Kategori: Genel

  • SİZİN BOYKOTUNUZ BÖYLE Mİ?

    SİZİN BOYKOTUNUZ BÖYLE Mİ?

    Kendi tarihleri boyunca bulundukları her ortamda fitne çıkaran, toplumları birbirine düşüren, sürekli şehirlerde yaşamış medeni dönemlerinin her türlü ilmi, teknolojik, ticari, sanatsal, medya vb. unsurlara hâkim bir toplum. Bu toplum, ellerindeki gücü tarih boyunca bunları üstünlük aracı fitne, kargaşa, savaş çıkarma aracı olarak kullanmıştır. Bu topluluğun insanlığa verdiği zararların büyüklüğünü ve kıyamete kadar her dönem insanına zarar vereceğini anlamak için Kur’an’a bakmak yeterli olacaktır. Atıflarla beraber, bin dört yüz civarında ayette Rabbimiz İsrailoğullarından bahseder. Bahsedilen her ayet, onların iyiliklerinden değil de hatalarından, fitne ve fesatlarından bahsediyorsa, Kur’an’a tabi olanların bu topluluğa karşı tavırlarının net olması gerekir.

    Yarattıklarını en iyi tanıyan Allah (c.c.), müminlere uyanık olmalarını, İsrailoğullarının düştükleri hatalara düşmemelerini, onların fitnelerine karşı da uyanık olmalarını emrediyor. İsrailoğulları hakkında bildirilen bu emirler, bilgilenmek için değil, tedbir almak içindir. Muhatabımıza yapacağımız tavırdan önce onu iyi tanımamız gerekir.

    İsrailoğlularının, İslama ve müslümanlara olan düşmanlıklarını kıyamete kadar devam edecekleri unutulmamalıdır. İsrailoğullarından, bahsedilen ayetlerden bir kısmı şöyledir:

    “İnsanlar içerisinde Mü’minlere en şiddetli düşman olarak yahudileri bulursun” (Maide/82)

    “Sen onların dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar senden asla razı olmazlar” (Bakara/120)

    “Ey iman edenler, benimde düşmanım sizinde düşmanınız olanları dost edinmeyin” (Mümtehine/1)

    “Ey iman edenler, yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse o, onlardandır” (Maide/51)

    “İsrailoğullarından küfre sapanlar, hem Davud’un hem de Meryem oğlu İsa’nın diliyle lanetlenmişlerdir.” (Maide/78)

    “Onlar yeryüzünde durmadan fesat çıkarmaya koşarlar.” (Maide/64) ,

    “İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima hainlik görürsün.” (Maide/13)

    “Kitap ehli olmayan Arapların ve diğer kimselerin (hakkını yemekten dolayı) üzerimize bir sorumluluk yok derler.” (Ali-İmran/75)

    “Kitap ehlinden olan kâfirler ve müşrikler de size Rabbinizden bir hayır gelmesini istemezler.” (Bakara/105)

    “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler” (Tevbe/32)

    “Onlar size fenalık yapmaktan geri kalmazlar” (Ali-İmran/118)

    “Size sıkıntı verecek şeyleri isteyip dururlar” (Ali-İmran/118) 

    “Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır, kalplerinin gizledikleri daha büyüktür” (Ali-İmran/118)

    “O yahudiler nerede bulunurlarsa bulunsunlar, zillet altında kalmaya mahkûmdur.” (Ali-İmran/112)

    “İnkârları yüzünden Allah onlara lanet etmiştir.” (Nisa/46)  

    Ayetlerde görüldüğü gibi, kâinatın Rabbi, Müminlere en azılı düşmanını bildiriyor. Müslümanlara karşı düşmanlık etmede insanların en şiddetli olan yahudiler, onların dinine girmeden müslümanlardan asla razı olmayacakları bildiriliyor. Allah’ın, kendisine düşman kabul ettiği bir topluluğu, müslümanlar nasıl düşman kabul etmezler? Düşman bilmeyi bırakın, hayatın her alanında onlar gibi olunmaya çalışılıyor. Allah’ın düşman edindiğini düşman kabul edememek bir gaflettir. Allah’ın lanet ettiği bu topluluğu Rabbimiz dost edinmeyin buyuruyor. Çünkü Ehl-i Kitap İslam karşısında birbirlerinin dostudur. Allah’ın yasalarını bırakıp, onların yasalarını, hayat tarzlarını kabul etmek, onları ölçü alanları desteklemek veli (dost) edinmektir. Yahudi ve hıristiyanlar dost edinilmese de, onları dost edinenleri dost edinmemek gerekir.

    Kendilerinden başka hiçbir milleti düşünmeyen ve acımayan, toplumları kendilerine kul, köle bilen ve öyle davranan bu topluluğa karşı hayatın her alanında boykot yapmak gerekir. Kıyamete kadar müslümanlara karşı düşmanlık edecek bu topluluğa karşı yapılacak tavırlar sürekli ve geniş çaplı olmalıdır. Yani boykot sadece onlar saldırdığında değil her an olmalı. Aksi davranış Ehl-i Kitabı tanımama ve Rabbimizin bildirdiği ayetlerden habersiz olmanın sonucudur. Kendilerinden emin olmadığınız düşmanınıza karşı her an hazırlıklı olmanız gerekir. Bugün İslam toplumları kınadıkları, lanet ettikleri yahudilerin, kendilerine sunduğu yasaları kullanıyorsa, siyaseti, ekonomiyi, hukuku, eğitimi, toplumsal yaşamı uyguluyorsa, kime neyin boykotu yapılıyor? Onların gündemlerinin dışına çıkılmıyor, onlarla beraber hareket eden iktidarlar baş tacı edilip destekleniyorsa, hangi kınama ve lanetten söz edilecek? Ya da kim onları kınama ve lanetleme hakkına sahiptir? En basit işlerinden, en önemli işlerine varıncaya kadar Ehl-i Kitabı taklit eden İslam toplumları neyin kınamasını yapıyor ve yapacak? Gündemlerini Kur’an ve Sünnet belirleyen topluluklar ancak bu hakka sahiptir. Kur’ana ve Sünnete göre hayatın her alanını düzenlemeye çalışan, bunun mücadelesini veren müminler, hayatın hiçbir alanında onlara benzememelidir. Büyük-küçük, basit-önemli demeden her alanda tavırlarını ortaya koymalı, saflarını net olarak ayırmalıdır. Hayatın her alanında onları taklit edenlerin tavır ve kınamaları sadece geçici duygusallıktan öte geçmeyecektir. Onlar ipleri gevşetince, İslam toplumu da gevşeyecek, sanki hiç bir şey olmamış, bir daha aynı şeyler olmayacakmış gibi yaşamaya devam ediyor olacak. Bu düşmanını tam tanıyamamanın sonucudur. Gösterilecek olan tavır, onlara yapılacak olan boykot, hayatın her alanında yapılmalıdır. Rasulullah (s.a.s.): “Sizler sizden öncekileri adım adım, karış karış takip edeceksiniz. Hatta onlardan biri kertenkelenin deliğine girse sizde gireceksiniz. Bunlar yahudi ve hıristiyanlar mı diye sorulunca Rasulullah da başka kim olacak ki” dedi. (Buhari- Müslim)

    Bu ümmet bugün hadiste beyan edilen duruma düşmüştür. Hayatın her alanında onlar taklit edilir olmuştur. Bu taklitten kurtulmak için, büyük küçük demeden, her alanda onlardan ayrışmak gerekir. Yahudi toplumu dünyayı ve malı seven, uzun süre yaşamayı isteyen bir toplumdur. Bize göre basit gibi görünen maddi zararlar onlar da derin izler bırakır. Dolayısıyla herkes bulunduğu alanda bu topluluğa karşı nasıl bir tavır ortaya koyabiliyorsa koyması gerekir. Önce onların İslam toplumlarına ithal ettiği sistemlerin tanınması ve desteklenmemesi gerekir. Yapılacak en büyük, en önemli ve sürekli boykot bu olmalıdır. Bir toplumun başka bir toplumu takliti önce yeme içme, giyim kuşamla başlar. Fikren, ahlaken, ibadeten yani her alanda bir taklit ve sapma söz konusudur. Ve bu İslam toplumu tarafından bir yaşam biçimi olarak kabul edilmiştir. Yahudi ve hıristiyanlar gibi dini bir etiket olarak görmemek gereklidir. Taklit önce davranışlarla başlar, kalplerin meyliyle devam eder. Aynı şeyler sevilir ve nefret edilir. Allah ve Rasulünün lanet ettiği bir topluluğu adım adım, karış karış taklit edip sonrada kınamak ve boykot etmek! Boykot hayatın her alanında olmalıdır ve boykot edeceklerimiz. Yahudilerin kitaplarını tahrip ettikleri gibi, bu ümmette kitabı sosyal hayatta tahrip etti. Ehl-i kitabın yaptığı gibi Kitabı tahrip edemeyenler, onun uygulanmasını, yaşanmasını, anlaşılmasını tahrip ettiler. Kur’an’ın vermek istediği mesajı, değiştirip tahrip ettiler. Kur’an yol işaretleridir. Sizin tahrif ettiğiniz yol işaretleri, sizden sonrakilerin de yolu olacaktır ve size de bundan bir pay gelecektir. Kitabı ve Sünneti gündemden düşürüp, unutturarak Ehl-i Kitaba benzeme.

    Müslümanların durumlarını yeni gündemlerle unutturmak, bir başka gündem oluşturarak eskisini hemen unutturmak. Peygamberi unutmak ve unutturmak bir Ehl-i Kitap hastalığıdır. Dini sadece din adamlarına bırakma bir ehli kitap hastalığıdır. Dini vicdanileştirme, dünyadan el etek çekme bir Ehl-i Kitap hastalığıdır. Ümmetçiliği bırakıp, kendi kavmini ve cemaatini üstün görme, cenneti yalnız kendilerine has kılma bir Ehl-i Kitap hastalığı ve taklitçiliğidir. Ehl-i Kitabın düştüğü bir hata da taklit idi. Bu ümmet de taklit edeni taklit ediyor. Taklit, asli kimliğin kaybı ve başkalarının egemenliğine girmektir. Taklit, kişinin boynundaki bir ip gibidir ve körü körüne teslim olmaktır. Taklit, fikirde, bakışta, hedefte, sevmede ve nefrette, hukukta, eğitimde, ticarette, siyasette yani hayatın her alanındadır. İslam toplumu bu taklit hastalığından değişmek istemezse, Allah’ta onların değişmesine yardımcı olmayacaktır. Atalara körü körüne tabi olma Ehl-i Kitap taklitçiliğidir. Binlerce yıldır insanların hastalığı olan ataları taklit etme, bugün de devam etmektedir. “Onlara Allah’ın indirdiğine uyun denildiğinde, biz atalarımızı bulduğumuz yola tabi oluruz dediler. Ya ataları bir şey anlayamamış veya hidayet bulamamışlarsa da mı tabi olacaklar.” (Bakara/170)  Bugün taklit hayatın her alanını o kadar sarmış ki; toplum hangisi İslam hangisi taklit ayırt edemez haldedir. Hepsini doğru diye yapmaktadır. Allah ile kitap ile ve Peygamber ile insanlar sömürülüyor. Bu bir Ehl-i Kitap taklitçiliğidir. Yapılan ibadet kişide ve toplumda bir değişim oluşturmuyorsa, yapılan o ibadet taklittir. Bu da Ehl-i Kitaba benzemektir. Diğer bir taklitte dünyevileşmektir. Allah’ın takdiri kadar mal sahibi olmak değil de, bütün hedef mal edinmek olursa, Ehl-i Kitabı taklit olur. Mesele rızık temini değil de, zengin olma yarışı yapmaktır. Taklit ettiği Ehl-i Kitap gibi bin yıl yaşama sevdasına düşmektir. Dünyaya ait olan tutkular gün gelip hırsa dönüşmemelidir. Diğer bir Ehl-i Kitap hastalığı da gündem saptırmaktır. Bu hem dini ve hem siyasi alanlarda gündem saptırmaktır. Gündemleri belirleyen iki merci vardır. Birinci merci Allah (c.c.), ikincisi tağutlardır. Şuan gündemi belirleyen Allah mı yoksa tağutlar mı? Siz hangi gündemin peşinden koşuyorsunuz? Kimin gündemi her alanda gündeminizi oluşturuyor? Yeryüzünde iki irade birbirine üstün gelmeye çalışır. Allah’ın iradesi olan Kur’an yâda insanların iradeleri olan laiklik, demokrasi, töre vb. bu da arka plan da şeytanın iradesidir. Mekke de gündemi vahiy oluşturuyordu. Bugün gündemleri yahudiler, hıristiyanlar, laikler, demokratlar oluşturuyorsa ve bu gündeme müslümanlar tabi oluyorlarsa durumlarını yeniden gözden geçirmeleri gerekir. Ehl-i Kitaba benzemenin bir çeşidi de hizipçiliktir. “Dinlerini paramparça edip, hizipleşenler var ya, senin onlarla hiçbir alakan yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Allah onlara yapıp ettiklerini haber verecektir.” (En’am/159)

    Ümmet içinde cemaatçilik bir hastalık haline gelmiştir. Her alanda kendini en iyi, korunmuş, ayrıcalıklı görmek, İslamı yaşamak bir yarıştır. En iyisi biziz deyip övünmek yerine ilmi paylaşarak, birbirlerine yardımcı olarak yarışmaktır. Dini parçalayanlar, Peygamberleri ve Allah’ı parçalayanlar, aslında parçaladıkları imanları, ahlakları, düşünceleri ve ibadetleridir. Allah (c.c.) sıfatlarıyla bir bütündür. Tevhid Allah’ı sıfatlarıyla birlemedir. İnsanın parçaladığı kendi yaşantısıdır. Ehli kitaba benzemenin bir çeşidi de nemelazımcılıktır yani bananeciliktir. Bu hastalık ümmeti ferdileştirdi ve cemaatleştirdi. Kendi düşen ağlamaz, benim sorunum değil, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, her koyun kendi bacağından asılır sözleri ve bakışları birer Ehl-i Kitap hastalığıdır. Kendi sorunu olmadığı sürece, diğerlerinin sorunlarını görmeme hastalığıdır. Çok uzaktaki sorunları görüp en yakınlarını görmeme veya görmemezlikten gelme.

    “Vallahi ya iyiliği emreder kötülükten nehy edersiniz (alıkoyarsınız), hakka aykırı davrananı hakka çevirirsiniz veya haktan ayrılmasına engel olursunuz yâda Allah sizin kalplerinizi yahudilerin kalplerine benzetir. Onlara lanet ettiği gibi size de lanet eder.” (Tirmizi, Ebu Davud)

    Burada tehdit edilen, lanet edilmekle korkutulan müminlerdir. Bu bananeciliğin, nemelazımcılığın sonucudur. Bir toplumun içinde şirk, haramlar, bid’a ve hurafeleri işleyenlere hayret edilmez de, bunlardan uzak ve temiz kalanlara hayret edilir olmuşsa, böyle bir toplumun kalpleri niçin yahudilerinkine benzemesin. Allah’ın yasalarının dışındaki yasalardan adalet bekleme, onlardan arzı olma, kınamama bir hastalıktır. Bugün laiklik, demokrasi, kapitalizm, töre kalplere içirilmiştir. Kalpler yahudilere benzemişse, akibette onlarınki gibi olacaktır. Diğer bir Ehli Kitap hastalığı da, dini törenselleştirmek. Yıllık, aylık, haftalık ibadet şekilleri belirleyip, ahlaki birkaç kuralla dini yaşadığını zannetme, dini törenselleştirmedir. Kur’an’dan alamadığı hazzı, hocasının kitabında, başka anayasalar da, şiir de, marşta, mevlitten almaya çalışma. Peygamberde alamadığı hazzı, hocasında, şeyhinde, liderinde, atasında, sanatçısında almaya çalışma. Her türlü şirki, haramı, bid’a ve hurafeleri işleyip, Hacc’da, Kadir gecesinde, Cuma’da temizlemeğe çalışma. Bir daha ki Kadir gecesine kadar şirke ve haramlara devam etme bir Ehl-i Kitap hastalığıdır. Dünyadan zevk alacak hali kalmayınca, dine yönelme. Dünyalıklarını ve hedeflerini bitirince, vakit kalırsa Allah’a ibadet etme. Bir ömür boyu nefsine göre hareket edip, turist gibi hacca gidip kilometreyi sıfırlama. Bu ve bunun gibi nice bakış ve ameller, birer Ehl-i Kitap hastalığıdır. Din törenselleştirilirse, ibadetlerde adetleşir ve kişiye yük olur. Hedefsiz, amaçsız ve ruhsuz bir kulluk oluşur. Bugün Ehl-i Kitap birkaç ibadetle sonsuz cennet hayali kurarken, aynı hastalık bu ümmete de sirayet etmiştir. Taklit edilen neyse taklitçi de aynısı olacaktır. Ehl-i Kitabın ve bu toplumun da düştüğü bir hastalıkta, ütopya ve boş hayaldir. Kur’an buna ümmiyye (boş hayal) diyor. Bunca şirk, küfür ve haramlara rağmen sonsuz cennet hayali kurma bir ümmiyyedir. Bugün yaptıklarınız sizindir. Yarına ertelediğiniz her bir şey sizin için bir hayaldir. Yarına ulaşırsanız gerçek olur. Sistemler insanlara, piyangolarla, yarışlarla, spor etkinlikleriyle kumara teşvik ederler ve zenginlik hayalleri satarlar. Vergilendirilince her şeyi meşru sayarlar. Herkes kendi kapasitesinden, etkili olduğu alanlardan sorumludur yani ulaşabildiği alanlardan. Bir kurtarıcı beklemek bir ütopyadır yani hayaldir. İslam’ın dışındaki sistemlerden adalet ve düzen ummak bir hayaldir. Ehli kitabın yaptığı, bu ümmetin de uyduğu bir hastalıkta tartışmacılık. Bir doktorla veya mühendisle onun işini tartışmayan, İslamı az bir bilgiyle her alanda tartışıyorsa, bu bir hastalıktır.

    “Onların dinden bir bilgileri yoktur. Kitabı da anlamazlar. Ancak şüphe ve zanda bulunurlar.” (Bakara/78)

    Yahudiler böyleyken, bu ümmette aynı durumdadır. Sonuca varılmayan her tartışma bir hastalık sonucudur.

