunlar birer ihtilaftır. Rabbimiz kim Allah’ı sim ve sıfatlarıyla birliyor, O’na hiçbir şeyi denk tutuyor, kimde isim ve sıfatlarına siyasi ve din adına ortaklar ediniyorsa kıyamet günü bu ihtilafları çözeceğini bildirmiştir. Yani siz her sorunu çözemezsiniz veya sorunların çoğu ahrete kalacak ve bunları ancak ben çözeceğim buyurur. Ayetin sonunda Rabbimiz, Allah’a yalan isnat eden ve kâfir olanlara hidayet etmeyeceğini bildirmiştir. Ehli, kitaba ve İslam toplumunun sapmış olanlarına bakın hidayet bulmadıklarını görün. Çünkü onlar batıl olan yollarından ve din edindiklerinden asla vazgeçmemektedirler. Rabbimizde hidayet yollarını onlara ulaştırmamaktadır. Siz istediğiniz kadar anlatın, deliller getirin, hak budur deyin. Onlar istemedikçe ve Rabbimizde hidayeti ulaştırmadıkça düzelecekleri de yoktur.   

           “Allah’a ortak koşanlar, eğer Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye itaat etmezdik. Ve hiçbir şeyi haram kılmazdık, dediler.  Onlardan öncekilerde öyle yapmışlardı. Peygamberlerin üzerine apaçık tebliğden başka bir şey mi var?” (Nahl/35)

           Allah’a isim ve sıfatlarında ortak koşan müşrikler, yaptıkları hatalarını başkasına atma düşüncesindedirler. O kadar ki, Allah’ı suçlamaya kadar işi götürürler. Allah’a hükmetmede ve itaat edip sığınma ve yardım istemede nicelerini Allah’a ortak ederler, sonra Allah dileseydi ne biz nede atalarımız O’ndan başkasına itaat etmezdik. Laik ve demokratik yollara itaat edecekler, din adına bid’a hurafe, haram ve şirk doldurdukları hayatlarına devam edecekler Allah’a itaat eder gibi onlara itaat edecekler, Allah’ı över ve sever gibi onları övüp sevecekler, sonra Allah dileseydi biz bunları yapmazdık derler. Veya dinden diyerek bunlara itaat etmemizi Allah emretti, dine uygun derler, sevap umarlar, Allah ile hüküm yarıştırırlar, sonra bu sapmalarına Allah’ı orta ederler. Bir şeye dinden demek Allah emretti demektir. Eğer bu yollar yanlış olsaydı biz ve atalarımız bu yollarda olmazdık ve böyle yaşamazdık, Allah c.c. onları ve bizi düzeltirdi veya gazap ederdi. Bunları yapmadıysa, demek ki yaptıklarımız doğru demeye getiriyorlar. Atalarımız ve biz hem Müslüman hem de demokratik yaşayabiliyorsak, haramları işlemesek de verdiğimiz desteklerle hala Müslüman kalabiliyorsak, Allah ile hâkimiyet yarışına girip de hala imanlıysak demek ki bu islama uygun. 

           Yaşadıkları bu hayatı İslam göstermeye çalışanlar siyasi ve din adamlarına körü körüne yaptıkları itaatleri Allah’ın takdiri, emri gibi göstermeye çalışarak Allah’a iftira ve yalan isnat etmişlerdir. Rabbimiz bunlardan önce yaşayan her sapmış ve Allah ile hâkimiyet yarıştırmış, dinden de vazgeçmemiş nice toplumlarda bunlar gibi demişler ve yaşamışlardı buyurur. Hak ile batılı beraber yaşayan, hayatlarının bir kısmına Allah’ı karıştıran çoğuna ise siyasileri ve din adamlarını karıştıran bu insanlara her peygamber sadece hakkı hatırlatmışlar ve davette bulunmuşlardır. Onları zorla Müslüman yapma çabasında olmamışlar veya Allah’u teâlâ onlara böyle bir mecburiyet vermemiştir. Bugünde hiçbir davetçi kimseyi mü’min ve Müslüman yapma zorunda değildir ve hakkı da yoktur. Sadece apaçık tebliğle vazifeli kılınmışlardır.  

           “Onlar, eğer Rahman dileseydi biz onlara itaat etmezdik, dediler. Onların buna dair hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar. Yoksa onlara, bundan önce bir kitap indirdik de, onlar ona sımsıkı sarılan kimseler mi? Bilakis onlar, şüphesiz biz, atalarımızı bir din üzere bulduk. Biz de onların izlerinde doğruya erdirilmiş kimseleriz dediler.” (Zuhruf/20-22)

           “… Allah’dan başkasına itaat edenler ortak koştuklarına uymazlar, sadece zanna uyarlar. Onlar ancak yalan söylüyorlar.” (Yunus/66)

           Hayatlarının nice alanları olan siyasi, hukuki, eğitip, ticaret, helal ve haramlar gibi Allah’dan başkalarının yasalarına, görüş ve düşüncelerine ve söylemlerine göre yaşayanlar, itaat edenler, ancak zanna tabi olurlar. Yani insan hevasına, görüşüne göre yaşamışlardır. Yaşadıkları hayatı İslam diyerek ve doğru olduğu düşüncesiyle yaşadıklarından Allah’a yalan isnat etmişlerdir. Allah’ın emretmediği hayatı Allah emretmiş gibi yaşayarak Allah’a iftira etmişlerdir. 

           “Allah’a itaat edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. …”(Nîsa/36)

           Allah’a itaat O’nun emri olan, hâkim olup hükmettiği yasası olan Kur’an’a göre hayatın tüm alanlarını düzenlemektir. Allah’ itaat edin, nasıl emretmişse, Rasulüne nasıl bir örneklik yaşatmış ise öyle itaat edin. Allah’a itaat edin emri, O’nu ilah kabul edindir. İlah kendisine itaat edilendir. Hükmüne itaat edilende ilahtır. Allah’a itaat edin, yani Kur’an nasıl iman emretmişse, nasıl ahlak ortaya koymuşsa, nasıl toplumsal ilişkiler belirlemişse ve nasıl ibadet şekli ortaya koymuşsa ona göre yaşayın demektir. Kur’an’a göre hayatı düzenlemek Allah’a itaat etmektir. Kur’an’ı okuyup hayata sokmayanlar, Allah’a itaat etmemiş, onun yerine insan yasalarına, görüşlerine göre yaşamak zorunda kalmışlardır. Allah’a itaat edin sadece O’nu ilah kabul edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Allah’a itaat etmeyenler bu ayete göre şirk koşmuşlardır. Allah’a itaat edip ilah görmeyen, yeni yasa ve ölçü belirleyen ve belirleyenleri destekleyenler Allah’a ortak koşanlardır. Allah’a itaat edin, O’nu ilah kabul edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, yani tüm isim ve sıfatlarını sadece O’na has kılın. Tüm isim ve sıfatlarında O’na denk, eş ve benzer edinmeyin ve birleyin.  

           “işte Rabbiniz olan Allah budur. Ondan başka ilah yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. O halde O’na itaat edin. O, her şeye vekildir.” (En’am/102)

           İşte Rabbiniz olan Allah budur, yani hayatınıza ölüm gelinceye kadar hükmeden, yöneten, safha safha eğitip terbiye eden, imtihanlarla sınayan, kader belirleyen, dilediğini verip alan, dilediği yerde ve dilediği zamanda rızık veren ve alan, hâkimiyet hakkın kendisine ait olan ve kitap gönderen Rabbiniz budur. Ondan başka size hayatınızda hükmedecek ve yönetecek başka rab yoktur. Sonra Rab olarak hükmeden Allah’ın hükmüne göre yaşayıp O’nu ilah kabul edin. Hükmüne itaat ettiğiniz ilahtır ve O’da sadece Allah’dır. O’ndan başka ilah yoktur, la ilahe illallah’tır. Allah her şeyin yaratıcısıdır. Yani, her şeyi yaratan yarattıklarına hükmeden ve yöneten rabdir, itaat edilecek ilah olandır. Her şeyi yaratan, emretme hakkına sahip ve itaat edilmeye layık olandır. O her şeyin yaratıcısı ise, o zaman sadece O’na itaat edin, O’nun hükmüne göre hayatınızın her alanını düzenleyin. Çünkü yaratan ancak vekil olandır. Vekil kendisine güvenilendir. Allah’ı vekil kılmak isim ve sıfatlarında güvenip sadece O’na itaat etmektir. İnsanı yaratan ancak hükmedip yöneten Rab, itaat edilen ilah ve güvenilen vekil kabul edilmelidir. Dünyalıları için güvenip siyasileri vekil kılarlar, ahretleri için de veli ve gavs edindiklerini kesin şefaati kabul edip onları vekil kılarlar. Oysa güvenilecek ve dayanılacak vekil sadece Allah’u teâlâ’dır. 

           “Deki, göklerde ve yerde olan hiçbir kimse gaybı bilemez, yalnız Allah bilir. Onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.” (Neml/65)

           Kainatta tasarrufta bulunacaklarına inandıkları, kalplerinde ve akıllarındakini bileceklerine inandıkları, her an görüp işittiklerine inandıkları ve ahrette kimin iman üzere ölüp ölmeyeceğini bilip istediklerine şefaat edeceklerine inandıklarının gaybı bildiklerini iddia etmişlerdir. Rabbimiz kendisi dışında hiçbir kimsenin gözle görülmeyen, işitilmeyen, bilinmeyen ve ulaşılmayanları Allah’dan başka kimsenin bilemeyeceğini bildirdiği halde İslam adına nicelerinin bunları bildiklerine inanırlar ve onlardan beklenti içindedirler. Rabbimiz gaybı sadece ben bilirim buyurur ve onların yalan söylediklerini bildirir. Allah’ın gaybı bildiği gibi veli ve gavs ve kutup dediklerinin de gaybı bildiklerini söyleyenler onarı Allah’a ortak edinmişlerdir. Onlar ne zaman öleceklerini de bilemezler. İslam adına Cebrail’i geri gönderip, ben gelmiyorum işim daha bitmedi dediğine inananlar, onları Allah ile yarıştırmışlardır. Herkes kendi itaat ettikleri siyasi ve veli ve gavs edindiklerini yarıştırmaktadır. Yarışın sonucunda herkes itaat ettiğini övecek, üstünlük yarışına sokacaklardır. Bu Allah’ın isim ve sıfatlarında yarışa kadar işi götüreceklerdir. Ehli kitap gibi İslam toplumu da siyasilerini ve din adamlarını Allah ile yarıştırmaktadırlar. 

          “Yemin olsun ki sana da, senden öncekilere de vahyolundu ki, yemin olsun, eğer Allah’a ortak koşarsan, muhakkak ki amelin boşa gider ve mutlaka hüsrana uğrayanlardan olursun.” (Zümer/65)

           Rabbimiz, yeminle bildirerek sana ve senden öncekilere vahyolundu ki, eğer Allah’a ortak koşarsan, O’nun isim ve sıfatlarını yaratılanlara verirsen, onların yasalarına itaat edersen, hakimiyet hakkı verirsen Allah’a ortak koşmuş olursun. Muhakkak ki amellerin boşa gider ve ahrette de hüsrana uğrayanlardan olursun diye Rasulünü uyarmıştır. Rasulullah’ın uyarıldığı bir konu hakkında onun yolunda olanlar nice şirk ve küfürlerine bakmadan cenneti ve şefaati kesin kabul edip kurtulduk bakışındadırlar. Rasulullah’ı Rabbimiz uyarırken, bunlar bu ayeti kendilerinin üzerine almazlar. 

           “Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işe onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği Peygamberler, sadıklar, şehidler ve Salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştırlar.” (Nisa/69)

           Dünya hayatı imtihan alanıdır. Niceleri Allah’a itaat ederken niceleri de kendi hevalarına, insan hükümlerine itaat ederler. Kim Allah’a itaat ederse, yani O’nu ilah kabul ederse, kitabına göre yaşarsa Mü’min ve müslümandır. Rasul hayatın tüm alanlarında nasıl Allah’a itaat etmişse onu örnek alıp Rasulullah’ın itaat ettiği gibi itaat ederse, Rasule itaat etmiştir. Siyasetini, devlet yönetimini, hukukunu, eğitimini, ticaretini, kardeşliğini, dostluğunu Rasulullah’ın yaptığı gibi yapan Rasule itaat etmiştir. Dolayısıyla kim Allah’a ve Rasulüne itaat ederse, Allah’ın kendilerine cennette nimet verdiği peygamberler, sıddikler, şehidler ve sâlihlerle beraberdir. Onlar ne güzel cennet arkadaşlarıdır. 

