Kategori: Genel

  • Zâlime Hakkı Söylemek

    Zâlime Hakkı Söylemek

    Önce zulüm ne, kime yapılan zulüm, zalim kim, mazlum kim? Zalim ile mazlumun hayatın her alanında beraber zulmü ortaya koyduğu ve her şeyin birbirine karıştığı bu dünyada, birileri mutlaka hakkı ortaya koymalıdır. Rabbimiz mü’minleri, adaleti her yere yaşayarak şahidliğini gösteren vasat ümmet olmaları gerektiğini bildirmektedir. Bu noktada her mü’minin üzerindeki sorumluluğun farkında olması gerekir. 

           Zulüm bir şeyin kendisine ait olan yerin dışına koymak, noksan yapmak, sınırı aşmak, doğru yoldan sapmak, meyletmek, men etmektir. Allah’ın tayin etmiş olduğu sınırın dışına çıkmak zulümdür. Zulüm insanlara yapılan hak gaspları bilinirken, esas olarak zulmün daha büyüğü Allah’a yapılır. 

           Zulüm kelimesi Kur’anda şirk, küfür, nifak, günah, insanlara yapılan haksız muamele, noksan yapmak, azap, işkence, insan öldürmek, insanlara eziyet etmek, ilahi iradeye ters düşen her türlü inanç, söz, fiil ve davranış anlamına kullanılmıştır. Yeryüzünde yapılacak en büyük zulüm şirktir. Buda alemlerin Rabbi Allah’a yapılıyor. Zulüm, şirk, küfür, nifak ve Allah’ın emirleri karşısında isyan olarak Allah’a yapılır. İnsanlara karşı haksızlık yapmak, hırsızlık, iftira, öldürme, yaralama, komşuluk, akrabalık ilişkilerine yerine getirmemek v.b. gibi zulümler yapmak. 

           Allah’a karşı vazifelerini yapmayan ve insanlara zulmeden kimsenin netice olarak âhiret noktasında kendisine zulmetmiştir. Bu zulümleri işleyen Allah katında zâlim vasfını almıştır. Haramlarda zulüm haramı, imani konularda zulüm şirk ve küfrü gerektirir. Allah (c.c.) Kur’anda 23 yerde insanlara, toplumlara zulmetmediğini bildirmiştir. Allah (c.c.) kimseye zulmetmez, ahirette azaba uğrayan kendi eliyle azabı kazanmıştır. 

           Allah’ın hükmü kabul edilmeyip yerine başka yasalar getirilirse bu itikadi bir zulümdür. Bu yasaları çıkaran, uygulayan, seven, razı olup destekleyen bu şirk zulmüne ortaktır ve kendilerine zulmetmişlerdir. Bu şirk zulmünü firavun ve nemrut gibi nice zalimlerde yapmıştır. Allah’tan başka emreden rabler ve itaat edilen ilahlar edinmek Allah’a acziyet isnat etmektir. Allah’ı göklere çekip, yeryüzünü insanlara bırakma hastalığı, İslam toplumu dâhil yeryüzünün her yerine yayılmıştır. Allah’tan başkasını siyasi ve dini alanlarda aşırı övmek Allah’a yapılan zulümdür. Hak etmeyenlere bu vasıfları vermektir. 

           “ Allah’a iftira ederek yalan uyduran veya onun ayetlerini yalan sayandan daha zâlim kim olabilir. Şüphesiz ki o zâlimler kurtuluşa eremezler.” ( En’am / 21) 

           Bugün bu ayeti kimse üstüne almasa, sözde kimse Allah’a yalan iftirada bulunmasa, ayetleri yalanlamasa, ya da öyle zannedilse de İslam dünyası dâhil, dünya insanının çoğu Allah’ın hükmüne hayatın her alanında tabi olmamakla bunu yapmaktadır. Ehli kitab bunu kabul etmezken, onları takip eden İslam dünyası da bu ayetin muhatabı olmayı kabul etmeyecektir. Allah’a karşı yalan uydurmak, Allah’ın ayetlerinin yerine başka hükümler oluşturup, bunu Müslümanlara İslam adına kabul ettirmek, ayetlerdeki kastı söylememek, manasını anlatmamak, zamanın zâlimlerine yarayacak hale getirmek, sonra Kur’an sünnet bunu emrediyor demek, Allah’ın sıfatlarında eksiklik görüp bunu yerdekilerle tamamlamaya kalkışmak. Allah’a karşı yasa koyucular, töre belirleyiciler, ibadet şekilleri oluşturanlar belirlemek, hâkimiyet ( hüküm koyma ) hakkını insanlara vermek, şifa dağıtıcılar, rızık vericiler ayarlamak, kendilerine sığınılacak, dua edilecek, yardıma çağırıcılar ayarlamak gibi nice şeyleri din adına söyleyip amel etmek, Allah’a karşı yalan uydurmaktır. Buda Allah’a yapılan zulümdür.

           İbadetlerde Allah’a ve Rasulüne itaat ederken, sosyal hayatta tağutlara itaat Allah’a iftiradır ve zulümdür. Ehli kitap gibi Müslümanlarda Kur’anı sadece ahlak ve ibadet kitabı yapıp, sosyal hayattan tamamen çıkartmışlardır. Şirkle, haramlarla, bid’a ve hurafelerle doldurulmuş bir hayatı kabullenip, sonra Allah böyle emretti diye yaşamak, Allah’a yalan ve iftirada bulunmaktır. 

           “ Birde zâlimlere meyletmeyin size ateş dokunur. Allah’tan başka yardımcılarınızda yoktur. Sonra azabdan kurtulamazsınız.” ( Hud / 113 )

           Zâlimin bir vasfı da kendileri gibi zâlimlere meyletmeleridir. İslam, Allah’a yapılan şirk ve insanlara yapılan zulümleri ortadan kaldırır ki insanlar zâlimlere meyletmesin. Bugün dünyayı kasıp kavuran, sömüren Yahudi ve Hıristiyan aliminin yasalarını, ticaretlerini, eğitim ve aile ilişkilerini, hukuklarını, yeme ve içmelerini, giyim kuşam ve ahlaklarını, onların Allah’a, kitaba ve peygambere olan bakışlarını almayın ve destek vermeyin ki zâlimlerden olmamış olun.  

           Kafir ve müşriklerin şirk ve haram yollarını, bid’a ve hurafelerini almayın ki zalimlerden olmayın. O zâlimlerin amellerini yapmayın, yapanlara destek olmayın, barındırmayın, maddi ve manevi destek olmayın, şirk ve haramları yaymalarına sebep olmayın ki, zâlimlerden olmamış olun. 

    İnsanların çoğu zulüm yapmasa da yapanları destekleyerek bu şirk ve haram zulümlerine ortak olurlar. Haramları meşrulaştırıp Allah ile harbe girenler nasıl sevilir ve desteklenir. Ve buna da nasıl İslam denilebilinir. Kur’ana taban tabana zıt olan sistemler nasıl desteklenir, övülür, onlardan adâlet beklenir. Rasulullah’ın (s.a.s.) hayatının hangi safhasında bu yollara destek ve meyil vardır. Tam tersi Allah (c.c.) Rasulünü bu noktada uyarmış, yerine göre tehdit etmiştir. Rasulullaha şirk ve haram yollarını yakıştıramayanlar, onu hayatın her alanında örnek alması gerekenler, nasıl olur kendilerine bu yolları normal kabul edebiliyorlar. Rasule Allah’ın yasalarına uymaması halinde tehdit varsa, sizin bu tehditten kurtulma şansınız yoktur. Bugün İslam âleminin düştüğü bu perişanlık, Kur’andan uzaklaşmanın ve hakkı ortaya koymamanın sonucu, Allah’ın onlara bir gazabıdır.

           Bugün Allah’a, kitabına ve Rasulüne inandık demekle beraber, efendim zaman değişti, insanlar daha modern, çağdaş, daha zeki, daha bilgili, şartlar değişti, zamanı değil, ileride olacak, bunlar eskidenmiş diyenler ve bunu yaşamlarıyla ortaya koyanlar, yeniden ortaya çıktı. Kendimize itaat edecek yeni ilahlar belirledik. Hukukçu, eğitimci, siyasal ilahlarımız olduğu gibi, bazı ibadet şekilleri belirleyen ilahlarımız oldu. Her an ulaşılabilen, gözümüzün gördüğü, yakınımızda olan ilahlar belirledik.

           Kur’an binlerce ayetlerle tarihten bahseder. Fakat doğru bir bakış ile dün yapılanların bugünden, bugün yapılanlarında dünden bir farkı yoktur. Aynı şirk zulümlerini ortaya koymuşlardır. Bu zulümlere karşı hakkı ortaya koyan peygamberler ve mü’minler olmuş ve olmaktadır. 

           Zâlim olanlar, yollarını takip ettikleri ataları gibi, hak kendilerine hatırlatıldığı zaman ondan yüz çevirirler. Bu zulümde ziyâdeliktir. Bilmeyen cehâletinden zulmeder ve destekler. Bilen için mâzeret olmaz. Hakkı hatırlatmamak zulüm, hatırlatana engel olmak ayrı bir zulümdür. İnsanların hakka ulaşmasına engel olmak tağutların bir vasfıdır. 

           Genel olarak zulüm Allah’a acziyet isnat etmektir. Buda şirktir. Onun sıfatını bir başkasına vermektir. Gerek siyasi, gerekse din adına. Allah’ın bildirmediği ve kastetmediği yasaları ve ibadet şekillerini emretmiş gibi gösterip, Allah’a iftira etme zulmü. Ayrıca zulmü ve zâlimi desteklemekte ayrı bir zulümdür. Mallarını, canlarını, zamanlarını, dillerini, güçlerini zâlimlerin ayakta kalması için harcarlar. Allah’ın belirlediği yolları hafife alıp, haramları normalmiş gibi rahatça işlemek zâlimliktir. Birde haramları topluma yaymak ve yayacak yasaları çıkartıp uygulamak ve desteklemek zulümde ziyâdeliktir. 

           Nice zâlimler yaptıklarını masum görür, şirk ve haram saymaz, hatta dinden gibi, ibadet kastıyla ve sevap umuduyla yaparlar. Aynı zulmü diğeri yaptığında zâlim diyenler kendi destekledikleri yaptığında adaletli görürler. İdarecileri zâlim görenler kendilerini bu şirk ve haram zulümlerinden beri tutarlar. Bunca destek ve savunmaya rağmen. Herkes adaletli ve mâsum ise bu zulümleri yapan kim. Bu bakışta ayrı bir zulümdür. Bunların kalplerinde şirk, nifak, yalan, iftira gibi hastalıklar vardır. Bu bakışlar elbette dile ve amellere yansıyacaktır. Niyet ne ise amellerde o olacaktır. Ya da ameller niyetlerin göstergesidir.

           Hayatın her hangi bir alanında İslam hayatta geçerli olmasın için gayret sarf eden, tüm imkanları kullanan, mü’minleri yurtlarından eden, her alanda zulmeden, öldürüp hapsedenlerle dostluk kuranlar, onların yasalarını benimseyenler zâlimlerdir. Onları baş tacı yapıp destekleyenlerde aynı zulme ortaktırlar. Kim her neye vesile olmuş ise onu yapan gibidir. 

     Rasulullah (s.a.s) buyurdu ki,  “ En faziletli cihad zâlim bir idarecinin karşısında adaleti ( doğruyu, hakkı ) söylemektir.” ( Tirmizi – Ebu Davut ) 

           Bugün İslam alemi dahil yeryüzünde zulüm ve zulmü ortaya koyan zâlimler desteklenir, baş tacı yapılırken bu destek ve savunma din adına, ibadet kastıyla yapılırken, kim zâlim, kim mazlum birbirine karışmış. Aynı zulmü Yahudi ve Hıristiyanlar işlerken zâlim, müşrik ve tağut görülürken, İslam adına ve İslami kisveyle işlenirken masum ve adaletli görülüyorsa, bu bakışlarda ciddi sorun var demektir. Laiklik ve demokrasi adı altında Allah’a ve insanlara ciddi zulümler yapılırken, bu zulme hem zâlim hem de mazlum görünenler ortak olmuşlardır. Üzerlerinde oynanan zulmü desteklemekle ortak olmuşlardır.

           Zâlimin karşısında hak ve adalet hayata hakim olsun için her alanda ceht ve gayret etmek gerekir. Cihad bir ömür ve hayatın her alanında yapılması gerekir. Zâlimlerin kendi uydurdukları yasaları sosyal hayata yaymaya çalıştıkları bir yerde siz, Allah’ın yasalarını o hayata hâkim kılmak için verdiğiniz her bir mücadele cihaddır. Bugün her alanda şirk ve haramlar yayılmıştır. Önemli olan verdiğiniz mücadelenin küçük veya büyük olmasından ziyade, sizin etkili alanlarınızda vazifenizi yapmanızdır. Allah (c.c.) sizin samimiyetle verdiğiniz mücadeleye bakar. 

           Zâlim bir idareciye hakkı söylemek kadar o idarecileri savunan, mallarıyla, zamanlarıyla destekleyenlere karşıda hakkı söylemek o nisbette önemlidir. Çünkü o zâlimleri bunlar ayakta tutarlar. Peygamberler toplumun her kademesine hakkı söylemişlerdir.

           Tarih boyunca tüm peygamberler, müstekbir tağutların zulümleri karşısında hakkı her alanda ortaya koymuşlardır. Mesele bunları tarih diye okumamak ve anlatmamaktır. Yoksa örnek alınması gereken olaylar ve kişiler, sadece insanların duygulanmalarına sebep olacaktır. Oysa eskiler hak olan Allah’ın emirlerini zâlim olanların gündemlerinde sürekli tutmuşlardır ve bizlere de aynı tavrı sergilememiz için bildirilmiştir. Onlar Allah’ın tek Rab,  İlah ve Mâlik oluşunu onlara sürekli hatırlatmışlardır. Yaşayışlarıyla da onların şirk yaşantılarını ortaya koymuşlar ve bunun sonucunda her türlü sıkıntıyı yaşamışlardır. Sonra peygamberlerin yolunu takip eden mü’minler aynı tavrı ortaya koymuşlar ve netice olarak aynı zulümler onlarında başına gelmiştir. 

           Nuh (a.s.) dile kolay olan dokuz yüz elli yıl, zamanın müşrik zâlimlerine hakkı hatırlatmış ve yaşantısıyla ortaya koymuştur. Bunun karşısında kimse yaptığını çok göremez. H.z. İbrahim nemrut ve melesi karşısında ateşe atılma pahasına, tek başına hakkı ortaya koymuştur. H.z Lut ahlaksız kavim karşısında hakkı hatırlatma ve ahlakıyla yaşamış, zâlimlerin zulümlerinin sonucunda onlar helak oluncaya kadar buna devam etmiştir. Musa (a.s) zulümde zirve olmuş firavun ve melesi karşısında hakkı ortaya koymuştur. Yine H.z İsa zâlim idareciler ve Yahudi din tüccarları karşısında hakkı ortaya koymuştur. Ve Rasulullah (s.a.s.), atalarının yolundan zerre geri adım atmayan Mekke müşrik zâlimleri karşısında hicret edinceye kadar hakkı ortaya koymuştur. Dikkat edildiyse her peygamber ya hicret ya da o kavim helak oluncaya kadar hakkı haykırma ve yaşayarak ortaya koymada geri adım atmamışlardır. 