    Hadiste: “Sizden önceki kimseler kitapları hakkında tartıştıkları için helak oldular.” (Müslim)

    Elbette bu cahilce ve ehil olmadan yapılan tartışmalardır. Boykot yapılacaksa hayatın her alanında çok yönlü olmalıdır. Aksi halde etkisi dar ve geçici olur. Rasulullah’ın hayatına uymayan her davranış, başkalarını taklittir. Kur’an’ı sadece okuma, hıfz etme, amel edip hayata hakim kılmaya çalışmamak Ehl-i kitabı taklittir. Din adamlarına ve siyasilere sorgusuzca ve körü körüne tabi olma, ehli kitap taklitçiliğidir. Değişmede ayak direme, atalara körü körüne tabi olma Ehl-i Kitabı taklittir. Dini vicdanlara hapsedip, sosyal hayattan çıkartmak Ehl-i Kitabı taklittir. Yapılan nice şirk ve haramlara bakmadan daha dünyadayken cenneti garanti görme, şefaatçiler ayarlama Ehl-i Kitabı taklittir. Din adamlarını aşırı yüceltme, yardım talep etme ve şefaatçi edinme Ehl-i Kitap taklitçiliğidir. Dünya rahatı için siyasi otoriteleri destekleme, zulümlerine ses çıkartmamak bir Ehl-i Kitap taklitçiliğidir. Hayatı hevalara göre şekillendirme, ihtiya anında Allah’ı anma Ehl-i Kitabı taklittir. Allahı göklerin Maliki, Rabbi, İlahı bilip, yeryüzünün Maliki, Rabbi ve İlahı siyasileri ve din adamlarını bilme Ehl-i Kitap hastalığıdır. Dünyaya fazla meyil, fazla zaman ayırma, ahireti az anma ve çalışmak Ehl-i Kitap hastalığıdır. Allah’ı sıfatlarıyla tanıyıp birlememe, kitabı tanıyıp hayatın her alanında geçerli kılmaya çalışmama, Peygamberin gönderilişini ve hayatın hangi alanlarında örnek alınması gerektiğini bilmemek. Dini, birtakım kurallardan ibaret kabul etme, adeten ve törensel olarak yaşama. Bunlar basit ve küçük şeylerle başlar, sonra hayatın her alanına sirayet eder. Taklit ciddi, kalıcı ve kalıtsal bir hastalıktır. Bulaştığı toplumdan kolay kolay gitmez. Nice müslümanlar hayatın her alanında yahudileri taklit eder. Siyasi, ekonomik, eğitim, ahlaki, giyim, kuşam, yeme, içme gibi nice şeylerde onlara tabi olup, onları dost edinenlere tabi olup desteklerken bunları fark etmez, bir çikolata, deterjan, meşrubat almamakla Allah’ın ve müminlerin düşmanlarını boykot ettiğini zanneder. Bu tavır ve bakış nasıl yanlış ise, hayatın her alanında ehli kitaba tavır koymuş, yalnız Allah’ın yasaları hâkim olsun için mücadele eden müminler de bu boykotları basit görmemelidir. Sonucu fazla etkilemez demekte hatalı bir bakıştır ve küçük hataları hafife almaktır. Nasıl ki bir liralık bir infak ile bin liralık infakın azlığı yâda çokluğu değil, ne niyetle yapıldığıdır. Herkes kapasitesince iş yapar. Bozulmanın ve düzelmenin ayrıntılarda gizli olduğu unutulmamalıdır. Yahudiler dünya malını, uzun yaşamayı seven bir toplumdur. Size göre basit olan, onların beyninde, hayatında büyük etki yapacaktır. Dün basit denilen hataların sonucu olarak bugün İslam toplumu bu hale gelmiştir. Küfrü ve Allah’ın düşmanlarını güçlendiren hiçbir girişim basite alınamaz. Bu düşünce Allah’ın ve kendisinin düşmanını tam tanımamanın sonucudur. Basit gibi görülen haramlar bugün toplumun her alanını sarmıştır. Boykot küçük büyük demeden, fikren, amelen, siyaseten, ekonomik olarak hayatın her alanın da yapılmalıdır. Düşmanın belirlediği gündemlere göre tavır ve boykot yapmak yerine, hayatın her alanında sürekli boykot yapmak ancak kendi gündemlerini belirleyen kişilerin işidir. Yeryüzünü saran bunca şirk, haram, bid’a ve hurafeden dolayı zulmün her çeşidinin uygulandığı bu dünya hayatında, Allah’ın gazabına uğramak istemez. Hz. Musa’nın duasını bizde söyleriz:

     “(Musa dedi ki) Allah’ım aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından dolayı bizi helak mi edeceksin?” (Araf/155)

    Elbette dünya ve ahirette akıbetin en güzeli muttakilerin olacaktır…                                                            

  • Tevekkülünüz Kime?

    Tevekkülünüz Kime?

    Tevekkül: Hayatın tüm alanlarında Allah’a güvenmektir. Vekil kökünden türemiştir. Vekil; birinin işini üstüne almak, birine güvence vermek, birine işini havale etmek ve ona güvenmektir. Vekil; güvenilen, tevekkül; güvenmek, mütevekkil de güvenen kişidir. Asıl soru ise Tevekkülünüz Kime?

            İman, güvenmek, güvenmek de tevekküldür. Güvendiğine hayatının sevk ve idâresini, yönetimini, karar verme işini kayıtsız ve şartsız teslim etmektir. Kadere iman, Allah’a tevekküldür. Allah’ın takdiri olan kadere güvenemeyenler, kendilerince dünyalık tedbirler almaya çalışırlar. Oysa tevekkül gücünüz kadar mücadele edip, takdire rıza göstererek yaratıcıya güvenmektir.

    Tevekkül Nedir?

           Tevekkül; yaratılan tüm canlılardan ve oluşturulan her makam ve değerlerden ümit kesmek, yüz çevirmek ve sadece Allah’a yönelmektir. Tevekkül etmek, birine veya bir şeye, insanın muhtaç olduğunun göstergesidir. Tevekkül; birine güvenme, sığınma ve ondan yardım beklemektir. O da velisidir. Bu kişinin tek başına kendisine yetmeyeceğinin göstergesidir. Allah’a güvenmesi gerekirken, kendisi gibi âciz ve muhtaç olan yaratılanlara güvenmesi akıl ve irâde sahibi olan insan için büyük bir zillettir.

    Bütün peygamberler bu mânada sadece Allah’a güvenip yönelmişlerdir. “De ki: Ben size bir zarar veya iyilik yapmaya güç yetiremem.” (Cin, 72/21) Yine “De ki: Ben Allah’ın dilemesinden başka kendim için bir zarar veya fayda vermeye güç yetiremem.” (Yûnus, 10/49) Yine “Allah sana bir zarar dokundurursa onu senden kaldıracak ancak O’dur. Sana bir iyilik de dilerse lütfunu geri çevirecek kimse yoktur…” (Yûnus, 10/107) Gibi nice âyetler peygamberlerin bile tek başlarına kendilerine yetemeyeceklerini, Allah’ın dilemesi dışında fayda veya zarar, kendilerine ve etraflarına veremeyeceklerini bildirir. Dolayısıyla da kadere kim iman ediyorsa güvenilip teslim olunacak, itaat edilecek, bel bağlanılıp ümitvar olunacak, yani tevekkül edilecek merciin sadece Allah olduğunu kabul etmiştir. İnsanın bel bağlayıp ümitvar olduğu, kendisi için vazgeçilmez olandır. İnsanın vazgeçemediği de onun ilâhıdır. İlâh, vazgeçilmez olup her emri yerine getirilip, boyun eğilerek itaat edilendir.

           Dünya ve âhireti için tevekkül eden kişi, kendini ya Allah’a ya da siyaset ve din adamlarına teslim eder, rızkını ve işlerini onlara güvenerek kefil kılar ve sadece onlara güvenir. İnsan, tanıdığına güvenir, ona sığınır, onu över ve itaat eder. İbnTeymiye, “Tevekkül, kalbin Allah’a güvenmesidir” der. Râzî de “Tevekkül razı olmaktır” der. Dünya hayatında size her ne takdir edilmişse ondan razı olmanız, Allah’a olan tevekkülünüzdür. Tevekkül kırk âyette, mütevekkil (güvenen) ise dört âyette geçmektedir.

    Peygamberler Kimlere Kefil Olmaz?

    Peygamber’in, inkârcılar ve müşriklere güvence verip kefil olamayacağı, onlardan sorumlu tutulmayacağı âyetlerde bildirilir. Dolayısıyla, ne bel bağlanılan siyasiler, ne de veli ve gavs edinilen hiçbir kişi bir başkasına ne dünyada ne de âhirette güvenilecek vekil ve garanti veren kefil olamaz. Takva, kalp de bir derece olduğu gibi, inananlar arasında tevekkülün de kalbi olarak dereceleri vardır. Tevekkül, Allah’ın takdiri olan kadere güvenip razı olmaktır. Bu hal her kişinin kalbinde farklı değerde olacaktır. 

           Gassal önünde ölü gibi olmak düşüncesi tarikatlarda bir kuraldır. Veli, gavs ve kutub diye isimlendirilen kişilerin önünde ölü gibi olup, ne emrederlerse yerine getirmek gereklidir, derler. Allah’ın âyetlerini sorgulayanlar, yüzlerce âyetini bugüne almayan ve anlatmayanlar, anlatanları kınayanlar, nice âyetleri bu zamanda yeterli görmeyenler, üstünü örtenler, tâbi oldukları din adamlarının hiçbir söz ve amelini sorgulamazlar, sorgulayamazlar. Akıl ve irâde verilip, inanma ve inanmama hakkı verilen insanın ölü gibi olmasını istemek, insana yapılacak çok büyük bir zulüm ve haksızlıktır. Bunu İslâm adına yapmak da daha büyük bir zulümdür. Bu bakışla yetiştirilen insanlar Allah’a değil de din adamlarına ve siyasîlere mutlak tevekkül edip, güvendirilirler. Elbetteki hak üzere olan, hak hâkim olsun için mücâdele edenler bunlardan müstesnadır. 

    Tevekkülünüz Kime?

           İnsan, birine güvenip dünya hayatını ve âhiretini teslim ederek tevekkül edecekse, güvendiği mercii de her şeyi yapabilecek kudret, istediğini istediği zaman yapabilecek irâde, her şeyi bilebilecek ilim gibi birçok sıfat onda olmalıdır. Fakat insanlar bu vasıfları Allah’tan başkasına verirler. Sonrasında da güvenip dünya ve âhiret hayatlarını onlara teslim ederler. Sorulduğunda da Allah dilerse olmaz mı, derler. Oysa Rabbimiz âyetlerinde bunu onlara vermediğini bildirir.  Peygamberlere dahi verilmeyen bu vasıfların nasıl din adamlarına verildiği iddia edilebilir. Bu bakış ve sapmalar binlerce yıldır haktan uzaklaşan toplumlar tarafından yapılmaktadır. Yahudi, Hristiyan, Hindu, Budist gibi nice inanç sahipleri, din adamlarına Allah’ın sıfatlarını verip onlardan beklenti içine girmişlerdir.

           Tevekkül; kişinin gücünün dışında kalan her işi Allah’a havale etmesidir. Gücü kadar çaba harcayıp işin sonucunu Allah’a bırakmasıdır. Çünkü O’nun takdirinden başkası olmaz. Kul istese ve gayret etse de. Aslında Allah’a yapılan tevekkül, insanın her alanda haddini ve sınırını bildiğini gösterir. Allah’a güvenip tevekkül etmeyen inancında ve hayatında her şeyi insana, yaratılanlara ve kendine bağlar. Tevekkül eden, kadere iman eder, rıza gösterir, dua eder, şükür ve hamd eder. Kazandığını Allah’a bağlar, irâdesinin sınırının olduğunu bilir ve teslimiyet gösterir. Birçok âyette“Mü’minler sadece Allah’a tevekkül etsinler” diye bildirilir. Zaten Allah’a gerçek tevekkül edenler de sadece mü’minlerdir.

    Peygamber (s.a.v)’in Tevekkülü

    Rasûlullah (s.a.s) Medine’ye hicret ederken farklı yol kullandı, rehber edindi, mağaraya sığınarak tedbir aldı ve sonrasında Allah’a tevekkül etti. Mağaradayken Hz. Ebu Bekir’e “Üçüncüsü Allah olan iki kişi hakkında ne düşünüyorsun?” buyurarak sadece Allah’a tevekkül ettiğini, onunda tevekkül etmesi gerektiğini söyledi. Tevekkül; sizin tüm çaba ve gayretinizi gösterip, tedbirinizi alıp, sonrasında o işinizi güvenerek sadece Allah’a havale etmenizdir. Uhud’da savaşmadan önce tedbir alıp elli okçuyu yerleştirdi, orduyu en uygun yere koydu, çift zırh giydi ve sonrasında Allah’a tevekkül edip, güvenip dayandı. Her mü’min de, yaptığı işte, gücü kadar mücadele edip, sonrasında tevekkül edecektir. Eliyle, diliyle ve kalbiyle yapması gerekenleri vakti geldiği zaman ortaya koyacak, sonrasında tevekkül edecektir. Eliyle ve diliyle zulmü ortadan kaldırması gerekenler sadece buğzediyorlarsa, oturup beklemeleri tevekkül değildir. İsrâiloğulları’nın, Hz. Musa’ya “Sen git Rabbinle savaş” dedikleri gibi aynı tavrı ortaya koymuş olurlar.

           İnsanlar zayıf, eksik ve bir başkasına muhtaç iken akıl ve irâdelerine, makam ve maddiyatlarına, aşiretlerine, arkalarındaki siyasî güçlere güvenip her şeyi yapacaklarını ve güvende olduklarını düşünürler, ya da dünyada siyaset ve din adına güvendiklerine bel bağlarlar. Ancak onlardan ümitleri kesilince zoraki veya darda kalınca Allah’a yönelirler. Bu bakış tevekkül değil, zorda kalınca Allah’a sığınmadır. Bu durum kâfir, müşrik ve münâfıkların bir vasfıdır.

    Müslüman Allah’a (c.c) Tevekkül Edendir! Tevekkülünüz Kime?

           Her inanç sahibinin dünden bugüne bel bağladığı, sığınıp yardım istediği, güvenip hayatını teslim edip tevekkül ettiği, peygamberler, din adamları, siyasîler, makam ve rütbe sahipleri, maddi imkânlar gibi nice unsurlar vardır. Oysa Allah’a inanan insan için kader bakışı önemlidir. Çünkü kader Allah’ın bir kula dünya hayatı için takdir ettiği her şeydir. Kadere inanan, Allah’ın takdirinden başkasının olmayacağını kabul etmiş demektir. “De ki: Allah’ın takdir ettiğinden başkası başımıza gelmez…” (Tevbe, 9/51) ve Rasûlullah (s.a.s.) buyurduğu; “Bir şey isteyeceksen Allah’tan iste. Yardım isteyeceksen Allah’tan iste. Bütün insanlar toplanıp sana bir iyilik isteseler, Allah’ın senin için istediği iyilikten başka iyilik yapamazlar. Yine bütün insanlar toplanıp sana zarar vermeye kalksalar, ancak Allah’ın senin için yazdığı zararı verebilirler.”[1]gibi nice hükümler bir kula, Allah’ın takdirinden başkasının olmayacağını bildirir. Bunu bilende zaten mutlak ve sadece Allah’a güvenip O’nu vekil kılarak tevekkül eder. Yani hayatının her alanını O’na teslim eder. O’nunla hüküm yarıştırmaz ve yarıştıranlarla beraber olmaz.

    “…Ben Allah’a karşı size herhangi bir fayda sağlayamam. Çünkü hüküm sadece Allah’ındır. Ben O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de O’na tevekkül etsinler, dedi.” (Yûsuf, 12/67)

           Hz. Yakub çocuklarına, “Ben Allah’ın takdirine karşı size güvence veremem ve fayda sağlayamam” demiştir. “Sizin güvenip hayatınızı teslim edeceğiniz vekiliniz olamam” dediği bir yerde niceleri, dünyada ve âhirette şefaat edip yardım edeceğini söylemektedirler. Yani “Bana tevekkül edin, güvenip bana dayanın” demektedirler. Hz. Yakub, çocuklarını şehre gönderirken farklı kapılardan girmelerini ve insanlardan gelebilecek sıkıntılara karşı tedbir almalarını ister. Bu tedbiri alıp sonrasında yapılan da tevekküldür.

    Hakimiyyet Konusunda Allah’a (c.c) Tevekkül

    Hz. Yakub, insan hayatına hükmedip yönetmede hüküm ve hâkimiyet sadece Allah’a aittir diyerek, çocuklarına sadece Allah’a tevekkül edip, O’na güvenmelerini, O’nun takdirinden başkasının olmayacağını bildirmiştir. “Babamız peygamber diye bana güvenmeyin, tevekkül edip güvenecekseniz, bunu sadece Allah Teâlâ’ya yapın” demiştir. “Bir peygamber olarak ben sadece Allah’a güvenip tevekkül ettim, kim de birine güvenecekse, doğrusu güvenmek zorunda ise, birine bel bağlayacaksa, hayatı için vazgeçilmez kabul edecekse, tevekkülü sadece Allah Teâlâ’ya yapsın” demiştir. Hz. Yakub.

    Bugün de her davetçi, Allah Teâlâ’ya güvenip tevekkül edeceği gibi, her insana da yalnız O’na tevekkül etmelerini tavsiye etmelidir. Toplum Allah’ı gereği gibi tanıyamadığından O’ndan başka güvenip tevekkül edecekleri güçler ararlar. Siyasî vekillerine, veli ve din adamlarına, makamlara, maddiyatlara, akıllarına, bedensel güçlerine, zekâlarına gibi nice güvendikleri şeyler vardır. Oysa tüm bunları onlara bahşeden Allah’a tevekkül edemezler. Bu ciddi bir bakış sorunudur. Kime ve neye güveneceğini tam bilememe sorunudur.

    “Eğer Allah size yardım dilerse artık size galip gelecek yoktur. Şayet sizi yardımsız bırakırsa O’ndan sonra size kim yardım edecektir? Mü’minler sadece Allah’a tevekkül etsinler.” (Âl-i İmrân, 3/160)

           Siz, sadece bulunduğunuz zaman diliminde ve bulunduğunuz yerde gücünüz kadar elinizden ve dilinizden geleni yapabilirsiniz. O meselede Allah Teâlâ eğer yardım dilerse başarı ve galibiyet gelebilir. Rabbimiz, “Ben yardım etmez isem, size kim yardım edebilir?” buyurur. Eğer mü’min iseniz o zaman Allah’a tevekkül edin, yalnız O’na bel bağlayın, O’ndan beklenti içinde olun ve tevekkülünüz yalnız O’na olsun, buyrulur. İman, kabul ve güvenmektir, tevekkülde O’nu vekil kılıp güvenerek teslim olmaktır. Dolayısıyla herkesin güvenerek iman ettiği ve tevekkül ettiği merciiler vardır.