           Cennette onlarla beraber olmanın ölçüsü, Rasuller nasıl hayatlarının tüm alanlarında Allah’a iman ve itaat etmişlerse öyle itaat ederek mü’min ve Müslüman olmaktır. Sıddik olanlar Kur’an’ı ve sünneti nasıl sorgulamadan, bence ve bana göre demeden doğrulayanların sıddiklerin yolundadır. Canlarını, Allah’ın hükmü hayata hâkim olsun için veren şehidlerin yolunda olanlar, şirkten, küfürden, haramlardan, bid’a ve hurafelerden, riya, haset ve kibirden uzak Salih ameller işleyen Sâlihlerin yolunda olanlar, ancak cennette onlarla beraberdir. Bunu yapanlar hayatlarının tüm alanlarında iman ve İslam üzere olanlardır. Cenneti ve güzel arkadaşları hak edenler ancak bunlardır.  

  • Küfür ve Kafir

    Küfür ve Kafir

          Küfür: Bir şey örtmek, gizlemek, nimeti inkar etmek, nankörlük etmektir. Araplar geceye, çiftçiye mükeffer, kâfir, yani örten ve gizleyen derler. Çiftçi tohumu örttüğü için, gecede gündüzü örttüğü için gizleyen anlamında kâfir denmiştir. 

           İman etmeyen kimse hakkı örtmüş, kalbinin üstünü örtmüştür. Nimete şükretmeyen, verenden bilmemiş ve verenin yolunda kullanmamıştır. Kâfir görmeyen değil, görmek istemeyendir.  Çünkü küfür bildiğini ve gördüğünün üstünü örtüp görmek ve bilmek istemeyendir. Bugünün kâfir ve küfür tanımı eskilerin kâfirlerine ve ehlikitaba uymuyor. İnkar etmek manasına kâfir olan kimse bulunamaz. Allah’ın isimlerini, kitabını ve peygamberinin hakkının üstünü örtme, emirleri gizleme ve yok sayma küfürdür. Kitabın, vahyin verdiği mesajın üstünü örtmek, gizlemek, eski ümmetlerden bahseden hükümlerin mesajını gizlemek birer örtme ve gizleme olan küfürdür. 

           “Bir zamanlar meleklere Âdeme secde edin demiştik. İblis hariç secde ettiler. O secdeden yüz çevirdi, büyüklendi ve kâfirlerden oldu.” (Bakara/34)

           Küfrün ve hakkın üstünü örtüp yerine kendi iradesini geçiren ilk kâfir şeytandır. Şeytan âdeme secde etmemiş, Allah’ın bu hükmünün üzerine kendi hükmünü koymuştur. Hâkimiyeti Allah’dan alıp o meselede kendinde görmüştür. Allah’ın hâkimiyetinin üstüne kendi hâkimiyetini, kendi hükmünü koyarak örtmüş ve kâfir olmuştur. Allah’ın vahyinin üzerini kendi iradesiyle, fikriyle gizlemiş, örtmüş küfredip kâfir olmuştur. Allah’ın hükmünün üzerine kendi hükümlerini geçirenler, kitabının üzerine kendi yasalarını, kitaplarını, fikirlerini geçirenler hakkı gizlemiş ve kâfir olmuşlardır. Kâfir inkâr eden değil, var bildiğini, anladığının üzerini örtmüş, hak olanı gizlemiş, yokmuş gibi davranmıştır. Allah’ın hükmünden yüz çevirmek, o hükmü hayatına sokmamaktır ve yerine başka hükümleri geçirmektir. Bu vasıfta olanlar şeytanın yolunda olanlardır. Akibetleri ve vasıfları da aynı olacaktır. 

           “Şüphesiz ki Allah’ı ve peygamberini inkar edenler, Allah ile peygamberinin arasını ayırmak isteyenler, onların bir kısmına inanır bir kısmını inkar ederiz diyenler ve ikisinin arasında bir yol tutmak isteyenler, işte onlar gerçekten kâfir olanlardır. Biz kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” (Nîsa/150-151)

           Kâfirlerin birkaç vasfı da, Allah’ı ve peygamberini inkâr edenler, yani Allah’ın hükmünün üzerini örtenler, Rab ve ilah oluşunun üzerini örtenler, veli ve vekil oluşunun üzerini örtenler. Yani, isim ve sıfatlarını başkasına vererek üzerini örtenler küfredenlerdir. Peygamberin Mekke de iman ve ahlaki örnekliğinin yerini, Medine de muamelatı, siyaseti hukuku, eğitimi ve ibadetlerindeki örnekliğinin üzerini siyasi ve din adına başka örnekliklerle örtenler, inkâr eden, yani küfredenlerdir. Bunlar Allah ile peygamberinin arasını ayırmak isterler. Allah’ın kitabını kabul ederiz ama kitabın örnekliği olan sünneti imani, siyasi, hukuki, eğitim gibi nice alanlarda hayatımıza sokmayız diyenler. Kitabıkabul, sünnete gerek yok deyip Allah ile Rasulünün arasını açmak isteyenler sünneti almayarak kitabın uygulamasını almamışlardır. Allah’ı kabul, kitabını da kabul etme iman ettik iddiasıdır. İmanın eseri ise kitaba ve kitabın sahibine itaat etmedir, oda islamdır. Kur’anın pratiği uygulaması sünnettir, Rasulü hayatın tüm alanlarında örnek almaktır, buda islamdır. Allah’a itaat etmenin ölçüsü ve örneği Rasule itaat ve tabi olmadan geçer bunu yapmayanlar Allah ile Rasulünün arasını açmak isteyen kâfirlerdir. Kitabın bir kısmını alırız, yani ahlakını ve ibadetlerini alırız, iman ve muamelatını almayız deyip de inkar edenler. Aldıklarıyla amel emişler almadıklarını da örtmüş ve gizlemişlerdir. Bu aldıklarına inandık, almadıklarımızı da örtüp küfrettik demişlerdir.  

          Yine bunlar Allah’ı ve kitabını okuruz, kabul ederiz, kitabımız deriz, fakat hayatımızın çoğun sokmayız derler. Allah’ın kitabı yerine kendi yasalarını ve fikirlerini geçirirler, hâkimiyeti Allah’dan alıp kendilerine verirler, İslam ile diğer yasalar arasında bir yol tutmak isterler. Kur’andan vazgeçmedikleri gibi laiklik ve demokrasiden de vazgeçmeyip bu bakışta olanlar yeni bir yol belirlemişlerdir.  Rabbimiz işte bunlar, bu vasıfları ortaya koyanlar hakkın üzerini örtmüş ve gizlemiş olan kâfirlerdir buyurur. Kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlanmıştır. Çünkü onlar anladıkları, bildikleri hakkın üzerini batıllarla, hevalarıyla gizlemişler ve örtmüşlerdir. 

           “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Kâfirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.” (Tevbe/32)

           Allah’ın kitabı olan  Kur’anı hayatlarına sokmayanlar, yerine kendi oluşturdukları yasaları geçirenler farkında olarak  veya olmayarak Allah’ın nurunu söndürmek istemişlerdir. Hâkimiyeti allah’dan alıp kendilerine verenler kitabı sözleriyle yazdıklarıyla söndürmek istemişlerdir. Kurân yerine kendi fikirlerini, yasalarını, hocalarının fikirlerini gündemde tutanlar, savunanlar, destekleyenler hakkı söndürmek isteyenlerdir. Allah’ın nuru olan Kur’an insanları iman üzere tutarak dünya ve ahretlerini aydınlatır. Kur’anı hayatlara sokmayanlar insanların dünya ve ahretlerini karartmak isteyenlerdir. Hakkın üstünü örtüp gizleyenler küfretmiş olan kâfirlerdir. Kâfirler istemese de tarih boyunca Allah nurunu tamamlamış ve insanların hayatlarını aydınlatmıştır. Kâfirler istemese de Allah c.c. nuru olan kitabıyla insanları hidayetle iman nuru içine sokacaktır. Kâfirler istemese de İslam insanlar arasında yayılacaktır. Kitabını tamamladığı gibi, insanların hayatlarında da hidayetiyle tamamlayacaktır. 

           “Allah’ın mescidlerinde O’nun isminin anılmasını engelleyen ve onarın harap olmalarına çalışandan daha zalim kim olabilir. …” (Bakara/114)

           Kâfirlerin bir vasfı da Allah’ın mescidlerinde ve camilerde O’nun adının anılmasını engellerler. Allah adını engellemezler, fakat Rab, ilah, malik, melik, veli, vekil gibi nice isimlerinin ve manalarının ne olduğunu anlatmadıkları gibi anlatanları hain, fitneci ilan ederler. Allah’ın isim ve sıfatlarını ve ne anlama geldiğini anlatmayanlar o mescid ve camilerde Allah’ın adının anılmasını engellemişlerdir. Sonra mescidlerin hakkı ortaya koymasına engel olarak, kapatarak, izin vermeyerek harap etmişlerdir. Bunlar hakkın gizlenmesi ve örtülmesi olan küfürdür. Mescid ve camilerin on işlevi varken sadece namaz kılma yeri haline getirmek onları harap etmektir. Dokuz işlevini engellemek o alanlarda harap etmedir. Örnek eğer Rsulullah (s.a.s.) ise bakılsın mescidi nasıl ihya etti. İhya edilmeyen alanlarda o mescid harap edilmiştir. Maddeten destek vererek mescidleri ayakta tutmak isteyenler, siyasi verdikleri, desteklerle o mescidlerin harap olmasına vesile olmuşlardır. Vesile olanda ayet ve hadiste yapan gibidir. 

           “Şüphesiz ki inkâr edenler mallarını Allah’ın yolundan alıkoymak için harcarlar.” (Enfal/36)

           Rabbimiz şüphesiz ve kesinlikle hakkın üstünü örten, hakkı gizleyenler hakkın üstünü kendi iradeleriyle gizleyenler ve örtenler, mallarını, ellerindeki imkânları makam ve mevkilerini insanları Allah2ın yolundan alıkoymak ve saptırmak için harcarlar buyurur. Tarih boyunca haddi aşarak tağut olan, hakkın üstünü kendi yasalarıyla örtenler firavun ve benzerleri gibidir. Bunların yollarını ve yasalarını mallarıyla destekleyen Karun ve zamanın holdingleri para babaları hayatlarını değiştirmemek ve batıl düzenlerinin bozulmaması için imkânlarını sonuna kadar batıl ayakta dursun v insanlar hakka tabi olmasın için harcadılar ve harcamaktadırlar. Kur’an hayata hâkim olmasın diye imkânlarını harcayanlar inkar eden, yani hakkın üstünü örten kâfirlerdir. Kâfirler mallarını ve imkânlarını hak hâkim olmasın diye harcarlar, mallarını hak hâkim olmasın diye de harcayanlar kâfirlerdir. Küfrü ve şirki ayakta tutan her destekleyenler, hakkın ortadan kalkmasına vesile olmuşlardır.  

           “Bunların durumu, firavun ailesinin ve onlardan önce gidenlerin durumu gibidir. Onlar ayetlerimizi yalanladılar. Allah’da onları günahları sebebiyle yakaladı. Allah cezalandırması çok çabuk olandır.” (Ali İmran/11)

           Hakkın üstünü örtenler, Allah’ın hüküm koyma hakkı olan hâkimiyeti kendi hükümleriyle gizleyenlerin durumu firavun ve destekçilerinin ve onlardan önce haddi aşanların durumu gibidir. Firavun ve benzerleri Allah ile bulundukları yerlerde ve zamanlarda hüküm yarışına girdiler ve Allah’ın hükümlerini insanların hayatlarına sokmadılar ve müsaade etmediler. Önceki sapanlar, Allah ile irade yarıştıranlar kendi dönemlerinde ayetleri yalanladılar. Hayata sokulmayan her ayet yalanlanmış, yerine başka yasalar getirilerek üzeri örtülmüştür. Bu günde aynı tavrı ortaya koyanlar ayetleri yalanlamışlardır, yani hayatlarına ayetleri sokmamışlardır. Tarih boyunca Allah ile yarışanlar, insanları kendi yasalarıyla saptıranları Rabbimiz azabıyla yakalamış, sistemlerini ve düzenlerini dağıtmıştır. Nuh kavmi gibi 950 yılda geçse Allah katında zamanın önemi yoktur. Zamanın uzun olması insanlar içindir. Her haddi aşan düzenlerinin yok olmayacağını sonsuz devam edeceğini savunmuş, ölmeyecek bakışında olmuşlardır. Geçmişteki örneklerine ve yolunda olduklarına bakmazlar. Allah’ın gazabı zamanın haddi aşıp kâfir olanların üzerine. 