           Yine peygamberlerin yolunu takip edenlerde aynı tavrı ortaya koymuşlardır. Ashabı uhdud hakkı kavramış ve ateşe atılma pahasına hakta direnmişlerdir. Ashabı kehf de konumlarını ve yakınlarını terk etme pahasına zâlim idareciler karşısında, hak üzere kalmak için direnmişlerdir. Habibin Neccar zâlimler karşısında hakkı haykırmış ve şehâdete varan tavır ve örneklik ortaya koymuştur. Zulmüyle Kur’anda ismi çokça bahsedilen firavun karşısında, akibetlerini bilme pahasına sihirbazlar, hakkı kabul etmiş ve hakta sebat etmede direnç göstermişlerdir. Hiçbir ilmi altyapı olmadan ashabı uhdud gibi iman eden sihirbazların imanda bu samimiyet ve sebatları! İsa (a.s)’a iman eden havarilerin her şeyi göze alarak hakkı yaşamak ve tebliğ etmek konusunda sergiledikleri tavırları. Mekke de sahabelerin ölüm, işkence ve hicret pahasına ortaya koydukları söylem ve eylemleri. 

           Ardından saltanatın zâlim idarecilerine karşı dinden taviz vermeyen ve dik duran müctehit ve alim şahsiyetler. İmamı Azamın İslam devletinde zâlim olan idareci karşısındaki şehâdete varan tavrı ve yine Ahmet bin Hanbelin zulüm ve işkence karşısındaki hak karşısında sebatı. Seyyid Kutub’un zâlim mısır yönetimi karşısında şehâdete varan, her döneme örnek tavrı gibi bilinen ve bilinmeyen nice hak sâdıkları. Nerede İmamı Azamın İslam devletinde sırf zâlim diye itaat etmediği tavrı, nerede onun yolunda olmakla övünen laikliği ve demokrasiyi anayasa olarak benimsemiş, ilmi olanıyla, cahiliyle kimlik Müslümanları. Zâlime zulmü haykırması gerekenler, destekleriyle o zâlimleri ayakta tutuyorlarsa, meseleyi akledene denilecek fazla söze ihtiyaç yoktur. 

           Rasulullah (s.a.s.)’ın en faziletli cihad olarak bildirdiği, zâlim idarecilere karşı hakkı söyleme ve müjde işi ancak hayatın her alanında Kur’ana göre hareket eden mü’minlerin hakkıdır. Herkes bulunduğu konumda hakka direnenlere karşı adaleti ayakta tutma gayreti göstermelidir. Her peygamber ve onların yolunda olan sadık mü’minler, zâlim idarecilere önce Allah’ın emrini yaşayarak ve bunda direnç göstererek ortaya koymuşlar. Gerektiğinde dil ile adaleti ortaya koymuşlardır. Geçmişteki örneklerimiz ne ise, bugünde inananlar, Allah’ın hükmünü hayattan kaldıran müşrik ve zâlim olanlara karşı, islamı hayatlarının her alanında yaşayarak şahidliğini göstermelidirler. Sonra dil ile de hakkı zâlime ve onun samimi destekçilerine hatırlatmak mü’mincedir.

            Hakkı yaşamanız ve söylemenizin sonucunda başınıza sıkıntı gelebileceğini bilmeniz ve bunun ecrini Rabbinizden beklemeniz gerekir. Zâlim karşısında hakkı yaşamak bedel ister, uzun soluklu sabır ve dayanıklılık ister. Rab ile ve mü’minlerle sıkı ilişki ve dua ister. Sadece söylemle değil, yaşayarak şâhidlik ister. Hayatlarına Allah’ın hükümlerini sokmayan ve bunun yerine demokratik yasaları kabul edenlere karşı iş hayatınızda, komşuluğunuzda, akrabalığınızda ve siyasi duruşunuzda ortaya koyduğunuz İslami her tavır, hakkı ve doğruyu bildirmektir. Kimi kalemiyle yazıp, çizdikleriyle, kimi konuşmasıyla, sohbetiyle, söylemiyle zâlime ve destekçilerine karşı hakkı ortaya koymalıdır. 

           Toplumla iç içe yaşarken, inancınızdan taviz vermeden safları ayırıp, onları islama kazanmak noktasında da bir kısım ilişkileri devam ettirmek gerekir. Herkese doğruyu duyurmak gerektiği gibi, herkesinde bu dini duyma hakkı vardır. Onlara itaat etmemek, bütün ilişkileri koparmak değildir. Zâlime hakkı söylemek önce hak olduğu için, hakka kazanılmaları ve dünya işlerinde onlarla iyi geçinilmesi gerektiği için ilişkiler koparılmaz. 

           Şirkin ve haramların hayatın her alanına yayıldığı bir dünyada ve beldede uygulanan ve söylenen her hak, Allah’ın dinini tamamen hayata sokmayan zâlimlere karşı ortaya konulmuş bir tavırdır. Herkes konumuna ve bulunduğu ortama göre bu tavrı gösterme gayretinde olmalıdır. Şirk ve haram zulümlerinin her yere yayıldığı bir yerde, sizin her dik duruşunuz birer hak ortaya koyma ve söylemdir. Elbette geçmişte olduğu gibi zafer, sebat eden ve sabırla hakkı ortaya koyanların olacaktır. 

                                                                                                                  

  • Hak ve Bâtılın Halîfeleri

    Hak ve Bâtılın Halîfeleri

          Halife; aynı yerde, farklı zamanda bir başkasının yerine geçen, arkadan gelen, birini temsil eden ve onun yerini alandır. Her insan ve topluluk bir önceki neslin yerine geçmiş ve onların ardından gelen halef olmuşlardır. Selef öncekiler, halef de onlardan sonra o yere gelenlerdir. Gerek aile gerekse toplum olarak herkes bir öncekinin yerinde alemlerin Rabbi tarafından seçilip vazifelendirilmiştir. Kendi akıl ve iradeleriyle iyi insan olmaya çalışanlar, Allah’ın hükümleriyle yeryüzünde iyi halife olmaya çalışmazlar. 

            Yeryüzünün sorumlusu olmak şeref olsa da, ahirette ciddi bir hesabı da olacaktır. İnsan önce vazifeli kılındığını, vazifesinin ne olduğunu ve sınırlarını bilecek ki, halifeliğini yapabilsin. Her insan bulunduğu zamanda o yerde halifedir ve bunu bilme hakkı vardır. Rabbimiz kitabında bunu haber vermişse hatırlatılacak demektir. İnsana ilk hatırlatılacak olan halifeliğini kimin iradesiyle yapacağıdır. Herkes bir önceki bulduğu yola tabi olur. Yol bozuksa o halde devam ettirilir, doğru ise de öyle devam eder. “Biz atalarımızı bulduğumuz yola tabi oluruz” (Bakara/170) diyen müşrikler gibi aslında herkes bulduğu yollara tabi olurlar. İman, ahlak, toplumsal ilişkiler ve ibadetlerde dünya insanı buldukları yollara tabi olurlar. Bundan dolayı da öncekiler nasıl bir yol bıraktıklarından sorumludur. O yol kıyamete kadar devam etse de paylarına sevap ve günah yazılır. Hiç kimse hayatım beni ilgilendirir, hesabım bana ait diyemez. Sizi görenlerin ve yetiştirdiğinizin ilk şahid ve örneği sizsinizdir. Her insan kendine mutlak bir önceki var olan halifeyi örnek alır. Örnek alınan nasıl bir örneklik bıraktığına dikkat etmelidir. 

            Kur’an yaklaşık iki bin beş yüze yakın ayetlerle geçmişin hak ve batıl önceki örneklerinden, yani seleflerden bahseder.  Peygamberler ve onlarla beraber olan mü’minler bugünün halife olan inananlarına selef, Firavun ve Nemrutun ve onlarla beraber batılda olanların halefleri de, bugünün hâkimiyet bize aittir diyenlerdir. Binlerce yıldır hakkın ve batılın halefleri aynı söz ve yaşantı içindedirler. Dünküler akıllarınca Allah’ı göklere gönderip yeryüzünde hâkimiyet, irade belirleme hakkı bize aittir, hayatımızın ilkelerini, yasalarını, nasıl yaşayacağımızın ölçüsünü biz belirleriz dediler. Allah’a inanırız, bizi ve her şeyi yaratandır, fakat yeryüzünde yaşantımıza karışmaz bakışındadırlar. Bizi yeryüzüne halife kıldı, bunun için akıl, irade verdi ve tercihi bize bıraktı dediler. Bugün aynı bakışta olan dünya insanı! Alemlerin Rabbi tarafından halife seçilip şerefli kılınan insan, akıl  ve iradesini Allah ile irade yarıştırıp, bunları Allah için kullanmayınca hizmetinde olan hayvandan yaşayış olarak daha aşağıya inmiştir.  

          Dünyada Allah’ı inkar eden ataist denilen kesim az olsa da, Allah’ı kabulle beraber yeryüzünde hükmetme, istediğimiz gibi yaşama hakkı bize aittir diyen deistler çok daha fazladır. Kendilerini islama nisbet eden nesiller de, Allah’a inanmakla beraber hayatlarına karıştırmamaktadırlar. Allah’ın kendilerini yeryüzüne halife seçtiğinin farkında dahi değildirler. Her demokrat bakışın ardında Allah hayatımıza karışamaz düşüncesi yatar. Bu bakışlar insanı deistliğe götürür. Halife kılan Allah’ı c.c. inkar etmeyi küfür sayanlar, hükmünü hayata sokmamayı küfür saymazlar. Firavun Nemrut ve benzerleri Allah’ı inkar ediyor değil, hayatlarına hükmetme hakkı vermediler. Hayatımızın hükmünü biz belirleriz demişlerdi. Onların yolunda olanlarda aynı bakış, söylem ve yaşantıdalar. 

           Rabbimiz insanları halife kıldığını ve her yeni toplumun bir öncekinin yerine geçmiş halifeler olduğunu bildirir. “ Hani Rabbin meleklere, Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım demişti. ..” (Bakara/30) Allah c.c. yeryüzünde sorumlu, sevk ve idare edecek bir varlık olarak insanı kıldı. İnsan sorumluluğunu yapabilsin için yer ve gökleri donattı. İnsanın dışında yaratılan her şey onun vazifesini rahat yapsın içindir. Halife olan insanın bedeni de bu vazifeyi yapabilecek donanımda kıldı. Yine halifeliğini yapabilsin için insana akıl, irade ve vicdan verdi. Bunlar verilmeyen insanlar sorumlu tutulmamıştır. Halife olan insan akıl, irade ve vicdanı kullanmıyor veya kullandırılmıyorsa, insanın geldiği durumu hayvandan farklı olmayacaktır. Rabbimiz “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” buyurdu. Yarattığı insandı, vazifesi ise halifelik, yeryüzünden sorumlu olma, sınanıp denenme idi. Hiç yokken insan var edilip, yeryüzüne sorumlu kılındı. Var edilmeye şükretmek, verilenleri verenin yolunda kullanmaktır. Bu da Allah’a itaat ve ilah kabul etmektir.  

           “ Deki, Allah her şeyin Rabbi iken, ondan başka bir Rab mi arayayım? Herkesin kazandığı günah ancak kendi aleyhinedir. Hiçbir günahkar bir başkasının günahını yüklenmez. Sonra dönüşünüz yine Rabbinizedir. O, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir. Sizi yeryüzünün halifeleri kılan O’dur. Size verdiklerinde sizi sınamak için kiminizi kiminize derecelerle üstün kıldı. Şüphesiz ki Rabbin cezalandırması çok şiddetli olandır. Muhakkak ki O,  çok affeden ve çok merhamet edendir. ” (En’am/164-165) Kâinatın ve içindeki her şeyin yaratıcısı, onlara hükmeden, sevk ve idare eden, aşama aşama geliştiren Rab olan Allah’dır. Her yarattığının hayatı üzerinde tek etkili olan, istediği gibi imtihanlarla terbiye eden Rab sadece Allah’dır. Gözle görülmeyen nutfeden anne rahmine, kan pıhtısından bir parça ete oradan safha safha bütün uzuvları oluşan insana dönüştürür. Sonra doğumdan ölüm gelinceye kadar nice aşamalarla geliştirir, eğitip terbiye eder. Her yaşın bir terbiye edilmesi vardır. Kader belirleyen ve o kader ile halife kıldıklarını terbiye eden Rab sadece O’dur. 

           Allah’ı Rab olarak hayatlarına hükmeden kabul etmeyenlere deki, her şeyin Rabbi olan Allah’ı bırakıp siyasileri ve din adına hevâlarına göre hükmedenleri, ölçü belirleyip sevk ve idare edenleri rab mi edineyim. Dünün Firavun, Nemrut ve benzerlerinin bugün yolunda olan haleflerinin yolunu destekleyip, emirlerine sizin gibi itaat mi edeyim? Allah’dan başka rab aramak, neleri yapıp yapmayacağının ölçüsünü belirleyen ve yöneten yeni ölçü belirleyenler oluşturmak, var olanlara itaat etmektir. İnsanların çoğunun bâtılda olmaları haklı olduklarını göstermemektedir. Rabbimiz, herkesin kazandığı günah kendisinedir ve hiçbir günahkar diğerinin günahını yüklenmez buyurur. Önceki selef olanlarla onları takip eden halefler kendi kazandıklarının hesabını vereceklerdir. Yaşanılanlara vesile olan, devam edilsin için yollar bırakanlarda yapmış hükmündedir. Ruhlar aleminde insan halife olarak kabul ettiği Rabbe, ahirette hesap vermek üzere kavuşacaktır. Bugün ihtilaf edilen nice meselelerin hükmünü kıyamet günü Rabbimiz verecektir. Kimin haklı olduğu o gün belli olacaktır. Niceleri için ise, iş işten geçmiş olacaktır.

           “Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla beraber olanları kurtardık. Onları yeryüzünün halifeleri kıldık.  Ayetlerimizi yalanlayanları ise suda boğduk. Uyarılanların âkibetine bir bak.” (Yunus/73) Dokuz yüz elli yıl yalanlanıp, sabırla buna katlanmak. Birkaç davetle yalanlanıp dünyası yıkılan zamanın sabırsız davetçileri bilmelidirler ki, ilk onlar yalanlanmadılar, son yalanlananlarda onlar olmayacaktır. Kıyamete kadar gelecek o zamanın halifesi olan davetçilerine h.z. Nuh bin yıla yakın yaptığı sabırlı davetiyle örnektir. Sabrın karşılığı ahirette alınacaksa, siz sadece mü’min bir halife olarak vazifenizi yapın. H.z Nuh ile beraber kurtulanları Rabbimiz yeryüzünün halifeleri kıldı, Allah’ın hâkimiyetinin üstüne kendi hâkimiyetlerini geçirip yaşayarak kâfir olan Nuh kavmi de helak olup gittiler Uyarılan ve hakka direnen her topluluğun âkibeti aynıydı. Dün helak olanların yolundan bugün giderek o yolların halifesi olanlar da helaktan kaçamayacaklardır.  