    “Şüphesiz ki şeytanın iman eden ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde hiçbir hâkimiyeti yoktur.” (Nahl, 16/99)

    Şeytanın Vesvesesi Karşısında Tevekkülünüz Kime?

           Şeytan, Allah’ın verdiği müsaade ile kıyamete kadar insanlar ile uğraşacak ve saptırmaya çalışacaktır. İnsanlar onu unutsalarda o sabırla saptırma mücadelesine devam edecektir. Rabbimiz, hayatın tüm alanlarında sadece Allah’a güvenip, O’nun yasalarına göre hayatlarını düzenleyen, örnek kıldığı Rasûlün hayatına itaat eden, belirlediği kadere teslim olup tevekkül edenler üzerinde şeytanın şirk ve küfre düşürmek noktasında hiçbir tesirinin olmayacağını bildirir. Allah ile hüküm ve sınır yarıştıranlar, insan hayatı üzerinde Allah’tan başka ölçü koyanlar, zaten şeytanın ordusu içinde olmuşlardır. Bunların tevekkülleri kendi irâdelerine, makamlarına, maddi imkân ve güçlerinedir.

           “Eğer yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka İlâh yoktur. O’na tevekkül ettim. O, yüce arşın Rabbidir.” (Tevbe, 9/129)

    “Her peygamber gibi, siz de insanları hakka davet edin, kendinizde haktan asla ayrılmayın. Eğer itaat etmeyip yüz çevirirler ise onlara deyin ki, Allah Teâlâ güvenip tevekkül etmek  noktasında bana yeter. O’ndan başka itaat edilecek, boyun eğilip hükmü dinlenilecek, övülüp sevilecek başka ilâh yoktur. O zaman O’ndan başkasına tevekkül edilmez, bende sadece O’na tevekkül ettim” deyin.

     “Şüphesiz ben, benimde sizinde Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim…” (Hûd, 11/56)

    “Âlemlerin Rabbi, yani yasa koyup tek yöneten, eğitip terbiye eden, kader belirleyip imtihan eden, aşama aşama geliştiren, benimde sizinde tek olan Rabbinizdir. İnsanlar istese de istemese de üzerlerine kader belirleyen, bedenlerine sahip ve yöneten Rableri tek Allah Teâlâ’dır. Asıl mesele, insan isteyerek O Rabbe teslim oluyor mu?” Peygamberler toplumlarına “Benim de, sizin de hayatınız üzerinde tek egemen, tek söz sahibi olan Allah’a Rab olarak güvendim ve O’na tevekkül edip hayatım üzerinde vekil kıldım” demişlerdir. Her mü’min de böyle düşünmeli ve demelidir.

    Vekil Olarak Allah (c.c) Yeter!

    “Göklerde ne varsa, yerde ne varsa yalnız Allah’ındır. Vekil olarak Allah yeter.” (Nisâ, 4/132)

           Rabbimiz bu âyetinde de kime güvenilip tevekkül edileceğini bildirmiştir. Yer ve göklerde her ne varsa, bunlarında sahibi kim ise ona güvenip vekil kılın, buyurur. Sınırsız gücün ve makamın sahibi ancak Allah Teâlâ’dır. Ancak böyle bir güç sahibine güvenilir, yalnız O’ndan beklenti içinde olunur, yalnız O’ndan yardım umulur. O’da insanların velisi ve mevlasıdır. Rabbimiz, “Güvenip hayatınızı teslim etmede vekil olarak ben yeterim” buyururken, dünyanın her yerindeki inanç sahibi insanlar siyasîleri ve din adamlarını dünya ve âhiretleri için vekil kılıp tevekkül ederler. Onlara güvenerek yarınları için bel bağlarlar. Bu bakış, ya Allah’ı gereği gibi isim ve sıfatlarıyla tam tanıyamamanın, ya da tam olarak güvenmemenin bir sonucudur.

           “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O’nun âyetleri onlara okunduğu zaman imanlarını artırır ve yalnız Rablerine tevekkül ederler.” (Enfâl, 8/2)

           İnanç esaslarını ancak Rabbimiz belirler. Dolayısıyla, imanın, şirkin ve küfrün ne olduğunu Rabbimiz belirler. Mü’minlerin vasıflarından bir kısmını da Rabbimiz bu âyetinde bildirmiştir. Allah’ın isim ve sıfatlarından biri anıldığında kalpleri heyecanlanır, vazifelerini ve yeryüzüne geliş amaçlarını hatırlayıp kalpleri ürperir. Herhangi bir âyet onlara okunduğunda bu âyet bana hitap ediyor bakışıyla imanlarını artırır. Yani Rablerine olan güvenlerini, tevekküllerini artırır. Güvenip dayanmada tevekkülü sadece Rablerine yaparlar. Oysa insanların çoğu, siyasî lider ve din adamlarının adları anıldığında kalpleri ürperir.

    Tevekkülsüz Kalanın hâli: Yardımsız Kalmak.

    Onların sözlerini dinlediklerinde, kitaplarını okuduklarında kalplerinde tesir yapar, o yola olan inançları artar. Niceleri bir din adamına ve söylediklerine, siyasîlere ve vaadlerine, bir şaire ve şiirine verdiği değer kadar Allah’a ve kitabına değer vermezler. Onları savunup korudukları kadar Allah’ın kitabını korumazlar. Oysa insanlar koymuş oldukları kuralları ve yasaları yaşamakla korumuş olurlar ve sonraki nesillere aktarırlar. İnsanlar kendi yasalarını yaşanan bir din, Allah’ın kitabını ise sadece okunan bir din haline getirmişlerdir. Yani yaşanılan, yaşanılmayanın üstüne çıkarılmış olur!

    “De ki: Bize ancak Allah’ın takdir ettiği isabet eder. O, bizim mevlâmızdır. Mü’minler sadece Allah’a tevekkül etsinler.” (Tevbe, 9/51)

           Herkes kabul eder ve der ki: “Allah’ın takdirinden başkası olmaz.” Ancak insanların hayatlarına baktığınızda, sözleriyle yaşantıları birbirine zıttır. Yalnızca mü’minler Allah’ın takdiri olan kadere güvenir. Çünkü sığınılıp yardım umulacak, bel bağlanılacak mevla sadece O’dur. Rabbimiz de âyetinde, “Benim takdirimden başkası olamayacak ise, yardım umacağınız mevlanız ve güvenip hayatınızı teslim edeceğiniz vekiliniz, tevekkül etmede Ben olayım” buyurur.

           “Göklerin ve yerin gaybı ancak Allah’a aittir. Bütün işler O’na döndürülür. O halde O’na ibadet et ve tevekkül et. Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (Hûd, 11/123)

           Tarih boyunca nice topluluklar, peygamberlerinin ve din adamlarının gayba istedikleri zaman ulaşabildiklerine inanmış ve onlara tevekkül edip yardım beklemişlerdir. Gelen yardımları ve iyilikleri onlardan bilmişlerdir. Rabbimizin Rasûllerine vahiy olarak bildirdiğinin dışında gaybı bilecek, hatta her an ve her zaman bilecek kimse yoktur. Yer ve göklerde insanın bilemeyeceği hiçbir şeyi,onların bildiği iddia edilmemelidir. Gaybî olanları Allah’tan başkası bilmiyor ise, o zaman yalnız O’na boyun eğip, O’nun emri yerine getirilerek kalben sevgi ve saygıyla O’na ibadet edilmelidir. Yalnız O’na güvenilip bel bağlanılarak tevekkül edilmelidir. Güvenilerek tevekkül kime ise, yardım ummak ve sığınmak ona olacaktır.

    Tevekkülünüz Kime? Allah’a (c.c) mı? Kullara mı?

           İnsan yarınları için Allah’ı unutup her ne planlıyorsa, hesap kitap ediyorsa tevekkülü başkasına yapmıştır. Sonra da bekledikleri olmayınca güvenip bel bağladığı dağlarına karlar yağar. Aklına, zekâsına ve imkânlarına güvenen, ben bana yeterim diyenlerin sonu! Şeytanın insan üzerindeki en büyük etkisi belki de ona, Allah’ı unutturmasıdır. Allah Teâlâ unutulunca, O’nun yeri kesinlikle başkalarıyla doldurulacaktır. Mutlak olarak da onlara güvenilip tevekkül edilecektir. 

           “Onlar sabredenler ve yalnız Rablerine tevekkül edenlerdir.” (Nahl, 16/42)

           Her peygamberin ve onların yolunda olan mü’minlerin yapacakları iş… Hayatın getirdikleri karşısında sabırla, sapmadan, hak üzere kalma mücadelesi vermek, sıkıntılardan çıkma gayreti göstermektir, sabır. Sadece dua ederek, elleriyle yapmaları gerekeni Allah’a havale edip kenarda beklemek sabır değil, Yahudilerin ahlâkıdır. Sabredememenin sonucunda nicelerinin ve nice toplulukların ayakları kaydı ve saptılar. Sonrasında güvenmeyi siyasîlere, akıllarına, bilgilerine, maddi imkânlarına, güçlerine, din adamlarına yaptılar ve onlara bel bağlayıp, tevekkül edip güvendiler. Sonrasında da bu bakışı ve yaşantıyı ısrarla savundular. Haktan bâtıla geçenler sapmakla kalmayıp, o yolu tek hak kabul ediyorlar ve savunuyorlar. Haktan bildikleri her ne varsa, bunları bâtıl olanları, hak olarak göstermek için kullanıyorlar. Bu, bile bile bâtılda ısrar ve hakkın üstünü bâtıl ile örtmektir. Bir ömür, ısrarla ve sabırla hakta kalmak kolay değildir. Dolayısıyla da cennet kolay kazanılacak bir yer değildir. 

    “Sen ölmeyen, diri olan Allah’a tevekkül et. O’nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından O’nun haberdar olması yeter.” (Furkân, 25/58)

    Âyet, Rasûlullah’a (s.a.s.) ve iman ederek Allah’a tevekkül edip güvenen bütün mü’minleredir. İnsanın bel bağlayıp güveneceği, hayatını tek taraflı kayıtsız ve şartsız teslim edeceği vekil sadece Rabbimizdir. Çünkü vekil kılınana tevekkül edilerek güvenilmiş, hayatın sevk ve idâresi teslim edilmiştir. Akıl ve irâdesi olan ve kullanabilen insana düşen ölmeyen, hayatı yaratıp devamını sağlayan Allah’a güvenmesidir. Yani tevekkül Hayy ve Kayyum olana, yani hayatı yaratana ve devamlılığını sağlayana yapılır. Tevekkül edip güvenilerek vekil kılınan yüceltilmiş, övülüp yüceltildiği için de vekil kılınıp tevekkül edilmiştir.

    Vekili Allah (c.c) Olanın Korkusu Yoktur!

           İnsan, tanıdığını sever, över, boyun eğip hükmünü dinleyerek itaat eder. Yalnız ona güvenir ve hayatını teslim eder. Yani vekil kılarak tevekkülü ona yapar. Bunu ya Allah’a ya da insanlara ve imkânlara yapar. Önemli olan insanın muhtaç, âciz ve zayıf olduğunu bilip, kabul etmesi ve sadece yaratanına güvenip tevekkül etmesidir. Her inanç sahibi ve topluluk bunu iddia etsede, ancak gerçek iman sahipleri bunu yapmaktadır.

           Tevekkülün meydana çıkması ve devam etmesi için insanın önce aciz, bir başkasına muhtaç, zayıf ve korkak olduğunu bilmesi ve kabul etmesi gerekir. Çünkü korkan ve zayıf olan insan sığınacak yer arar. Bu konumdaki insan, bir de imtihanlarla sürekli sınanıyorsa, mutlak olarak birine güvenip vekil kılmaya, birine boyun eğip hükmünü dinleyerek itaat etmeye, birinden yardım görmeye ve korumasına girmeye muhtaçtır. Allah’ı gerçek manada isim ve sıfatlarıyla tanımıyorsa, bu yerleri yaratılanlarla dolduracaktır. Tevekkül edip güvenerek bel bağladığı, gün gelecek onu şirke ve küfre kadar götürecektir.  Dolayısıyla tevekkül edip vekil kılmak insan için mutlak bilinmesi ve gereğinin yerine getirilmesi gereken bir durumdur. Allah’a sevgi ve saygıyla yapılmayan tevekküller, gün gelecek sevgi ve saygıyla yaratılanlara yapılacaktır. Bu da o kişinin ibadeti olacaktır. Dolayısıyla cennet, gerçekten Allah’a samimi olarak güvenen ve hayatı için vekil kılan mütevekkilin olanların olacaktır.

    [1]Tirmizî.

    Tevekkülünüz Kime? Yazısını okudunuz. Kur’an’ın Verdiği Mesajlar Yazısı için tıklayın.

  • Kur’an’ın Verdiği Mesajlar

    Kur’an’ın Verdiği Mesajlar

       Alemlerin Rabbi insanı yeryüzünde imtihan etmek için göndermiştir. Akledenlere de düşen de kendisini yeryüzüne kimin gönderdiğine bakmasıdır. İnsanı yeryüzüne gönderen, kimin daha güzel amel edeceğini sınamak için imtihanlardan geçirecektir. Rabbimiz de kitabında insana vazifelerini ve sakınması gerekenleri bildirmektedir. Daha güzel ameli ortaya koymak için Kur’an her bir ayetiyle mesajlardan oluşur. Akleden insan için mesaj vermeyen ayet yoktur. Mesele, verilen mesajı anlayıp, kendi üzerine almaktır.

            İmanla ilgili mesajlar, ahlakla ilgili mesajlar, toplumsal ilişkiler ve ibadetlerde ve nasıl olacağıyla ilgili Kur’an da binlerce ayetlerle mesajlar verilmektedir. Geçmişe nasıl bakılması gerektiğiyle ilgili iki bin beş yüz civarında ayetlerle verilmek istenen mesajlar olduğu gibi, sonsuz ahiret hayatına hazırlıkla ve orayla alakalı yüzlerce ayetlerin verdiği mesajlar. Bunun yanında Rasulullah’ın (s.a.s) yüzlerce hadisiyle verilen dünyaya ve ahirete bakışla alakalı mesajları.

    Kur’an ve Bakış Açısı

           İnsan için bakış çok önemlidir. İmtihana bakış, dünya hayatına ve ahirete bakış, belâ ve musibete ve sonrasında gösterilen duruşa bakış, imtihanlar unutulduğunda devamında gösterilen bakış, yer, gökler ve içindekilere bakış, geçmişe ve geleceğe bakış, ilaha, Rabbe, veli ve vekile, mâlik ve melike bakış, şirke, küfre ve tağuta bakış, dünün ve bugünün Firavun ve Nemrutlarına bakış, mala ve makama bakış, hayata ve ölüme bakış, kadere ve kazaya bakış, zamana ve nasıl kullanıldığına bakış, amele ve nasıl işlendiğine bakış, ahirete, hesaba, kendi hesabını vermeye ve insanlarla hesaplaşmaya bakış, eşyaya ve kimin için kullanıldığına bakış, kitaba ve itaat edilip edilmediğine bakış…

    Peygambere ve ona tabi olunup olunmadığına bakış, eşe, çocuğa ve nasıl bir aile olunduğuna bakış, akrabaya ve komşuluğa bakış, bütün müminleri vücudunun parçası gören kardeşliğe, ümmet olmaya ve cemaatleşmeye bakış, davete, nasıl yapıldığına ve kimin için yapıldığına bakış, sâlih amele, ihlasa, takvaya, ihsana, tevekküle, sabra ve yapılıp yapılmadığına bakış, hasete, kibre, riyaya, gıybete ve onlardan kalbini sakındırıp sakındırmadığına bakış, bilgiye ve ne amaçla elde edildiğine bakış, nasihate ve nasihatı kendi üzerine alıp almadığına bakış gibi, kitabın verdiği nice bakışlar.

           Fâtiha’nın ve Bakara Suresi, Nâs, İhlas ve Kâfirun Surelerinin verdiği mesajlar. İmam Şâfi’nin “Kur’an inmeseydi, Asr Suresi insanın kurtuluşu için yeterdi” dediği Asr Suresi’nin verdiği mesaj, Tebbet Suresi’ne ve müşrik akrabaya bakış gibi nice sûre ve ayetlerin verdiği bakışlar.

    Basiret İle Bakabilmek

           Hz. Adem’e, imtihanına ve sonrasına bakış, Hz. Nuh’a ve kavmine, Ad ve Semud kavmine, onların söylediklerine ve yaptıklarına bakış, Hz İbrahim’e ailesine ve onların yaşantılarına, Nemrut’a toplumuna ve yaptıklarına bakış, Hz. Yusuf ve yaşadıklarına bakış, Hz Musa’ya, Firavun’a ve toplumuna bakış, Hz Zekeriya, Yahya ve İsa’ya bakış. Rasulullah’a (s.a.s.) ve ashabının örnek hayatlarına bakış. Ashabı Kehf’e, ashabı Uhdud’a, Habibin Neccar’a, Firavun ve karşısında iman eden sihirbazlara, Talut ve tabi olanlara bakış. Hz Bilal’e, Yasir ailesine, Hz Habbab bin Eret’e ve nice ashabın Mekke ve Medine de yaşantılarındaki örnekliklerine bakış. Tüm bunlara ve bu zamana taşınıp taşınılmadığına bakış. Tüm bu mesajlar üzerinden Kur’an’a ve sünnete ve bugün bizde müminiz diyenlere ve yaşantılarına bakış.

           Kur’an’ı elinize aldınız ve ilk sûre olan Fatiha’nın bize vermesi gereken mesaj. Kitabın son suresi olan Nas Suresi’nin bize verdiği ve bizin almanız gereken mesaj. “De ki” emriyle bildirilen yüzlerce ayetlerin mesajı ve onlara bakış. “Ey iman edenler” diye hitap edilen doksana yakın ayetlerin mesajına bakış. “Ey inananlar” “Ey Ademoğlu” diye başlayan ayetlere ve bu ayetlerin inancı ne olursa olsun her insanın bilme hakkı olduğu ve söylenilmesi gerektiğine bakış.

    Kur’an’ın Verdiği Mesajlar : Değişimi İstemek

           Değişmek isteyen, gidişatını beğenmeyen, yarının hesabını yapan, geçmişe ve kendi geçmişine bakan, bir  ömrün hesabını düşünenlerde ancak Kur’an’ın verdiği bu bakışlar oluşur. İnsan kendisine, etrafına, yer ve göklerde bulunan nice delillere ve insanların başlarına gelen sıkıntılara baksa nice akledecek, kendisinde bakış oluşacak deliller bulur.