           “Müminler müminleri bırakıp kâfirleri veli edinmesinler. Kim bunu yaparsa Allah’dan beklediği hiç bir şey yoktur. ..” (Ali İmran/28)

           Mü’min Allah’ın isim ve sıfatlarına, O’nun kitabına ve örnek kıldığı Rasulünün örnekliğine güvenen ve itaat edendir. Kendisi gibi llah’a kitabına ve Rasulüne güvenip itaat eden mü’minleri bırakıp, Allah’ın hükmünün üzerini kendi hükümleriyle örten, hakkı gizleyen, anlaşılmasına engel olan, anlatmayan kâfirleri veli edinmezler. Rabbimiz kâfirleri veli edinmeyin emreder. Veli edinme, kâfir olanlara sığınmama, yardım istememe, koruyup gözeten bilmeme, hüküm belirleyip yönetme hakkın vermemedir. Avrupa ve Amerika’nın yasalarını, yaşam şekillerini alma, onların yolundan gitme, onlardan yardım isteme ve bekleme, kendilerini koruyan bilme veli edinmedir. Kâfirleri veli edinmeyenler mü’min olanlardır. Kim Allah ile hüküm yarıştıran ve hayatlarına Allah’ın hükümleri olan Kur’anı sokmayan, hakkın üzerini kendi fikirleri ve görüşleriyle örtüp ayetlerin anlaşılmasına engel olursa kâfirleri veli edinmiştir ve bunları Allah ile hiçbir ilişkisi kalmamıştır. Bunların Allah’dan bekledikleri hiçbir şey yoktur. İslam toplumuna bakın verdikleri destek ve kâfirleri veli edinmelerinin sonucu olarak Allah’dan bekledikleri hiçbir şeye ulaşamamışlardır. Dualarına karşılık da bulamamaktadırlar. Dünyanın sapıklıklarını gören İslam toplumu aynaya bakmamaktadır. Bundan dolayı da kurtulma çabasında değildirler.  

           “Halbuki Allah kitapta size, Allah’ın ayetlerinin inkar edildiği ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, ondan başka bir söze dalıncaya kadar kâfirlerle beraber oturmayın. O takdirde sizde onlar gibi olursunuz diye indirdi. Muhakkak ki Allah münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennem de bir araya toplayacaktır.” (Nîsa/140)

           Rabbimiz hak nedir, batıl nedir, hakta olanlarla batılda olanları apaçık kitabında bildirmiştir. Küfrü, şirki, imanı ve islamı apaçık bildirmiştir. Kitap da size Allah’ın ayetlerinin üzerinin örtüldüğü, yerine başka yasaların geçirildiği, hükümlerin anlatılmadığı, gizlendiği, verdiği mesajın verilmediği, Allah ile hüküm yarıştırıldığı ve Ayetlerinin yerine başka yasaların getirilip, Kur’an ve hükümleri yokmuş gibi davranıp alay edildiğini işittiğiniz zaman onlar başka söze dalarlarsa, hüküm yarıştırmaktan vazgeçerlerse, onlarla beraber oturmayın. Yoksa sizde hükmü inkâr eden ve alay edenler gibi olursunuz.  Muhakkak ki Allah hakkın üstünü örten kâfir ve Müslüman gibi görünüp laik ve demokratlarla beraber yaşayan münafıklarla beraber cehennemde toplanacaklardır. Müslümanların yanında müslüman gibi laik ve demokratların yanında da onlar gibi davranan münafıkça davranmıştır. Ayetin verdiği mesajı ve tehdidi kimse üzerine almamaktadır. Bu durumda insanları Allah ile hüküm belirlemede ve yönetmede yarışa sokmaktadır. Bunu da niceleri hak adına yapmaktadır. Bilgisizliğin ve hakkı anlamaya yanaşmamanın sonucu da farklı olmayacaktır.   

           “Onlara Allah’ın indirdiğine ve peygamberine gelin denildiği zaman, atalarımızı bulduğumuz şey bize yeter derler. Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu bulamamışlarsa da mı?” (Mâide/104)

           .Mekke şirk toplumu ve önceki toplumlar hak karşısında direndiler. Onlara Allah ve Rasulüne gelin, hayatınıza hükmeden ve yöneten Rab, itaat ettiğiniz ilah, sığınıp yardım istediğiniz veli, güvendiğiniz vekil Allah olsun. Hayatınızın tek örnek ve önderi, tek yolunda olacağınız ve itaat edeceğiniz şahid Rasulullah olsun denildiği zaman onlar, biz atalarımızı bulduğumuz yola, şahid olduğumuz ve tabi olduğumuz siyasi önderlerimize, din adına hoca, veli ve gavs edindiklerimize ve töre adetlerimizde atalarımıza tabi oluruz. Onların yollarından vazgeçmeyiz derler. Rabbimiz ataları dinden, haktan bir şey anlamamış, bilgiye ulaşamamış ve doğru yolu da bulamamışlarsa da mı onlara tabi olacaklar buyurmaktadır. Dünküler bu bilgiye, teknolojiye ulaşamamışlar, hakkı anlayamamışlar ve anlatan olmamış, fakat onlar körü körüne onların yolundan vazgeçmemektedirler. Gelin Kur’an’a ve sünnete göre hayatı düzenleyelim, hâkimiyeti sadece Allah’a verelim ataların laik, demokrat, bid’â ve hurafe doldurdukları yolları bırakalım dediğinizde o yolları ölümüne savunup desteklerler. İnanç bir kalbi ele geçirdi mi, kurtulması zordur.  

           “Şüphesiz iman ettikten sonra inkâr eden, sonrada inkârında ileri gidenlerin tevbeleri asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar sapıkların ta kendileridir.” (Ali İmran/90)

           Hakkı anladıktan sonra, şirki ve küfrü reddettikten sonra hakkın üstünü örten, örtenlere destek veren, savunup koruyan, sonra da inkârında daha da ileri giden, yani Allah ile hüküm yarışına kalkan ve desteklemeyi İslam adına yapma, sevap umma, batılı desteklemeyenleri sapıklıkta görme sapmada ileri gitmedir. Bunların tevbelerini Rabbimiz kabul etmeyeceğini bildirmiştir. Ölüm gelmeden tevbe edenin tevbesi kabul edilecektir, fakat hakka karşı aşırı ileri gidenler hakta gibi görünseler de batılda asla vazgeçmeyeceklerdir. Yaptıklarının yalnıl olduğunu düşünmediklerinden gerçek tevbe ve pişmanlık duymayacaklar ve tevbeleir de kabul edilmeyecektir. Bunlar sapıkların ta kendileridir buyurur Rabbimiz. Allah’dan tevbe isteyip sonra hüküm yarışına giren, girenleri savunup destekleyenlerin tevbeleri tevbe olmadığından kabul edilmeyecektir. Tevbe yanlıştan vazgeçme, pişman olma ve bir daha yapmama kararında olmadır.  

           “İnkâr eden ve Allah’ın yolundan alıkoyanlara fesat çıkartmış olduklarından dolayı azab üstüne azabı tattırırız.” (Nahl/88)

           İnkâr eden, yani Allah’ın hükmünün üstünü kendi fikir, yasa ve görüşleriyle örtenler, hakkı hak olarak anlatmayıp toplumu aldatanlar ve Allah2ın yolunda türlü hilelerle, haktan gözükerek alıkoyan ve böylece şirk ve küfür fesadı çıkaranlar, haramları yaymakla da ifsat edenlere kıyamet günü Rabbimiz azap üstüne azap ederiz buyurur.

           “Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Onların eziyetlerine aldırma. Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.” (Ahzab/48)

           Rabbimiz Rasulüne ve tüm inananlara Allah ile irade yarıştırarak hakkın üstünü örten, Kur’anı hayatlara sokmayan, anlaşılmasına engel olan kâfirlere ve İslam gözüken münafıklara itaat etme diye emreder. Onların yasalarına, fikirlerine, ortaya koydukları yaşantılara itaat etme. Onlardan gelecek olan sözlü ve fiili eziyetlere aldırma ve hakkı yaşamaya ve hatırlatmaya devam et. Bu konuda Allah’a ve O’nun kaderine güven. Çünkü O’nun takdirinden başkası olmayacaktır. Tedbirini al, güvenip tevekkül etmeyi sadece vekil olan Allah’a yap. Çünkü güvenilip dayanılacak vekil olarak Allah kullarına yeter. Siyasi ve din adına gerek dünyada gerekse ahirette güvenilecek tek vekil Allah’u teâlâdır. Bunlarda ancak mü’minlerin vasfıdır. Allah’ı tanımayan, O’na güvenemeyecektir ve yerine siyasileri ve veli ve gavs edindiklerini vekil kılacaklardır. 

             “Allah’a karşı yalan söyleyenden ve kendisine Kur’an geldikten sonra onu yalanlayandan daha zalim kimdir. Kâfirler için cehennemde kalacak bir yer mi yok?” (Zümer/32)

           Allah’a karşı yalan söyleyenler, emrettiğini emrettiği gibi anlatmayanlar, dinin emretmediğini din emretti diyenler, iman ve muamelattan bahseden ayetleri gündeme almayıp, gereğini anlatmayıp, yerine başka hüküm, yasa ve görüş ortaya koyanlar Allah’ yalan isnat etmişlerdir. Rasulullah’ın söylemediğini söyledi diyenlerin cehennemde yerini hazırlansın diyenler Allah’ın hükmünü istedikleri gibi yorumluyorlar, istediklerini cennete girdirme garantisi verenler, şefaat vaad edenler Allah adına yalan uyduranlardır. Kur’an’ı sadece okunan kitap yapıp hayatlarına sokmayanlar ve yerine kendi hükümlerini getirenler Allah’a karşı yalan uydurmuşlardır. Sanki Rabbimiz okunan kitap göndermiş, ahirette ise neden yaşamadığımızı soracak. Kendisine kitap geldikten sonra, kitabı anladıktan ve hak onlara anlatıldıktan sonra kitaba itaat etmeyenler, kitabın yerini insan hevalarıyla, yasalarıyla dolduranlar onu yalanlamışlardır. 

           Kitabı bildiği halde yaşamayanlardan daha zalim kim olabilir buyurur Rabbimiz. Hakkı anladıktan sonra yerine başka hükümler getirerek hakkın üstünü örten ve kâfir olanlar için Rabbimiz, kâfirler için cehennemde kalacak yer mi yok buyurur. Yeryüzündekilerin tamamı şirk ve küfür içinde olsallarda Rabbimiz kâfirler için yer var buyurur. Herkes tercihiyle kendi cehennemini hazırlar. Niceleri hak ile mücadele edenleri Allah’dan daha merhametliymiş gibi cehennemden küfrün ve şirkin içinde kalmaktan razı olanları temize çıkartma derdindedirler. Allah’ın gazap vaad ettiğine kim merhamet dağıtabilir. 

           “Deki; Allah’a ve Rasule itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz Allah kâfirleri sevmez.” (Ali İmran/32)

           Allah ile hüküm yarıştıranlara, Rasulullah’ı iman, ahlak, muamelat ve ibadetlerde örnek ve önder kabul etmeyenlere, biraz Allah’a, biraz da peygambere itaat edip hayatlarının çoğunda siyasi önder ve din adamlarına körü körüne itaat edenlere deki. Allah’a hayatın tüm alanlarında itaat edin, onun hükmüne göre siyasetinizi, hukukunuzu, eğitiminizi ahlakınızı, ibadetlerinizi belirleyip itaat edin. Kitabın emrettiklerinin tek örneği olan Rasulullah’ı hayatın tüm alanlarında itaat ederek örnek ve önder kabul edin. Eğer bundan yüz çevirirseniz, yerine kendi hevalarınıza göre yaparsanız bildiğiniz hakkın üstünü örtmüş ve kâfir olmuş olursunuz. Rabbimizde kâfirleri sevmediğini bildirmiş ve her davetçiye bunu bildirmesini emretmiştir. Bizde bildirdik, Allah’u teâlâ hakkın üstünü örtüp gizleyen kâfirleri sevmez.  