           “İçinizden bir adama sizi uyarması için Rabbinizden bir zikir-hatırlatma gelmesine mi şaşırdınız. Hatırlayın hani sizleri Nuh kavminden sonra halifeler kılmış, yaratılış itibariyle güç yönünden sizi artırdı. Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.” (Araf/69) Halife bir önceki toplumun ve kişinin yerini almak, onun yerine orada iş yapmaktır. Nuh kavminin helakından sonra orada mekan tutanlar, gün geldi saptılar. Rabbimiz her sapan topluma hakkı hatırlatan bir davetçi gönderir. Peygamber olmayan bugünün halifelerine de hakkı hatırlatacak davetçiler olacaktır. Ad kavmi de her sapmış olan ve hakkı hatırlatanlara içimizden sana mı vahy geldi dedikleri gibi sapan her toplumda davetçilerine aynı şeyi dediler. Bugünde sizin hakkı hatırlatmanıza şaşırırlar ve hakkı sizden almak istemezler. Bu tavırlar en çok davetçinin en yakınlarından gelir. Sizin geçmişinize bakar, kendi yaşamlarını doğru kabul ederler. Hele birde kendilerini sizden üstün kabul ediyorlarsa, söylediklerinizi kabulleri daha da zor olacaktır. 

           Helak olan Nuh kavminin yerini Ad kavmi almıştı. Rabbimiz bu yerlere sizi sorumlu halife kılan bizi buyurur. Sonra onları cismen yaratılış itibariyle güçlü kılmış ve onlar da yüksek binalar yapmada yarıştaydılar. Rabbimiz onlara verdiği nimetleri hatırlatıp, bunların farkına varmalarını ve verene itaat edilmesini istemiştir. Ad kavmi de akıllarınca Allah’ı göklere gönderip hâkimiyeti kendilerine vererek yaşamaktaydılar. Kendilerini o yerlere halife kılan Allah’ın hükmünü onlara hak olarak hatırlatana karşı ayak dirediler. Allah’a inanmakla beraber hayatlarına karıştırmayarak deistçe bir hayat yaşamaktaydılar. Sapmada Ad kavminin yolunda olan bu zamanın halifeleri de, vahye karşı ayak diremekte ve yüksek bina yapmada yarıştadırlar. Hak yolun sonraki halifeleri de h.z. Hud’un yolunda olacaklardır. 

           Bugün halife olarak bulundukları dünyanın şirk ve haramlarından şikâyet edenler, önce şirk toplumunda kendilerini seçip o yerlere halife kılan Rablerinin olduğunun farkında olacaklardır. Bizler bu yerde olmayı tercih etmedik, bu tercih Rabbimizin bize olan seçimidir. Sonra her davetçi toplumu şirk, küfür ve haramlardan kurtarmak için üstlerine düşenleri yapacaklardır. Sonuç ise, insanların değişmek istemelerine ve Rablerinin hidayetine bağlıdır.  Her topluma farklı yetenek ve farklı nimetler verilmiştir. Bu verilenler zamanla o toplumun sapması haline gelmiştir. Bugün, teknolojik gelişmeler, internet, bineğin, yiyeceğin çok çeşitliliğiyle zamanın halifesi olan insanlar, önceki seleflerini beğenmemiş ve daha da sapma yarışındadırlar. Rabbimizin lutfu olan bu nimetler toplumların ve fertlerin sapmasına sebep olmuş, teknoloji kendi yoluna nicelerini kurban etmiştir. Her zamanın halifesi olan insanların bir imtihan şekli var. Onlar bu verilenleri kendilerine nimet saysalar da, çoklarının sapmasına sebep olmaktadır. 

           “Hatırlayın, hani Allah Ad kavminden sonra halifeler kılmış ve sizi yeryüzüne yerleştirmişti.  …” (Araf/74) Selefleri olan Ad kavminin yerine sonra da halefleri olan Semut kavmi yeryüzüne yerleştirildi. Onlarında sapmalarına sebep olan şey dağları oyup köşkler yapmalarıydı. Bugün insanların övündüğü binalardan daha görkemli binaları kayaları oyarak yapmaktaydılar. İşte bu güç kontrol edilmeyince toplumun önde olanlarını, sonrada tabi olanlarını saptırdı. Bugün liderler, varlıklı olanlar ve tabi olanlar görkemli binalar yapmada yarış halindedirler. Mesele kimin önceki seleflerinin yolundan hak ya da batıl adına gittiğidir. Dün ve bugün hiç bir toplum ve kişi kendi isteğiyle bulundukları yerlere halife olarak gelmemiştir. Bu tercih sadece Rabbimizindir. Önemli olan o yerlere halife kılınan ve yeryüzünü sevk ve idareden sorumlu olan insan, bu vazifesini kimin kural ve yasalarıyla yapacaktır. İnsan mecburen, yaşamak zorundadır. Yaşarken zorunlu olarak, sevmek ve kızmak, itaat etmek veya yalanlamak, sığınmak, akıl ve iradesini kullanmak zorundadır. Yine zorunlu olarak, kabul ve reddetmek, bir iradeye ve hükme göre yaşamak, birini övmek ve tabi olmak zorundadır. Bu zorunluluk insana bırakılmamıştır. Dolayısıyla insan kulluk yapmak, halifelik yapmak zorundadır. Allah c.c. halife kıldığı insanı sadece hak ya da batıl yolu tercihte serbest bırakmıştır. Bütün mesele insan yapmak zorunda olduklarını kimin adına ve yolunda yapacaktır. Çünkü bu tercihlerin bir hesabı, sevap ve azap karşılığı olacaktır. 

          “Yeryüzünde sizleri halifeler kılan O’dur. Kim inkar ederse, inkarı kendi aleyhinedir. Kâfirlerin inkarları Rableri katında gazaptan başka bir şeyi artırmaz. Kâfirlere inkarları zarardan başka bir şey artırmaz.” (Fâtır/39) Kimse kendi tercihiyle bulunduğu yerde öncekilerin yerine gelen halife olmamıştır. İnsanı o zamanda o yerde halife kılan Rabbimizdir. Kimse bundan dolayı övünme hakkına sahip değildir. Bulunduğu yerde halife kılınan insan Allah ile hâkimiyet yarıştırırsa zararı kendisinedir buyrulur. Hakkın üstünü örtüp kendi iradeleriyle yaşayan kâfirlerin yaptıkları, ancak Allah’ın gazabını artırmaktadır. Allah’ın kitabının yerine kendi fikir, yasa ve düşüncelerini geçiren hakkın üstünü örtmüştür. Bu da hakkı inkar, yani küfürdür. Elbette her halife kendi kazanımının karşılığını bulacaktır. 

           “Sonra nasıl amel edeceğinizi görelim diye onlardan sonra yeryüzünde sizi onların yerine getirdik.” (Yunus/14) Her halife ortaya koyduğu hayatın, yani nasıl yaşadığının hesabını verecektir. Rabbimiz her insanı farklı zamana ve yerlere halife kılmış, farklı nimetlerle ve sıkıntılarla imtihan etmiştir. Halife kıldığı insan bulunduğu o yerde nasıl ameller, yaşantılar ve itaatler yapacağı belli olsun içindir. Dün bu yerlerde nice halifeler geldi geçti. Şimdi ise bu yerlere halife kılınan ve imtihandan geçenler bizleriz. Bütün mesele yaşarken hâkimiyet insan üzerinde kime ait olacaktır. Bulunduğumuz bu yerlerde nice medeniyetler, güç sahipleri ve mazlumlar geldi geçti. Onların hesabı kendilerine, bizimkilerde kendimizedir. Ama herkes sonraki halifelere nasıl bir yol bıraktığının hesabını verecektir. Kimse bu manada yaşantım beni ilgilendirir diyemez. Sizden sonrasının hesabını da ahrette verince işin ciddiyeti anlaşılacaktır. Çocuğunuz sizin bıraktığınız o yerde sonraki halife olacaktır ve siz onun halifeliği üzerinde etkili olacaksınız. Nasıl bir halife yetiştirdiğiniz önemlidir. 

           “Ey Davut! Seni yeryüzünde halife kıldık. İnsanlar arasında hak ile hükmet. Sakın hevâ ve hevese uyma, yoksa o seni Allah’ın yolundan saptırır. Şüphesiz ki Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap vardır.” (Sad/26) Her toplum ve kişi nasıl halifelik yaptığından sorumludur. Rasulullan (s.a.s.) “Herkes güttüğünden sorumludur. Devlet başkanı yönettiği toplumdan, baba ailesinden sorumludur. …” buyurmuştur. Herkes yetiştirdiğinden ve yönettiğinden sorumludur bu peygamber de olsa. H.z. Davut, İsrail oğullarının başına peygamber ve idareci olarak halife kılındı. H.z. Taluttan sonra onun yerine devlet başkanı olmuştu. Rabbimiz h.z. Davut’a seni o yerde halife kıldık buyurdu. Talut’un yerine seni halef kıldık. Halife öncekinin yerini alandır. Bugünde her siyasetçi ve öncü olanlar bir önceki seleflerinin yerini alan halefler, halifelerdir.  H.z. Davut’a Rabbimiz insanlar arasında hak ile hükmet, sakın insan iradesine, fikir ve düşüncesi olan hevalara uyma. Hakkın dışında bir uygulama yapman, yönetmen, hükmetmen seni haktan uzaklaştırır buyurur. Bu uyarılar bir peygambere yapılmaktadır. Zamanımızda adaletten dem vuran, İslam adına görünenler bu uyarıları üzerlerine alma ihtiyacı bile hissetmezler. Bu uyarıları tarih diye okur ve anlatırlar. 

           Rabbimiz, hesap gününü unutanların şiddetli bir azaba uğrayacaklarını bildirmiştir. Allah’ın hükmü olan yasalarla ve örnek kıldığı Rasulün hayatına göre yaşamayanlar, öyle bir dertleri olmayanlar ahireti ve hesabı unutanlardır. Görünen o ki, çoğunluk hesabı verilmeyecek bir hayatı yaşamaktadır. Rabbimiz iki binden fazla ayetle geçmişin halifelerinden bahseder ki, bu zamanın halifeleri aynı hataları yapmasınlar. Tarih tekerrür, yani tekrar edecektir. Halife olan, akıl ve irade verilen insana yakışan tarihin hakta olanlarının yollarının tekrarını bu zamanda tekerrür ettirmektir.  

           “(Ortak koştukları şeyler mi hayırlıdır) zorda kalanın kendisine dua ettiği zaman duasını kabul eden, kötülüğü gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri yapan mı? Allah ile birlikte başka bir ilah mı var? Ne de az düşünüyorsunuz.” (Neml/62) Sapan her toplum ve kişinin sapma sebebi Allah ile yarattıklarını hayatı üzerinde hükmeden, sığınılıp güvenilen görmesidir. Bu onları ilah, rab ve veli görmektir. Farkında olmadan dünya insanının çoğu Allah’ın isim ve sıfatlarını lider ve din adamlarına vermektedirler. Onları över, sever ve itaat ederler. Bu onları Allah’a eş tutup şirk koşmaktır ve onları daha hayırlı görmektir. İtaat edilen, hayatı üzerinde hükmetme hakkı verilen üstün görülmüştür. Rabbimizin ayetinde verdiği mesaj onlara sor der. Allah’ın hakkını verdikleriniz mi hayırlı, yoksa zorda kaldığınızda dua ettiğiniz ve duanızı kabul eden, kötülüğü sizden gideren Allah’ mı hayırlıdır. Sizi bulunduğunuz o yerlere sorumlu halife kılan odur. Nasıl olurda sizin gibi aciz insanları Allah ile yarıştırırsınız. Hayatınıza emreden kabul eder ve onlara itaat edersiniz. İtaat edilip, sevilen ve övülen ilahtır. Hayatın devamlılığı için Allah’dan başka vazgeçilmez görülen her şey ilahtır. Rabbimiz, bunca şeyleri size veren, sığındığınız ve sıkıntılarınızı gideren Allah’ı ilah olarak itaat etmeyi bırakıp, nasıl başka ilahlar edinirsiniz buyurur. Rabbimizin ayette bildirdiği gibi sizde sorun etrafınıza, Allah’dan başka itaat edilecek, hükmüne göre yaşanılacak başka ilah mı var? Onlar mutlak Allah’dan başka ilah yok diyeceklerdir. Fakat ilahın ne olduğunu bilmeden! İlah’ın insan üzerinde etkisi nedir. Her şeyin âlemlerin Rabbi tarafından yapıldığını kabul eden insan, nasıl ondan başkasına itaat eder, hükmetme hakkı verir. Allah’dan başka ilah yoksa nasıl saptırılıyorlar diye sorulur. 

           Sapmanın asıl sebebi insanların düşünmemeleri, önde olanlar tarafından düşündürtmemeleridir. Rabbimiz, ne de az düşünüyorsunuz buyurur. Düşünmeyen, yaratılanları ve verilenleri gündemine almayanlar mutlak sapacaklardır. Sapmaları Allah’dan başka itaat edilecek ilah edinmeye onları götürecektir. Düşünen, düşünebilen aklını kullanabilendir. Akledenler ancak Allah’a itaat eder ve O’nu ilah edinmişlerdir.  Allah’ın yeryüzüne vazifeli kılarak halife yaptığı insan, verilen akıl ve iradeyi verenin yolunda kullanmalıdır. Halife olduğunun farkında olmayan insanlara bunu hatırlatmak ve ahirette hesabı olacağını bildirmek gerekir. Allah c.c. insana, sizi halife kıldım buyurmuşsa, davetçide bunu insanlara bildirmelidir ve her insanında halife olduğunu bilme hakkı vardır. Vazifesini yapıp yapmamak insan ile Rabbi arasındadır. Elbette kurtuluşa erenler, vazifesinin farkında olup, halifeliğini Allah’ın iradesine göre yapanlarındır.  

                                                                                                                   

  • İtikâfa Çekilmek

    İtikâfa Çekilmek

           İtikaf bir şeye devam etmek manasınadır. Bir mescidde veya mescid hükmünde bir yerde itikaf niyetiyle durmaktan ibarettir.  İtikafa devam eden kimseye mutekif (itikaf yapan) denir. İtikaflar vacip, müekked sünnet ve müstehab olmak üzere üç bölüme ayrılır. Kişinin dil ile adamış olduğu itikaf vaciptir. Bu itikafı kendine vacip etmiştir. Ramazan ayının son on günündeki itikaf müekket sünnettir. Diğer zamanlarda ibadet kastıyla yapılan itikaflarda müstehabtır.

           İtikafın süresi Hanefilerde imam Ebu Yusufa göre en az bir gün, imam muhammede göre ise bir saattir. Yani zamanın bir bölümüdür. Malikilerde bir gece, şafilerde ise en az bir an, sübhanallah denilmesi kadardır. 

           H.z Aişeden rivayetle Rasulullah (s.a.s) medineye hicretinden vefatına kadar her Ramazanın son on gününde itikafa devam etmiştir. İtikafta geçirilen tüm vakitler ibadet halinde sayılır. Yani namaz halinde gibidir. Namaza, oruca, cihada hazırlık, gidip gelmek, hazır bulunmak, o vaktin içinde bulunmak gibidir. İtikaf halinde de kişinin ibadet hali devam eder. Bakara suresi 187. Ayette “ Mescidlerde itikafta bulunduğunuz zaman kadınlara yaklaşmayın” diye buyrulmuştur.  