           “Ben cinleri ve insanları yalnız bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 56)

           İnsan yeryüzünde imtihanda, birine boyun eğip, emredilenlere uymak, birine güvenip yönelmek zorundadır. İsteyerek, gönülden kime boyun eğip, emredileni yerine getirirse ona ibadet etmiştir. Ayetin verdiği mesaj, insan birine boyun eğip itaat edecek, emredileni gönülden yaparak ibadet edecektir. Bu boyun eğerek yaptığı itaati, gönülden teslimiyet olan ibadeti kime yapacaktır. İnsan mutlak ibadet edecek, yani birine uyacak, yönelecek, övüp sevecek, ölümüne bağlanacak ve güvenecektir. Bunu ya Allahu Teâlâ’ya ya da siyasi ve din adına insana yapacaktır.  

           Rabbimiz kitabında müminlere, amel işleyin değil de, sâlih amel işleyin bakışı verir. Kur’an da 91 kez sâlih amel işleyin diye emredilir.

           “Şüphesiz iman edenlerin sâlih amel işleyenlerin, namazı kılıp zekatı verenlerin Rableri katında mükafatları vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.” (Bakara, 277)

            “İman edin salih amel işleyenler.” (Asır, 3)

    Amel Islâh Olduğu vakit, İmân Islâh Olur!

           Bir amelin ıslah edilip sâlih olabilmesi için, içinde Allah’a sıfatlarında eş tutulan şirk, Hakkın üstünü örtmek olan küfür, kalben inanılmayıp ikiyüzlü olunan nifak, Rabbimizin yasakladığı haram, dine sonradan sokulan ve hakkın yerine geçirilen bid’at ve hurafe, amelleri yok eden ve başkasına verilenlere karşı yapılan hased, nimeti kendine mal edip onunla övünülen kibir, verilenleri imtihan aracı göremeyip insanlara gösterme yarışı olan riya ve müminlerin hoşlanmayacağı şeyleri arkalarından konuşmak olan gıybetten arındırılmış olması gerektiği gibi, her kötülükten arındırılarak ihlas ile, Allahu Teâlâ görüyor düşüncesiyle en iyisini yapma çabasıyla ihsan ile, her yasaktan sakınarak takva ile ve yalnızca Rabbe güvenerek tevekkülle yapılması gerekir. İman olmadan da hiçbir amelin geçerliliği olmayacaktır. Ayetlerin verdiği mesaj, amelin değil de ıslah edilmiş sâlih amelin kabul edileceği ve ahirette karşılığının olacağı bildirilir. 

           “De ki: Sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 155)

           İmtihan herkes insan için güçleri kadar farklı, fakat kim o imtihanı sabırla karşılayıp Rabbine daha da yakınlaşırsa, sınandığı imtihanın değil de, gösterdiği sabrın karşılığını alacaktır. Yoksa kişi çektiği imtihan ve sıkıntıyla kalır. Ayetin verdiği mesaj her insanın mutlak imtihan olacağı, fakat ne zaman ve hangisiyle sınanacağını bilmemesidir.

           “De ki: Bize ancak Allah’ın bizim için yazdığı isbet eder. O bizim Mevlâmızdır. Mü’minler sadece Allah’a tevekkül etsin.” (Tevbe, 51)

          İmtihanların bir bölümü insanların ellerinden olsa da Allah’ın dilemesi olmadan hiçbir şey gerçekleşemez. Rasulullah (s.a.v) “Bütün dünya insanı bir araya gelip sana bir iyilik isteseler ancak Allah’ın takdir ettiği kadar ulaştırabilirler. Yine tüm insanlar bir araya gelseler ve sana bir kötülük dileseler, yine Allah’ın takdir ettiği kadar kötülükte bulunabilirler.” (Tirmîzi, Müsned)

    Kur’an’ın Verdiği Mesajlar : Takdir ve Tevekkül

           Sebepler ve sebep olan farklı olsa da, Rabbimizin her kula olan takdiri değişmeyecektir. Verilen mesaj, imtihan için takdir değişmeyecekse mümine düşen de sadece Rabbine güvenip tevekkül etmesi gerektiğidir. Çünkü insanın sığınıp yardım umacağı, yardım bekleyeceği mevlası sadece Allahu Teâlâ’dır. Takdire rıza gösterenlerin yapacağı ve söylemesi istenilen söz ve bakış budur. Bazen Rabbimiz imtihan gereği sınarken, bazen de insanlar kendi yaptıklarının sonucunu yaşarlar.

           “Size isabet eden her musibet ellerinizin kazandığı sebebiyledir. Bir çoğunu da affeder.” (Şura, 30)

          Her kişi başına gelenin hatalarının sonucu olup olmadığına bakmalıdır ki, Rabbini suçlamaya kalkmasın. Rabbimiz, insanların hatalarının karşılığında hemen ceza vermez, hataların çoklarının cezasını da dünyada affeder. Musibetlere kader deyip kendini temize çıkarmaya çalışmak çoğu insanın bir hastalığıdır. İnsanın elinden olan sapmanın, şımarmanın, kibirlenmenin ve imtihanı unutmanın sonucunda sınanma her zamanda ve her yerde gelebilir bakışında olunmalıdır.

          “Yoksa o memleket halkı uyurlarken, kendilerine geceleyin azabımızın gelmesine karşı emin mi oldular. Ve yine onlar azabımızın kendilerine kuşluk vakti eylenirken gelmesine karşı emin mi oldular.” (Âraf, 97-98)

    Musibet Her Canlıya Gelir…

           Sıkıntı inanç ayrımı yapmadan herkese taşıyacakları kadar gelir. Kimse imtihandan, gece yada gündüz gelmesinden emin olmamalıdır. Musibet sadece kötüye gelir denilemez. Musibetin olduğu yerde her çeşit insan vardır. Allahu Teâlâ bir toplumu toptan helak edecekse müminleri oradan çıkarır. Hz. Nuh ve müminleri gemiyle, Hz. Lut’u da iman edenlerle o beldeden çıkartmış, geride kalanların tamamını büyük küçük demeden helak etmiştir. Bu devrin musibeti herkese gelir. Hadiste bildirildiği gibi herkes de inancına göre haşrolur.

           “O hanginizin daha güzel amel edeceğini imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratandır. …” (Mülk, 2)

          Ayetin verdiği mesaj, dünya hayatı imtihan ve sınanma yeridir. Bu imtihanların sonucunda kim daha güzel bir kullukta bulunup, itaat ve ibadet edip sadece  Allah’a boyun eğecek belli olsun. Kimsenin kimseyi beğenmediği, geçmişi kınamadığı bir yerde, Rabbimiz de bakalım siz nasıl bir kulluk ortaya koyacaksınız görülsün buyurur. Ayetin verdiği mesaj, hayatın ve ölümün amacını, herkesin kendi kulluğuna bakması gerektiğidir. Hayatın ve ölümün amacı bunun içindir, yani kim daha güzel kulluk yapacaktır.

           “Allah bir kimseyi ancak gücünün yettiği ile yükümlü kılar….” (Bakara, 286)

    Kur’an’ın Verdiği Mesajlar : İmtihanın Ağırlığı

           Hiç bir kimse imtihanını büyük görüp, diğerlerininkini hafif görmemelidir. Her sınanma kişinin kaldıracağı kadardır. Rabbimiz taşınacak yük yüklerken, insanlar birbirlerine taşıyamayacağı yükleri yüklerler. Rabbimiz, kırkta bir zekat yüklerken, insanlar onlarca vergi koyarak insanların işlerine ortak olurlar. İnsanlarda kendilerine yapılan zulme destekleriyle ortak olurlar. Ayetin mesajı Rabbimiz taşınamayacak yük yüklemez. Ağır olmayan yükte de sabır gerekir.

           “Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 153)

           “Sabredenleri müjdele,” (Bakara, 155)

           “Sabret. Bil ki sabretmen ancak Allah’ın yardımıyla olur.” (Nahl, 127)

           “Allah sabredenleri sever,” (Ali İmran, 146)

           “O halde sabret, çünkü dünya ve ahirette hayırlı son takva sahiplerinindir.” (Hud, 49)                                   “Sabretmenizden dolayı size selam olsun.” (Rad, 24)

           “Sabredenlere mükafatları hesapsız verilecektir.” (Zümer, 10)

           Sabır, genişlikte ve darlıkta olan imtihanlarda işin hakkını verip imtihanının gereğini yerine getirmeye çalışmaktır. Sabır sıkıntılardan çıkmak için verilen mücâdeledir. Sabır boyun bükmek değil, hakta ve hak için direnmektir. Sabırla iman, amel ve davet mücâdelesi verenlerle Rabbimiz beraber, onları ahiretle müjdeler, bu sabrı gösterenleri sever, onlara ecirlerini hesapsız verir. Sabırla imtihanının hakkını vermek Rabbimizin yardımıyladır. Sabır dünya ve ahiret için hayırlıdır, bu da hakka uyan takva sahipleri içindir. Ayetlerin verdiği mesaj, sabır, oturup yardım beklemek değil, mücadele edip hak etmektir.

           “Öyleyse seninle birlikte tevbe edenlerle emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Haddi aşmayın. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” (Hud, 112)

    Sabır Nedir?

           Sabır, şirk, küfür, haram, bid’at, hurafe ve her türlü yasaktan dönüp tevbe eden ailesi ve müminlerle beraber iman, ahlak, muamelat ve ibadetlerde emrolundukları gibi kulluk yapmaktır. Ayetin verdiği mesaj, emrolunan şeyleri yapmayanlar imanda ve amellerde tağutlaşıp haddi aşmışlardır. Şüphesiz Rabbimiz, her yapılan ameli ve niyetini derecesiyle bildiği bakışında olunmalıdır.

           “Allah’a itaat edin” yani, hükmedip yönetmede hakimiyeti mutlak ona verip, sadece  ona boyun eğerek  emrettiklerini yerine getirin diye emredilir. “Rasul’e itaat edin” ise, o nasıl iman edip güvenmiş, nasıl boyun eğip itaat etmiş ise, sizde öyle itaat edin. İtaat emri seksen beş ayette geçer ki, önemine binaen. İman etmekle veya ettim demekle işin bitmeyeceği, kurtuluşun iman ve emrolunduğu gibi amel ederek itaatten geçtiğinin bakışı verilir. Herkes itaat ediyor da, emrolunduğu gibi itaat eden çok azdır. 

           Tevekkül, tedbir alıp işin sonucunu vekil kılarak Rabbe teslim etmektir. Müminler sadece şartsız ve aracısız Allah’a güvenir, tevekkül ederler. Tevekkül ayetlerinin verdiği mesaj insana, sen sana yetemezsin, yaratanına muhtaçsın, mücadele edin, tedbir alın ve sonrasında Rabbe güvenin bakışı. 

           Asr Suresi mutlak kurtuluşun dört reçetesini bildirir. İman olmadan diğerlerinin bir geçerliliği yoktur bakışı. Salih amel, hakkı ve sabrı tavsiye de, imanın sağlam olması ve devamlılığı için vazgeçilmezdir. Asr Suresi okunarak tavsiye edilir ki, ahirette kurtuluşun bundan başka yolu yoktur.

          Nâs Suresi’nde verilen mesaj, mutlak olarak insanların hayatlarına hükmedip yöneten, eğitip terbiye eden, hakimiyet kayıtsız ve şartsız kendisine ait olan Rab, insanları ve bütün yarattıklarını hükmüyle sevk ve idare eden Melik, kendisinden asla vazgeçilemeyip itaat edilen, övülüp sevilen İlah olarak Allah’tan başkasına yönelmemeleri gerektiğini bildirir. 

    Mesajlar Birbirini Tamamlayıp Akılda Şüphe Bırakmıyor

           İhlas Suresi’nin verdiği mesaj, O Allah tektir diyen, O’nu isim ve sıfatlarıyla bilinip birleyecek ki tevhid denilen birleme gerçekleşsin ve kişi mümin ismini alsın. Surenin sonu O’na sıfatlarında hiçbir şey denk tutulmayacaktır bakışı verilir. Allahu Teâlâ’nın sıfatlarının ve hükümlerinin üstü örtülürse küfür, O’na her hangi bir şey sıfatlarında denk tutulursa şirk olduğu bilinmelidir. 

           Kâfirun Suresi’nin verdiği mesaj, Nas Suresiyle rab, melik ve ilah olarak Allah’a mutlak sığındınız, ihlas suresiyle de Allah’ı sıfatlarıyla birlediniz, “De ki” emriyle de bunları dediniz, artık safların ayrılma zamanıdır. Kafirun Suresi’ndeki deki emriyle hakkı anlatıp anlamalarını sağladığınız ve onlarında Bâtılı tercih ettikleri zaman, artık siz onlara, ben sizin boyun eğip itaat ettiğiniz, kalben yönelerek ibadet ettiklerinize ibadet etmediğim gibi, siz de benim gibi Allah’a tüm isim ve sıfatlarıyla boyun eğip ibadet etmiyorsunuz. O takdirde sizin yaşantınız ve inancınız sizin olsun, benimki de benim olsun mesajı verilir. İki yüzün üzerindeki ”De ki” emri, önce kişinin bunları yaptığını sonrasında da bunları etrafına dediğini gösterir. “De ki” emri tercih değil, bir emirdir.

           “İyilik ederseniz kendiniz için yapmış olursunuz, kötülük yaparsanız da kendiniz için yapmış olursunuz.” (İsra, 7)

           Ayetin verdiği mesaj, kimsenin kimse için ne dünyasına ne de ahiretine birşey yapmadığıdır. Ayrıca Rabbimizin insanların iman ve amel tercihlerine karışmadığının göstergesidir. İyi ya da kötü davranışlar ve kazanımlar herkesin kendisi  içindir. Bunun için kimsenin kimseye minnet duyması, övmesi, kınaması ve eleştirisinin önemi yoktur. Herkesin yaptığı ve kazandığı kendine ait ise, kınama ve eleştiri de kişinin kendine olmalıdır.

           Herkesin sadakatten, davetten, samimiyetten bahsettiği bir yerde Hz. Nuh’un 950 yıllık verdiği sabırlı davetin, samimi hak da kalmanın, aynı şeyi söyleme sabrının verdiği mesaj önemlidir. Bir kaç yılda veya birkaç davetten sonra bıkan, yıpranan, mızmızlananların, 950 yıllık daveti anlamaları kolay olmasa gerek. Konuşurken 950 yıl, dile kolaydır. 

    Tağutlar ve Firavun Örneği

           Tağutu ve haddi aşmak olan tuğyanı anlamak için kendisinden ismen 78 defa bahsedilen Firavun örneğini iyi anlamak gerekir. O zalimin üzerinden verilen mesajı akledenler ve zamanına indirenler, ayetlerin verdiği mesajları anlayacaklardır. Yeryüzünde gezip dolaşanların alacakları mesaj, bunlar sadece tarihin kalıntıları, yaşanmışlıkları değil de, Allah’a ya itaatin ya da isyanın eserleri olduğudur. Yerlerinde yeller esmekte ya da başka isyanlar ve sapmalar o yerlerde ibret alınmadan yapılmaktadır.

           Rabbimiz kitabında bir kısım peygamberin hayatından zamanın akledenlerine mesajlar verir. Hz. Âdem ve Hz. Nuh üzerinden verilen nice mesajlar. Bin yılda geçse haktan ve hakkı söylemekten vazgeçmemek. Hz. İbrahim üzerinden verilen mesaj, tek başınıza kalsanız ve ateşe atılma pahasına olsa da hakkı yaşama ve söylemeden vazgeçmemek. Hz. Musa üzerinden verilen mesaj, Firavun gibi bir zâlime hakkı söyleseniz gerektiğinde yumuşak lisan ile söylemek ve etrafınızdakiler hak karşısında direnseler de Rabbe teslim olup, sabırla düzeltmeye çalışmak.

    Hz. Yusuf üzerinden verilen mesaj, yakınlardan sıkıntı görüp köle yapılsanız dahi affedici olabilmek. Hz. Süleyman gibi saltanat içinde dahi olsanız Rabbe teslimiyet ve itaatten vazgeçmeyip kulluğa devam etmek. Hz. Lut üzerinden verilen mesaj, bir tane mümin erkeğin olmadığı bir toplumda dahi hakta kalıp davet etmek. Rasulullah (s.a.v.) üzerinden verilen mesajlar, Mekke’de zulümle yaşanılan bir ortamda tevhidi söylem ve eylem, Medine de İslam’ın hâkim olduğu toplumda ise, emrolunduğu gibi dosdoğru olup, muâmelat, ibâdet, savaş, davet gibi nice alanlarda emrolunanlara uyma hassasiyeti göstermek.

           “Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Herkes yarına ne gönderdiğine baksın. …” (Haşr, 18) ve “…Kendiniz için önceden gönderdiğiniz her hayrı Allah katında bulacaksınız. ..” (Bakara, 110)

    Kur’an’ın Verdiği Mesajlar ‘ı en İyi Anlayan Toplum

           Sahabeyle bu zamanın insanlarını ayıracak en belirgin farklardan biri, onlar verilen mesajı kendi üzerlerine alırlardı ve hemen uyma çabasındaydılar. Başkalarını kınayan ve uğraşanlara ayetlerin verdiği mesaj, siz önceden ne gönderdiğinize bakın, çünkü yarın onu hazır bulacaksınız  Kur’an’ın bildirdiği mesajlara uyan veya uymayıp hevasına uyanlar, mutlak olarak ahirete kendi paylarına söylem ve amellerini gönderirler. Verilen destekler savunmalar ve vesile olunanların sonucu da ahirete gönderilecektir. Herkes önceden ne göndermiş ve vesile olmuş ise, onu orada hazır bulacaktır. Gönderilenlere göre de karşılık görülecektir. Dolayısıyla cennet ve cehennem herkesin önceden gönderdiği kazanımlardır. İnanç ve amellerinin karşılığı olarak herkes emek harcadığı ve hak ettiği yere girecektir. Müminler için Allah’ın affı, bağışlaması bir tarafa, kimseye haksızlık yapılmadan hak edilen ele geçecektir. Dolayısıyla da kimsenin kimseye kızma hakkı yoktur.

           Ahirete ciddi hazırlık yapmayanların söyleyeceği nice keşkeler olacaktır. Nice imtihanlardan ders çıkarmayan, verilen zamanları gereği gibi kullanmayanların keşkelerinin faydasının olmayacağı malumdur. Rabbimizin ayetlerinden elbette muhakeme ve muhasebe yaparak akledenler ders ve ibret çıkarır ve alırlar. Âkıbetin güzeli de elbette onlar için olacaktır.