           “Deki, ey Kâfirler. Ben sizin itaat ettiğinize itaat etmem. Sizde benim itaat ettiğime itaat etmiyorsunuz. Bende sizin itaat ettiklerinize itaat edecek değilim. Sizde benim itaat ettiğime itaat edecek değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana.” (Kafirun/1-6)

           Kâfire, kâfir denir mi? kâfir kimdir, küfür nedir? Bunların hükmünü elbette bu dini gönderen ayrıntılı bildirmiştir. Yüzlerce ayetlerde küfür ve kâfirin ne olduğunu açıkça anlamak isteyene bildirmiştir. Kimseye yeni hüküm ve vasıf belirleme hakkı bırakılmamıştır. Elbette meydanı boş bulan, din adına atıp tutanlara bedel ödetilmediği bir yerde, dini sahipsiz zannedip sahiplenmeye kalkanların dini ne hale getirdikleri ve toplumu nasıl saptırdıkları ortadadır.  Hak ile batılı anladıktan sonra batılı tercih eden, hakkın üstünü batıl yollarla gizleyen ve örten, Allah’ın hükmünü üstüne kendi hükümlerini getirenlere deki. Ey hakkın üstünü örtenler, nice ayetlerin üzerini kendi hevalarıyla, görüşleriyle, fikirleriyle örtüp gizleyenler. Yani ey kâfirler. Hakkı bilip amel etmeyen ve şeytan gibi hevasına uyanlar. Ben sizin itaat ettiğiniz laik ve demokratik yollara, bid’a ve hurafe doldurduğunuz dini bakışlarınıza itaat etmem. Sizde benim itaat ettiğim Allah’a O’nun kitabına ve örnek kıldığı Rasule hayatın tüm alanlarında itaat etmiyorsunuz. Bundan sonra ben sizin itaat ettiklerinize itaat edecek değilim, sizde Kur’an’a hayatın tüm alanlarında itaat edecek gözükmüyorsunuz. Ben haktan vazgeçmiyorum, sizde hevalarınızdan. Ben hâkimiyeti hayatın tüm alanlarında Allah’a vermekten vazgeçmedim, sizde hâkimiyeti insana, hevanıza vermekten vazgeçmiyorsunuz. O zaman sizin dininiz, yaşadığınız yasalarınız, fikir ve görüşleriniz sizin olsun, İslam da benim denimdir. Siz bana karışmayın bende size dememizi Rabbimiz bildirmiştir. Hakkı hatırlat, anlamalarını sağla din tercihi kişinin kendisine bağlıdır. Hakkı anladıktan sonra batılı tercih ederek kâfir olanlar denilmesi gereken zamanı geldiğinde denilmelidir. Bu tekfircilik değil, hakkı hatırlatmadır. Allah’ın yüzlerce ayette küfür ve kâfir dediğine bazıları küfür ve kâfir diyemiyorlarsa, bu onların sorunudur. 

  • Tağut ve Tuğyan

    Tağut ve Tuğyan

      Tağut: tuğyan eden, sınırı ve haddi aşandır. Haddi aşmayı sürekli yapandır. Tuğyan; azmak, sapmak, taşmak, sınırı aşmak, aşırı derecede azgın ve mütecaviz olmaktır. Tuğyan ayetlerde, suyun taşması, gözün sapması, terazinin kefesinin eksik tartması, dinde ve ahlakta aşırılık ve sapkınlıklar, zulüm ve tecavüzler tuğyan kelimesiyle ayetlerde geçmektedir.  

           Tağut, Kur’an’da sekiz kez geçer. Tuğyan ise otuz dokuz kez geçer. Suyun taşması da bir haddi aşmadır. Su rahmetken, haddi aşınca gazap olur. İnsanda haddi, sınırı aşınca sıkıntı ve eza olur. İlk haddi aşıp tuğyan edip tağut olan şeytandır. Tağutlaşan bilinçli haddi aşar. Cahil haddi aşamaz. Tuğyan edip haddi aşan cahili saptırır. Bilen haddi aşar, cahil ise hata yapar. Tarih boyunca dini haddi aşarak din adamları bozmuştur. Ehli kitabın din adamlarının İncil ve Tevrat’ı bozdukları gibi. Bilenle bilmeyen bir değildir, bilen bilinçli haddi aşar. Siyasi alanlarda, hükmetmekte ve yönetmekte nice tuğyanlar yapılıp Allah ile irade yarıştırılmaktadır. Bunu yapan ve savunup destekleyenlerde tuğyan edip tağut olmuşlardır. Firavun hevâsından hükmeden ve yöneten her haddi aşan tağutlar için Kur’an da genişçe hayatından örnekler verilmiştir. Zamanın insanı haddi aşıp tağut olmasın ve tağut olmuşlara destek vermesinler.

           Haktan haberdar olduktan sonra meşru olan sınırları aşan, kendi hükmetmeye kalkarak azanlar tuğyan etmiş, haddi ve sınırı aşmış ve tağut olmuşlardır. Dini anlayıp Allah’a hayatın tüm alanlarında has kılmayan haddi aşıp tuğyan etmiştir. Tuğyan edip haddi aşan imanla ilgili meselelerde yapara şirk ve küfretmiştir. Ameli meselelerde haddi aşan haram işlemiş, kul hakkına girmiştir, amellerini ifsat etmiştir. Ayrıca ilenin haddi aşmasıyla bilmeyenlerin haddi aşmaların cezaları aynı olmayacaktır. Bilenle bilmeyenler bir değildir, çünkü bilen bilinçli haddi aşıp tuğyan eder. Hâkimiyeti kendinde gören ve yöneten her haddi aşan tağutlar, Allah ile kulları arasına girip insanları kendilerine itaat ettirirler. Rasulullah (s.a.s) bile Allah ile kul arasına aracı olmadı, sadece şahid ve uyarıcıydı. Peygamber kızına ahrette şefaat garantisi veremezken İslam adına niceleri kesin şefaat vaadinde bulunurlar, şefaat edeceklerine nicelerinin kesin gözüyle bakarlar. Şefaat vaad eden haddi aşıp tuğyan etmiştir. Allah’ın hakkını kendinde görmüş, gaydan haber vermeye kalkmıştır. Dini din adamlarına değil de, sadece Allah’a has kılmak gerekir. Rabbimiz kitabında tuğyanı ve tağutu açıkça bildirmiştir. 

           “Dinde zorlama yoktur. Artık doğruluk sapıklıktan ayrılmıştır. Kim tağutu inkar eder ve Allah’a iman ederse, muhakkak ki, o sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah çok iyi işiten ve çok iyi bilendir.” (Bakara/256)

           Dinin sahibi Rabbimizdir ve dinini tercih de kimseye zorlama yapmadığı gibi insanlarında zorlama yapmamasını emretmiştir. Dinde zorlama yoktur, yani islamı tercih de akıl ve irade sahibi olan insana zorlama yapılmayacaktır. İsteyen Yahudi, Hıristiyan, Hindu, Budist, laik demokrat kalabilir, ahirette hesabını kendisi vermek şartıyla. İslamı tercih de zorlama olmadığı gibi, dini yaşamak isteyene de zorlama yapılıp yaşamasına engel olunmamalıdır. Ayrıca dinin kendisi zor değildir. Rabbimiz anlaşılır ve yaşanılır bir din göndermiştir. 

           Rabbimiz dinde zorlama yapmayın, çünkü doğruluk sapıklıktan ayrılmıştır. Hak ile batılı biz birbirinden ayırdık. Dileyen hakkı, dileyende batılı, sapıklığı tercih edebilir. Davetçiye düşende dinde zorlama yapmadan hak ile batılı ayırıp kişinin anlamasını sağlayacaktır. Hak batıldan, iman şirkten, iyi kötüden ayrılmış, anlaşılır hale getirilmiştir. Hak ile batılı anladıktan sonra kim hâkimiyeti kendinde gören, Allah’ın sınırlarını aşan tuğyan edip haddi aşan tağutları reddedip, Allah’a iman ederse, yani hâkimiyeti Allah’a verip O’na güvenirse, kopması mümkün olmayan sağlam kulpa yapışmış olur. Tağut, Allah’ın belirlediği sınırları aşıp, kendi hevasından ölçü belirleyen, firavun ve nemrut gibi hâkimiyeti kendinde görendir. 

           İman güvenmektir. Allah’a iman, O’nun hükmedip yöneten Rab oluşuna güvenmek, itaat edilen ilah oluşuna güvenmek, sığınılıp, yardım istenilen ve emredip yöneten veli ve vali oluşuna güvenmek, hayatı teslim edilip güvenilen vekil oluşuna güvenmektir. Yani iman Allah’ın isim ve sıfatlarında güvenip hayatı O’na teslim etmektir. Kim bunu yaparsa iman etmiş ve Allah’a güvenmiştir. Allah ile hâkimiyet yarıştıranları reddedip, Allah’a güvenenler kopmayan kulpa yapışmışlardır. Allah’a karşı haddi aşmış olanlar reddedilmeden Allah’a iman olmaz. Önce batıl reddedilecek, sonra Allah’a güvenip iman gerçekleşecek. Tağutu reddedip Allah’a iman etmek, la ilahe illallah’tır. Allah’dan başka itaat edilecek ilahları reddetmektir. Kimin tağuta hâkimiyeti verdiğini, kiminde Allah’a verdiğini Rabbimiz işiten ve bilendir. Bunun ahirette hesabı sorulacak demektir. 

           “Allah iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tağutlardır. Onları aydınlıktan karanlığa çıkarırlar. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır.” (Bakara/257)

           Tağutu inkar edip, Allah’a güvenen, güvenip Allah’a itaat edenler sağlam kulpa yapışmıştır. Allah’u teâlâ kendisine güvenip iman edenlerin velisidir. Veli sığınılan, yardım istenilen, koruyup gözetendir. Allah’u teâlâ’da kendisine güvenip yardım isteyen, kendisine sığınanları koruyup gözetir. Onları sadece velisi olur. Hayata hükmedip hâkimiyet kendisinde olan Allah’a güvenip veli edinenleri şirk ve küfür karanlıklarından imanın ve islamın aydınlığına sokar. Veli olarak kendisine sığınmaya devam edenleri de ölüm gelinceye kadar korumaya, iman aydınlığında tutmaya devam eder. 

           Kâfirlerin sığınıp yardım istedikleri velileri de tağutlardır. Kâfir, hakkın üstünü örtüp, gizleyendir. Kur’an’ın üstünü demokrasi, laiklik ve hevalarla örtmek, Allah’ın hâkimiyetinin üstünü insan hâkimiyetiyle örtmek, peygamberin örnekliğinin üzerini siyasi ve din adamlarının örneklikleriyle örtmek ve gizlemek, yani küfürdür. Küfür inkar değil, bildiğini yokmuş gibi davranmak, gündeme almamak, gizlemektir. Ayetleri gündeme almamak, manalarını gizlemek, mesajını örtmek küfürdür. Hak ile batılı ayıran, batılı tercih etmekle hakkın üstünü örtüp, gizlemiştir. Buda küfürdür. Allah’ın hükmünü hayatlara sokmayıp kendi yasalarını uygulayanları sevip desteklemek, koruyup savunmak tağutu veli edinmektir. Onlardan yardım beklemek, sığınmak, koruyup gözeten bilmek tağutu veli edinmektir. Onlar kendilerine itaat edenleri varsa iman aydınlığından küfür ve şirkin karanlıklarına sokarlar ve orada tutarlar. Rabbimiz, işte bunlar cehennemliklerdir ve orada ebedi kalacaklardır buyurur. 

           “Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin m i? Onlar cibt’e ve tağut’a inanıyorlar. Ve inkar edenlere, bunlar iman edenlerden daha doğru yoldadır diyorlar.” (Nîsa/51)

           Kendilerine kitaptan bir pay verilenler Yahudiler, Hıristiyanlar ve bizde Kur’ana inanıyoruz diyenleri görmedin mi?  Bunlar kitaba inanıyoruz deyip de, o kitabı hayatlarına sokmayanlardır. Onlar kitaba inamdık, güvendik deyip, cibte ve tağuta inanıyorlar, yani onlara güveniyorlar. Cibt, Allah’dan başka itaat edilen her şey, şeytan, sihirbaz olan. Tağut, Allah ile hâkimiyet yarıştıran, Allah’ın sınırlarına aşan, hevâsına göre hareket edenlerdir. Kur’an’a inanıyoruz diyenler inandık dedikleri Kur’an’ı hayatlarına sokmuyorlar. Kur’an’ın hükmü yerine kendi hükümlerini geçirip kendi hükümlerine inanıyorlar. İtaat güvendir, güven de inanmaktır. İnsan sevdiğine itaat eder, sevdiğini över ve destekleyip savunur. Bu inanmanın sonucudur. İtaat de tanıdığına yapılır. Allah’ı ve kitabını tanımayanlar yerlerini başkalarıyla doldururlar. Sonra da hakkın üstünü örten, haddi aşan tağutları seven ve destekleyenler için bunlar iman edenlerden daha doğru yoldadır derler. Dün Yahudi ve Hıristiyanlar Mekke müşrikleri için, bunlar iman edenlerden daha doğru yolda diyorlardı. Bugünde aynı tavır ve söylemler devam etmektedir.   

           “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Onlar tağutun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Halbuki onlar tağutu inkar etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor.” (Nîsa/60)

           Bizde, Kur’an ve diğer kitaplara inanıyoruz, kabul ediyoruz diyenler. İnanıyoruz, yani sözle güveniyoruz diyenler. Hâkimiyeti Allah’a vermeyip insana verenler problemlerini inandık dedikleri Kur’an ile değilde kendi oluşturdukları yasalarla çözmeye çalışmaktadırlar. Kur’an’a inandık diyen Allah’ın hükmüne güvendik demek isterler. Kur’ana inandık deyip kendi yasalarıyla muhakeme olunmak isterler. Sorunlarını kendi yasalarıyla çözmek isterler. Oysa Allah’ın hükmünü hayattan çıkarıp kendi yasalarıyla yöneten ve yönetilmeye razı olan tuğyan edip Allah’a karşı haddi aşan tağutları reddetmekle emrolunmuşlardı buyurur Rabbimiz. “Kim tağutu inkar edip, Allah’a iman ederse” imanın ilk yarısı hâkimiyeti kendilerinde gören tağutları reddetmekten geçer. Diğer yarısı ise Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birlemektir. Hâkimiyeti Allah’dan alıp kendilerine verenleri şeytan uzak bir sapıklıkla saptırmak ister. Bu istediğini şeytan ulaşmış gözükmekte. Dünyada Kur’an ile yönetilen gerçek manada bir yer yoksa insanlar şeytanın yolunda emektir. Siyasi ve din adına Allah ile hükmetme ve yönetme yarışına kalkan insanların bu yollardan vazgeçmeleri zor gözükmektedir.