           İtikafa niyet edilmeli ve içinde cemaatle namaz kılınan her yer itikaf için uygundur. Kadınlarda kendi evlerinin bir bölümünde itikafa girebilirler. Vacip olan itikafta Hanefilerde oruçlu olunmalı, şafide vacip olan itikaftada oruç şart değildir. Vacip itikaf kişinin kendine şart koştuğu itikaftır. Diğer itikaflarda oruçlu olmak şart değildir. Ramazanda olan itikaf zaten oruç halinde yapılır. 

           İtikafın ramazanın son on gününde yapılması uygundur. İtikaf esnasında hayır konuşulmalıdır. Hayır ise, Allah ve Rasulünün emrettiği, güzel bir kulluğa yol açan her söz ve davranıştır. İtikaftayken konuşma içinde günah gerektirmeyen şeyler varsa konuşmada bir sakınca yoktur. İbadet kastıyla susmak mekruh kabul edilmiştir. Yalnız tefekkür farklıdır. Kainatı, kendi acziyetini, Rabbinin yüceliğini, yeryüzüne geliş gayesini, ruhlar aleminde ne söz verdiğini, yaptıklarının ne kadarının Allah ve Rasulünün emrettiği şekilde olduğu, daha iyisini nasıl yapabileceği, gideceği sonsuz hayata hazır olup olmadığı, geriye ne gibi eser bıraktığı, kendisinden istenilen kulluğu ne kadar ve samimi olarak, bilinçli bir şekilde yaptığı gibi nice tefekkür edilmesi gereken şeyleri itikaf anlarında muhasebesini yapmak. 

           Sadece namaz, kur’an okuma, zikir, tesbihat değil, heran huzuruna varacağı Rabbin emrine ne kadar itaat ettiğinin bir muhasebesinin yapılması daha uygun olur. Her zaman namaz kılınır, oruç tutulur, kur’an ve kitap okunabilir. Ama dünyadan tamamen el etek çekip, Rabbimizle bu kadar bedenen, kalben, beyin ve ruhen hazır olarak bir ortamda tefekkür daha uygundur. O ana kadar yaptığınız ibadetleriniz, eş oluşunuz, evlat oluşunuz, komşuluk ve akrabalıklarınız, islamı araştırıp, öğrenmeniz, öğretmeniz, dava içinde yaptığınız çalışmalarınız gibi nice yaptıklarınızın ve yapmadıklarınızın bir gözden geçirilmesi, itikaftan sonra bu alanlarda ne yapmak istediğinizin planları ve bir sonraki itikafa kadar planlı bir şekilde bunun mücadelesini vermek. Aksi halde namaza başlamadan önceki haliyle, namaz sonrası halinde hiçbir değişim olmayan, namazı bir yük kabul edip bir an önce üzerinden atmaya çalışan kişi gibi, aynı şekilde orucu da bir yük kabul eden ve sonrasında açlıktan öte bir şey kendine kalmayan insanlar gibi, itikaftada başlarken hedefiniz, bulunduğunuz anda yaptıklarınız ve aldığınız kararları itikaf sonrası yerine getirmeniz sizi diğer insanlardan ayıran fark olacaktır.

           Bütün dünya işlerinden beri olup Rabbinizle baş başa olduğunuz şuuruyla hareket edip, ne istediğinizi ve kimden istediğinizin farkında olup hareket ederek bu kıymetli anı iyi değerlendirmek mümince olandır. 

           Kur’an okumaya ve anlamını okuyup üzerinde düşünmeye, hadis okuyup yine üzerinde düşünmeye devam edilmeli. Her okuduğunuzu önce kendi hayatınız üzerinde değerlendirme, sonra diğer insanlar üzerinde bunların tesirini nasıl sağlayacağınız düşüncesiyle tefekkür etme. Sonra itikafta beraber olunan kişilerle düşüncelerini paylaşmak, onlarında düşünüp anlamalarına yardımcı olmak, onlarında düşüncelerini kendine kar bilip alma. Bir cemaat halinde Rabbin rahmetine kavuşma mücadelesi verme. 

           İtikaf halinde iyi giyinip, koku sürünerek, oturup kalkışımız, yatışımız, okuyup, konuşmamız bir başkasını rahatsız etmemeli ve dikkatini dağıtmamalıdır. İtikafta Rabbiyle baş başa olduğunu, nefsin arzularını, hoşuna giden işleri ve davranışları terk etmeli, orada evindeki rahatı aramamalı, insanların rahatsız olup olmadıklarına dikkat etmeli, her haliyle yapıcı ve düzeltici olmalıdır. 

           İtikaf halinde beraber olduğu kardeşlerini Rabbin rızasını kazanmaya çalışan ortaklar görmeli ve beraber hareket etmelidir. İtikafı birkaç ibadetten oluşan bir iş yerine, ölüm öncesi bir hazırlık ve muhasebe olarak kabul etmek yapılanları ve yapılacakları gözden geçirmek, bulunulan halin muhasebesini yapmaktır. 

           Bugün sistemler Allah’ın mescidlerini işlevsiz hale getirmişler, sonrada o cami ve mescidlerde Allah’a yönelirler. Dini tahrif, sonrasında ehli kitap gibi dini yaşadığını zannedip cennet hayali kurarlar. Bakara suresinde Rabbimiz “ Allah’ın mescidlerinde onun ismini anılmaktan meneden ve harap olmaları için çalışan kimselerden daha zalim kim olabilir. Bunların mescidlere ancak korka korka girmek hakları olabilir. O kafirlere dünyada zillet ve rüsvaylık vardır. Ahirette en büyük azapta onlardır.” ( Bakara/ 114) Bugün toplum Allah’ın adının mescidler de, camilerde anıldığını söyler ve savunurlar. Camilerde ezanın okunduğu, kur’an okunduğu, Allah için namaz kılındığı, dolayısıyla Allah’ın adının anıldığı söylerler. Bunun üzerinden siyasi otoriteler sevdirilir, savunup desteklendirilir. Sadece Rabbimizin, Allah isminin veya birkaç isminin anılmasının yeterli görülmesi. Allah’ın doksan dokuz ismi ve sıfatlarının ne kadarı anılıyor. Tamamının anılması, o isimlerin ne kastettiği ve o kasta göre amel edilip edilmediğidir. 

           Kur’anda 930 civarında geçen Rab kelimesi ne kadar anlatılıyor. Göklerin Rabliğini Allah’a, yeryüzünün sevk ve idaresinde rabliği insanlara verirler. Yasa koyucu, o yasalarla insanları çekip çeviren, terbiye eden yeni rabler. İlah olarak Allah’ı kabul ettiğini söyleyip, yaşantıda itaat ve kurallarına teslim olma, boyun bükme, rızasını kazanmaya çalışma, yüceltme, övme, mutlu ve üzüntülü olma noktasında yeni ilahlar belirlerler. İtaat ve teslimiyet sosyal hayatta kime yapılıyorsa ilah odur. 

           Alim olarak Allah (c.c) bilinir, fakat kalpleri bilme, gaybden haber verme, gizliliklere vakıf olan yeni efendiler, şeyhler, veliler edinilir. Alim olan Allah’ın (c.c) insanların hem dünya, hem de ahiretlerini kurtaracak olan kitabını sosyal hayattan kaldırıp, onun alimliğinin eseri olan kur’anı yaşama kitabı yapmayıp, yeni yasalar belirleyiciler ve bilenler oluşturup onların ilimleriyle sosyal hayatı düzenlerler. 

           Malik olarak Allah’ı bilirler, fakat hayatlarında yeni malikler oluşturmuşlardır. Tek taraflı olarak emretmeyi kime vermişseniz, kime boyun eğip, tasarruf hakkını ona vermişseniz malik odur. Kendinizin ve elinizdeki nimetlerin kullanımı üzerinde kim söz sahibi ise malik odur. O nimetlerin kullanımını yalnız kendinize ait görüyorsanız veya Allah’tan başka kural belirleyicilerin isteklerine göre çekip çeviriyorsanız malik, yani hükmeden, kural koyan, hükümdar, efendi siz olursunuz. Bütün kainatın sahibi olan Allah’ın mülkünü kendi tasarrufunda görüp, istedikleri gibi kullanma hakkını kendinde görme ve bu yapanları baş tacı yapıp melik olarak onları kabul etmek ve itaati onlara yapmak. 

           Allah’ı kuddüs bilip, tüm hatadan ve gafletten uzak, pek temiz bilip, nice din adamlarını ve yasa belirleyen siyasileri hatasız, mükemmel bilme, belirledikleri yasaları, dini kuralları hatasız bilip uyma. Dini  ve siyasi liderleri, velileri temiz, eksiksiz, her sözü doğru bilip itaat etmek.

             Selam olan Allah’ın ismini ondan başkasında görmek! Din adamlarını hidayete ulaştırıcı ve o yolda tutucu bilme. Siyasileri selamete ve rahata kavuşturan, yasalarıyla mutluluğa ulaştıran görmek! Bulundukları her hayrı, selamette olmayı, siyasi ve dini liderlere verip, bela ve musibetleri Allah’a vermek! Yani iyilikler yeni ilah ve rablerine, kötülükler Allah’tan geldi bakışında olmak. 

           Mümin olan Allah’ın ismini, yani kendisine sığınanlara aman verip koruyan, rahatlatan Allah yerine, koruyup rahatlatma, emniyette kılma işini velilerine ve siyasilere vermek. Müheymin olan Allah’ın ismini yani gözetleyici ve koruyucu vasfını kutuplarına, veli ve gavslarına verme. Dünyayı sevk ve idare edenlerin her şeyi gözetledikleri ve korudukları düşüncesini taşıma. 

           Mütekebbir olan Allah’ın ismini yine bir başkasında görmek! Her şeyde büyük olan Allah, onları görmede, yardım etmede, şifa vermede, hayatlarını düzenleyecek yasaları belirlemede en büyük değimlidir ki araya bir başkasını koyma ihtiyacı hissediliyor.

           Rezzak olarak Allah’ı kabul edip, rızık verildiğinde velileri ve siyasileri bilir, Hamdi yani yüceltme ve övmeyi sadece onlara yaparlar. Semi ve basir olan Allah’ın bu isminin yanında başka işitici ve görücüler belirlerler. 

           Adil olan Allah’ın ceza yasalarını almayıp, yerine insanların ceza yasalarını kabul edip o yasaların verdiği cezalardan razı olup, adaletli olduğunu savunmak. Allah’ın hükümlerinin dışında başka yasalardan adalet beklemek küfrü gerektirir. Allah’ın adalet sıfatına kim denk olabilir ki. Kafirlerden başka kim kendi uydurduğu kuralları Allah’ın kuralları yanında zamana uygun, adaletli, insanlık için en iyisi diyebilir. 

           Hakim olan Allah’ın belirlediği hikmetli işleri ve yasalarını bir tarafa bırakıp, yeni hükmediciler belirlemek. Onların çıkarttıkları yasaları hikmetli kabul edip razı olmak! 

           Vekil olan Allah’ı bırakıp onun yerine kendilerinin hayatlarını düzene sokacak, işlerini takip edecek, tek taraflı onlara düzen belirleyecek dini ve siyesi liderler belirlemek. Allah ( c.c) yerine kural belirleyen ve o kurallarla kendilerini yönetecek yeni vekiller belirlemek. Velayet, tek taraflı teslim edilecek malik ve Rab Allah’tır. Vekil olarak ta teslim olunacak ilah ta yine yalnız Allah’tır elbette. Yine Allah (c.c) velidir. Yani kullar için tek taraflı yasa koyucudur. Tek taraflı itaat ve teslim olunacak olandır. Veli, yani idareci ve emredici insan için yalnız Allah’tır.

           Allah’ın (c.c) nice ismini onun mescidlerinde anmayan, anılmasına bu şekilde müsaade etmeyen, anlatanları cezalandıran, sürenden kim daha zalimdir buyuruyor Rabbimiz. Allah’ın adını anmayı yalnız Allah ismini anmakla yeterli gören bakışlar. Oysa Rasulullah (s.a.s) mescidleri hem siyasi, hemde ibadi olarak kullanmıştır. Bugünün tağuti siyasileri kendi menfaatleri doğrultusunda mescid ve camileri kullanırlar. 

           Mescidler ve camiler Allah’a kulluğun her alanda yapılacağını öğrenme, islamı sosyal hayata yayma, ümmet bilinciyle Allah’ın huzurunda cem olma ve namazdaki bu toplu hareket etmeyi hayatın her alanına yayma. İnsanların Rableriyle ve insanlarla olan ilişkilerini düzenledikleri bir yer olarak kullanma. Bu ve bunun gibi nice vasıflar mescidlerin fonksiyonlarındandır. Mescidleri bu halden çıkarıp, sadece namaz kılma yeri haline getirmek, namazdaki gerçek kastı anlatmamak, namazı gereği gibi ikame etmemek, namaz sonrası verilen sözleri yerine getirmemek. Rasulullahın (s.a.s) mescidleri kullandığı gibi kullanmayıp, kendi siyasi otoriteleri için destek bulma, toplumun gerçek islama ulaşmalarına engel olma, kendi resmi kurumları yapıp, memurlarını atayıp, kendi ilah ve rabliklerini güçlendirmek için kullanıp, sonra bu mescid ve camileri Allah’ın evi diyerek insanları kandırmak! 

           Müslümanları kaynaştırması gereken, ümmet ve kardeşlik bilincini artırması gereken mescidler, yanlış kullanım veya kasıtlı olarak fonksiyonlarının kullanılmaması sonucu birbirlerine düşman, Rablerini sıfatlarıyla tanımayan, kur’ana göre bir hayatı istemeyen, Rasulullahı birkaç örnekliğini alacakları mübarek bir insan gören, yeryüzüne geliş gayesinden haberdar olmayan insanlar topluluğu. Allah’ın mescidlerini Allah’a gerçek kulluk değil, kendilerine itaat eden, yalnız kendi yasalarına uyan topluluklar oluşturmak için kullanan siyasi ve dini lider ve hocalar.

           İnsanlar kendi hayatlarını sosyal hayatta Allah’ın dışındaki sistem ve otoritelere ve onların kurallarına vakfederler, yani adayıp, teslim ederler, mescid ve camilerde itikafla Allah’a vakfettiklerini nasıl söyler ve bunu nasıl Allah için düşünebilirler. Bir yıl boyunca demokrasiye, laikliğe, kapitalizme göre bir hayat yaşanılacak, üç beş günlük itikafla Allah ile irtibatlı olup affedileceği düşünülecektir.              

           Kimin itikafa gireceği, kendini Allah’a arz edip istediklerinin kabul edileceği aslında herkesin şuanda mescidleri ve camileri nasıl kullandıklarıyla, hayatlarında yasa koyucu, şifa veren, hidayet eden, kalpleri bilen, duyan, gören olarak kimi bildiklerine bağlıdır. Allah (c.c) ile baş başa kalma hakkı hayatının tümünü Rasulullah gibi ona vakfeden, onun emirleri doğrultusunda bir hayatı düzenleyen, yeryüzü İslam olsun mücadelesi verenlerin hakkıdır. Onlar hayatlarında ümmet bilinciyle bir cemaatsel çalışma yapıp, bulundukları yerde Allah’ın hükmü geçerli olsun mücadelesi veren, köleliği yalnız Allah’a yapan insanlardır. İman etmiş olduklarının gereği gibi teslimi olarak ta Müslim olmuşlardır. 