    Kur’an’ın Verdiği Mesajlar Yazısını Okudunuz. Hüküm Ancak Allah’a Aittir! Yazısını okumak için linke tıklayabilirsiniz.

  • İSLAM VE TOPLUM

    İSLAM VE TOPLUM

    Rabbimiz insanı yoktan yarattı ve yeryüzünde sorumlu olarak imtihan için gönderdi. Gerek
    yeryüzünün sorumluluğu, gerekse insanların kendi aralarındaki ilişkilerin nasıl olacağıyla alakalı
    hükümleri bildirmiştir. İmtihan da olunmak da zaten emir ve yasaklar gerektirir. Önemli olan bu emir
    ve yasakları kim belirleyecek? Rabbimiz insanı ben yarattım, onların üzerinde hükmeden hâkim
    benim, yani hâkimiyet bana aittir buyurur. Ayette “Yaratmak da emretmek de O’na aittir.” Buyurur.
    Hükmeden hâkim, yöneten ve sevk ve idare eden, eğitip terbiye eden Rab, itaat edilecek ilah benim
    buyurur. Yani insanın hayatının her alanını sevk ve idare edecek dini ben belirlerim buyurur. Tahrif
    olmuş dinler ve toplumlar kendilerini halis din sahibi görürler. Oysa Rabbimiz “Muhakkak ki Allah
    katında din İslam’dır.” (Ali İmran/19) ayetinde buyurarak, kendi katında ve gönderdiği dinin İslam ve
    ahirette de kabul edeceği dinin de İslam olduğunu bildirmiştir.
    İnsan yaratıldı ve Allah’ın takdir ettiği zamanda, sorumlu olduğu yere gönderilmekle emir ve
    yasaklar başladı. Hz. Âdem ve hanımı cennette iken imtihan olundular. Sonra yeryüzüne geldiler ve
    imtihanları devam etti. Dünya hayatı için de gerekli olan emir ve yasaklar bildirildi. Bir aile için lazım
    olan emirler. Eşler arası ilişkiler, çocuk eğitimi, helaller ve haramlar, kardeşler arası ilişkilerde emirler
    geldi. Sonra akrabalıklar ve komşuluklarla ilgili emirler. Cemaat oldular ayrı emir, devlet oldular,
    emirler daha da genişledi. Topluluklar oluştu daha geniş emirler geldi. Kur’an’ın bildirdiğine göre ilk
    şirk toplumu, Nuh (as)’ın kavmi ile başladı. Allah ile hâkimiyet yarıştıran ve kendilerini din belirleyip
    yöneten rab gören topluluk gündeme geldi. Hz. Nuh dokuz yüz elli yıl toplumun iman etmesi için
    mücadele verdi. Çünkü iman olmadan mü’min, teslimiyet olmadan da Müslüman olunmayacaktı.
    Dolayısıyla da İslam toplumu meydana gelmeyecektir.
    Hz. Nuh kavmiyle başlayan şirk ve küfür topumu kıyamete kadarda bu haddi aşmışlıklarına, Allah
    ile hüküm yarıştırmalarına, batıl din ve toplum oluşturmalarına devam edeceklerdir. La ilahe illallah
    diyen, ben Allah’dan başka hükmedip din belirleyen, yöneten ve itaat edilecek ilah ve rab kabul
    etmiyorum der. Hâkimiyeti Allah’a vermek, hüküm içeren din belirlemeyi Allah’a vermektir.
    Dolayısıyla İslam, insan hayatının tüm alanlarının ölçüsünü belirleyen kuraklar, emir ve yasaklardır.
    Bunun karşısına çıkarılmış her bir kural, yasa, ölçü, fikir, düşünce, bence, bana göreler birer din
    belirlemedir. “Onlar hahamlarını, Rahiplerini ve Meryem oğlu İsa’yı rabler edindiler.” (Tevbe /31)
    ayette bildirilen din adamlarını rab edinme, Allah’ın helalini haram, haramını da helal saymadır. Yani
    Rabbimizin hükmü karşısında herhangi bir hüküm, fikir, yasa ortaya koyma rablik ortaya koymadır.
    Akıl ve irade verilen insan, kendini başıboş zannedip, kendi kendine yeterli olduğunu düşünür. İnsan,
    hayatı için emir ve yasaklar belirleyip Allah ile hüküm ve yönetmede bir yarış haline girişir. Şeytanın
    Hz. Âdem’e secde etmemeyi istemeyip, bu konuda hüküm bana aittir düşüncesinde olduğu gibi,
    insanların çoğu da bugün Allah’ın emir ve yasakları karşısında kendi kuralını kendileri belirlemeye
    kalkarak hüküm bize aittir derler.
    O zaman İslam, kabaca neyi emreder ve nasıl bir toplum oluşturur? İnsan kaynaklı dinler neyi
    emreder ve İslam’ın karşısında nasıl bir toplum oluşturur? İslam ferdin, ailenin, cemaatin, devletin ve

    ümmetin nasıl hareket edeceğinin ölçüsünü bildirir. İmanlarını, ahlaklarını, toplumsal ilişki olan
    akraba, komşu, siyaset, hukuk, eğitim, ticaret gibi nice alanlarda ve ibadetlerde neleri yapıp neleri
    yapmayacaklarının ölçüsünü bildirir. Bunun karşısında batıl olan dinler, yani laik demokratik, sosyalist,
    kapitalist, yasalar, Hinduizm, Budizm, Yahudilik, Hıristiyanlık, gibi nice dinler insan hayatının
    siyasetini, hukukunu, eğitimini, inancını, ahlakını, toplumsal ilişkilerini ve ibadet şekillerini oluşturur.
    Dolayısıyla Allah’ın dini olan İslam’ın karşısında yeni kurallar koymuşlar ve yeni cemaatler ve
    toplumlar oluşturmuşlardır. İslam’ı ve toplumunu konuşabilmek ve anlamak için karşısına çıkarılmış
    olan dinleri, yasaları ve oluşturdukları batıl toplumları anlamak, İslam ve toplumuyla onlar arasında
    değerlendirme yapmak gerekir. İslam’ın ve oluşturduğu toplumunun olmadığı bir yerde, sizin
    anlattığınız İslam ve oluşturduğu toplumu, zamanın insanlarının zihninde hayal kalmaktadır.
    Bahsettiğiniz geçmişe ise tarih diye bakmaktadırlar. İslam ve oluşturduğu toplum anlaşılmadan da,
    böyle bir toplumu oluşturmak kolay olmayacaktır. Aslında devlet ve toplum yaşantılarıyla, tercih ve
    destekleriyle hâkimiyetin ve itaatin kime ait ve yapılmış olduğunu belirler ve gösterirler. İnsan
    hayatını düzenleyen hükümleri belirleme işi olan hâkimiyetin kime ait olacağını, toplum yaptığı destek
    ve tercihlerle belirler. Ya Allah’a kayıtsız şartsız hâkimiyet verilir ya da insana ve yönetimine verilir.
    İslam, toplumun iman, ahlak, toplumsal ilişkiler ve ibadetlerini düzenleyerek, din, can, akıl, nesil,
    mal emniyetini sağlamak için devlet olurken, İslam’ın karşısına çıkarılan sistemler ve devletler ise
    kendilerini ve iktidarlarını korumak için toplumlar oluştururlar. Cemaatte, devlette insan için vardır ve
    insan için olmaya devam eder. İnancı ne olursa olsun İslam devleti, insanın beş emniyetini sağlar. Bu
    manada İslam devleti insan için aslında mutlak olmazsa olmazdır. Kur’an’ın yaklaşık yüzde yetmişi
    devletin yapacağı hükümleri içerir. Bu da her insan için İslam devleti olmazsa olmazdır. İslam siyasi,
    eğitim, hukuk, ticaret v.b alanlarda uygulanmayınca veya uyulmayınca fert, aile, cemaat ve
    devletlerin dünyada geldiği durum akledenler için apaçık ortadadır.
    İslam, toplumun inancı ne olursa olsun onların inançlarına göre akıl ve iradesini kendi özgür
    iradeleriyle kullanıp, inançlarını seçme hakkı verir. İslam, toplumun hak ile batılı ayırt edebilmesi için
    bilgilendirir ve nesilleri yetiştirir. Beşeri ve İslam’ın karşısına çıkarılmış olan yasalar, sistemler,
    kurallar, fikirler, insanın akıl ve iradesini kullanmasına engel olduğu gibi, kullanmasınlar diye de her
    yönteme başvururlar. Ellerindeki tüm imkanlarla batıl ve hurafe doldurduklarını sistemlerini ve
    topluluklarını korumak ve devam ettirmek için çalışırlar. Kendilerini sorgulatmadıkları gibi,
    sistemlerini, kural ve yasalarını eleştiri dahi yaptırmazlar. Oysaki Rabbimiz kendi dini olan İslam ile
    insan ürünü olan dinlerle değerlendirme yaparak insanın akletmesi için “Kimin dini, iyilik yaparak
    kendini Allah’a teslim eden ve hakka yönelen İbrahim’in dinine tabi olan kimseden daha güzel.”
    (Nisa/125) diye buyurur. Yani kimin dini daha adaletli yaşamaya daha layık ve güzeldir.
    İslam, toplumun beş emniyetini korumakla hem dünyalarını, hem de sonsuz ahiretlerini
    korumaya çalışır. Dünyanın ve içindeki insanın ihyası, aslında sonsuz ahiret içindir. Oysa insan ürünü
    olan yasa ve sistemler, oluşturulan iktidarlar ve devletler ise, sadece dünyada rahat etme ve
    sömürme üzerine kurulur. Tüm çalışmaları sistemlerini koruma üzerinedir. Nice vergilerle, kurdukları
    siyasi, askeri oluşumlarla zulüm düzenlerini toplumlarına desteklettirirler ve korumalarını sağlarlar.
    İslam, kendisine bağlı olan toplumunun dünya ve ahiretlerini ihya ederken, batıl sistemler kendi
    iktidarlarını toplumlarına ihya ettirirler.
    İslam, insanın tüm mücadelesini, cehd ve gayretini, elindeki tüm imkanları cihad ve kıtal namına
    her çabasını Allah’ı emrine göre yapsın, karşılığını da ahirette alsın için mücadele etmesini ister. Ve

    sadece Allah yolunda can verene şehid der. Batıl sistemler ise insanın tüm gayret ve çabasını kendi
    hükümleri ve iktidarları devam etsin için yapmalarını isterler. Her sistemde kendi davası için
    ölmüşünü şehid diye adlandırır. İnsan bulunduğu zaman ve yerde Allah’ın dinini yaşamaya çalışırken
    gösterdiği çaba ve gayreti cihaddır. Mekke de ve Medine de verilen tüm mücadeleler birer cihaddı.
    Allah’ın dini yeryüzüne yayılsın ve insanlar Allah’ın hükmü altında özgürce inançlarını yaşasınlar diye
    ölmek ve öldürmek ise kıtaldir. Herkeste mutlak davası uğruna ölür ve öldürür. İslam, kendi
    hükümleri yayılsın, batıl sistemler de kendi hükümleri yayılsın ister ve mücadele edilmesini ister.
    İslam’ın mücadelesinin ahiret karşılığı varken, batılın mücadelesinin sadece dünyada karşılığı olur.
    İslam, cezayı gündeme getirir ki, toplumunun beş emniyeti olan din, mal, can, akıl ve nesil
    emniyeti sağlansın. İnsan ürünü sistemler ve devletler ise cezayı gündeme getirirler ki, kendi
    iktidarları korunsun ve saltanatları devam etsin. Oysa İslam ceza vermeye yol aramaz. Yapılan suçların
    hesabı ve verilecek ceza asıl ahirette Allah’u tealaya aittir. İslam ise, kendisine tabi olan toplumunu
    korumak için açıktan suç işlenmesine engel olur. Cezayı da caydırıcılık olsun için verir. Rabbimiz
    kullarına zulmedici değildir. Bir kulun hatasından diğer kullar zarar görmesin için cezayı gündeme
    getirir. Heysemi ve Darekutni de geçen hadiste Rasulullah (s.a.s.) hırsızlık itirafında bulunan birine
    “Öylemi yapmış? Yok canım, sen böyle bir şey yapmazsın.” deyip göndermiştir. Yine Ahmet bin
    Hanbel de ve Ebu Davud da geçen hadiste de zina ettiğini söyleyen bir kişiye ve kadına da aynı şeyi
    söyleyerek, “sen böyle bir şey yapmazsın. Seni biri mi zorladı. Aklın yerinde mi. “ gibi sözlerle onlara
    ceza vermek istememiştir. Dört kez itiraf edince ceza verilmiştir. Zaten tevbe, suçun ahiret cezasını
    siler. Zinada dört adil şahit veya kişinin kendi itirafı gerekir. Kişi itiraf etse de önce ceza verilmek
    istenmez. Beşeri sistemler ise İslam’ın ceza gerektiren tüm suçlarını serbest bırakmış ve
    yaptıklarından vergiler almaktadır. Böylece toplumlarının hem dünyalarını hem de ahiretlerini perişan
    etmektedirler.
    İslam, toplumunun haset, hırs, kibir, riya, dünyevi hırs gibi nice kalbi hastalıklardan uzak tutmaya
    çalışırken, batıl ve insan kaynaklı sistem ve devletler tüm bu kötü hasletleri pompalarlar. Kapitalist
    ticaret bakışıyla ve reklamlarıyla toplumlarının dünya hırslarını kullanarak sömürürler. Dünyevi hırslar
    hasede, haset gıybete, iftira ve yalanlara sebep olmaktadır. Dünyevi kazanımlar da niceleri için kibre,
    riyaya sebep olacaktır. Bunlar amelleri yok ettikleri gibi, kardeşliklere, dostluklara, komşu ve
    akrabalıklara zarar verecektir. Hadiste “Haset ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi amelleri yiyip bitirir.”
    (İbn Mâce) buyrulur. İslam, kardeşlik, akrabalık, komşuluk, İslam kardeşliği, itaat, ibadet gibi nice
    alanlarda emirlerle toplumunu ihya etmek ister. İslam’ın hükümlerinden herhangi birini hayatınızdan
    çıkarttığınız zaman onun yerini mutlaka insan yasası, fikir ve düşüncesi, yani benceleri girecektir.
    Kur’an ve sünnet insan hayatında yaşanılacak ve inanılacak eksiklik ve boşluk bırakmamıştır.
    İslam, inanç esasına göre toplumu değerlendirir. Mü’mine mü’min, kâfire kâfir, müşrike müşrik,
    zâlime zâlim, fâsıka fâsık muamelesi yapar. Kendi tebasının haklarını korusa da, inançlarına göre
    vasıflandırır. Beşeri olan laik ve demokratik sistemler ise mü’min, kâfir, münâfık ve zâlim ayırımı
    yapmadan herkese aynı muameleleri yapar. Hatta Allah’a ve Rasulüne itaat eden ve hâkimiyeti
    sadece Allah’a veren mü’minlere ayırım yapar ve dinlerini yaşamalarına engel olurlar. Yani İslam
    inancı ve toplumun inançları noktasında ikiye ayırır. Hak ve karşısında tüm batıllar. İslam, toplumu ve
    diğerleri diye ikiye ayırır. Fakat bugün niceleri İslam ile İslam’ın batıl dediklerini bir araya getirip
    yaşamaya çalışmaktadırlar. Batıl söylem ve yaşantının içinde, hak görünme çabaları vardır, nicelerinin.
    İslam ile laiklik ve demokrasiyi birbirine karıştırıp bir hayat yaşama çabaları!

    İslam, toplumun itaatini Allah’a, yani kitabına, örnek olarak Rasulüne, Allah’a ve Rasulüne itaat
    etmek kaydıyla ve hakka uygun olmak şartıyla emir sahiplerine yapılmasını emreder. Ayette “Ey iman
    edenler Allah’a itaat edin, Rasule itaat edin ve emir sahiplerine de.” (Nisa/59) bildirilir. Allah’ı isim ve
    sıfatlarıyla birlemeyi, hâkimiyeti kayıtsız şartsız Allah’a verip, yalnız O’nun hükmü olan kitaba itaat
    etmeyi, hayatın tüm alanlarında örnek ve önder olarak Rasule itaat ve tabi olmayı emreder. Batıl olan
    sistemler ise itaati mutlak olarak, kayıtsız ve şartsız kendilerine yapılmasını isterler. Sadece kendi
    sözlerinin dinlenmesini, kendilerine boyun eğilmesini, toplum üzerinde tek söz sahibi kendilerinin
    olmasını isterler. Allah’ın yarattığı kullar üzerinde kendi kulluklarını uygularlar ve acizliklerini unutup
    hükmetme ve yönetme, ardından da sömürme yarışındadırlar. İtaat; birine boyun eğmek, boyun
    eğdiğinin sözünü dinlemek ve emredilenleri yerine getirmektir. Böyle bir teslimiyet kime yapılırsa,
    itaat onadır ve onun kölesi olunur. İslam, yeryüzünde imtihanda olan insanı yaratılan kula köle
    olmaktan kurtarmak içindir. Batıl sistemler ise tam tersini yaparlar. Bütün mesele de zaten toplumun
    bunları anlamasını sağlamaktır.
    İslam, toplumunun fertleri hangi inanışta olursa olsun onları korur ve onların inançlarına
    karışmaz. “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk ile sapıklık birbirinden ayrılmıştır. Kim tağutu inkar
    eder ve Allah’a inanırsa kopması mümkün olmayan kulpa yapıştırmıştır.” (Bakara/256) Diye ayette
    bildirilmiştir. Allah’a güvenme olan iman ile Allah ile hüküm yarıştıran tağutları anlayarak reddetme
    ve birbirinden ayırma tevhittir, yani Allah’ı isim ve sıfatlarında birlemedir. Rabbimiz Rasulüne ve tüm
    davetçilere dinde zorlama yapmamaları gerektiğini ve işlerinin sadece hakkı hatırlatma ve
    anlamalarını sağlamak olduğunu bildirir. Hâkimiyetin insana verildiği sistemlerde ise dinde zorlama
    vardır ve onlar sadece kendi inançlarına itaat edilmesini isterler. Batıl olan tüm inançlara karşı
    müsamaha gösterirler, fakat mü’minlere aynı müsamahayı göstermezler. İslam eleştiriyi kabul
    ederken, kişinin kendi kararıyla akletmesini ve iradesini kullanmasını ister, onlar ise asla eleştirilmek
    istemezler. Bunu yapan mü’minleri de fitneci, hain gibi nice isimlerle kendi toplumları nezdinde
    karalamaya çalışırlar.
    İslam, insan yeryüzüne ne amaçla geldiğini bilsin. Ruhlar aleminde verdiği ve ahrette sorulacak
    olan Rab sözünün gereğini yapsın. Yaratılış amacı doğrultusunda bir hayat yaşasın için nice emirlerle
    hatırlatma yalarken, batıl sistemler ise İslam’ın hatırlattığı tüm emirleri unutturup toplumların akıl ve
    iradelerini ipotek altına alarak sömürmek isterler. Zamanlarını, akıl ve iradelerini, bedensel güçlerini
    kendi saltanatları için kullanmaya çalışırlar.
    İslam, dünyada inancı ne olursa olsun her insan için vardır ve gönderilmiştir. Emir ve yasakları ise
    müminler içindir. Hak olan İslam, kendisine yöneleni ve himayesi altına gireni kendi koruması altına
    alır. Dolayısıyla da İslam’a, yani sadece Allah’a güvenip itaate davet herkese yapılmalıdır. Yani her
    insana gönderilen Kur’an’ın hükümlerini herkesin bilme hakları vardır. Ey insanlar, ey Âdemoğulları
    diye başlayan her bir ayet, tüm insanlaradır ve onarın bunu bilme hakları vardır. Çünkü Rabbimizin bu
    emirleri tüm insanlaradır. Davetçide bu emirleri onlara gücü ve ulaşabildiği kadar ulaştırmalıdır. İnsan
    mahsulü olan sistemler ise sadece kendi sömürdükleri toplumları için vardır, ya da var görünür.
    Onların hakkı anlamamaları için her türlü yola başvururlar. İslam insanın şirk, küfür ve haram
    zulümlerini ortadan kaldırmak için vardır. Diğerleri ise hakkın üstünü örten küfrü, Allah ile hayata
    hükmetmede yarışıp kendilerini Allah’a ortak gören şirki ve haramları yaymak için çalışırlar. Kıyamete
    kadar da Allah’a itaat ile, batıla itaat eden fert, cemaat ve topluluklar olacaktır. Bütün mesele, kimin
    nerede durduğudur.