            Birde bunlar yaptıklarını islama uygun, hak diye yapıyorlarsa şeytanın saptırmasının ne denli etkili olduğu gözükecektir. Batılı hak diye yaşayanlar uzak bir sapıklıkla sapmışlardır. Tağutu reddetmeleri gerekenler, onu savunup, destekleyerek korurlar. Niceleri Allah ile had yarıştırıp tuğyan ederken niceleri de bunları temize çıkarma çabasındadırlar. Savunan, destekleyen, koruyan, yaşayarak, ve söylemleriyle tağutu ayakta tutanların niyetlerini sorgulama saçmalığını ortaya koyarlar. Allah’ı savunmaları gerekenlerin O’nunla had yarıştıranları savunmaları onların da had bilmediklerini gösterir. İstişaresiz, kendi hevalarından konuşan, Allah’ın kitabında ve Rasulün hayatında yerini bulamadıklarını savunmaları de temize çıkartmaları cehaletin ve sapmanın bir başka türüdür.  

           “İman edenler Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler ise tağutun yolunda savaşırlar. O halde sizde şeytanın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz ki şeytanın hilesi (tuzağı) zayıftır.” (Nîsa/76)

           Tarih boyunca her inan ve toplumlar inandıkları, savundukları, değer verdikleri yollar için mücadele etmişlerdir. Bu da normal bir durumdur. Allah’a isim ve sıfatlarıyla güvenip,  Hâkimiyeti O’na verip Kur’anı anayasa yapan, Rasulü hayatının tek örneği kabul edip güvenerek iman edenler Allah yolunda savaşırlar. Mücadeleleri Allah’ın hükmü hayatlara hâkim olsun içindir. Hayata hükmeden yasaları kedileri belirleyenler, siyasi ve din adına yollar oluşturanlarda bu yollar hayatlara hâkim olsun için savaşır ve mal ve canlarıyla mücadele ederler.  Rabbimiz herkes inandığı yolda mücadele eder, savaşır, siz de şeytan gibi kendi hevasına uyan yandaşlarıyla hayatın tüm alanlarında savaşın, öüm gelinceye kadar mücadele edin. Rabbimiz şeytanın ve yolunda olanların hileleri ve tuzakları zayıftır buyurur. Yani siz sabırla mücadele ederseniz galip gelecek olan siz olacaksınız bakışı verir. Şeytan insanın azılı düşmanı şeytanın yolunda olanlarda inananların azılı düşmanı! Ama onları hakta olanlar üzerinde tesirleri azdır. Yeter ki mü’minler istişareli bir cemaat halinde kalsınlar.  

           “Yemin olsun ki her ümmete, Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının diye bir peygamber gönderdik. …” (Nahl/36)

           Şeytan insanın yaratılmasıyla düşmanlığını ilan etti ve kıyamet anına kadar bu düşmanlığına devam edecektir. Rabbimiz, yeryüzünün halife olarak sorumlusu insanı seçti ve halifeliğini hak üzere yapsınlar diye kitaplar ve örnek peygamberler gönderdi. Gönderilen kitab da ve örnek peygamberlerin hayatlarında ve sözlerinde ortaya koydukları ilk emir, imanın ilkesi hayatın tüm alanlarında sadece Allah’a itaat edin. Siyasetinizi, eğitiminizi, ekonominizi, ceza yasalarınızı, mirasınızı v.b. tüm emirler konusunda itaat edeceğiniz sadece Allah’u teâlâ olsun itaat edeceğiniz, yani ilahınız Allah’u teâlâ olsun. Her ümmete Allah ile savaşa kalkan, had ve hudud yarışına giren, hâkimiyeti kendilerinde gören tağutlara itaatten vazgeçip itaati sadece Allah’a yapsınlar diye peygamberler gönderilmiştir. Dün peygamberlerin yaşadığı ve söylediklerini bugünün davetçileri, her hakkı söyleyenler yapacaklardır. Haktan uzaklaştırılmış olan toplumlara ve insanlara önce imanın ölçüsü olan haddi aşmış olan tağutu inkar ve Allah’ın isim ve sıfatlarında O’na güvenip iman etmelerini söylemektir. Tabi olup olmamaları onların sorunudur. Davetçiye düşen sadece hakkı anlamalarını sağlamaktır. Hidayet kişinin tercihi ve Rabbimizin vesileleriyle olacaktır. 

          “Tağuta itaat etmekten sakınıp Allah’a yönelenlere, onlara müjdeler vardır. Sözü dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın hidayete erdirdiği kimseler onlardır. Akıl sahipleri de onlardır.” (Zümer/17-18) 

           Rabbimiz kendisiyle hâkimiyet yarışına giren had ve sınır belirleyen haddi aşmış olan tağutları reddedip, onlara hayatın tüm alanlarında itaat etmeyen ve sadece Allah’a yönelmiş olan, hâkimiyeti ve itaati sadece Allah’a yapanları müjdelemektedir. Müjdelenenler, hayatlarına hükmetme ve yönetme işini sadece Allah’a veren ve itaatlerini de sadece Allah’a yapanlardır. Hayatlarına hükmetme hakkı olan hâkimiyeti Rab olarak sadece Allah’a verenler kurtuluşla müjdelenir, çünkü onlar Rablerinin sözleri olan vahyi dinlerler. Kur’an ve sünnet neyi emretmişse dinlerler ve itaat etme gayretindedirler. Sözün güzeline uyarlar. Sözün en güzeli Allah’ın hâkimiyetinin eseri olan Kur’an’a ve örnek Rasulün sözü olan hadislere uyarlar. Kur’an ve hadis karşısında bence bana göre demeden itaat etme gayretinde olurlar. Müjdelenenler, sözün güzeli olan Kur’an’a ve sünnete uyanlardır. Hayatlarında hüküm ve örnek olarak Kur’an ve sünnete itaat edenler Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. Akıl sahipleri, aklını ve iradesini kullanabilenler ancak bunlardır buyurur Rabbimiz.

           Dini anlayıp Allah’a has kılmayan haddi aşar.

           “Dini has kılarak Allah’a itaat et.” (Zümer/2)

           Hayatlarına hükmeden yasa olan dini Allah’a has kılanlar hâkimiyeti, hükmetme ve yönetmeyi Allah’a verenlerdir. Dini has kılarak Allah’a itaat et, yani din ne emrederse ona göre hayatınızı düzenleyin. Siyasetinizi, eğitiminizi, ticaretinizi, hukukunuzu din belirlerse, hayatınızı Allah’a has kılmışsınız ve O’na itaat etmişsinizdir. 

           “Firavuna git, çünkü o haddi aştı, azdı (tuğyan etti)” (Nâziat/17)

           Tarih boyunca Allah ile hâkimiyet yarıştırıp, kendi hükümlerini insanlar üzerinde uygulayan, insanların desteklemelerini ve savunmalarını sağlayanlar tuğyan edip firavun ve benzerleri gibi tağut olmuşlardır. Allah ile hüküm koymada yarışanlar tuğyan etmiş tağut olmuşlardır. Firavun hâkimiyeti kendinde gördü ve toplumunu bu yasalarla yönetiyordu. Rabbimiz h.z. Musa’ya, Firavuna git o haddi aştı, tuğyan edip tağut oldu buyurur. Git ve ona hakkı hatırlat, belki değişir, düzelir, hidayet bulur. Bu örneklik zamanın her davetçisine bir hatırlatmadır. Firavun toplumu içinde hâkimiyeti kendinde görüp yasalar belirleyip toplumu sınıflara ayırarak ileri gelenlerle, yani mele tabakasıyla yönetiyorlardı. Çünkü onlar kendilerini Mısırın sahibi görüyorlardı. Sahip olduklarının üzerinde hükmetme hakkını da kendilerinde görerek rablik ortaya koyuyorlardı. İnsanlarında sadece kendilerine ve yasalarına itaat etmelerini isteyerek, o yerde ilahlık ortaya koyuyorlardı. Sığınılan, yardım istenilen, emreden, koruyup gözeten veli ve vali de kendilerini görüyorlardı. Dolayısıyla güvenilen ve itaat edilmesi gereken vekilde sadece kendilerini görüyorlardı. B haddi aşmadır ve Allah ile kulları üzerinde irade yarıştırmadır. Bunlara git ve hakkı hatırlat emri her davetçiyedir. Güçleri ve ulaşabildikleri kadarıyla! Firavun ve benzerleri kendi dönemlerinden sorumluyken, örneklikleri kıyamete kadar sürecektir.   

           “Öyleyse emrolunduğun gibi seninle birlikte tevbe edenlerle dosdoğru ol. Haddi aşmayın. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” ((Hud/112)

           Allah ile hüküm koymada yarışanlar haddi aşıp, tuğyan ederek şirk ve küfür içinde iken, iman ve İslam üzere emirlerin dışına ahlaki ve ameli olarak çıkan, sınırı geçenlerde tuğyan etmişlerdir. Allah’ın sınırlarını aşıp hevalarına ameli ve ibadi noktalarda uymuşlar ve tuğyan etmiş ve tağut olmuşlardır. Rabbimiz Rasulüne, ashabına ve tüm inananlara kendileri ve beraberinde tevbe edenlerle emrolundukları gibi ve dosdoğru olmalarını emretmiştir. Emrolundukları gibi dosdoğru olmayanlar ve tevbe etmeyenler haddi aşmışlardır. Emrolunduğunuz gibi ahlaklı olun, emrolunduğunuz gibi kardeşlik ortaya koyun, komşuluk ve akrabalık yapın. Emrolunduğunuz gibi gıybetten, kibirden, hasetten, riyadan, iftiradan ve yalandan uzak durun. Emrolunduğunuz gibi aile oluşturun ve nesiller yetiştirin. Emrolunduğunuz gibi iman edin, Salih ameller işleyin. Emrolunduğunuz ve itaat ettiğiniz iman ve Salih ameller olan hakkı ve sabrı tavsiye edin. Her bir emri yerine getirmemek mü’minleri de haddi aşmaya tuğyana götürecektir. Bu uyarının ilk Rasulullah’a ve ashabına yapıldı unutulmamalıdır. Çünkü Rabbimiz haddi aşmada ve itaat etmede yapılanları çok iyi gören, hesabını soracak ve karşılığını verecek olandır.

           “… Onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir halde bırakırız.” (Âraf/186)

           Tarih boyunca haddi aşan, kendi iradeleri olan yasalarla yaşayan toplumları sapıklıkları, haddi aşmışlıkları içinde vaad ettiği ecelleri onlara gelinceye kadar şaşkın, ne yaptıklarını bilmez halde serbest bırakmıştır. Şaşkın bir halde dolaşma, yani Allah ile yarattığı yeryüzünde ve kulları üzerinde hâkimiyet yarıştırırlar da haberleri yoktur nicelerinin bundan daha şaşkın bir hal olabilir mi? hele birde bu şaşkınca haddi aşmalar İslam adına ve ibadet kastıyla ve sevap umuduyla yapılıyorsa şaşkınlık daha derin demektir. Kurtuluş da o denli zordur. 

          “Biz onların kalplerini ve gözlerini ilkin inanmadıkları gibi tersine çeviririz ve onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir halde bırakırız.” (En’am/110)

           Hakkı duyduktan ve anladıktan sonra reddeden, hakka girmek istemeyenler için Rabbimiz, kalplerini hakkı anlamaktan uzak ve gözlerini hakkı görmekten ve akletmekten uzak tutarız. Haddi aşma olan tuğyanları içinde onları ne yaptıklarının farkında olmadan şaşkın bir halde bırakırız buyurur. Bunlar haddi aşmalarına rağmen ehli kitap ve yolunda olanlar, siyasi ve din adına sapmalarına rağmen en doğru yolda olduklarını düşünür ve savunurlar. Bu haddi aşmanın ve şaşkınlığın bir göstergesidir.  