           Önce kimin itikafa çekilme hakkı olabilir kavrandıktan sonra, itikafta Rabbimizle baş başa bir itikaf halinde olunacağı ortaya konulmalıdır. Müminler hiçbir ibadeti yaptım oldu bakışıyla yapmazlar, ibadet öncesi maksadı bilir, ibadet halinde gereğini yapar ve ibadet sonrası hayatında da gereğini yerine getirirler. Bu tüm yapılan ibadetler için böyledir. 

           Bir hayatı siyasetiyle, hukukuyla, ekonomisiyle, kendi hevalarıyla veya diğer insanların hevalarıyla yaşayanlar, üç beş gün Allah’ın huzurunda ona adadığı saflığı, gafletiyle geçirmek ciddi bir bakış ve bilgi eksikliğinin sonucudur. 

           İtikaf bir iç muhasebe, bir durum değerlendirmesi, Rabbe verilen yeni ahidler, itikaf sonrasında ne yapacağının planlarını yapma, ahiret için bir hazırlık ve prova anıdır. Allah’ı her alanda sıfatlarıyla birleme, kitabı anayasa kabul edip, Rasulullahın örnekliğini tek örnek alanlar bir yılın, hatta o yaşa kadarki halini gözden geçirip ne kadar istenileni yapmış, gereği gibi bir kul ve insan olmuş, bundan sonraki yaşantısında ne gibi bir değişiklik, bir çalışma, takva, islama ve Müslümanlara, kendi ve ailesine ne gibi bir fayda sağlarımın hesabını yaparlar. Sonra bu kararlarını titizlikle uygularlar. 

           İtikaf halinde kıldığı namazlarını, kimin huzurunda olduğu bilinciyle, ne söylediğini bilerek, namazda verdiği ahidlerini düşünüp namaz sonrası yerine getirme bakışıyla hareket eder. Kulluğunun farkında olup, yeryüzüne geliş gayesini tefekkür eder ve sonuçta nereye gideceğini, ne götürmesi gerektiğini, neler götürdüğünü tefekkür eder. Kendinden sonra geriye nasıl bir eser bıraktığını, (evlat, mal, ilim, hayır getiren yollar gibi.) düşünüp bunun çalışmasını yapar. 

           Namaz ve diğer tesbihat, kur’an okuma her zaman yapılabilir, fakat dünya işlerinden bu denli uzaklaşılan bir ortamda yeryüzüne niçin geldiğini ve nereye, nasıl gideceğini tefekkür için bir fırsat bilip, Rabbiyle baş başa olma gayreti göstermelidir. Düşünüp inceden inceye tefekkür etmek insanların yapmadığı ve meşguliyetlerden yapamadığı bir haldir. Dünya tağuti sistemleri insanların düşünmemeleri için her fırsatı ve yolu denemektedirler. İnsanların hayatlarının her anlarını programlayıp düşünmelerine fırsat tanımamaktadırlar. İnsanları sürekli bir meşguliyet halinde tutmaya çalışırlar. Müminler de dahil bu suni gündemden etkilenip tefekkür edemezler. Oysa nice ayetlerde Rabbimiz insanı düşünmeye, akletmeye, kavrayıp anlamaya sevk eder. Nice tavsiyelerde bulunur. Müslümanlarda bu tavsiyeleri birbirlerine sadece söylerler. İtikaf Rabbimizin düşünüp, emrini yerine getirmek için güzel bir fırsat ve ortamdır. Dünyadan el etek çekilen güzel bir ortamdır. Bu ortamda yapılamayanların yapılması daha faydalıdır. Tefekkür halinde hayalleri, hedefleri, o hedefe giden planları, sonucun ne olduğu gibi yapılması gerekenler. Hayatın her alanında Rasulullahı tek örnek ve önder alanların itikafı ancak itikaftır. Sadece itikafta zamanını Allah’a adamaz, hayatının her anını itikaf hali gibi yaşayarak ihsan haliyle Allah’a adar. 

           Birileri mutlaka Allah’ın mescidlerinde onun bütün isimlerini gerektiği şekilde anacak, o mescidlerin tüm fonksiyonlarını kullanarak harab olmasına engel olacaklar. Bugün insanlar cami ve mescidleri bine olarak imar etselerde, işlev olarak harab etmektedirler. İşte Allah’ın (c.c) en büyük zalimlerden saydığı sınıf Allah’ın mescidlerinde, onun adını her alanda anmayan, Allah’ı ve kitabını tam tanıtmayan, peygamberi sadece ahlaklı bir insan olarak gösteren, on yıllık devlet yönetimini gündeme getirmeyenler bu yaptıkları zulmün karşılığını fazlasıyla göreceklerdir. 

           Allah’ın mescidinde onun adını anmamak, andırmamak! Sonrada o mescidleri Hıristiyanlarınki gibi günah çıkartma yeri haline getirmek! Mescid ve camide ilah ve rab Allah, çıktıktan sonra sosyal hayatta yeni oluşturulan ilah ve rablere itaate devam. Bu tamda ehli kitabın durumudur. Bu hale nice tevhidi kavramışların düştüğü bir ortamda meselenin ne kadar ciddi ve üzerinde durulması gerektiği apaçıktır. 

           Elbette Allah (c.c) kendisine hayatın her alanında teslim olana yollarını açacak ve o yolda onları sabit tutacaktır. Namazın her rekatında Fatiha suresinde doğru yolda olmak istenir, fakat namaz sonrası verilen söze ne kadar sadık kalındığı önemlidir. Yol ancak isteyene gösterilecektir.      

  • Dinde Kardeş Olmak

    Dinde Kardeş Olmak

    Din, insanların hayatlarını düzenleyen, neyin yapılıp neyin yapılmayacağının belirlendiği kurallar, ölçüler, fikirler, yasalar, ideolojiler, örfler, adetlerdir. İslam, Allah’ın sınırlarını belirlediği, siyasal, ekonomik, hukuk, eğitim, helal, haram gibi neyin yapılıp neyin yapılmayacağının ölçüsünü koyduğu hükümlerdir. İslam’ın dışında adı ne olursa olsun, kuralları nasıl oluşturulursa oluşturulsun, gerek tamamen insanın hevasından, iradesiyle ortaya koyduğu yasalar olsun, ister içine Cengiz han’ın karıştırıldığı gibi Allah’ın iradesi olan İslam’dan da hükümler alınsın hepsi tek dindir. İçinde İslam da tek hükmün olmadığı demokratik ve laik yasalar olduğu gibi, İslam adına oluşturulmuş nice yapılarda biraz İslam biraz din adamlarının kurallarını belirlediği ölçülerde durum aynıdır.

           İnsanın hayatını düzenleyen kuralların olması kaçınılmaz olduğundan, bunu kendi arzuları doğrultusunda kullanmak isteyen din adına ve siyasi alanlarda niceleri çıkacaktır. Allah’ın hükümleri karşısında kurallar ortaya koyarak yeni bir din oluşturacaklardır. Bu sapmış her toplumun sapma sebebidir. Tam anlaşılamayan durum,  yapılan bu sapma, Allah ile irade yarıştırma savaşıdır. Allah ile hüküm koymada irade yarıştırma, aklı olana, meselenin farkında olana büyük cesaret isteyen bir durumdur. Niceleri siyasi destekler verirken Allah ile iradesini yarıştırdığının farkında değildirler. Oluşturulan bu yasalar, ölçüler, din adına oluşturulan bid’a ve hurafeler savunulur, sevilir, desteklenip yaşanılır. Bu yaşadıkları artık onların dinleri olmuştur. 

           Din, okunan, bilinen değil, yaşadıklarımızdır. Yaşanılmayan teoride kalır. Her dinin kuralları vardır ve bu kurallara göre hayatlarını düzenleyen tabileri vardır. Bunlar aynı amaç, aynı hedef, aynı heyecanla bu kurallara göre tabi olurlar, birbirlerini bu kurallara tabi oldukları için sever, bir arada olurlar. Bu kuralların öğrenilmesi, beraber yaşanması, insanlara anlatılması için mekanlar oluşturulur, programlar düzenlenir. Önce fikirler oluşturulur, sonra bu fikirler gün gelip savunduğunuz sonunda da yaşadıklarınız olur. Bu da din olur. “ Hevasını ilah edineni gördün mü?” ayeti gereği niceleri fikirlerini, görüş ve düşüncelerini değerli görür, onlara göre hayatını düzenleyerek hevasına itaat edip kendini ilah yerine koyar. Hakimiyeti, yani neyin yapılıp yapılmayacağının iradesini kendinde görüp rablik iddia ederler, sonra kendi yasalarına göre yaşayıp itaat ederek kendilerini ilah yerine koymuş olurlar. 

           Allah c.c. yaratan tek Hâlıktır. Yarattıklarının ele geçirip hükmeden, duygu ve düşüncelerine sahip Mâlikidir.Yarattıkları üzerine yasalar belirleyip, çekip çevirerek terbiye eden Rabdir. Yasalarına itaat edilen ilahtır. Rab olarak ortaya koyduğu hükümleri dindir. İlah olarak yapılan itaatler, övgüler ve sevgiler ibadettir. Hak veya batıl her dinin yasa belirleyen rabbi, itaat edilen ilahı vardır. İslam, Allah’ın iradesi olan hükümlerdir. Bu hükümlere inanan mü’min, bu hükümlere göre yaşayanlar ise müslümandır. Mü’min, Allah’a ve onun iradesi olan Kur’an’a güvenip, hayatının her alanını Allah’a ve kitabına teslim edendir. Müslüman ise, güvendiği Allah’a ve onun kitabına göre hayatının her alanını yaşayarak düzenleyendir. Her dinin tabileri, o dinin kardeşleridir. “ Küfür tek millettir.” Yani tek din sahibidir. Aynı dine inananlardır. Bütün insan iradesine dayanan dinler, Allah katında tek dindir. Hepsi de o tek dinin kardeşleridir. Bütün Yahudiler, Hıristiyanlar, Hindu ve Budistler, laikler sosyalistler, faşistler, demokratlar, kapitalistler v.b. aynı dinin mensuplarıdır. 

           Allah katından gönderilen ve her peygambere vahyedilen dinin adı İslam’dır. İslam da kardeş olmanın ölçüsünü, İslam’ın ölçülerini belirleyen Rabbimiz bildirmiş, “ Ancak inananlar kardeştir.” ölçüsüyle sınırlarını belirlemiştir. Ancak inananlar kardeştir, ama niceleri bende inanıyorum der ve kendini mü’minlere kardeş görürler. Mesele, mü’min kimdir? İmanın ve mü’minin ölçüsünü kim belirlemiştir? Her cemaate ve topluluğa göre bir din ölçüsü ve o ölçülere göre inanıp hareket edenler kardeş kabul edilirler. Bu Allah ile irade yarıştırıp, sonra mü’miniz ve müslümanız diyenlerin bir hastalığıdır. Kendilerince Allah’ın dininde nasıl kardeş olunacağını ve kimlerin kardeş olacaklarını belirlerler. Oysa Rabbimiz ancak mü’minler kardeştir buyurur ve her vasfı bildirdiği gibi mü’minlerin de vasıflarını kitabında bildirmiştir. 

           “ Ey İman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir fırkaya itaat ederseniz, sizi imanınızdan sonra kâfir yaparlar.” (Ali İmran/100) İman edenler, Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birleyenler, Kur’andan başka ölçü kabul etmeyen, Rasulullah’dan (s.a.s) başka güvenip örnek ve önder kabul etmeyenlerdir. Kitap verilen Yahudi, Hıristiyan ve kendilerini İslam’a nispet edip ehli kitap gibi, gerek dini gerekse siyasi olarak yaşayanlara din adına ve siyasi alanlarda tabi olursanız, sizi imanınızdan sonra küfre sokarlar. Kendi küfür dinlerinde sizi kendilerine kardeş yaparlar. Siz farkında olmadan laik, demokrat, kapitalist olursunuz, o dinleri savunur ve destekler hale gelirsiniz. Önce meyil, sonra savunma, daha sonrada destekleyip yaşayarak devam edersiniz. 

           Mü’min; Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birler, hayatına yasa belirleyip, çekip çeviren ve terbiye eden olarak Rab sadece Allah’ı kabul eder. Onun hükümlerine sadece itaat eder ve yaşar, sadece onu över ve çok severek onu ilah kabul eder. Hayatının tek hâkimi, tek söz sahibi, duygu ve düşüncelerine yön veren tek Malik, hayatını çekip evirerek yöneten tek Melik kabul eder. Sığınılan, yardım istenilen, koruyup gözeten, emredip yöneten tek Veli kabul eder. Güvenerek hayatının her alanını teslim ederek Vekil olarak da sadece Allah’ı kabul eder. Bütün isim ve sıfatlarını böylece Allah’a has kılar. Sonra Allah’ın iradesi olan Kur’an’ı hayatının her alanında tek yasa, tek ölçü, tek sınır belirleyen, tek yaşanılan ölçü olarak güvenip, hayatının her alanını bu hükümlere güvenip teslim eder. Sonra, Rabbimizin size güzel örneklik vardır dediği Rasulullah’ı hayatının her alanında iman, ahlak, toplumsal ilişkiler ve ibadetlerde tek örnek, siyasal alanlarda tek önder olarak güvenip hayatını onun örnekliğine teslim eder. Görmediği ahiret için Rabbinin vahyine güvenip dünya hayatının her alanını ahiret için düzenleyendir. Mü’min sınırlarını Rabbimizin iradesiyle belirlediği kişidir. “ Allah ve Rasulü her hangi bir konuda hüküm verdiği zaman inanan mü’min erkek ve kadınların bu konuda seçme hakkı yoktur. …” (Ahzab/36) Hükmü gereği iradelerini güvenip vahye teslim edenlerdir. Mü’min, hayatın her alanında Allah’a güvenip yaşayandır. Elinden ve dilinden gelenler konusunda kendisine güvenilen, insanları kendisinin Allah’a güvenip teslim olduğu gibi onların da Allah’a güvenmeleri için davet edendir. Bu vasıfta olanlar kardeştirler. 