    İslam, toplumun zaman içinde gelişimi için Kur’an’da bin civarında ayetlerle, tıp, astroloji, fizik,
    biyoloji, gibi ilmi ayetlerle nice alanlarda bilgilerle destekler. Onların zamana göre gelişimleri için
    yardımcı olur. Batıl sistemler ve toplumları veya cahiller ise, İslam’ın insanı ve toplumu zamanın
    teknolojisinden ve biliminden uzak tuttuğunu söylerler. Onlar bunu söylerken, batılın asıl ortaya
    koyanları Kur’an’ın bu bilgileriyle zamana ve onlara hükmederler. Niceleri Kur’an’ı sadece okurken,
    birileri dünya sömürüleri için Kur’an’dan faydalanırlar. İnsana faydalı olacak olan nice bilgileri de
    insanın zararları için kullanırlar.
    İslam, hayata hâkim olup yaşanılan din ve toplumunu canlı ve hayatta tutarken, insan ürünü olan
    sistemler kendi yasalarının yaşanılmasını, itaat edilip uyulmasını isterler. Kendilerini İslam’a nisbet
    edenler de Kur’an’ı okunan ölçü, insan yasalarını yaşanılan ölçü kabul ederler. İslam yaşanılan din
    iken toplum okuma ve bilmeyi yeterli kabul etmiştir. Ve batıl sistemlerde böyle bilinmesini ve
    uyulmasını isterler. Yoksa toplum, sömürenler adına hakkı anlayacak ve onlar sömürülerine devam
    edemeyeceklerdir. İslam’ı yaşayan mü’min ve müslümandır ve canlı mesabesindedir. Batılı yaşayan
    müşrik ve kâfirdir ve ölü mesabesindedir. İslam, insanı tüm benliğiyle diri olmaya sevk ederken, batıl
    sistemler tüm benlikleriyle ölü gibi olmalarını ve kendilerine itaat etmelerini isterler.
    İslam, toplumun sorunlarını kendi aralarında beraber paylaşmalarını ister ve vakıflar oluşturur.
    Sadakayı ve infakı teşvik eder. Düşenin yanında olunmasını ister. Komşusu açken tok yatılmasında
    kişinin vicdanen rahatsız olmasını ister. Toplumun menfaati için zekatları toplayıp, ihtiyaç sahiplerine
    dağıtır. Batıl sistemler ise ihtiyaç sahibinin hakkı olan zekatı toplumun vicdanına bırakıp kendi
    sistemlerini koruyup, güçlendirmek için onlarca vergilerle sömürürler. Toplumu kendi haline terk edip
    düşenin dostu olmaz bakışı verip, düşene de önce kendi banka ve kurumlarıyla bir tekmede kendileri
    vururlar. İslam ise toplumunun fakirini korur, borçlusuna ve yetimine sahip çıkar, fakirini kalkındırır,
    muhtaç olanı evlendirir. Batıl sistemler de kendi toplumlarını yalnızlaştırıp, ferdileştirerek daha rahat
    sömürmek derdindedirler. Batıl anlaşılmadan hak, hak anlaşılmadan da batıl anlaşılmayacaktır. Yani la
    ilahe illallah anlaşılmadan itaat ve teslimiyet mutlak olarak Allah’a yapılmayacaktır. Herkes de kendi
    batılında hak diye yaşamaya devam edecektir. Hak anlaşılıp batıl reddedince mü’min ve Müslüman
    fert, aile, cemaat ve toplum oluşacaktır. Batılın üstü hakla, hakkın üstüde batıllarla örtüldüğü sürece
    de batıl hükmedip yönetmeye devam edecektir. Mü’min fertler yetişmeden mü’min ve Müslüman
    aile oluşmaz. Mü’min aileler olmadan da mü’min cemaat, mü’min ve Müslüman cemaatler olmadan
    da Allah’a kitabına ve Rasulüne güvenen mü’min ve onlara itaat eden Müslüman toplum oluşmaz.
    İman güvenmektir, İslam ise güvendiğinize itaat edip teslim olmanızdır.
    İslam, el Hakîm olan Allah’ın hâkimiyet elinde olup hükmettiği hüküm ve yasalar, emir ve
    yasaklardır. İslam toplumu da bu emir ve hükümlerin oluşturduğu birlik ve aynı hedefe koşan
    bütünlüktür. Hâkimiyeti sadece Allah’a verip, itaati de sadece ona yapanlardır. Laik ve demokratik
    sistemlerin ise dünyada oluşturdukları toplum ve nesiller ise ortadadır. Sürekli kullanılıp sömürülen,
    akıl ve iradeleri ipotek altına alınmış toplumlar, başsız sürü gibi her çobanım diyene tabi olup itaat
    ederler. Âlemlerin Rabbi ola Allah’a baş eğemeyenler, hatta baş kaldırıp hüküm yarıştıranlar, kendileri
    gibi aciz insanın kölesi olurlar. Bunu da kendilerince özgürlük sayarlar. Allah’a isyanı özgürlük sayan
    zamanın zavallıları! Yarının ne getireceğinden habersiz bu isyanlarına devam ederler. İslam toplumu
    Allah’a güvenerek bir korku içinde itaat ederlerken, batıl toplum ise bela ve musibetlerde Allah’a
    yönelirler. Korku gidince de batıl yaşantılarına devam ederler.

    Tarih boyunca her topluma gelen din İslam’dır. Bu zaman içinde kıymete kadar hükmü
    değişmemiş olan İslam yine din olarak devam edecektir. İslam’ın hayata hükmetmesi için insanın ve
    toplumun onu gündemine ve hayatına sokması gerekir. Gündemde tutulan ve yaşanılan önde, diğeri
    arkaya atılmıştır. Ehli kitap için ayette Rabbimiz “onlar kitaplarını arkaya attılar” yani okudular, fakat
    hayatlarına sokmadılar diye bildirir. İslam’ın her bir emri hayatın bir bölümüne yön verir. Uyulmayan
    her bir emirle de o yerde haddi aşma, isyan ve itaatsizlik vardır. Batıl toplumlar Allah’ı akıllarınca
    gökyüzüne gönderip yeryüzünde ateist olarak hükmetme yarışındadırlar. Allah’ı yok kabul eden az bir
    ateist kesim hariç, batıl toplumların çoğu deisttir. Yani Allah’ın varlığına inanırlar, fakat hayatlarına
    hükmetmeyen ve yönetmeyen kabul ederler. Onun içinde hayatları için hükmetme olan hâkimiyeti
    kendilerin de görürler ve görenleri de desteklerler.
    İslam, akıl ve iradesini kendi tercihiyle Allah’a, kitabına ve Rasulün örnekliğine teslim eden fert,
    aile ve toplum oluşturur, fakat gerektiği gibi itaat edilirse. Fakat nice peygamberlerin mü’min aileleri,
    cemaatleri ve devletleri olmamıştır. Ama onlar İslam’ı yaşamakla ve davet etmekle sorumlu idiler ve
    öyle yaşadılar. Zamanın mü’minleri de aynı şeyle sorumludurlar. Hz. Lut’un otuz ile kırk yıl davet
    yaptığı bildirilmiştir. Hanımı iman etmemiş, toplumda ise bir tane inanan çıkmamıştır. Anlattığı
    İslam’a toplum itaat edip mü’min olmamıştır. İslam kıyamete kadar haktır. Fakat toplum İslam’a itaat
    etmeden İslam toplumu oluşmayacaktır. Dolayısıyla toplum tercihiyle ya İslam’ı hayata hâkim kılar, ya
    da insan yasa ve hükümlerini. Elbette vesile olunan her şeyden kişinin kendisi sorumlu olacaktır.
    Rasulullah (s.a.s.), Mekke de mü’min fert ve cemaat oluşturdu. Meninde ise daha kapsamlı
    cemaat ve devlet oldu. İslam, her dönemde yalnız Allah’a itaat ve ibadet eden toplumlar oluşturdu.
    Bu devam ettiği sürece de toplumun içinde her inanç sahibi emniyet içinde yaşadı. Tarih boyunca da
    İslam’ın gücü ve topluma sağladığı emniyetin şahidliği dünyaya gösterildi. Gelecek mutlak İslam’ın ve
    ona kayıtsız şartsız tabi olan mü’min Müslümanların olacaktır. Mutlak olarak Allah’ın takdirinden
    başkası olmayacaktır. Mü’minlere düşen zamanın şartlarına göre beraber çaba ve gayret etmeleridir.
    İslam da daha nice emirlerle toplumunu ihya edecektir. Elbette kendisini, aklını, iradesini, malını
    zamanını, maddiyatını İslam’a teslim edenleredir.

    Recep Arslan

  • Davet Herkese, Hidayet Almak İsteyene

    Davet Herkese, Hidayet Almak İsteyene

     Peygamberlere gönderilen her din islamdır. İslam’ında zaman içinde bozulmasının altında dinin bir kısım insanların tekeline bırakılmasıdır. Zaman içinde dini kendi tekellerine alanlar, dinin sahibiymiş gibi davranmaya başladılar. Dini kendi tekellerinde görenler, topluma kendilerine koşulsuz itaat etme bakışı da verdiler. Kendi rahat ve zevkleri için siyasilere de tarih boyunca itaat etmeyi emrettiler. Ehli kitabın din adamlarının dokunulmaz, hata yapmaz, Allah adına iş yapan konumunda kabul ettikleri gibi, islam toplumunda da aynı bakışlar son yüz yılda hat safhaya çıktı. İslamı kendi tekellerinde gören, onlar olmazsa din anlaşılmaz, onlar olmazsa kurtuluş olmaz düşünen ve bunu dikte eden din adamları sınıfı oluşturulmuştur. Bu din adamı sınıfı gün geldi dinin sahibiymiş gibi davranmaya ve konuşmaya başladılar. Bu bakışta oldukları, konuştuklarına, yazdıklarına, ortaya koydukları tavırlarına yansımaktadır. 

       İnsanı yeryüzüne halife olarak seçen Rabbimiz, insanın bu sorumluluğunu nasıl yapacağının ölçüsünü de bildirmiştir. İnsanlar kendi akıl ve iradesine göre kural belirleyip yaşamasınlar diye hayatın her alanını düzenleyen ölçü belirlenmiştir. Rabbimiz, belirlediği bu ölçünün nasıl yaşanılacağını ve nasıl davet edileceğini de bildirmiştir. Örnek kıldığı peygamberleriyle de islam’ın nasıl yaşanılacağının şahitliğini ortaya koymuştur. Peygamberler kendilerinden din belirlememişlerdir. Dini kendi tekellerinde gibi davranmamışlar, sadece yaşama ve davet etme çabasında olmuşlardır. Rabbimiz, peygamberine ve her mü’mine hitap eden ayetinde “Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin.” (Şûrâ/52) buyurarak dinin belirleyicisi kendinin olduğunu kıyamete kadar gelecek olanlara bildirmiştir. Dinin öğrenilmesi zaruridir ve bunun için de sürekli davetçiler olmak zorundadır. Fakat bu birilerinin tekelinde olmamalıdır. Davetçi ölçü belirleyen değil, davet ettiği kimselerle beraber Rabblerinin belirlediği ölçülere uyanlardır. “Rasul Rabbinden kendisine indirilen iman etti ve mü’minler de.” “İşittik ve itaat ettik dediler.” (Bakara/285) ayeti davetçiye ve anlattıkları kişilerle beraber dine inanmaları ve yaşamaları gerektiğini bildirir.

       Allah’dan başka hiç kimse kitabın sahibi ve koruyanı değildir. Son kitabın korunması insana bırakılmamıştır. Fakat yaşantısını koruma insana aittir. Dine elleriyle, dilleriyle ve batıla verdikleri destekleriyle zarar verenler, biz olmazsak Kur’an anlaşılmaz, gündemde olmaz ve yok olur, biz olmazsak ehlisünnet anlaşılmaz ve yok olur diyenler, kendilerini Kur’anın koruyucusu ilan etmişlerdir. Bunu diyen nicelerinin elinden din alınmalıdır. Elbette hakkı gereği gibi davet etmesi gerekenler meydanı boş bırakıp kendileriyle uğraşınca, din dünyevileşenlere, bid’at ve hurafecilere kaldı. Mü’minlere de sadece onları kınamak kalmamalıdır. Değerinize sahip çıkmazsanız, birileri şirk ve küfürleriyle o değeri kirletirler. Kur’an Rabbimizin korumasındadır, aslında şirk, küfür ve haramlarla kirletilenler islamın yaşantısı olan hayatlardır.  

       Dinin bozulmasıyla şirk toplumlarının ortaya çıkışını, Kur’an bize Nuh a.s. kavmiyle bildirir. Belki bundan önce şirk toplumunun olma ihtimali olsa da, Rabbimiz bu başlangıcı h.z. Nuh kavmiyle bildirmiştir. Rabbimiz şirk toplumunda nasıl davet yapılacağını ve bu davetin karşısında müşrik olanlarla nasıl muamele edileceğini, ilk olarak Nuh a.s. ve toplumun hayatıyla bildirmiştir. Bu anlamda h.z Nuh’un dokuz yüz elli yıllık sabırla verdiği iman üzere islamı yaşama ve davet örnekliği, binlerce yıllık tarihiyle sanki bugün gibidir.        

       Kur’an’ın bildirmesiyle şirk toplumu h.z Nuh’un kavmiyle başlar. Dokuz yüz elli yıllık dile kolay sabırla verilen h.z. Nuh’un daveti, kıyamete kadar gelecek bütün mü’min davetçilere güzel bir örnekliktir. H.z. Nuh, dokuz yüz elli yıl Allah’ın sıfatlarını insana vererek şirk koşan ve Allah’ın hükümlerinin üstüne kendi yasalarını, hâkimiyetinin üstüne kendi hâkimiyetlerini geçirerek küfre düşen topluma ne anlattı. Nuh toplumu da, hayatlarının sevk ve idaresi konusunda Allah’ın iradesine göre değil de, hayatımızın sevk ve idaresinde hâkimiyet bize aittir dediler. Böyle diyen bir toplumda, dokuz elli yıl sabırla yapılan davet ve davetin içeriği. Dokuz yüz elli yılda geçse aynı şeyleri söyleme sabrı. Bunun söylemesi dile kolaydır. 

      H.z Nuh kavmine dokuz yüz elli yıl neleri bildirdi. 

       “.. Ey kavmim! Allah’a itaat edin. Sizin için ondan başka ilah yoktur. ..” (Araf/59) Hayatın tüm alanlarında itaat edip övülecek ve sevilecek tek ilah Allah’dır. İtaat eden, hâkimiyetini kabul edip uyan, teslim olan, onu ilah kabul etmiştir. Bu itaat ve teslimiyet de ibadettir. H.z. Nuh, kavmine dokuz yüz elli yıl bunu tekrar etti. Çünkü kavmi de o kadar yıl iman etmemişlerdi. Yani davet iman edinceye veya helak oluncaya kadardır. Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birlemeye çağıran h.z. Nuh’a kavminin ileri gelen büyükleri, siyasi ve din adına söz sahibi olanlar dediler ki. “Kavminin büyükleri ona şöyle cevap verdiler. Biz seni cidden apaçık sapıklık içinde görüyoruz.” (Araf/60) Belki insanlık tarihinin başına yakın bir zamandan bugüne değişmeyen söz. Hakkı söyleyene, Allah’ı birlemeye çağırana söylenen sözler aynı. Bugünde Allah’dan başka itaat ettiğiniz ilahları ve sevk ve idare edip yöneten rableri reddedin diyenlere sapık, fitneci denilmekte. Bunlarda din adamı ve siyasiler, yani toplumun bugünkü büyükleridir. 

       Yine, hakkı bildiren h.z. Nuh’a, sen bunu nereden getirdin, biz bunu büyüklerimizden duymadık dediler. “Biz bunu evvelki atalarımızdan duymadık.” (Mü’minun/24) Bugünkülerde, siz bunu nereden çıkarıyorsunuz, biz bunları sizden başkasından duymadık demektedirler. Yine kavmi Nuh’a “O, ancak kendisinde cinnet bulunan bir adamdır.” (Mü’minun/25) Hakkı davet edenler karşısında aciz kalanların dünden bugüne tavır ve sarf ettikleri sözler aynıdır. Şirk, müşrik, küfür ve kâfir dünden bugüne aynı olduğu gibi, içinde olanlarında söz ve tavırları aynı olacaktır. Çünkü şirkin ve küfrün ne olduğunu Rabbimiz kitabında bildirmiştir. Küfür ve şirk ölçüsünü belirlemeyi insana bırakmamıştır. İmanın ve İslam’ın da!  