           “Rabbinden sana indirilen onlardan çoğunun tuğyanlarını ve inkârlarını artıracaktır.” (Mâide/68)

           Tarih boyunca hakka ve hakka davet eden, hakkı hatırlatanlara karşı düşmanlık ve kin duyulmuştur. Dünde olduğu gibi bugün siz haddi aşıp tağut olanlara, Allah ile hüküm yarışına kalkanlara hakkı hatırlattığınızda onlar size karşı değil hakka karşı tavır alacaklardır. Hak onların inkarlarını, batılı dahada savunmalarını, desteklemelerini sağlayacaktır. İşi kendilerince daha da inatla savunacak ve düşman olacaklardır. Haddi aşmalarını hak artırdığı gibi anladıkları hakkın üstünü daha da gizleyip örtme gayretinde olacaklardır. Örtüp gizlemeleri inkârları, yani küfretmeleridir. Hak nicelerin inkâr olan hakkı gizleme, yok sayma ve hakkın üzerini örtmelerini artıracaktır. Allah’u teâlânın her hangi bir hükmünü hayatına sokmayanlar, o alanlarda tuğyan edip tağutlaşmışlardır. Hayatlarına sokmadıkları her bir alana insan hevasını, iradesini, yasalarını, fikir ve düşüncelerini sokmuş ve yaşamışlardır. Bu Allah’a karşı haddi aşma ve tuğyandır. 

           Bugün dünya insanı çoğunlukla her inanç sahibi olarak Allah’ın hükümlerini hayatlarına sokmayarak haddi aşıp tuğyan etmişlerdir. Bu haddi aşmalar din adına ve siyasi alanlarda, verilen desteklerle daha da ileri gitmektedir. Elbette kurtuluş hak olan Kur’an’a hayatın tüm alanlarında itaatle ve hâkimiyeti sadece Allah’a vermekle gerçekleşecektir. Bunun meyveleri de dünyanın nice yerlerinde görülmektedir.  

  • Veli

    Veli

       Veli: Kendisine sığınılan, yardım istenilen, koruyup gözeten, seven,  iyilik eden, sırdaş olan, dost olandır. Vali: İşleri yöneten, hükümdar olan ve işleri idare eden, yaratılanların işlerine kefil olan, emredip yönetendir. Mevla: Kendisinden yardım ve destek beklenilen ve yardım umulandır. Vilâyet, vâli’nin emredip yönettiği yerdir. Velâyet, vâli’nin yönetme hakkıdır.

           İnsan yaratılışından dolayı sığınmaya, sıkışınca yardım istemeye, birinin korumasına muhtaçtır. Hayatının sevk ve idaresi için emredip yöneten birine muhtaçtır. Bu kişinin velisi ve vâli’si olur. Buda ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a verilir. İnsanlar hayatlarının sevk ve idaresi için siyasilere emredip yönetme hakkı vererek Allah’dan başka vâliler edinirler. Din adına niceleri de Allah’dan başka veya Allah ile beraber sığınıp yardım isteme, koruyup gözetme, dost ve sırdaş olarak gavs ve kutup edindiklerine itaat ederler. Genel olarak siyasi alanlarda vâli, din adına da veli kavramı Allah’dan başkalarına verilir. B kavramların bilinmesi bu noktada önemlidir, çünkü Allah’u teâlâ’nın isim ve sıfatları gasp edilmektedir.

           “Şüphesiz benim velim kitabı indiren Allah’dır. O sâlih kimselere velilik eder.” (Araf/196)

           Dara düştüğünde her insan veli olarak Allah’a sığınır ve yardım ister. Şirkten ve küfürden arınmış olan sâlihler Allah’ı her an ve her yerde sığınıp yardım isteyerek veli edinirler. Siyasi ve din adına Allah’dan başkasına sığınan ve yardım isteyenlere deki şüphesiz benim sığınıp yardım istediğim velim Allah’dır. O ancak kendisine isim ve sıfatlarında şirk koşarak ortak edinmeyen Salihlerin yardım edeni olan velileridir. Siz bugün İslam toplumuna bakın Allah’ı gereği gibi birlemediklerinden, O’nunla hâkimiyet yarıştırdıklarından dolayı yardım görmemekte ve sığınacak yer bulamamaktadırlar. Yahudi ve Hıristiyan toplumlardan yardım ummaktadırlar. Allah’u teâlâ kendi dinine tardım edene, sadece kendisine sığınıp aracısız yardım isteyene yardımı vaad etmektedir.   

           “Allah’dan başkasını veli edinenleri Allah gözetmektedir. Sen onların üzerine bir vekil değilsin.” (Şura/6)

           Allah c.c. kendisinden başkasına sığınan, yardım isteyen, koruyup gözeten kabul ederek siyasi ve din adına veli edinenleri görmektedir. Onları gözetlediğini, yani yaptıklarının hesap sormak üzere kayda alındığını bildirmektedir. Rasulullah’a ve mü’minlere benden başka veliler edinenleri koruma, himaye etme, şefaat etme, koruyup gözetleme, nice şirklerine rağmen onları temize çıkartmaya kalkıp vekil olmaya çalışmayın. Benimle hâkimiyet yarıştırıp, mülkümde tasarruf da bulunmaya kalkanları temize çıkarma ve korumaya kalkmayın. Siz onlar üzerine koruyucu, güvence veren vekil değilsiniz. Onları benden korumaya kalkmayın. Sığınılıp yardım edecek olan veli ve güvenilip yönetecek olan vekilde benim buyurur. Siz hakkı hatırlatın, korumaya ve temize çıkarmaya kalkmayın buyrulur. 

           “Yoksa onlar Allah’dan başkasını mı veliler ediniyorlar. Halbuki sadece veli olan Allah’dır. Ölüleri diriltir ve her şeye kâdir’dir.” (Şûra/9)

           Ölüleri diriltmeye güç yetiren ancak onların sığınıp yardım edeceği, koruyup gözetecek olan velileri Allah c.c. olabilir. Ölüme ve hayata etkisi olmayanın insan üzerinde mutlak veli olma hakkı yoktur. Buna rağmen insanların çokları Allah’dan başkalarına sığınıp yardım isterler, koruyan kabul ederler, yani onları veliler edinirler. Hayatları üzerinde etkili olduklarını düşündüklerine sığınıp yardım umarlar. Allah’ı gereği gibi tanıyamamanın bir sonucudur. Sahipsiz olduğunu düşünenler elbette sığınacak yer arayacaklardır.  

         “Allah insanların bir kısmını hidâyete erdirdi. Bir kısmına da sapıklık hak oldu. Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytanları veliler edindiler. Kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar.” (Âraf/30)

           İnsanlık tarihi boyunca toplumların birçoğu sapmış, birçokları da hak üzere olmuşlardır.  Veli olan Allah’ın yardımıyla hidayete erenler olduğu gibi, kendi iradeleriyle yaşamaya kalkanlara da sapıklık hak oldu. Hâkimiyeti kendilerinde görüp şeytan gibi hevâsına tabi olan her insana ve topluma sapıklık hak olacaktır. Bu onların kendi tercihlerinin bir sonucudur. Sapanlar Allah’a sığınıp yardım istemek yerine şeytan gibi haddi aşmış olanlara sığınıp yardım isterler. Şeytanın yolunda olanlara tabi olanlar şeytana tabi olmuşlardır. Her hevâsına tabi olan şeytanın yolunda ve şeytandır. Bu sapmaların bir kısmı İslam adına yapılmakta ve onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını zannetmektedirler. Daha da ileri gidip en doğruda kendilerinin olduğunu savunmaktadırlar. Ehli kitap da aynı bakıştadırlar. 

           “Mü’min erkek ve kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar.” (Tevbe/71)

           Allah mü’minlerin yardımcısı, koruyup gözeteni, sığındıklarıdır. Ayrıca mü’min erkek ve kadınlarda birbirlerinin hak üzere olan yardımcıları, koruyup gözetenleri sığındıklarıdır. Eşler olarak da kadın ve erkek birbirlerinin sığınıp şirkten ve haramlardan koruyan, birbirlerine perde olan velileridir. Ayetin devamı da bunu bildirir. Birbirlerine iyiliği emreder ve kötülükten korurlar. Veli olanlar birbirlerini şirk ve haramlardan korur ve yardım ederler, tavsiyeleşirler, nasihatleşirler. 

           “Allah iman edenlerin velisi, onları karanlılardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tağutlardır. Onları aydınlıktan karanlığa çıkarırlar.”  (Bakara/257)

           Allah’u teâlâ iman edenlerin yardım edeni, sığındıkları, koruyup gözetenleridir. Mü’min ise hâkimiyeti kayıtsız, şartsız, Allah’a veren, O’nu isim ve sıfatlarında bir kabul edip, hayatına tek hükmeden ve yönetenlerdir. Kur’an’dan başka hayat programı, Rasulullah’dan başka örnek ve önder kabul etmeyenlerdir mü’minler. Allah c.c. ancak bunların yardım eden velileridir. Ancak mü’minleri hak da tutar, şirkten ve küfürden uzaklaştırır. Şirk, küfür ve haram karanlıklarından uzak tutar. Küfür, hakkın üzerini örtmektir. Allah’ın iradesinin üstüne kendi iradesini koymak, Kur’an’ın üstüne kendi yasa ve fikirlerini geçirmektir. Bunların sığınıp yardım istedikleri, umdukları, koruyup gözeten kabul ettikleri Allah’ın hükmü yerine kendi hükümlerini koyup haddi aşmış olan tağutlardır. Tağutlarda kendilerine tabi olanları küfrün ve şirkin içine daha da sokarlar. Çıkamayacak hale getirirler.  

           “Sizin veliniz Allah, Peygamberi ve Allah’a boyun eğen, namaz kılan, zekât veren mü’minlerdir.” (Mâide/55-56)

           Allah’ı isim ve sıfatlarıyla bilip, birleyen mü’minlerin sığınıp yardım umdukları, koruyup gözeten kabul ettikleri veli emredip yöneten vâlileri Allah’u teAlâ’dır. Allah’ın hükmüyle yöneten, hakta kalmalarına yardım eden, koruyup gözeten Rasulullah’dır (s.a.s.). Sonra hayatın tüm alanlarında hâkimiyeti yalnız Allah’a verip O’nun her emrine boyun eğip itaat eden, namazı gereği gibi kılan, zekât veren mü’minlerdir, birbirlerine yardım eden ve koruyan veliler ve vâlilerdir.

           “Orada herkes önceden yaptığı şeyleri görecektir. Onlar hak olan Mevlalarına döndürülürler. Uydurdukları şeylerde kendilerinden kaybolup gitmiş olur.” (Yunus/30)

           Âhirette herkes önceden her ne göndermişse ancak onu bulacaktır hak ve bâtıl namına. Her insan hak olan Mevlalarına döndürüleceklerdir. Dünyada sığındıkları, yardım umdukları, koruma bekledikleri, şefaat umdukları Mevlaları âhirette kaybolup gidecektir. Ogün Allah’dan başka yardım umulacak Mevla yoktur. Mevla; kendisinden yardım beklenen ve umulandır. Bugünden ahrette şefaat umanlar onları Mevla yerine koymuşlardır. Her inanç mensubu âhirette kendilerine yardım edeceğini düşündükleri, kurtarıcı gördükleri Mevlaları vardır. O gün Allah’dan başka sığınılacak yardım edecek Mevla ve veli yoktur. Var denilenler kaybolup gideceklerdir. Rabbimiz bugünden bunu bildirmektedir. 

           “Sonra hak olan Mevlalarına döndürülürler. İyi bilin ki hüküm yalnız O’nundur. O hesap görenlerin en hayırlısıdır.” (En’am/62)

          Dünya hayatının bir sonu ve hesabı vardır. Herkes hazırladığını bulacaktır. Niceleri umduklarını bulamayacaklardır. Yardım umdukları şefaat bekledikleri kaybolup gidince umdukları şefaate niceleri ulaşamayacaklardır. Her insan asıl Mevlası olan Allah’ın huzuruna döndürülecektir. Hâkimiyet elinde olup hükmeden sadece Vâli olan Rabbimizdir. Ancak O emredip yöneten Vâlidir. Yarattıkları üzerinde hükmetme hakkı da sadece O’na aittir. Veli, Vali ve Mevla olan kendisine sığınıp yardım umanların hükmedenidir. Yarattıklarına da hesap sorma hakkı O’na aittir. Hesap sorması hayırlıdır. Kim ne hak etmişse onu bulacaktır. Hesabı hayırlı, yani adaletlidir. Herkesin hak ettiğini bulması adalettir.

           “…O sizin Mevlânızdır. O ne güzel Mevlâ, ne güzel yardımcıdır.” (Hac/78)

            Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birleyip hâkimiyeti hayatınızın her alanında Allah’a vermişseniz yardım edecek ve sığınacağınız ve umacağınız tek Mevlanız Allah’dır. Bunları Allah’a vermeyenlerin dünya ve ahrette Mevlaları Rabbimiz değildir. Her şeyden koruyan, her an sığınılan, aracıya ihtiyaç duyulmadan yardım eden, yardım umulan tek Mevla Rabbimizdir. O ne güzel sığınılıp yardım umulan Mevla ve yardım edendir. Onun yardımını dünyada ve âhirette hak edenlere ne mutlu. 