           Mü’minler içinde niceleri de en doğru, en iyi biziz bakışlarıyla hareket edenler mevcuttur. Dışladıklarınız, yokmuş gibi davrandıklarınız Mü’min iseler kardeşlerinizdir. Mü’minin ölçüsünü ve kardeşlik haklarını da siz belirlemediniz. Herkesin biziz dediği bir yerde biz kim, bizden kasıt kimleri içeriyor. Sizin cemaatte ve sizin hocaya tabi olanlarsa, o bizi iyi düşünün? Yani biziz dediğinizin içinde ben ve biz yoksak, siz o biz dediğinizi bir kez daha Kur’an ve sünnet ölçüsünde düşünün. Her topluluk biz doğruda, hakta olan ve kurtulanlarız demektedir. Yahudiler biziz, Hıristiyanlar biziz, hindusu budisti, şiası, sünnisi, tarikatcısı, particisi, cemaatlısı, cemaatsizi her topluluk doğruda biziz demektedir. Doğruyu ve doğruda olanları kim belirleyecek. Siz kendi payınıza ümmet bilinciyle ve mü’minleri kardeşiniz olduğu bakışıyla hareket edin. “ İçinizden hayra davet eden, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler bunlardır.” (Ali İmran/104) Ayetinin gereğini yapın ve yaşayarak şahid olma vasfını siz ortaya koyun. Elbette her dönemde olduğu gibi Mü’minlere bugünde önderler ve örnekler lazımdır. Fert ve cemaat olarak. “ Mü’min, insanların elinden ve dilinden emniyette olduğu kimsedir.” Hadisi gereği sizin elinizin ortaya koyduklarından güvende olunması gerektiği gibi, dilinizin ortaya koyduğu, gıybet, iftira, yalan, hased, kırıcı sözlerden de güvende olmaları gerekir. Bu iyi mü’min olmaktır. Daha iyi bir mü’min, elinden ve dilinden insanların zarar görmedikleri gibi, elinin ortaya koyduklarından ve dilinin anlattıklarından faydalı olunandır.       

           Mü’minlerin vasfını Rabbimiz ayetlerinde bildirir. “ O iman edenler sözün en güzeline (tevhid kelimesine) hidayet edilmişler ve hak yoluna (İslam dinine) iletilmişlerdir.” ((Hac/24) Sözün en güzeli elbette Allah’ın iradesi olan Ku’anın ayetleridir. Niceleri İslam adına din adamlarını bid’a ve hurafelerini, siyasi liderlerinin sözlerini, fikir adamlarının düşüncelerini kabul eder, onlara göre hayatlarını düzenler ve savunurlar. Sözün güzeli olarak onların sözlerini görür, sözleri üzerine söz ettirtmezler. Sadece Allah’ın kitabına tabi olan hidayete ulaştırılmıştır. Hayatında ölçü olarak yaşadığı Allah’ın kitabıyla da İslam’a iletilmiştir. 

           Yine, “ Onlar, o mü’minlerdir ki, eğer kendilerine iktidar olma imkanı versek, namazlarını dosdoğru kılarlar, zekatlarını verirler, iyiliği emrederler, kötülüğü yasaklarlar. İşlerin neticesi Allah’a döner.” (hac/41) İktidar olduklarında namazlarını dosdoğru kılarlar. Namazda itaat ettikleri Rab ve ilah olan Allah’a namaz sonrası da teslimiyetlerine devam ederler. Vergi değil zekat toplar ve bunları emredilen yerlere harcarlar. İslam’ın iyi dediğini yayar, men ettiklerini de yasaklarlar. Bugün bunların tam tersi, bir asırdır İslam toplumunda yapılmakta. İslam’ın yasakladığı her şey mübah kabul edilmekte veya mübahmış gibi davranılmaktadır.    

           “ Rahmanın kulları o kimselerdir ki, yeryüzünde tevazu ve vakar ile yürürler. Cahiller kendilerine laf atıp sataştıkları zaman selametle derler.” (Furkan/63) Bugün ellerindeki imkanlarla ve maddi güçlerle kibrinden geçilmeyen niceleri! İmanın tevazusu ve kafirlere karşı vakarlı olma vasfı mü’minlerindir. Cehaletler karşısında selam der geçerler. Ellerinde imkan olmadığından böyle. İmkan varken selam deyip geçmezler. Mü’min, kardeşlerine karşı tevazulu olandır. 

           “ Onlar ki büyük günahlardan ve hayâsızlıklardan kaçınırlar, öfkelendikleri zaman affederler. Rablerinin davetine icabet ederler. Namazı dosdoğru kılarlar, işlerini aralarında istişareyle yürütürler. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan infak ederler ve saldırıya uğradıkları zaman yardımlaşarak karşı koyarlar.” (Şura/37-39) Büyük günahlardan sakınıp, hayasızlık yapmaz ve öfkelerini mü’minlere karşı yenerler. Öfkelenmeyi unutanlar bunca şirkin içinde suskundurlar. Ama iş mü’minleri eleştiriye ve kızmaya geldiğinde şediddirler. Birbirlerine kardeş olanlar işlerini istişare ederek ve aldıkları kararlara uyarak bir arada olurlar. Kardeşlerine saldırı yapıldığında savunur ve beraber hareket ederler. Ulaşamadıkları yerlerdeki kardeşleriyle dualarıyla yardımlaşırlar. 

           Dinde kardeş olanlar, Allah için birbirlerini severler. “ Benim için birbirlerini sevenler nerede? Gölgemden başka gölge bulunmayan bugün onları ben gölgelendireceğim.” (Müslim) Siz, kıyamet gününün dehşetini ve sıkıntısını düşünün ve Rabbimizin dünyada benim için birbirlerini sevenler nerede dediği zaman, siz bu sözün muhatabı mısınız? Mü’mini kardeş kılıp hareket etmenin sonucu kazanacağınız mükâfatları düşünün. Yine “ Benim için birbirlerini sevenlere peygamber ve şehidlerin gıpta edeceği nurdan minberler vardır.”(Tirmizi) Gıpta edilecek bir amel olan dinde kardeş olup Allah için kardeşini sevme. Bugün gerçekten tam anlaşılmayan ve uyulmayan bir vasıf. 

            Mü’min kardeşlerine dünyalıklar için küsmez ve basit sebeplerle onları terk etmez. “ Birbirinizle alakayı kesmeyiniz, birbirinize küsmeyiniz, birbirinize buğz etmeyiniz, birbirinize hased etmeyiniz, size emrettiği şekilde kardeş olunuz.” (Müslim) Hadis de bildirilen vasıflar sanki bu zamanın mü’minlerine tavsiye edilmemiş gibi davranılır. Veya sadece kendi topluluklarını kardeş bilip, kalanlara buğz eder, küşer, dışlar, gıybet ve hased eder.  

           Mü’min kardeşlerine karşı eksikliklerinde hoşgörülü ve affedici olandır. “ … Öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını affederler, Allah iyilik yapanları sever.” (Ali İmran/134) İnsan kusur yapabilir, öfkeye sebep olacak hatalar da bulunabilir. Allah c.c. mü’minleri kusurlarıyla kulluğa kabul ederken, siz de Mü’minleri hatalarıyla kardeşliğe kabul etmeniz gerekir. Elbette kardeşiniz de hatalarında ısrar etmemelidir. Mü’min örnek ve şahid olarak etrafında zamanın örnekliğini ortaya koyar. Yaptıklarının iyilik olduğunu ve ahirette bir karşılığının olduğunu bilmelidir. Kardeşlerini güler yüzle karşılar ve onlara nasihat eder. “ Kardeşini güler yüzle karşılama iyiliğini bile küçük görme.” (Müslim) Kısacık dünya hayatında her fırsatı ahiret kazanımına çevirip, kardeşe yapılan tebessümün bile karşılığını alma bakışında olandır mü’min. 

           “ Sen hatırlat. Şüphesiz ki hatırlatmak mü’minlere fayda verir.” (Zariyat/55) Hatırlatın, ancak mü’minler kardeştir, kardeşlerin birbirleri üzerinde hakları vardır. Yukarıda bir kısım vasıfları bildirilen mü’minler, birbirlerine bu vasıflarla kardeşlik ortaya koymalıdırlar. Bu vasıfların yayılmasını sağlamalı ve tavsiye etmelidirler. Kardeşliklerin gerçek anlamda unutulduğu ve yapılmadığı bir ortamda mü’minlere hatırlat, hatırlatmak mutlak fayda verecektir. Elbette önce sen yap. Asır suresinde, iman, salih amel ve sonra bunları tavsiye et diye bildirildiği gibi. Yine, “ Kendi için sevdiğini kardeşi içinde sevmeyeniniz (tam) iman etmiş olamaz.”(Buhari-Müslim) Elbette ki gerçek mü’minin bir vasfı. Çok azı hariç, ben batacağıma sen bat, ben var olayım yeter, benim olmadığım yerde kim olursa olsun bakışları. Mü’min, kendi için sevdiği imanı, ilmi, maddi imkanları kardeşi içinde isteyendir. 

           Mü’min, kardeşlerine daima iyilikte ve gerektiği kadar fedakarlıkta bulunur. “ Kişi kardeşine zalimde olsa mazlumda olsa yardım etsin. Zalimse ona engel olsun, bu ona yardımdır. Mazlum ise ona yardım etsin.” (Müslim) Bugün birbirine hakların tam yerine getirilmediği bir ortamda her yapılan veya yapılmayan zulümler vardır. Kardeşinize yapmamanız gerekenleri yapar, yapmanız gereken kardeşlikleri de yapmayarak zulmedersiniz. Birbirlerine elleriyle ve dilleriyle yaptıkları nice zulümlere engel olmak mü’minlerin birbirleri üzerindeki kardeşlik haklarındandır. Yine, mü’minler kardeşleri hakkında gıybet etmez ve onları çekiştirmezler. “ Kimse kimseyi çekiştirmesin. Hangi biriniz ölü kardeşinizin etini yemekten hoşlanır. Ondan tiksinirsiniz. Allah’dan sakının, Allah tevbeleri daima kabul edendir, acıyandır.” (Hucurat/13) Bugün kıskanma sonucu haset ve biz daha doğruyuz bakışları sonucu kardeşlerini çekiştirip gıybet etme hastalıkları yaygındır. Farkında olmadan mü’minler birbirlerinin arkalarından tiksinilecek bir vasıf olan gıybeti yapmaktadır. 

           Kardeşleriyle münakaşadan rahatsız edici şakalardan sakınıp, vaadinde durmalıdır. Kardeşlerini kendine tercih edecek kadar cömerttir. “ Kardeşinle mücadele etme. Şakada iftira etme ve yerine getiremeyeceğin vadi verme.” (Buhari) Birbirlerine kardeş kılınanların kafir ve müşriklerle uğraşmaktan, onlardan sakınmaktan kardeşleriyle uğraşacak vakit bulamamaları gerekir. Kendilerini ilgilendirmeyen nice meseleleri tartışıp, kalpler kırılır, sonrasında iftiralar ve yalanlar gündeme gelir. Yine, “ Mü’minden başkasını arkadaş edinme. Muttakiler dışında kimse senin yemeğini yemesin.” (Ebu Davut-Tirmizi) Mü’minler kardeştir ve onlardan başkası senin sırdaşın, yardımcın ve arkadaşın olmasın. Mü’minler Kur’na ve sünnete göre hareket eden muttakidir. Bunlarla yiyeceklerini paylaş emredilir. 

           Mü’min, dünyanın neresinde olursa olsun kardeşlerinin gıyabında onlara dua eder. “ Kabul (edilmesi açısından) duaların en süratlisi insanın bir başka birine onun arkasından yaptığı duadır.” (Buhari) Mü’minin en güzel vasıflarından biri, din kardeşinin gıyabında onun işi, ailesi, iman ve İslam üzere kalması, hatalarının affı için dua etmesidir. Bu vasıf gıyabında dua eden mü’min ile Rabbi arasında riyasız bir durumdur. Bu vasıf kardeşlikleri daha da güçlendirir. Mü’minler kardeştir, fakat siz bunu göstermezseniz, gereğini yapmazsanız, sadece bilgi olarak kalır. İslamın emrettiği nice vasıfları hayatlarında birbirlerine gösterenler kardeştir. 

           Bugün dünyada bunca şirkin, küfrün, haram ve zulümlerin yayıldığı bir ortamda, birileri bu şirk ve haram zulumatlarından çıkıp iman edip İslam’a teslim olacak, siz ona sırt çevireceksiniz. Emin olması gereken sizin elinize ve dilinize teslim olacak, ama sizden emin olamayacak. Hatalarını düzeltmek gerekirken elinize geçirdiklerinizle ve dilinize geçirdiğiniz bilgilerle onu dünkü küfrün içine ve cehenneme atma yarışında olacaksınız. İmanın ölçüsünü ve mü’minin sınırlarını Rabbimiz belirlemiştir. Öğrenme aşamasında yapılan hatalar, zaruretlerde meydana gelen ve bazılarının düştüğü durumlara sabredemeyenler, gün gelip aynı durumları yaşadıklarında kendilerine çıkar yollar ararlar. Rabbimiz, “ Seni onların başına bekçi kılmadık” ve “sen zorba değilsin” buyurarak mü’minlere sınır koymuştur. İnsanları zorla mü’min ve müslüman yapamazsın ve herkesi araştırıp gözetleyen bekçi de kılınmadın buyrulur. “Tecessüs yapmayın” yani casus gibi insanların gizliliklerini araştırmayın ki sonra gıybet etmek zorunda kalırsınız. Elbette ki mü’minler de vazifelerini yapacaklar. Basit mazeretlere de sarılmayacaklardır. 

           Rabbimizin size kardeş kıldıklarını siz araştırıp, sorgulayıp dinden çıkartmadan kardeş kabul edip, haklarını ona teslim etmeniz gerekir. Sizi kimin kardeş kıldığını önce bir düşünün. Sonra Rasulullah’ın (s.a.s)ve ashabının nasıl bir kardeşlik oluşturduğuna bir bakın. Bizim bu sertliğimizi, rahat olarak dışlamamızı, kabahat aramamızı Rasulünün örnekliğinde bulun. Mekke dönemine bir bakın, mü’minlerin aralarında en ufak bir tartışma, ihtilaf, kavga, hata arama, dışlama, boş meselelerle tartışma arayın bulun. H.z. Nuh’un dokuz yüz elli yıllık hayatına ve nice şirkin hakim olduğu yerlerde mü’minler arasında bir ihtilaf bulun. Şirkin ve küfrün hakim olduğu, mü’minlerin zayıf kaldıkları ortamlara bir bakın, kardeşliklerinde bir hata ve ihtilaf var mı? Demek ki bazıları yaşadıkları ortamı İslam zannediyorlar veya olmadığının daha farkında değiller ki, Medine de rahata kavuşanlar gibi birbirleriyle uğraşabilecek vakit bulabiliyorlar. Ya da kızıl denizi geçen ve şımaran İsrail oğulları gibi, firavunun yanında dünkü zilletlerini unutmuş haddi aşmışlar. Mekke de müşriklerle uğraşmaktan ve İslam’ı yaşama mücadelesi vermekten kendileriyle uğraşmaya vakit bulamamışlardır. Bizim ne kadar boş vaktimiz var ki, birbirimizle uğraşabiliyoruz. 

           Allah için siz h.z. Lut’u düşünün. Yaklaşık otuz yıl, şirkin içinde ve haramların yayıldığı bir ortamda selam verecek, kardeşim diye sarılacak, beraber Allah’ın ayetlerini okuyup anlamaya çalışacak, beraber namaz kılacak bir tane mü’min erkek bulamamıştır. Sizin bıktığınız, dışladığınız veya farkında olmadığınız bir kardeşi h.z. Lut, daveti boyunca bulamamıştı. H.z. Nuh’u düşünün, dokuz yüz elli sene sonra bir kişiyi daha İslam’a kazansaydı siz onun sevincini düşünün. Roma döneminde H.z. İsa’nın getirdiği İslam’a iman eden ashabı uhdud (mağara arkadaşları) imanları gereği bulundukları makamları, yerleri, ailelerini terk edip kardeşlik örnekliği ortaya koymuşlar. Mekke de bir kişinin daha şirkten İslam’a katıldığındaki sevinçlere bir bakın. Sonra da siz, etrafınıza bir bakın, size kardeş olmuş ne kadar mü’min var. Önce mü’min eşin, çocuğun ve mü’min kardeşlerin olmasına şükredin ve kıymet bilin. Önceki örnekleri tarih diye okursanız, etrafınızdaki mü’minlere bakışınız elbette gereği gibi olmayacaktır. 