       Davetçinin bakış ve beklentisi. 

       “Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak alemlerin Rabbine aittir.” (Şuara/109) Daveti almak istemeyene, itiraz edene, benim beklentim sizden ve elindekilere değil, alemlerin Rabbindendir. Bu bakış peygamber bakış ve beklentisidir. Karşılığını Rabbinden bekleyen davetçiye ahirette bu amelin karşılığı var. Almak istemeyenin mesuliyeti kendine. Kendilerine özel muamele edilsin, ayrıcalıklı olsunlar bakışında olanların insan değer ölçüsü iman ve takva değil, dünyada mal ve makamdır. “… Arkana hep düşük kimseler takılmışken biz sana iman eder miyiz.” (Şuara/111)Dünde olduğu gibi bugün Allah’ı isim, sıfat ve fillerinde birlemek olan tevhidi anlatan ve tabi olanlara söylenen sözlerde aynı. Kendilerinden başkasını küçük görme ve basit kimseler görme müşrik toplumların bakışıdır. 

       Davetçi hükmeden değil, azabı ve kurtuluş yolunu açıklayan bir haberci olduğu bakışında olmalıdır. “Gerçekten biz Nuh’u şöyle desin diye kavmine gönderdik. Haberiniz olsun, ben size azabın sebeplerini ve kurtuluşun yolunu açıklayan bir korkutucuyum.” (Hud/25) ve “Allah’dan başkasına itaat ve ibadet etmeyin. Doğrusu ben size acıklı bir günün azabından korkuyorum.” (Hud/26) Allah’a itaate davet, kur’ana göre hayatı düzenlemeye çağırmaktır. Bu hayatın tüm alanlarında hâkimiyeti Allah’a vermedir. Bu ibadet ve itaattir. Bu itaatler hükmedeni İlah yerine koymaktır. 

       Daveti ve hidayet almak istemeyene, Rabbimiz de hidayette zorlama yapmaz, davetçide yapamaz. “Eğer Allah sizi saptırmayı murad ediyorsa, ben size nasihat etmek istesem de, benim nasihatim size fayda vermez. O, Rabbinizdir ve nihayet O’na döndürüleceksiniz.” (Hud/34) H.z. Nuh’un kavmine söylediği bu sözü bizimde etrafımızda hakka tabi olmak istemeyenlere söylememiz için bildirilmiştir. Siz sapıklığı tercih etmişsiniz Allah’da yolları sizin için yaratmıştır. Siz almak istenmeyince benim nasihatım size fayda vermez denilir. Davet edilene, bu seninle yaratan Rabbinin arasında bir meseledir. Hidayeti isteyecek olan sen, Hâdi olan’da Rabbin. 

       En yakınınıza bile fayda verememe. 

       “Allah kâfirlere, Nuh’un karısı ile Lut’un karısını misal yaptı. …Onun için kocaları da onları Allah’ın gazabından zerrece kurtaramadı.” (Tahrim/10) Yine, “… Nuh ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna, ey oğulcuğum! Bizimle beraber gemiye bin. Kâfirlerle beraber olma diye seslendi.” (Hud/42) Bu ayetlerde, davetçi peygamber de olsa en yakınlarına, sevdiklerine, istediğine hidayet edemeyeceğini gösterir. Davetçinin sınırı bir yere kadardır. Hidayet kul ile Rabbi arasındadır. Eşiniz ve çocuklarınız dahi olsa istediğinize istediğiniz gibi bir hayat yaşatamazsınız ve istediğiniz gibi inandıramazsınız. Her davetçi bilecek ki, istediğine ve sevdiğine hidayet edemez. Davetçinin davet zamanını ve süresini h.z. Nuh’un hayatından Rabbimiz bize bildirmektedir. Gece gündüz, gizli açık, fert ve topluca davet, yani her fırsatta davet edileceği bildirilmektedir. Davet sadece derste değil, hayatın tüm alanlarında ve her zaman yapılmalıdır. “..Ey Rabbim, ben kavmimi gece gündüz davet ettim.” “Onlara yüksek sesle davet ettim.” “Onlara hem açıktan, hem de gizli davet etim.” (Nuh/5-8-9-) Davetçi, kişi Allah’ın merhametine ulaşsın için davet eder. Almak istemeyip alay eden, dine ve davetçiye zulmedene vakti geldiğinde beddua edilir. Merhamette, beddua da hak edenedir. “… Ey Rabbim, kâfirlerden hiç kimseyi yeryüzünde bırakma, çünkü sen onları bırakırsan senin kullarını saptırırlar ve ancak nankör (kâfir) fâcir doğururlar.” (Nuh/26-27) Kâfir ve müşriklerde inanışlarını ve yaşamlarını sonraki nesillere aktarırlar. İnatla o batıl yollarda kalırlar. Beddua edilmez diyene, sizde h.z. Nuh gibi dokuz yüz elli yıl gece gündüz, sürekli davet yapın ve dışlanın sonra beddua etmeyin. Üç beş davetle etrafına lanet okuyan bizlerin h.z. Nuh’u anlaması da zordur. Her davet edilen kabul edecek değil, davet almak isteyene fayda verir.    

       H.z İbrahim tek başına davetin güzel bir örneği.

       Davet önce en yakına. “… Ey babacığım, niçin, işitmez, görmez ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere itaat ediyorsun.” (Meryem/42) bugün din adına oluşturulan veli, gavs ve kutupların, ölseler de, yaşasalar da görüp işittikleri, her an yardıma hazır olduklarına inanılır. Dünde bugünde bu bakışlar nice inanışlarda ve topluluklarda aynıdır. Her dönemin hatalığı, Allah’dan başka itaat edilen sahte ilahlar edinme. “Bir zamanlar İbrahim babası Azer’e, sen putları kendine ilahlar mı ediniyorsun. ..” (En’am/74) Kendi üzerinde ölçü belirleyen, hüküm koyan bilip onlara itaat etme, onları sevip övme kimeyse o ilah edinilmiştir. Buda onlar yapılan ibadettir. Onların belirlediği kural ve yasaları da dindir. 

      Babaların yolu haksa tabi, batılsa terk edilir. .. Ey İbrahim! Sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun. Yemin ederim ki, eğer vazgeçmezsen seni taşla kovar öldürürüm. ..” (Meryem/46) Alışılan yolları terk etmek zordur. Hele birde o yol tek doğru kabul edilip, kalben de doğruluğu tasdik edilmişse, kurtulması daha da zordur. Davetçi hakkı delilleriyle ortaya koysa da akletmeleri zordur. İnananların saptıklarını düşünürler. Sizin saptığınızı düşünüp alabildiğine düşmanlık ederler, etrafından kovarlar. Babaların, ataların, yani öncekilerin bilmediğini sonrakiler öğrenince, çıkan kuşak çatışması. “Ey babacığım, gerçekten bana sana gelmeyen ilim gelmiştir. O halde bana uy da seni doğru yola ileteyim.” (Meryem/43) Davetçi mutlak hak içinde olmalı ve hak ortaya çıksın, anlaşılsın ve itaat edilsin için anlatacak ve sadece karşılığını Allah’dan bekleyecek. 

       Davet akletmeleri içindir. 

       “Nihayet o putları paramparça etti, yalnız bunların büyüğünü bıraktı ki, belki ona müracaat ederler. Dediler ki, bunu ilahlarımıza kim yaptı? Muhakkak ki o zalimlerden biridir.” (Enbiya/58-59) Her yapılan davet ve eylem insanların hakkı anlamaları için olmalıdır. H.z. İbrahim,’in amacı sadece putları kırmak değil, onların kendilerine dahi faydalarının olmadığını, itaat edilecek ilahlar olmadığını ortaya çıkartmaya çalışmıştır. Kâfirlerde kendi ilahlarını korurlarken, tek ilah olan Rabbimiz mü’minleri korur. “Dediler ki, sen mi bunu ilahlarımıza yaptın ey İbrahim ..” (Enbiya/62) Batıl sistemleri ve oluşturup yönetenler insanların desteğine ve korumasına muhtaçken, alemlerin Rabbi ise sadece koruyandır. İnsanlar binlerce yıldır koruduklarından ve yardım ettiklerinden korunma ve yardım beklerler. Batılın savunucuları da yapılan davet karşısında boş durmazlar. H.z. İbrahim toplumun hakkı anlamalarını sağlasa da, şirkin ileri gelen din adamları ve siyasiler, atalarınızın yolunu nasıl bırakırsınız ve bu fitneciye mi tabi oluyorsunuz derler ve bunda da çoğunlukla başarılı olurlar. “Sonra eski kafalarına döndüler.” (Enbiya/65) Küfrü savunanlar ilahlarını korumak için her yola başvururlar. “Biz de, ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selamet ol, dedik.” (Enbiya/69) Hak düşmanları, davetçi olan peygamberde olsa bile tabi olmak istemediklerinde yapacakları şeyin sınırı yok. Davetçiyi ateşte yapmak bile olsa. 

       Allah’ın mülkünde verdiği nimetlerle ona ve inananlara zulmetme. “Allah kendisine mülk verdi diye Rabbi hakkında İbrahim’le tartışanı gördün mü?” (Bakara/258) Davetçiye Allah makam, mevki, mal ve ilim verirse batılda olanların hırs ve kinleri artar. Davetçi bunu bilmelidir. Sizinle hak konusunda tartışanlara verilecek cevap. “Allah beni doğru yola iletmişken siz onun hakkında benimle çekişmeye mi kalkışıyorsunuz? Ben O’na ortak koştuğunuz şeylerden asla korkmam. ..” (En’am/80) Davetçinin hakta olmasını istemeyen, kıskanan nicelerinin yaptıkları ve sözleri aynıdır. Onlara verilecek cevap da ayette bildirilmiştir. Allah ile hâkimiyet yarıştıranlar en yakınlar olsa da bağışlanmaları için mağfiret dilenmez. “Fakat babasının Allah’a bir düşman olduğu kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. ..” (Tevbe/114) Düşmanlık ve düşmanlıkta sınır, Allah’a yapılan düşmanlık oranındadır. Kendi halinde kâfir ve müşrik olanla, islama ve müslümanlara düşmanlık edenlere tavır aynı olmayacaktır. Hakka inatla düşmanlık edenlere merhamet edilmeyecektir. 

       Kendini bilmeyip akledemeyenlerin tavrı. “Kendini bilmeyenden başka kim İbrahim’in dininden yüz çevirir?…” (Bakara/130) Davetçi bilecek ki, şirk koşmayan h.z. İbrahim’in hanif dininden ancak akledemeyen, ne yaptığının farkında olmayan, aklını siyasi ve din adamlarına teslim eden den başkası yüz çevirmez. Kıyamete kadar gelecek tüm hak davetçilerine alemlerin Rabbine hayatının tüm alanlarında teslim olup müslüman olan h.z. İbrahim’in hayatında güzel bir örneklik vardır. Teslim olunan ilah ve rab kim? “Bir zamanlar İbrahim’e Rabbi, benim emrime teslim ol dedi. İbrahim, alemlerin Rabbine teslim oldum dedi.” (Bakara/131) Davet eden ve edilen isteyerek Hükmedip yöneten Rab, itaat edilip övülen İlah olarak sadece alemlerin sevk ve idare eden Rabbine teslim olmalıdır. Hayatlarına hükmeden Hâkim sadece Allah olmalıdır. 

       H.z Musa, firavun gibi hâkimiyeti kendinde gören bir tağuta karşı davetin örneği.

       Firavunda olsa davet herkese, akletsinler ve için yumuşak olmalı. “Firavun’a gidin, çünkü o hakikaten azdı. Varında ona yumuşak söz söyleyin. Olur ki nasihat dinler yahut korkar.” (Taha/43-44) Davet akledilsin, nasihat alınsın ve Allah’ın gazabından korkulsun içindir. Her insanın inat ve korku sınırı vardır. Firavun gibi güçlü iktidar sahibi bile olsa kendisini aşan imtihanda hakkı kabul etmek ve inanmak zorunda kalır. Yer ve göklerin Rabbi ancak kullarına hükmedebilir. “Firavun dedi ki, o halde sizin Rabbiniz kimdir.” (Taha/49) “Eğer kesin olarak inanıyorsanız Allah göklerin yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.” (Taha/7) Firavun Mısırın yasa koyup hükmeden rabbi benim derken, h.z. Musa benim Rabbim yer ve içindekilerin, göklerin ve içindekilerin yasalarıyla hükmedip tek yönetenidir demiştir. Bugünde bulundukları yerlerde yasalarıyla yönetip rablik iddia edenlere her hakkın davetçisi h.z. Musa’nın firavuna dediğini diyecektir. Onlara Allah’ın ilah ve Rabliğini haykıracaktır. 

       Daveti almak istemeyenlerin tavırları ortak. Hakkı ortaya koyanlara karşı, batılın taraftarları, bunlar sizin aklınızı karıştırırlar, sözleriyle sizi sihirleyip saptırırlar derler. “Firavunun kavminden ileri gelenleri dedi ki, muhakkak ki bu çok büyük bir sihirbazdır. …” (Araf/109) hiçbir batıl ve önderleri kölelerinden, kullandıkları topluluklardan bir kişi bile olsa kaybetmek istemezler. Bunun için hakkı söyleyenleri dinlemeyin, onlarla konuşmayın, yazdıklarını okumayın derler. Hak davetçilere akıllarınca batıl muamelesi yaparlar, firavun ve nemrut gibi. H.z. Musa’nın elinde mucize olan asa, mü’min davetçinin elinde mucize olan Kur’an. “Sihirbazlar hep beraber secdeye kapandılar. Biz Musa ve Harun’un Rabbine iman ettik dediler.” (Araf/120-122) H.z. Musa elindeki asanın tesirini ve kimin katından geldiğini biliyordu. Asa mucizesi, sihirbazları aklettirip iman etmesine sebep oldu. Elinde Kur’an muizesi olan davetçi bunun kıymetini, tesirini bilecek. Kendisinin de kur’an ile aklettiğini, ayetleriyle Rabbe iman ettiğini bilecek. İnanan da sahte oluşturulmuş rablere değil, davetçinin itaate çağırdığı alemlerin Rabbi olan Allah’a iman edecek. Güç sahipleri de olsa, zulmedilen mazlumda olsa hidayet ve davet almak isteyeni kurtuluşa  götürür.    

       Kendilerini h.z. İbrahim’in yolunda gören Mekke şirk toplumuna karşı Rasulullah’ın (s.a.s.) yaptığı hak daveti, kıyamete kadar hakka çağıran islam davetçilerine en güzel ve tek örnekliktir. Her davetçi emri önce kendine bilip, bu emir bana demelidir. Yoksa Rabbimizin bildirdiği, hakkı hatırlatıp kendini unutan zümreler gibi olunur. “Siz insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Oysa kitabı da okuyorsunuz. Artık akıl etmeyecek misiniz?” (Bakara/44) Hakkı hatırlatan çok az davetçi hatırlattığını kendisi yapar. Bu emir önce bana der. İbadette takvadan bahseder, kendine değil, ahlaktan bahseder, kendine değil, gıybetin, hasetin, kibrin, iftiranın zararlarından, amelleri yok etmesinden bahseder, kendine değil. Ayetlerde bildirilen deki emrini, önce kendi nefsine demelidir.  

       Davetçi önce bilgilenecek, kavrayıp akledecek, sonra anlatacak. 

       Okuyup hakkında gerekli bilgi edinmediğinizi ve tam olarak kavrayamadığınızı bir başkasına aktaramazsınız. “Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (Alak/1) Her alanda hükmedip yöneten Rab adına başlama ve devam etme. Davetçi sakınacak ve etrafını da sakındıracaktır. “Ey örtüsüne bürünen! Kalk da korkut. Rabbini yücelt. …” (Müdessir/1-3) Hâkimiyeti Allah’dan alıp insana vermekle ve o insanın yasalarına ve fikirlerine göre yaşamakla Rab yüceltmiş olunmaz. Yaşantısının her alanını Rabbin iradesine göre düzenleyen Rabbi yüceltmiştir. İtaat kimeyse, o yüceltilmiştir. Peygamberin bile vahiyden önce bilmedikleri nice konular ve bizimde sonradan bildiğimiz hakikatler. Davetçi önceden bilmediğini ve bilgilendirildiğini hatırlayacak ve unutmayacak.

       Davet edilen ölçüyü bir belirleyen vardır. Davetçi bu dinin bir sahibinin olduğunu bilecek ve kendisinin bu dine ait olduğunu, bu dini yaşamakla emrolunduğunu bilecektir. Kendisini dinin sahibi gibi görmeyecek ve istediğini istediği gibi konuşamayacağını bilecektir. Dini anlatmada sınırını bilecektir. “Böylece sana emrimizden bir ruh (Kur’an) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. …” (Şura/52) Davet ettiğimiz kitabı bir vahyeden var ve her davetçi bundan önce kitap nedir iman nedir bilmiyordu. Vahyedilen kitaba itaat edecek ve itaat edilmeye çağıracak. Vazifesi sadece budur. Davetçi önce anlattığı ölçüye kendisi iman edecek ve iman edilmesini sağlayacak. “Rasul Rabbinden kendisine indirilene iman etti ve mü’minler de. …” (Bakara/285) İmanda davetçi ve anlatılan, kabul, tasdik ve güvenmede eşit olacak. İtaatler ise herkesin gücü kadar. 

       Uyarılar herkese aynı etkiyi yapmayacaktır. Uyarı Kur’an ile ve önce Allah’ın ilahlığını ve Rabliğini kabul edip, itaat etmeye olacaktır. Bugün çokları kendilerine ve yapılarının ilkelerine ve hocalarına itaate çağırmaktadır. “Rableri huzurunda toplanacaklarından korkanları, sen Kur’an ile korkut. Onların Rablerinden başka ne velisi, ne de şefaatçisi yoktur. Umulur ki sakınırlar.” (En’am/51) Dünya hayatında hükmedip yöneten, terbiye eden Rab, ahirette de tek hükmedip yönetecek olandır. Yapılanların mutlak bir karşılığı olarak hesap görülecek. Davetçi anlattığının hesabını ve karşılığını, anlatılanda dinleyip, itaatinin sonucunu ve karşılığını görecektir. Korkutma Kur’an ile olur. Uyarı, hatırlatma, nasihat kur’an iledir. Darda kalındığında insanın sığınacağı, yardım isteyeceği Allah’dan başka velisi yoktur. İnsan darda kalınca mutlak veli olarak Allah’a yönelir. Veli olarak tek Allah’a yönelmeleri gerektiğini etrafına sürekli hatırlat. Dünyada ve ahirette Alah’dan başka yardım edebilecek şefaatçi yoktur. Davetçi olarak bunu bil ve anlat. Az çok, iyi kötü herkes davet yapar, islamı mutlaka konuşur. Birileri de özel olarak davet yapar.