           “Dikkat edin Allah’ın velilerine korku yoktur. Onlar mahzun olmazlar.” (Yunus/62)

           Hayatlarının her anında ve alanında sığınıp, yardım istemeyi, koruyup gözetmeyi Allah’a verenler Allah’ın velileridir. Görüldüğünde ve hayatlarının her anında Allah’ı hatırlatanlardır, Allah’ın velileri. Hayatlarına hükmetme hakkını sadece Allah’a verenler Allah’ın velileridir. Kur’an’ı hayata hâkim kılmak için okuyan, Rasulullah’ı tek örnek kabul edenlerdir, Allah’ın velileri. İşte bunlara ahrette korku ve üzüntü yoktur. Bugünden verilen bu müjde ancak hak edenleredir. 

           Rasulullah (s.a.s.) Allah’ın velilerini bildirirken, “Allah’ın kulları içinde öyle kimseler vardır ki, onlar peygamber ve şehid olmadıkları halde, kıyamet günü Allah katındaki makamlarında dolayı peygamberler ve şehidler onlara gıpta ederler.” Sahabe onlar kimlerdir dediler. Rasulullah (s.a.s.) “Onlar aralarında alıp verdikleri bir mal ve akrabalık olmadığı halde sırf Allah rızası için birbirlerini sevenlerdir. ..” buyurdu. (Ebu Dâvud)

           Yine Allah’ın velileri  “Görüldüğü zaman Allah’ı hatırlatandır.” (İbn Mâce) buyurmuştur. 

           Bunlara Peygamberler ve şehidler cennetteki makamlarından dolayı gıpta ederler. Onların gıpta edecekleri makamlara ancak sırf Allah’ın rızasını gözeterek kardeşliklerini yapan ve sevenler ulaşacaktır. Bugün çoklarının kendini ve topluluğunu düşündüğü bir ortamda hadisin verdiği mesaj tam anlaşılmamış gözükmektedir. Gıpta edilecek böyle bir makam varken, buyurun siz hâkimiyeti Allah veren mü’minleri sevmeyin.  

  • Mülk

    Mülk

     Mülk: sahip ve egemen olma, sahiplik, hükümdarlık, sahip olunan şey, hükmedilen yer. Mülk üzerinde tasarrufta bulunulan şeylerdir. Allah’ın yarattığı her şeydir mülk. İnsanda Allah’ın mülklerinden bir mülktür. Mülk üzerinde hükmedilip yönetilen, istediği gibi tasarrufta bulunulan her şeydir. 

           Mülkün sahibine mâlik denir. Kâinatın ve içindekilerin tek sahibi olan Mâlik ve hükmedip yöneten melik sadece Allah’dır. Çünkü onları yaratan onun sahibidir. Yaratılan da mülktür. Bugün elinizdeki istifade ettiğiniz imtihan aracı olan mülkler, sizden sonrakiler içinde kullanılan mülktür. İnsan elindekileri verenin yolunda kullanırsa mülkü yaratana teslim etmiş olur. Bu emanet bakışıdır. O emanetleri yarın başkaları kullanacaktır. İnsanın kendisi ve bedenindeki her şeyi mülktür ve sahibi Allah’dır. Onun kullanımını cennet karşılığı Allah’a satanlar mü’minlerdir. Siz emaneten kullanırsınız. İnsan bedenindeki ve kullandığı her şeyde, mülküne mâlik olamaz, sadece emaneten kullanır. 

           “Mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir fitne ve denemedir. Allah ise büyük ecir onun katındadır.” (Teğâbun/15)

           İnsan mülk ve ona verilen her şeyde mülktür. İnsanın kullandığı mal ve yönettiği mülk ve çocuk birer imtihan ve denenme vesilesidir. İnsanların övündüğü mal, makam ve çocuk imtihan aracı ve âhirette hesabı sorulacaktır. Verilen her mülk verenin yolunda kullanılır ve yetiştirilirse melik Allah kabul edilmiştir. Mü’min mal ve canını cennet karşılığı Rabbine satandır. Rabbe sattığınızın sahibi mâlik ve yöneten meliki de Allah’dır. Mâlik ve melik olanın yönettiği mülktür. İnsan da elinde olanların mülk olduğunu, bir sahibinin olduğunun farkına varıp emanetçi bakışıyla kullanmak gerekir. Ayetle insana övündüğünüz mallarınız ve çocuklarınız sizin için imtihan aracıdır. Bunlarla imtihan olunuyorsunuz, hesabını vereceğiniz şekilde muamele edin.

           “Sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve mahsullerden eksiltmekle imtihan edeceğiz sabredenleri müjdele.” (Bakara/155)

           İmtihanda olan insanı Rabbimiz her an sınayıp deneyeceğini bildirmektedir. Ölüm korkusu, aç kalma korkusu, canların ve malların yok  olması ve mahsullerin yok olmasıyla insan imtihan olmakta ve olacaktır. İmtihan vesilesi oln her şey mülktür. Kullanılır ve yönetilir. Kullanan ve yöneten meliktir. Mülkün tek sahibi olan ancak mülkü olan insanı diğer mülkleriyle imtihan edebilir. Dilediğine mülkünden verir, dilediğinden de alır. İmtihanına sabreden kazanmıştır. Ve Rabbimizde sabredenleri müjdelemektedir. 

           “Mülk yalnız O’nundur. Hamd de O’nadır.” (Teğâbun/1)

           Mülk elinde olup istediği gibi tasarrufta bulunan ve mâlik olana ancak itaat edilir. Her yaratılan mülktür ve onun tasarruf edip kullanma ve dağıtma ve istediğine istediği kadar verme hakkı yalnız ona aittir. O zaman tüm övgüler, eksiksiz ve hatasızlık sadece ona aittir. Yani hamd de sadece ona yapılmalıdır. Kainatta ve içindeki her şey mülk, onun yönetme ve tasarruf hakkı sadece Allah’a aittir. Çünkü yarattığı mülk O’nundur. Yaratan ancak yaratığı mülkün sahibi ve yönetenidir. İnsan mülktür ve yaratıcısı olan Allah’a itaatle sorumludur. Kendi bedeninin ve elindekilerin mâliki gibi davranıp yöneterek melik kendini görmemelidir. Bu haddi aşmadır. Dünya insanı bu manada haddi aşmıştır. 

           “Ey mülkün sahibi olan Allah’ın, sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de alırsın. Hayır senin elindedir.” (Ali İmran/26) 

           Mü’min olan ancak her şeyin  mülk olduğunu, yaratanın mülkü üzerinde tasarrufta bulunabileceğini bilir ve takdir eder. Mülkünden dilediğine sağlık, mal makam, çocuk, güç gibi nice nimetleri verir veya vermez. Verir, sonra geri alır. Bunu ancak yarattıklarının tek sahibi olan mâlik ve yöneten melik olan Allah c.c. yapabilir. İnsanın istifade ettiği her hayrı verenin Allah olduğunu takdir eden ancak mü’mindir. Mülkü, sahibine teslim eder, O’nun emri doğrultusunda kullanır. Ben kazandım bakışında değil, takdir eden var bakışındadır. 

           “Mallar içinizden sadece zenginlerin arasında dolaşan bir servet olmasın.” (Haşr/7)

           Allah’u teâlâ mülkünden dilediği kadar kullarına takdir eder. İnsanlar Allah’ın takdiri olan mülkü kendi kazanımı görürler. Servet yığma, mal biriktirme, makam yükseltme yarışındadırlar. Kendi güç ve makamlarını korumak için birbirlerine yardımcı olurlar. İşadamı dernekleri, sivil kuruluşlar kurarlar ve birbirlerini ayakta tutarlar. Kendilerine güç katacak olanlara destek olurlar. Birbirlerine maddi yardım yaparlar ve ayetin bildirdiği, mal sadece zenginlerin arasında dolaşan servet haline gelir. Geri alamayız düşüncesiyle sıkıntıda olan ve fakir olanlara yardım etmezler. Onlarla irtibat kurmazlar, ortam paylaşmazlar. Bu bakışlar Müslümanların arasında da yer bulmuştur. Dolayısıyla da ayetin bildirdiğini onlarda uygulamışlardır. 

           “Yoksa onların hükümranlıkta bir paylarımı var. Öyle olsaydı insanlara zerre bile vermezlerdi.” (Nisa/53)  

           Mâlik olan Allah’ın sahip olup yarattığı mülkler üzerinde ve mülk olan insan üzerinde hükümranlıkta, hâkimiyet kurup hükmederek yönetmede bir payları mı var? Yeryüzünde yasa koyup yönetmede ve din adına yerde ve göklerde tasarrufta, yani istediklerine istedikler kadar vermede Allah ile ortaklıkları mı var? Rabbimiz, kendi mülkü üzerinde siyasilerin ve din adamlarının bir payları ve ortaklıkları yok, sizde onlara boşuna itaat etmeyin emreder. Yer ve göklerde gerçekten bir payları olsaydı, size zerre kadar vermezlerdi. Yani size muhtaçlar, desteğinize, savunmanıza muhtaçlar. Güç ellerine geçince de yapacaklarını yapmaktadırlar. 

           “O gün onlar ortaya çıkarlar onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. Bugün mülk kimin, hükümranlık kimindir. Tek ve kahhar olan Allah’ındır.” (Mü’min/16) 

           Dünyada Allah’ın mülkünü istedikleri gibi kullanacaklarını zannedenler, kullanmaya kalkanlar, âhirette ise onların mülk olan dünya üzerinde yaptıkları ortaya çıkacak ve hiçbir yapılan Allah’a gizli kalmayacaktır. İnsan unutulup gidecek zannetse de. Ve Rabbimiz o gün siz dünyada kendinizi mülkün sahibi mâlik, istediğiniz gibi yöneten ve kullanan melik görüyordunuz. Bugün âhirette mülk ve onu yönetme hakkı kime aittir? Kin bugün hâkimiyet elinde olan ve hükmedip yöneten? Hükümranlık, yönetme kime ait? Diye soracak ve cevabı da kendisi verecektir. İsim ve sıfatlarında tek olan ve haddi aşanları cezalandırmakta kahhar olandır. Bu mülk üzerinde her haddi aşan için bir tehdittir. Kimse üzerine almasa da! 

  • Melik

    Melik

    Melik: Sahip olduğunu yöneten, sevk ve idare edendir. Mülküne hükmedip yöneten aynı zamanda Rab’dir. 

           Var edilen her şey mülktür ve oların var edilmesinin bir amacı vardır. Bu amaç doğrultusunda kullanmak için yasa ve ölçü gereklidir. Mülk üzerinde tasarrufta bulunup yöneten rab, sahiplenen mâlik, sevk ve idare edip yöneten de meliktir. Bu ya yaratan Allah’a teslim edilir, yada Nemrut ve Firavun gibi bana aittir deyip hakimiyeti kendinde görerek hükmeder, yasa oluşturup onları yönetir. Rab ve melikleri olur. Yönetilenlerde ona itaat ederse ilahları olur. Aslında bütün mesele, insan da dâhil var edilen mülkler üzerinde hükmedip yönetecek olan rab sahiplenip davranışlarına ve düşüncelerine sahip olan mâlik, yönetecek olan melik, insanların itaat edecekleri ilah, sığınıp koruyacak ve yardım edecek veli emredip yönetecek vali, güvenilip hayat teslim edilecek vekil kim olacaktır. Tarih boyunca sapmalar, zulümler ve savaşlar mülk üzerinde kimin hâkim olup yöneteceği üzerine yapılmıştır. İnsan sahip olduklarının meliki olmazsa kölesi olur. Malın, malı olur, mala ait olur. 

           “Yoksa onların hükümranlıkta bir payları mı var? Öyle olsaydı insanlara zerre kadar vermezlerdi.” (Nisâ/53) 

           Allah ile hâkimiyet yarışına kalkanlar O’nun yarattığı mülk üzerinde kendilerini yönetme hakkına sahip, yani kendilerini melik görürler. Hükümranlık, yaratılan mülk üzerinde hükmetme, yönetme ve melik olma hakkıdır. Allah’ın yarattıkları üzerinde kendilerini siyasi ve din adına hükmetme hakkı görenlere Rabbimiz, yoksa onların Allah’ın yönetme hakkı olan hükümranlıkta bir payları mı var? Buyuruyor. Hükümran olmak yöneten melik olmaktır. Allah ile beraber yaratmada, hükmetmede ve yönetmede bir payları mı var buyurur Rabbimiz. Eğer böyle bir hakları olmuş olsaydı insanlara zerre kadar vermezlerdi buyurur. Az bir imkân verilmesiyle nice haddi aşmış olanlar, dünyanın servetlerini az bir kesimin elinde tutar, az bir kesim istedikleri gibi hükmetmeye ve yönetmeye kalkarlar. Milyarlar da onlara körü körüne itaat ederler. Gerek yeryüzünde gerekse mülk olan insan üzerinde Allah’dan başka hâkimiyet ve hükmederek yönetme hakkı kimsenin yoktur. Hükümranlıkta ortağı yoktur ve onlara da itaat edilmez. Hâkimiyeti, hükümran olup yönetme hakkını insan Allah’dan başkasına veremez. Verenler Allah’a hükümranlıkta ortak edinmişlerdir. 