           Bir ömür, bir tek ümmeti olmayan, yıllarca davet edipte bir tane mü’min kardeş bulamayan peygamberleri düşünün, etrafınızdaki mü’minlere bakıp Rabbinize şükredin. Size bir kişiyi hidayetiyle doğru yola ulaştırıp kardeş kıldığı için. Mü’min kardeşinize teşekkür edin, Allah’ın iradesine teslim olup mü’min ve Müslüman olarak size kardeş olduğu için. Önce size bir kardeş kılındığı için Rabbinize hamd ve şükredin, sonra kardeşinizin hataları varsa eleştirin. Önce bedeninizdeki verilenlere şükredin, sonra ağrılarına sızlanın, çocuğunuzun olmasına şükredin varsa sıkıntısı eleştirin, kızın. Önce bir şeyin varlığının farkına varıp şükredin, sonra şikâyet edin. Kardeş bulamayan peygamberleri düşünüp, sonra mü’min kardeşlerinizin hatalarına kızın, şikâyet edin. Size bahşedilen kitaba, imana, İslam’a, ilme, takvaya ulaşamayan, bulup anlayamayan nicelerine bakın ve durumunuza şükredin.

            Şirkin hâkim olduğu yerlerde mü’minler arasında ihtilaf, tartışma olmasa da, bugün bu anlaşılmamış ve yapılmamaktadır. Bugünkü ortamda sorun da varsa ayetin emri gereği aralarını bulun. “ Muhakkak ki mü’minler ancak kardeştirler. O halde kardeşlerinizin arasını düzeltip barıştırın. Allah’dan korkun ki, merhamet olunasınız.” (Hucurat/10) Bugün İslam toplumuna bakın, gerçekten mü’minler mi? Dinde kardeş olmuşlar mı? Sonra neden zillet içinde, perişan olarak Allah’ın merhametten uzak kaldıklarını düşünün. Kimsenin kimseleri beğenmediği bir ortamda, kim doğru yolda, kim kardeş hukukuna riayet ediyor, ümmetin birliği için çalışıyor, ancak kur’an ve sünnet ölçüsünde adaletli olarak meseleye bakanlar bunları görecektir. Siz vazifenizi yapın ve kardeşliğinizi gösterin, sorun yapmayanın olsun. Ahirette birileri mutlaka kardeşlikleri yapmadığının hesabını verecektir. Hesabı veren siz olmayın. Allah’a karşı bir mazeretimiz olsun, biz vazifemizi yaptık diye.

                                                                                                                Recep Arslan 

  • Namazı İkame

    Namazı İkame

            Her inancın, yani her dinin kendine has ibadet şekilleri vardır. Hayatın her alanında yapılan her fiil ve eylem birer ibadettir. İbadetler birer itaattir. İtaat ise Allah’ı ilâh kabul etmektir. Çünkü itaat edilen, sevilip övülerek ilâhları olur. İnsanların iradelerinden çıkan yasaların da kendine has ibadet ve itaat şekilleri vardır. O kurallara itaat etmek, hükmü belirleyenleri ilâh kabul etmektir. Allah’ın belirlediği yasalarında ibadet şekilleri vardır. Bu ibadetlerin en önemli olanı ve her gün itaat edileni namazdır. Mü’minlerin günde beş kez Rablerine itaatlerinin göstergesi ve ahidlerinin yenilenmesidir, namaz. İnsanların koydukları yasalara bilerek, severek itaat edenler, Allah’ın belirlediği ibadetleri boynun borcu, yapmak zorundayız, yapmazsak ne derler, yaptım oldu, benden bu kadar düşünceleriyle sırtlarında yük kabul edip, bir an önce üzerlerinden atıp kurtulma bakışındadırlar. 

           Bir mü’min bakışıyla, Rabbimizle bizi günde beş kez buluşturan, namazda Allah’ın yüceliğini, insanın ise acizliğini ortaya koyan, Allah ile bir ahidleşme ve yakınlaşma olan namazı, ne kadar sevebiliyoruz? Yiyecek ve içeceklerden alınan haz kadar, onlara duyduğumuz ihtiyacı namaz içinde duyabiliyor muyuz? Akledene, ezan bir müjdeyi ve kavuşmayı haber verir. Alemlerin Rabbiyle buluşturan bir ibadettir namaz. Rasulullah (s.a.s.) “ Kişi, namazda ne söylediğine dikkat etsin. Çünkü o Rabbiyle konuşmaktadır.” buyurmuştur. Abdest, Rab ile buluşmaya bir hazırlıktır. Peki biraz sonra Allah ile buluşacağımızın heyecanını taşıyor muyuz? Yoksa eskilerin gereğini yerine getirip ikame ettikleri namazları, bizler, sadece söylemekten öte bir şey yapamıyor muyuz? Zamanın gençlerinde, ahlak ve ibadetten yoksun az bilgi, çok konuşma, boş eleştiri ve tartışma gibi hastalık ve bakışlar mevcuttur. Nice tartışmaların, muhabbetlerin son anlarında aradan çıkarılmaya çalışılmıştır namazlar. Tartışmalardan zaman bulamayıp cem edilen namazlar… Tartışmaları, eleştirileri, kendi fikirlerini namazın üstünde tutan bakışlar. Elbette ki zamanın nesillerine, hayatın her alanında örnek olacak şahidlere ihtiyaç vardır. “ İçinizden iyiliği emredip, kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler bunlardır” ayetinin gereğini birilerinin yapması gerekmektedir. 

           Kur’ân’da, namazı kılın değil de ikame edin emredilir. Namazın gereğini yapıp, ayakta tutmak. Kame, ayağa kalkmak, ikame etmektir. Her mü’minin sorgulaması gereken namaz bize ne verdi, hayatımızda ne gibi bir değişiklik yaptı? Namaza başlamadan önce ve bittikten sonra bizde ne gibi bir değişiklik oldu? Rasulullah (s.a.s.) “ Namaz dinin direğidir” buyurmuştur. Dinin direği olan namazı siz dik tutmalısınız ki, o namaz da sizin hayatınızı dik tutsun. Namazda ne söz veriliyor ki, o namaz dininize direk olabiliyor? Namazda verilen sözler namaz sonrası yerine getirilmeli ki, o namaz kişinin hayatının direği olsun. Toplumda, namaz kılan insanlara bakıldığında, kılınan namazların ne kadar şuursuzca ve adeten kılındığı ortadadır. Namazda, Allah’ın huzurunda olanlar, namaz sonrası Allah ile irade yarışında girerler. Hüküm koyma ve hakimiyet mücadelesi verirler. Bu namazlar adeten, kılmak zorunda olunduğundan kılınmaktadır. İkame edilmemiş ve ne sözlerin verildiği bilinmeyen namazların insana ve topluma bir fayda vermediği ortadadır. 

           Toplumda namazın etkisi ortadadır. Nice nafile ve teheccüt kılanlar, tesbihatlar devirenler, niçin Allah’ın isim ve sıfatlarını siyasilere ve din adamlarına vererek şirkten kurtulamamaktadırlar? Namaz mı onları değiştirmiyor, yoksa kıldıkları namaz, emredilen namaz mı değil? Ya namazın bizlere verdiği farkındalık ve değişim… Bir fark görülmüyorsa, o namazın gözden geçirilmesi gerekir. Namazlarda alınamayan lezzetler, sohbetlerde, tartışmalarda, konferans ve toplantılarda aranır olmuştur. Geziler, organizasyonlar, değerli kılınan hocaların konuşmaları, misafirlikler hep namazın önünde ve önemli olmuştur. Ne yazık ki namaz bunların arasına sıkıştırılmış, biran önce kurtulunması gereken bir yük görülmüştür. Birinci iş namaz olmadıktan sonra, hayatlarda ciddi bir değişiklik olmayacaktır. Ne yazık ki bu işleri yapanlar, İslâmi şuuru yakalamış Müslümanlardır. Çok büyük hedefler konuşulurken, cihaddan bahsederlerken, alemlerin Rabbiyle namazda baş başa olma ikinci plana bırakılmıştır. Allah ile irtibatı en iyi sağlayacak olan namaz, nicelerine yük olmuştur. Sadece farzlara has kılınıp, beş on dakikalara sıkıştırılmıştır. Dünyalık işlerin arasında ne kılana ne de etrafına etkisi olmayan, şekilden ibaret nice namazlar… Elbette namazlarda alınamayan tatlar, başka yerlerde aranır oldu. Namaz nicelerinin kalbini, beynini ve ruhunu dolduramadı, doyuramadı. Mutlaka istisnalar vardır ve olacaktır…

            Namazın hakkını verebilmek! İnsan aciz ve zayıf yaratılmıştır. Birine boyun eğilecek, el açılacak, diller yalvaracak, bel bükülecektir. Bu, ya Allah’a ya da siyasî ve din adına oluşturulanlara yapılacaktır. Dünyevi ilimlerle uğraşanlar insanın nasıl yaratıldığını araştırmışlar, fakat niçin yaratıldığını sorgulamamış, araştırmamış ve akletmemişlerdir. Rabbimiz Allah, Zâriyat Suresi’nde “Ben, insanları ve cinleri bana ibadet etsinler için yarattım.” buyurur. Yani hayatlarının tüm alanlarında benim belirlediğim yasalara göre yaşayıp, itaati yalnız bana yapsınlar, diye emreder.İbadet etmek, bir fikir ve düşünce değil, bir fiil ve eylemdir. İnsan için en büyük izzet, Allah’a itaat ederek yapılan kulluktur. İtaat, birine köle olmaktır. Allah’a yapılan itaat, insanı meleklerden bile üstün kılarken, Allah’dan başkasının hükmüne itaat edenlerin kölelikleri, onları hayvanlardan bile aşağıya indirir. Allah (c.c.), kendisine itaat edenlere Mü’min, Müslüman, Muttaki, Muhsin, Sıddik, Mücahid ismini vermiştir. Peygamberler dahil herkesin ulaşabileceği en güzel makam ubudiyet, yani itaat ve kulluk makamıdır. Nicelerinin anlayamadığı… 

           Namaz, Allah’a en güzel kulluk olan itaati ifade ettiği için bütün ümmetlere farz kılınmıştır. Sahabelerin içinde zina eden, içki, içen, iftira eden olmuştur, fakat namazı terk edenin örneği yoktur. Münafıklar bile kafirlerden sayılmamak için namazı terk etmemişlerdir. Cihad bile Allah’a ibadet olan itaati daha güzel yapabilmek içindir. Kur’ân, “ebrar” olan, iyi insanlardan bahsederken, “namazı kılanlar” buyurur. Kur’ân ve sünnetlerde, bir kısım günahların affolunacağına dair haberler mevcutken, namazın affolunacağına dair bir haber yoktur. Dolayısıyla namazı terk eden, hesabını verecektir. Müddessir Suresi’nde cennetlikler ve cehennemlikler arasındaki konuşmalar anlatılırken, “Cehennemlikler, biz namaz kılanlardan değildik” derler. Hangi namaz kılan ve nasıl kılan? Hadiste Rasulullah (s.a.s.) “ Kıyamet günü, Kevser havzı başında ümmetim bana yaklaştırılır. Ben, onları abdest uzuvlarından tanırım. Tam benim yanıma gelirlerken melekler onlara, sizler buraya giremezsiniz derler. Ben, onlar benim ümmetim derim. Melekler, sen onların senden sonra dini nasıl tahrif ettiklerini bilmiyorsun, onlar eski küfürlerine döndüler, derler.” (Buhari- Müslim) Kim bunlar? Kıyamet günü namaz kılmış da Rasulullah’ın Kevser havzından kovulanlar… Kimse, bu hadiste bildirilenlerin kendileri olacağını düşünmemektedir. İslâm’ın içinde, namaz kılmış bu topluluğun içinde olanlar kimlerdir? Allah ile hakimiyet yarışında olan ve nasıl yaşayacağımızın hükmünü koyma hakkı ancak bize aittir, diyenlerin namazları onlara ne fayda sağlayacaktır!.. 

           “ Kişi ile şirk arasındaki şey sadece namazdır. Onu terk edince şirk koşmuştur.” (ibni Mâce) Yine “ İman ile küfür arasındaki şey sadece namazı terktir.” (Müslim) Yine “ Rasulullah’ın ashabı namazdan başka hiçbir amelin terkini küfür olarak görmezlerdi.” (Tirmizi) Namazı terk eden müşrik kabul edilirken, ya da kafir ve müşriklerle mü’minlerin arasında görsel olarak namaz ayırım yaparken, bugün namaz kılan fakat şirkin içinden çıkamayan milyonlar… Namaz, bu kadar ayırım yaparken, bugünün insanlarında yapmıyorsa, kılanlarda bir problem vardır. Bugünkü toplumda, eğer inkar etmediği müddetçe mükellefiyetleri, yani ibadetleri terk edebilir bakışı hakimdir. İnandık demeleri yeterli sayılmıştır. O zaman şu mantıkla bakılırsa, helal saymadığı müddetçe bütün haramlar kötülükler işlenebilir!.. 

           Namazın dinde önemli bir yeri vardır. Rasulullah (s.a.s.) buyurdu ki, “Namazın dindeki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir.” (Taberi) Namazı, gereği gibi kılmayanların hâli, bedende baş olmayan vücut gibidir. Başı olmayan İslâm toplumunun hâli de ortadadır. Aklını ve irâdesini kullanmayan ve bir başkasına veren insanların, düştükleri durumda ortadadır.. Meryem Sûresi’nde Rabbimiz, “ Sonra, onların ardından öyle bir nesil geldi ki, namazı terk ettiler ve şehvetlerine uydular. Onlar, bu taşkınlıklarının karşılığını mutlaka göreceklerdir. Fakat tevbe edip iman eden ve salih amel işleyen bunun dışındadır. Bunlar cennete girecekler ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaklardır.” buyurmuştur. (Meryem/59-60) Bugün de aynı nesiller türemiştir. Namazı tamamen terk eden fakat Müslümanlıktan da vazgeçmeyen nesiller var olduğu gibi, namaz kılıp da aklen ve ruhen namazda olmayan nesiller de türemiştir. 

          Namazda bedenin, aklın ve ruhun yerine getireceği unsurlar vardır. 

           Namazda bedenin yerine getireceği unsurlar. 

          Kıyam; her insan, her inanç sahibi itaat ettiği, ibadet kastıyla yöneldiklerinin karşısında kıyamda durur. Ya Allah’a namazda kıyam, ya da veli edindiğine, siyasi liderine, komutanına, müdürüne yapılan kıyamlar, saygı duruşları v.b. Bu yapılanlar, saygının, sevginin ve korkunun göstergesidir. Rükû; saygı ve itaat göstergesinin bir üst kısmı. Sevip değer verdiğinin karşısında bel bükmek. Rabbimiz ayette “Rükû edenlerle beraber olun” emreder. Rükû edenlerle beraber olun, yani Allah’a hayatın her alanında onun iradesi olan Kur’ân’a itaat edenlerle bel büken mü’minlerle beraber olun emredilir. Secde, ubudiyet (kulluk) olan itaatin en son ve üstün mertebesidir. Kişinin karşısındaki zatı yüceltmesi, kendisini küçümsemesinin en son noktası. Ayağını koyduğu yere, en değerli organı olan başını, Rabbine itaat için koyar. Ka’de-i âhire, (son oturuş). Diz çöküp boyun bükerek kendini küçültme eylemi. Tarih boyunca nice liderlere, krallara, meliklere, din adamlarına yapılan bu eylemler bugünde yapılmaktadır. Mü’min ise bunları sadece Allah’a yapar. Mü’minlerin teslim olup, Müslüman olduklarının göstergesidir. 

           Namazda dilin yerine getireceği unsurlar:  

           Tekbir; Allah’ı tek büyük kabul etmektir. Bunu namaz içinde ve dışında bir mü’min sürekli yapmalıdır. Namazda her rüknü yaparken söylenen söz, “Allahu Ekber’dir”. Allah tek büyüktür. Peki sorulsa, nede tek büyük? Hayatınıza yasa belirleyip, o yasalarla çekip çeviren eğitip terbiye eden Rablikte tek büyük mü? İtaat edilip, hükmüne tabi olunan, çok övülüp sevilen İlâhlık da tek büyük mü? Sığınılıp yardım istenen, sırdaş olan, koruyup gözeten, emredip yöneten veli olmada tek büyük mü? Güvenilip hayatın idaresi teslim edilen vekil olmada tek büyük mü? Bütün isim ve sıfatlarında Allah (c.c.) tek büyük mü diye nicelerine sorulur. Tek büyük denilen Rabbimizin insanların hayatları üzerinde tek büyük müdür? Namazda sözle Allah’u ekber, Allah tek büyük diyen, namaz sonrası hayatında etkili dinî ve siyasî nice büyük kabul ettikleri vardır. İtaat, sözle değil fiillerle ve amellerle gösterilir. 

           Kıraat; Allah ile konuşma, bir misak, bir antlaşmadır. Namazda kiminle konuşulduğu ve ne sözler verildiği çok önemlidir. Namazın her rekatında Fâtiha Suresi’nde alemlerin Rabbine nice sözler verilmektedir. Ancak sana ibadet eder, yani yalnız sana itaat eder, senin yasalarına göre hayatımızı düzenleriz. Bize şah damarımızdan daha yakın kabul ederiz. Ancak senden tüm yardımları isteriz. Senin sınırlarını belirlediğin ve Rasulünün hayatıyla örnek olarak ortaya koyduğu doğru yolu isteriz. İstediğimiz doğru yol, kendilerine nimet verdiklerin peygamberlerin, her emri sorgulamadan itaat eden sıddiklerin, canlarını senin yolunda feda eden şehidlerin,  imanlarını ve hayatlarının tüm alanlarını şirkten, haramdan, bid’at ve hurafelerden, haset ve kibirden uzaklaştıran salihlerin yoluna talibiz. Kendilerine gazab ettiğin Yahudilerin ve sapmış olan Hristiyanların ve onlar gibi olan diğer sapmışların yollarını istemiyoruz. Onlar gibi olmak değil de, onların yaşam şekillerini, siyasi bakışlarını, Allah’a yardımcı edinmelerini, kitabı hayattan uzaklaştırmalarını, peygamberlerini de hayatlarından uzak tutmalarını istemiyoruz. Yani namazda Rabbimize Fatiha da ne de çok sözler vermekteyiz…

           Namazda Nâs Suresi’ni okurken “Deki, insanların Rabbine, Melikine, İlâhına sığınırım.” İnsanların hayatlarına kader belirleyip, nice imtihanlarla, bela ve musibetlerle çekip çeviren, terbiye eden, bedenlerine koyduğu yasalarla tüm organlarını çekip çeviren Rabbine sığınırım, de. İnsanın bedeninde trilyonlarca hücreyi çekip çeviren, yine insan bedeninde yüz trilyon bakterileriyi çekip çeviren Rabbe sığınırım de. İnsanlar farkında olmasalar da Allah, onların bedenlerini çekip çeviren Rabbidir. Allah’ın kitabına karşı yasalar çıkartsalar da. Yani insan, küçücük bedenine bile rab olarak sahip değilken, tıpkı Firavun gibi dünyada rablik iddia etmektedir. Yine Nâs Suresi’nde insanların ve bedenlerinin itaat edip, hükmüne tabi olduğu ve övdükleri ilâhına ve insanların hayatlarını çekip çevirerek yöneten melikine sığınırım, demek emredilir. Namazda, Nâs Suresi’nde bunları söylediniz. Namaz sonrasıda da yerine getirin ve başkaların da bunları söyleyin, diye emredilir. İhlas Suresi’nde de, “de ki” emri gereği, “De ki O Allah tekdir” Allah’ı tüm isim ve sıfatlarıyla tek kabul ettiğimizi bildirmekteyiz. Surenin sonunda ise O’nu tüm isim ve sıfatlarında hiçbir şeye denk tutmadığımızı bildirmemiz emredilir. Rablikte, ilâhlıkta, mâlik ve melik oluşta, veli ve vekil oluşta, gören, bilen olarak yani tüm isim ve sıfatlarında tek ve dengi yok kabul etmek ve bunun gereğini yapıp söylemek emredilir. Namazda bunları alemlerin Rabbine söyleyen kişi, namaz sonrası verdiği bu sözlerin gereğini yerine getirmelidir. Bu bir ahiddir ve ne denildiği bilinip yerine getirilmelidir. Namazda okunan surelerin ve ayetlerin namaz sonrası yerine getirilmesi Müslüman olma, yani teslimiyet ve itaattir. 

    Namazda aklın yerine getireceği unsurlar: 

           Niyet; dilin işi değil, kalpte ki aklın işidir. Kalp, ne dediğini bilmek zorundadır. Kimin huzurunda olduğunun farkında olmalıdır. İrtibat; her an namazda olduğunu, Allah ile konuştuğunu ve ahidleştiğini bilmelidir ve bu ahdine sadık olup yerine getirme mücadelesi vermelidir. Herkes namaz kılar, fakat az kişi ne dediğini bilir ve dediklerini yerine getirme mücadelesi verirler. Bu, fehmetmek, yani namazda ne söylediğini düşünüp anlamaya çalışmaktır. 

           Namazda kalbin ve ruhun yerine getireceği unsurlar: 

           Tazim; kalbin ve bedenin Allah’a saygı duymasıdır. Heybet; Allah’ın huzurunda, O’nun heybet ve azametinden korkmasıdır. Muhabbet; korkuyla birlikte Allah’a muhabbet ve sevgi duymaktır. Rızası ve rahmetinden uzak kalma endişesi taşımaktır. Haya; yapmış olduğu hatalarından dolayı Allah’ın huzurunda utanıp haya etmektir. Çünkü Allah (c.c.) kişinin kabahatlerini ve kalbinden geçirdiklerini bilmektedir. Ümit; Allah’ın af edeceğini, ibadetinin kabul edileceğinden ümitvar olmaktır. Tadil-i erkan; rükûnları dengelemek ve düzeltmektir. Yani rükûnlara adaletli davranmaktır. Nasıl yapılması gerekiyorsa öyle yapıp, rükûnların hakkını vermektir. 

           Dünya ve ahiretimizi kurtaracak olan Kur’ân’ı kendimize gündem yapmak, sımsıkı sarılıp onu anlama, yaşama ve anlatıp yaşatma mücadelesi vermek… Sahabe, Kur’ân’ı gündem yapmak için namazda uzun uzun sure okumuşlardır. Siz bunu yapamıyorsanız, en azından Kur’ân’la namaz sonrası irtibatınız güçlü olsun. Sahabenin elinde böyle bütün bir Kur’ân yoktu. Kur’ân’ı okuyan, fakat anlamayan zamanın Müslüman modelleri, ya da kendilerini İslâm’a mal edenler… Namazla Rabbe yaklaşmaya çalışan ve ayakları şişen bir Peygamberin ümmeti olunduğu unutulmamalıdırlar. Namazla Rabbine yakınlaşma gayretinde olan Rasulullah’ın yolunda olduğunu söyleyen Müslümanlar, aynı namazı kendilerine yük, aradan bir an önce çıkartma gayretindedirler. Elbette ki bu namazlar kişiyi fuhşiyattan, yani tüm aşırılıklardan uzaklaştırmayacaktır, uzaklaştırmıyor da. Çünkü namaz hakkıyla kılınmamakta ve etkisi Müslümanların üzerinde gözükmemektedir. Hayatın içinde kişinin, Allah’ın kendisini gördüğü düşüncesi olan ihsan hali namazda dahi oluşmamıştır. Rasulullah (s.a.s.) “İhsan Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmektir. Sen onu görmüyorsan da O, seni görmektedir.” buyurmuştur. (Buhâri) Niceleri şeyhinin, velisinin, efendisinin her an kendisini gördüğü düşüncesiyle kendilerince ihsan halinde bir hayat yaşarlarken, mü’minler bu bakışı, yani ihsan halini Allah için yakalayamamışlardır. 

           Bedeni sağlam olduğu halde aklı sağlam olmayanı Rabbimiz ibadetten sorumlu tutmamıştır. Bedeniyle namazda olup da aklını namazda bulundurmayanın deliden farkı nedir? Elbette akıl kullanmak içindir ve aklın nasıl kullanıldığı ve kullanılmadığının hesabı sorulacaktır. Rasulullah (s.a.s) bir anlık Allah’dan gafil olmaktan ona sığınırken, bugün dünya hayatına dalmış nice gafiller… İmam Gazali; “Sarhoşun namaza yaklaşmaması, aklına sahip olamadığındandır. Namazda aklını kullanmayanla sarhoşun arasında ne fark vardır,” demiştir. Küfür sistemleri, insan hayatında Allah’a yer bırakmayacak şekilde ayarlanmıştır. Küfür sistemleriyle ve idare edenlerle bir derdi olmayanların, hatta destekleyenlerin gereği gibi namaz kılma ve verdikleri sözleri yerine getirme dertleri de olmaz. Televizyonlar ve cep telefonları sadece zamanın katledildiği bir makine, bir alet değil, mükemmel bir namaz kılmanın önünde büyük bir engeldir de.  Diziler, filimler ve tartışma programlarının arasına sıkıştırılmış nice namazlar… 

           Oysa namazın bütünü zikir, yani Allah’ı anmaktır. Bu bakışı yakalamak gerekir. Tezkira; Allah’ı hatırlatan her şeydir. Tesbih; söz, fiil ve itikatla Allah’ı her türlü noksanlıklardan beri tutmaktır. Hamd; her türlü övgü, sena ve yüceltmeleri sadece Allah’a has kılmaktır. Siz etrafınızdakilerin siyasî ve dinî önderlerini nasıl övüp yücelttiklerini ve hatasız kabul ettiklerini düşünün ve görün… Kunut; gânitundan türemiştir. Boyun eğen, sukut eden, huşu duyandır. Münib; gönülden boyun eğen, itaat ve kulluk edendir. Huşu; Allah’ı büyük bilerek kalbin saygı duyması, edeb etmesidir. İstiâze; şeytandan hayatın tüm alanlarında Allah’a sığınmaktır. “Kur’ân okumak istediğin zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.” (Nahl/98) Namaz, Kur’ân’da en çok zikredilen ibadettir. Yetmiş kez zikredilmiştir, bu da önemini ortaya koymaktadır. 

         Namazda huşuyu oluşturan ve sağlamlaştıran unsurlar.

    1. Namaza hazırlık, ezana icabet. Ezan duasını okumak. Güzel bir şekilde abdest almak. Elbise ve namaz kılınan yerin sade olması ve sakin bir ortam. 
    2. Namazda sükunet ve azaların tam yapılması. Rasulullah “ En kötü hırsız namazdan çalandır. Kişi nasıl namazdan çalar ya Rasulullah, rükusunu ve secdesini tam yapmayarak.” buyurdu. (Müsnet) Huşuyu, acelecilik yok eder. 
    3. Namaz da ölümü hatırlamak. Hadiste “ Namazını veda edenin namazı gibi kıl.” buyrulur. (İbni Mace) 
    4. Namazda okunan Kur’ân ayetlerini ve zikirleri tefekkür etmek. Taberi diyor ki, ben Kur’anı anlamadan okuyana hayret ediyorum. O nasıl Kur’ân’ın lezzetine erebilsin. 
    5. Her ayeti dura dura ve ağır okumak. Bu Rasulullah’ın sabit sünnetidir. 
    6.  Namaz kılan kişi, Allah’ın kendisine cevap verdiğini bilmelidir. Fatiha, Allah ile kul arasında bir konuşmadır. Hadiste “Sizden biri namaz kıldığında gerçekten Rabbiyle konuşmaktadır. Öyleyse nasıl konuştuğuna dikkat etsin.” bildirilir. (Hakim -müstedrek)
    7. Namazda secde yerine bakmak da huşuyu sağlar. Başı eğip gözleri yere dikmek. Namazda etrafa bakmak insanın dikkatini dağıtır ve akla nice şeyler getirir. Sesten etkilenmek de aynı etkiyi yapar.
    8. Her namazda sureleri ve ayetleri değiştirerek okumak. Sürekli aynı sureler okunursa alışkanlık yapar ve diliniz okurken aklınız başka yerlerdedir. 
    9.  Şeytandan Allah’a sığınıp euzu besmele çekmek. Şeytan ilk önce namaz kılmada tembellik yaptırır. Sonra düşünceleri dağıtır, kalplere hatıralar sokar. Namaza başladığı hatalarıyla geri çıkar. 
    10. Namazda huşunun faziletini ve gerekli oluşunu bilmek. Huşu azalırsa sevap da azalır. 
    11. Namaz içindeki dua ve zikirleri bilerek okumak. 
    12. Meşgul edici şeyleri ortadan kaldırmak. Mümkünse sade bir yerde kılmak. Hadiste “ Bu örtüyü buradan kaldır. Çünkü onun nakış ve süsü benim namazımı meşgul ediyor.” buyurmuştur (Buhâri)
    13. Kalabalık ve gürültülü yerlerde, televizyon ve radyo çalarken, çok soğuk ve sıcak yerlerde namaza durmamak. Rasulullah (s.a.s.) çok sıcaklarda namazı tehir etmiştir. 
    14. Tuvalet ihtiyacı varken ve sıkışıkken namaza durmamak. Bu huşuyu çok bozar. 
    15.  Uyku bastırdığında namaza durmamak. Yine vakit varken yemek hazır ise namaza durmamak. 
    16. Uyuyanın ve konuşanın yanında namaza durmamak. Uyuyanın ne yapacağı ve konuşanın ne konuşacağı belli olmaz, sizin dikkatinizi dağıtır.  

    Bazı alimlere göre huşusuz namaz kılan namazı iade etmelidir derler. Bazıları da sevap ve maksat açısından sahih değildir, şer-i olarak namaz olmuştur demişlerdir. 

           Allah’ın rahmeti namazı hakkıyla eda eden ve namazda verdikleri sözleri yerine getirenlerin üzerinedir…