           “Deki, şefaat tümüyle Allah’a aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı onundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.” (Zümer/44)

           Dünyada Allah’dan başkasından yardım umanlar, geldiğini söyleyenler, âhirette de şefaat edileceklerini ve yardım göreceklerini düşünürler, umarlar. Nice şirklerine rağmen her inanç sahibi ahrette birilerinden şefaat beklerler. Hatta kesin görürler. Sen onlara deki, yardım etme işi olan şefaat tümüyle ve sadece Allah’a aittir. Şefaat edecek olanları ve şefaat edilecekleri ancak o belirler. Bugünden Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birleyerek itaat edip mü’min ve itaat ederek Müslüman olarak ölme çabasında olmayanlar şimdiden şefaatçiler belirleyip kurtulma çabasındadırlar. Rabbimiz bunun boşuna olduğunu bildirir. Yardım göreceğiniz, yani şefaat edecek olan sadece Allah’tır ve göklerin ve yerin hükmedip yönetme hakkı olan hükümranlık, meliklik sadece O’nundur. Sonra yapılanların ve itaatlerin hesabının görüleceği yer olan âhirette O’na döndürüleceksiniz. Yer ve göklerde kimin hükmü geçiyorsa, hâkimiyet kime aitse, insan üzerinde de yalnız ona aittir. İnsanlarda sadece dünya ve âhirette ondan yardım ummalıdır. İnsan güçlü gördüğüne hükmetme ve yönetme hakkı olan hükümranlığı, melikliği veriyor. Allah’ı tanımadığı içinde O’ndan başkasını güçlü ve etkili kabul ediyor ve onlara itaat ediyorlar. Sapmanın ve düzelmemenin sebeplerinin başında Allah’ı gereği gibi tanıyamamak ve tanıtmamak yatar. 

           “Deki, insanların Melikine sığınırım.” (Nâs/2)

           Her insan bir güç sahibine veya güçlü kabul ettiğine sığınmak zorundadır. Gücü kimde görüyorsa, kimi güçlü tanımış ve tanıtılmışsa ona sığınıp yardım isteyecek ve hükmeden ve itaat edilen görecektir. Sığındığı veli, hükmeden rab ve itaat ettiği de ilahı olacaktır. Allah’dan başka da sığınıp yönetme hakkı verdiği meliki olacaktır. Sen onlara deki, ben sadece veli olarak sığınmayı ve yönetme ve çekip çevirmede melik olarak Allah’a sığınırım. Hayata sahip görülen mâlik, hükmeden rab, yöneten melik ve sığınılan da veli görülmüştür. Bunlarda güç var görüldüğünden itaat ederler. Sığınılan ve yardım görüldüğü düşünülen her güç sahibi veli görülmüş, budan dolayı da onlara itaat ederler. 

           “Mülkünde ortağı yoktur.” (Nîsa/111)

           Mülk Allah’ın yarattığı her şey ve yönetme hakkıdır. Mülkünde ortağı yoktur, yani yarattıkları üzerinde tasarruf hakkı, hükmedip yönetme hakkı yoktur. Mâlik olduğu mülkünde ondan başka din adına ve siyasi alanlarda melik olma hakki yoktur. Mülk olan insan üzerinde Rabbimiz benim ortağım yoktur buyurur. Yani insana hükmedip yönetecek benden başka melik yoktur. İnsan üzerinde hâkimiyet ve yönetme hakkı bana aittir buyurur. 

           “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü kendisine ait olan Allah yüceler yücesidir. ..”(Zuhruf/85)

           İnsan kendinden güçlü gördüğüne teslim olur ve itaat eder. Sığınma ve itaat etmek içinde kendinden güçlü bir merci arar. Allah’ı tanımayınca da yerde din adına tasarrufta bulunacak, siyasi alanlarda hükmedip yönetecek, koruyacak merciler kabul ederler. Oysa Rabbimiz, göklerin, yerin ve içindekilerin hükmetme ve yönetme hakkı olan meliklik ona aittir. Yer ve göklerde bunu yapabilmek güç ve kuvvet ister. O’da yüceler yücesi olan Allah’ın hakkıdır. 

  • Mâlik

    Mâlik

    Mâlik: Elde etmek, idaresini ele almak, sahip olmak, saltanat sürmek, hâkim olmak, idare etmek, güç ve otorite kullanmak, hâkimiyeti ele almak, güç sahibi olmak, duygu, düşünce ve davranışlarına hâkim olmak. 

           Mâlik olanın elinden mülk alınmaz ve çıkmaz. Mâlik olan mülkünü dilediğine dilediği kadar verir, dilediğinden de alır. El Mâlik olan Rabbimiz mülkü olan insana diğer mülklerinin kullanımını vermiştir. El Mâlik olan Rabbimiz mutlak güç ve iktidar sahibi ve mülkün sahibidir. Mâlik, malın sahibine denir. Mal sahibine güç ve kuvvet kazandırdığı için mülk denir. Her melik mâliktir, her mâlik melik değildir. Mâlik olan mülkünün var olması ve yok olması konusunda karara verme yetkisine sahip olandır. İnsan elindekilerin mâliki olduğunu düşünüyorsa gücünü kullansın ve sahip oldukları elinden çıkmasın. Elden çıkıyorsa kişiye ait değildir. Rabbimiz hâkimiyeti yalnız kendisine veren, O’nu mâlik ve melik kabul eden mü’minleri malın ve makamın kölesi yapmaz. Malı sahiplenmeyen ve istemeyi sadece mâlik olana yapan acizliğinin ve bir başkasına muhtaç olduğunun farkındadır. Her şeyin sahibi Mâlik olana yönelenleri Rabbimiz kula kul olmaktan kurtarır. Yeryüzünün mülkü, malı ve kullanımı geçici olarak imtihan için insanın kullanımına verilmiştir. Mü’minlerin asıl varis kılındıkları, sahip olacakları sonsuz cennetlerdir. 

           “Din gününün mâlikidir.” (Fâtiha/4)

           Bir şeye hükmetmek ve itaat edilmek için o şeyin sahibi ele geçiren, emreden ve yöneten m’aliki olmak gerekir. Firavun Mısır’ın mâliki beni ve dolayısıyla hükmedip yöneten rab, itaat edilen ilah da benim demiştir. Dünyada verilenlerle kendilerini verilenler üzerinde malik görüp istediği gibi yönetmeye kalkanlar âhiret de asıl mâlik olanın kim olduğunu göreceklerdir. O gün kimin sözü ve hükmünün geçeceği belli olacaktır. Din günü, yani dünya hayatının hesabının görüleceğinin gün demektir. Din hesabın görülme manasınadır da. Rabbimiz, ahrette tek söz sahibi benim buyururken nice inanç sahipleri ve İslam  adına nice cemaatler Allah’dan başka kesin şefaatçiler, yani kurtarıcılar ve yardımcılar belirlemişlerdir. Bu onları âhiret de söz sahibi mâlik görme bakışlarındandır. Dünyada allah’ın sıfatlarını verdiklerine Âhirette de vermeye kalkmaları normaldir. “onların aralarında ihtilaf ettikleri şeyleri biz çözeceğiz” buyurur Rabbimiz. Yani her ihtilafı biz çözecek değiliz ve çözemeyeceğiz de demektir.  

           “Deki, size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Yahut gözlere ve kulaklara sahip olan kimdir? Ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkaran kimdir? İşleri yerli yerince sevk ve idare eden kimdir? Allah’dır diyecekler. Deki, o halde hiç korkmaz mısınız? (Yunus/31)

           Allah’dan başka hayatına hükmeden kabul edenlere, onlara itaat edenlere, sığınıp yardım isteyenlere, hayatlarına sahip olup yöneteceklerini düşünlere ve itaat ettiklerine deki, yer ve göklerden size rızık veren kimdir? Gözünüzün görmesini ve kulağınızın duymasını sağlayan kimdir? Hayatı ve ölümü var eden kimdir? Yer ve göklerdeki düzeni sağlayıp yöneten kimdir? Diye sorsan her insan Allah diyecektir. Yani bunlara sahip olup yöneten mâlik’i kimdir desen, Allah’dır diyeceklerdir. Onlara deki, maden bunu kabul ediyorsunuz, o zaman Allah’dan ve hesaptan korkmaz mısınız? Rabbimiz bu ayetiyle her şeyin sahibi ve yöneten mâlik ve melikinin kim olduğunu bildirmiştir. 

           Firavunda aynı şekilde toplumuna Mısırın ve içindekilerin sahibi kim, akan Nil nehri kimin, köleler ve yönetme hakkı kime ait demişti toplumda mâlik olan sensin demişlerdi. Firavunda o zaman sizin en büyük rabbiniz benim demişti. Yani size hükmedip yönetecek rab benim demişti. Haddi aşanlar önce toplumlara oranın sahibi ve yöneten mâliki kendilerinin olduğunu ispata ve kabule insanları zorlarlar. Kabul ettiklerinde yeni hüküm ve itaatler gelecektir. 

           “Deki, ey mülkün sahibi olan Allah’ım. Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de mülkü alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini de zelil edersin. Hayır ancak senin elindedir. Şüphesiz ki Sen, her şeye kâdirsin.” (Ali İmran/26) 

           Allah’ın yarattığı her şey mülktür. İnsanda Allah’ın mülklerinden bir mülktür. Mülk sevk ve idare edilen her şeydir. Bu mülklere sahip olan mâlik, sevk ve idare ederek yönetende meliktir. Rabbimiz Rsulüne ve tüm inananlara kime dua edeceklerini, dilediğine dilediği kadar veren ve alanın kim olduğunu bildirmiştir. Bunu bilmeleri, itaat etmeleri gerektiğini bildirir. İnsana muhtaç olduğunu ve Rabbine yönelmesi gerektiğini ve bunu dile getirmesini bildirmiştir. Deki, ey mülkün, yarattığı her şeyin sahibi Mâlik ve yöneten melik olan Allah’ım! Yarattığın her mülk senindir. Bunları dilediğin kadar dilediklerine mal, mülk ve makam olarak verirsin. Dilediğine verip aziz, alarak da zelil edersin.  Çünkü Mâlik olan, mülkünün tek sahibi sensin. Bize her ne hayır ulaşırsa sendendir. Bir şey vesile olmuşsa o vesileyi de sen var ettin. Çünkü Sen her şeye güç yetirensin. Bunu bilen sadece her şeyin Mâlik olan ve yöneten Melik olan Allah’a yönelir ve itaat eder. Bir şeyin mâliki olan onu yönetir ve ona itaat edilir. Bir şeyinde asıl sahibi olmayan her an elinden alınacak demektir. Bunlara da itaat edilmez, yardım beklenmez ve âhirette de şefaatçi kılınmaz. Mâlik olan dilerse şefaat etme ve edilme hakkı verir.   

           “Mülkünde ortağı yoktur.” (Nîsa/111)

           Yaratan yarattıklarının sahibidir. Sahip olduklarını dilediği gibi tasarrufta bulunur. Sahip oldukları asla elinden alınamaz, kaybolmaz, koruma derdine düşmez. Malik olduğuna hiçbir yarattığı ortak olamaz, onlar Allah’ın mülkünde dilediklerine veremez. Mülkünde tasarrufta bulunamaz ve şefaat edemezler. Mülk yaratılan her şey ve üzerinde tasarrufta bulunulan her şeydir. Mülk üzerinde tasarruf ve yönetme hakkına sahip olmaktır da. Bu hakka sahip olan meliktir. Allah’ın mülkü üzerinde kimse yönetmede melik olarak ona ortak olamaz. Yer ve göklerin sevk ve idaresinde yönetmede ortağı yoksa mülkü olan insan üzerinde de yönetmede ortağı yoktur. Ortak olmaya çalışan haddi aşmış ve tağut olmuştur. Onlara itaat edenlerde haddi aşmışlardır. İnsanın akletmesi gereken insanı kimin yarattığı değil, yaratılanlar üzerinde kimin hâkim olup hükmedeceği ve yöneteceğidir. Çünkü böylece mâlik ve melik olan ortaya çıkacaktır. Hâkimiyeti kendinde gören Firavun, Nemrut ve benzerleri gibi hükmettikleri üzerinde kendini mâlik ve yöneten melik görmüşlerdir. Toplumlara düşende kime itaat ettiklerine ve ne ile yönetildiklerine bakaccaklardır.