       Davet almak isteyene, düzelmek isteyenedir. Peygamberlerde dâhil hakkı hatırlatan hiçbir davetçi, en sevdikleri dahi olsa istediklerine hidayet edemez ve bu bakışta da olmamalıdır. Hidayete erdiren sadece Rabbimizdir. “Sen sevdiğini hidayete eriştiremezsin, fakat Allah dilediğini doğru yola eriştirir. Doğru yola girecekleri en iyi o bilir.” (Kasas/56) insan sevdiğine hidayet edemez, çünkü kimin yarın ne yapacağını, kalbi durumunu en iyi bilen Rabbimiz, onlara hidayet yolları yaratır. Rasulullah (s.a.s.) bile Mekke de kimin iman edeceğini bilmiyordu, arzusu ise herkes iman etsindi. Kimin hidayete ereceğini bilmeyen, hakkı herkese davet eder. Siz delilleriyle hakkı anlatacaksınız, Allah c.c. onların kalplerinde imanı açığa çıkaracak. 

       Tarih boyunca şirk toplumları peygamberlerle alay ettiler ve her hakkı hatırlatan davetçilerle de. “Onlar hiçbir peygamber gelmiyordu ki, onunla eğlenir olmasınlar.” (Hicr/11) Sizinde hakkı söylemenizde alay edilmeniz, kınanmanız, fitneci görülmeniz normaldir. Peygamberler Rablerinin emrettiği şekilde, onun rızası doğrultusunda ve karşılığını ondan bekleyerek yapmışlardır. Dolayısıyla yapılan davette usulsüzlük, sizin davet şeklinizde mi, yoksa davet ettiğiniz inanmamakta inatçı mı? Davette bilgisizce ve usulsüzce yapılan nice hataların sonucu, yıllarca düzeltilememektedir. Müşriklerin inadı, inananlarla alayları kendilerinedir. Sizin davet hatanızla inatlaşıp batılda kalmasınlar. Tarih boyunca tüm peygamberler ve şirk toplumu içinde tüm davetçiler önce tevhidi, yani Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birlemeye çağırmışlardır. Rabbimiz kitabında isim ve sıfatlarıyla nasıl birlenileceğini bildirmiştir. Davetçi bunu bilip birlemeye önce en yakınlarında peygamberler gibi davet edecektir. Davetçi çok konuşmak yerine, muhatabının anlayacağı ve dinlediği kadar anlatacaktır. Ne anlattığınız muhatabın anladığı kadardır. Rasulullah (s.a.s.) “İstisnasız tüm peygamberler insanların anlayacakları kadar anlatmakla ve hak ettikleri kadar değer vermekle emrolunmuşlardır.” (Ebu Davut) Buyurur. Davetçi muhatabının anlayacağı meseleleri ve anlayacakları şekilde anlatmalıdır.  

       Tarih boyunca müşrik ve kâfir bakışı aynıdır. Size farklı muamele ediyorlarsa problem onlarda değil, siz kendinizde arayın. Tarih boyunca şirki savunan ve koruyanlar, peygamberler dahil iman edenlerden asla razı olmamıştır. Çünkü onların şirk ve küfürlerini sürekli ortaya koymuşlardır. Davetçi kişinin makamına, zenginliğine, bedensel görünümüne bakmadan muamele eder. “Rablerinin rızasını dileyerek sabah akşam ona dua edenleri, fakirlerle bir arada bulunmak istemeyen müşriklerin arzusuna uyarak yanından kovma. …” (En’am/52) Rasulullah’ın (s.a.s.) herkesi kazanma isteği ağır basıyordu. İstiyordu ki, sözü geçen ve güçlü olanlarda bu dinin içinde olsunlar. Tirmizi’de geçen hadiste Rasulullah (s.a.s.) “Allah’ım bu dini iki Ömer’den birisiyle kuvvetlendir.” diye dua etmesi, İslam’ın güçlü insanlarla desteklenmesi için dua edilebileceğini gösterir.  

       Davetçinin yolu peygamberlerin yolu, bakışı da aynı olmalıdır.

       “O peygamberler Allah’ın hidayetine eriştirdiği kimselerdir. Sen onların yolundan yürü. De ki, sizi bu tevhide çağırmama karşılık sizden bir ücret istemem. O Kur’an ancak alemler için bir öğüttür. “En’am/90) Önce davetçi hakka tabi olacak, sonra davet edecek. Yani itaat ettiği, hayatını teslim ettiği yolu tavsiye edecek. Asır suresi bu hakikati ortaya koyar. Kurtuluşa davet eden davetçi önce iman edecek. Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birleyecek. Kur’andan başka itaat edilecek hayat programı kabul etmeyerek hâkimiyeti sadece Allah’a verecek. Peygamberden başka örnek ve önder kabul etmeyecektir. Bu imanını şahidi olarak şirksiz, haramsız, bid’a ve hurafesiz, riyasız, kibirsiz, gıybetsiz ameller işleyerek hayatını sâlih amellere dönüştürecek. Sonra iman ve salih amellere dönüştürdüğü hayatını hak olarak insanlara tavsiye edecektir. Sabırla mü’min ve müslüman kalacak ve bu sabrı tavsiye edecektir. Tavsiye sizin yaptıklarınızdır. İyiliği emredip, kendinizi unuttuklarınız değil. Yapıp da tavsiye etmektir. Asır suresini okuyan, ben iman ve sâlih amel üzere bir hayat içindeyim, size de böyle bir hayatı tavsiye ediyorum demiş olur. Asır suresi önce kişinin kendisine, sonra tavsiye. Önce kendi vahye tabi olacak, sonra tavsiye edecek. “Rabbinden sana vahyolunana tabi ol. Ondan başka ilah yoktur. Allah’a ortak koşanlardan yüz çevir.” (En’am/106) Hükmeden, vahyedip hayatı düzenleyen Rabdir. Rab olarak hâkimiyette kimse ona ortak olamaz, bu şirktir. Vahye tabi olan, itaat edip hayatını vahiyle düzenleyen, o vahyi gönderen Allah’ı ilah kabul etmiştir. Allah’ın Rab ve ilahlığını siyasilere ve din adamlarına veren müşriklerden yüz çevir diye emredilir.

       Davetçinin hedefi asıl Allah’ın rızası ve sonsuz cennet olmalıdır. “Sakın o kâfirlerden bir kısmına verip de zevklendirdiğimiz şeye gözlerini dikip de rağbetle bakma ve onların iman etmeyişlerine üzülme. Mü’minlere rahmet kanadını indir.” (Hicr/88) İnsan dünyaya meyilli, bir başkasının elinde olanları görür, heveslenir ve arzu duyabilir. Haset ve hırsla bakmamak gerekir. Kâfir ve müşriklere verilenlere göz dikmemek gerekir. Çünkü bu nimetleri onlara takdir edip veren Rabbimizdir. Kâfir ve müşriklerin dışlama ve reddetmelerine üzülüp kızmak yerine, hak da olanlarla beraber yaşamak gerekir. Davetçi, yıllarca davet ettiği toplumda bir tane mü’min erkek olmayan h.z. Lut’u düşünüp etrafında nice mü’minlerin kıymetini bilmelidir. 

       Müşriklerin hakkı hatırlatan davetçilere kızmalarına, dışlamalarına sebep olan şey çoğunlukla davetin gereği gibi yapılmamasıdır. “Müşriklerin Allah’dan başka itaat ettikleri şeylere sövmeyin ki, onlar cehaletle haddi aşarak Allah’a sövmesin. Her ümmete böylece amellerini süslemişizdir. …” (En’am/108) Hakkı belirleyen ve nasıl davet edileceğinin ölçüsünü koyan Rabbimizdir. Davet Allah adına olmalı ve onun rızası aranmalıdır. Onun takdirinden başkası olmayacağından, gerek davette, gerekse normal zamanda insanların değer verdikleri, sevdikleri, övdükleri siyasi, dini lider ve atalarını küçümsemek, kınamak, yüzlerine kâfir ve müşrik demek hakarettir, aşağılamadır. Sizin bunu yapmanız, onları daha da savunmalarına, desteklemelerine sebep olacak ve sizin hak olarak yaşadığınız islama saldırmakla da Allah’ın dinine zulmedeceklerdir. Sizin üzerinizdeki islama söz edilmesi Allah’a yapılmış demektir. Siz usulsüz davet yapsanız da aslında hakkı söylüyorsunuz, oysa onlar cahillikle ayete, islamın emrine karşı çıkmaktadırlar. Buda Allah’a yapılan hakarettir. Siz bu kin ve isyanın müsebbibi olmayın emredilir. Onların batılda inatla kalmak istemelerinden dolayı, Allah c.c. onlara şirk amellerini yaşadıkları yolda süslemiştir.

       Davetçi koruyucu, gözetleyici, yani insanlar üzerine bekçi kılınmamıştır.

        “Kim peygambere itaat ederse muhakkak ki Allah’a itaat etmiştir. Kim de yüz çevirirse, seni onlara koruyucu ve gözetleyici göndermedik.” (Nisa/80) Bugün dünya insanı bir avuç güç ve iktidar sahiplerinin fikir ve yasalarına itaat ederler. Kim hayatın tüm alanlarında iman, ahlak, muamelat olan siyasi, hukuki, eğitim, ticaret gibi ve ibadetlerde Rasulullah’a itaat ederse Allah’a itaat etmiştir. Allah’a ve Rasulüne itaatten yüz çevirip hâkimiyeti kendilerinde gören, Allah’ın iradesinden yüz çevirenlere karşı sen koruyucu, gözetleyici değilsin. Herkesin başında bekçi kılınıp düzeltmek zorunluluğun yoktur. Hakka tabi olmayan, Allah’a ve Rasulüne tüm hatırlatmalara rağmen itaat etmiyorlarsa hiçbir davetçi onlar üzerine bekçi, gözetleyici değildir. Davetçi hatırlatan ve uyarandır. Davetçilerde bekçi ve gözetletici gibi de davranmamalıdır. Herkes yaptığının karşılığını Rabbi karşısında görecektir. Koruduğuna ve gözetlediğine inanılan nice siyasiler, veli ve gavslar. Kendilerinde güç gördüklerine itaat yaparlar. Hakka, hayatın her alanında tam olarak tabi olma, itaat etme bunlar için zordur. Bulundukları yerden ve konumdan razı ve böyle yaşamakla kurtulacaklarına inanırlar. Davet almak isteyene, davetçi kimsenin bekçisi değildir.

       Davet almak isteyene, fakat davet edenlerinde dikkat etmesi gereken, şâhid olduklarıdır. “Onun için sen emrolunduğun şekilde, beraberinde tevbe edenlerle dosdoğru hareket et. Aşırı gitmeyin. Çünkü Allah yaptıklarınızın hepsini kemaliyle görücüdür.” (Hud/112) Ferdi, aile ve cemaat olarak hakkın yaşayan şâihidleri olmak emredilir. İslamı emredildiği gibi dosdoğru yaşamak zordur, birde sizi görenlerden sorumlu olmanız vardır. Emrolunduğu gibi davet yapmayan, yaşamayan, aşırı gitmiş, tuğyan etmiştir. Mü’minler, özellikle davetçiler davetlerinin ve amellerinin Rableri tarafından görüldüğünün farkında olmalıdırlar. Davet ettim, yaşadım oldu bakışı, Rasulullah’ı ve ashabını örnek alan mü’min davetçilerin yapacağı iş ve bakış değildir.      

       Daveti almak istemeyene verilecek en güzel hal, sabırdır. 

       “Sabret, çünkü Allah iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmez.” (Hud/115) Sabra ecir vardır. Davetinizde kınama, kızma, itiraz varsa ve kabul edilmediyse, dışlanan siz değil Allah’ın iradesi, emri olan kitabıdır. Kızmanıza gerek yok, çünkü yaptığınızın ve söylediklerinizin hiçbir zayi edilmeyecek, sonsuz ahiret karşılığı olacaktır. Kişi isteyecek, Hâdi olan Allah c.c. onun kalbini ısındıracak, hidayet yolu var edecektir. Bu belki sizin sonraki davetinizle gerçekleşecektir. Siz sadece vesile olmaya bakın. Bir kişinin hidayetine vesile olma çabasında olunmalıdır. Rasulullah (s.a.s.) “Senin vesilenle bir kişinin hidayet bulması güneşin üzerine doğduğu her şeyden hayırlıdır.” “Kızıl develerden hayırlıdır” “Dünya ve içindekilerden hayırlıdır” buyurmuştur.  

       Davet yakından uzağa herkese aynı olmayacaktır. “Şimdi sen emrolunduğun şeyi kafalar çatlatırcasına bildir ve müşriklerden yüz çevir.” (Hicr/94) Senin işin emrolunduğun hakkı sürekli, bıkmadan, kızmadan sabırla batılda olan herkesi hakkı kabule, itaat etmeye davettir. Mü’minlere ise nasihat ve hatırlatmadan ibarettir. Sözünün geçtiği, en yakınların olanlara ise, kafalar çatlatırcasına usanmadan davet et. Onların kınamalarında yılmadan, kızmadan h.z. Nuh gibi hanımına ve oğluna, h.z. İbrahim gibi babasına, Rasulullah’ın (s.a.s.) amcasına yaptıkları davette sabır ve süreklilik gibi. Onlara uymaktan yüz çevirerek sürekli davet yapmak gerekir. Bizim davette boş bıraktığımız alanları ve kişileri, birileri kendi batıl yollarıyla, şirk bakışlarıyla, bid’a ve hurafeleriyle dolduracaktır. Siz sonra birde onları düzeltmek zorunda kalacaksınız.

       Daveti almak istemeyene yapılacak usul. 

       “Ey Rasulüm, insanları Kur’anla güzel söz ve nasihatle Rabbinin yoluna davet et. Onlara karşı en güzel bir şekilde mücadele yap. …” (Nahl/125) Dinin ölçüsü belirlendiği gibi, nasıl davet edileceği de belirlenmiştir. Güzel sözle nasihat ve Rabbin yoluna, onun hâkimiyetine itaate davet etmek gerekir. H.z. Nuh’un oğluna “ Ey oğulcuğum, kâfirlerle beraber olma” davetindeki güzel tavrı gibi. Tartışılacaksa hak ortaya çıksın için, güzel bir mücadeleyle yap tavsiyesi. İmam gazali, hiçbir tartışma kazanılmaz demiştir. Sen kazanırsan muhatabını kaybedersin, o kazanırsa zaten kaybetmişsindir der. Hidayet Allah katından ve kişi isterse ulaşacaksa, senin tartışmana ne gerek var. İyiliği emredip, kötülükten sakındırma davetçinin işidir. Her insanın hakkı kabul etme ve etmeme hakkı vardır. Akıl ve irade verilen insana bu hak verilmiştir. Hakkı kabulde zorlama yoktur.      

       Hakka davet edenin dışlanması onu üzebilir. Onların inkar ve karşı çıkmaları davetçiye değil, Allah’ın ayetlerinedir. Bunu davetçide, anlatılanda bilmelidir. “Onların söylediklerinin seni gerçekten üzmekte olduğunu biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar. Fakat o zalimler Allah’ın ayetlerini inatla inkar ediyorlar.” (En’am/33) Tarih boyunca her şirk ve küfür toplumu, kendi batıl yolları, şirkleri ortaya çıktı diye hakka karşı çıkıp tavır almışlardır. Dokuz yüz elli yıl inatla Nuh kavmi Allah’ın ayetlerini yalanlamışlardır. Hâkimiyeti kendilerinde görüp, Allah’ın iradesine değil, kendi iradelerine göre yaşamışlardır. Allah’ın hâkimiyeti üzerine kendi hâkimiyetlerini geçirmekle de hakkın üzerini örtüp küfretmişler, kâfir olmuşlardır. Mekke şirk toplumu da aynı bakışla, kendi hataları ortaya çıktı diye hakka düşman kesilmişlerdir. Her şirk ve küfür içinde olan toplumların hakka yaptıkları düşmanlıkları, davet eden peygamberlere ve tüm davetçilere değil, Allah’ın ayetlerinedir. Allah’ın hükmü olan ayetlerin yerine, kendi yasalarını, fikirlerini, düşünce ve zanlarını geçirenler, hakkın üzerini örtmekle küfretmiş, yalanlamışlardır. Rasulullah (s.a.s.) on üç yıl Mekke de kınandı, dışlandı, inatla yalanlandı, inanmamaları onu üzmüştü. Kıyamet günü onların hatalarına pişman olacaklarını biliyordu. En yakınlarınıza üzülseniz de, hidayet ancak almak isteyenedir.

       Davetçi zorba değil, sadece hatırlatıcıdır. Hâdi olanın sadece Allah olduğunu bilmelidir.

        “Artık sen nasihat et. Sen ancak bir öğüt vericisin. Sen onlar üzerine bir zorlayıcı değilsin.” (Gaşiye/21-22) Her yolun bir itaat edilen ilahı, itaat edenleri ve birbirlerine yardım ederek sevenleri vardır. Davetçinin tüm işi nasihat ve hakkı kabul ve itaate davettir. Sen ancak öğüt vericisin emri, tüm davetçileredir. Kimse muhatabına hakkı kabulde zorlayıcı değildir. Hâdi olan sadece Rabbimizdir. O kullarını hakkı kabul konusunda zorlamıyorsa, davetçinin zorlama hakkı yoktur. Her insanın sevme özgürlüğü, itaat etme tercihi, sığınıp yardım isteme de veli edinme hakkı vardır. Akıl ve irade verilen insan velayeti, ya Allah’a yapacak ya da siyasi ve din adamlarına. “… Muhakkak ki zâlimler birbirlerinin velileridir. Allah ise takva sahiplerinin velisidir.” (Casiye/19) Hâkimiyeti Allah’a verip, ona sığınan, yardım isteyen, koruyup gözetleyen kabul eden takva sahipleri ancak Allah’ı veli edinirler.          

       Rasulullah’ın (s.a.s.) davette gösterdiği hassasiyeti ve kendini zorlaması. “Bu söze (Kur’an) inanmıyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin.” (Kehf/6) yine “Eğer onların hak dinden yüz çevirmeleri sana ağır geliyorsa, yerin dibine inebilecek bir kanal veya göğe çıkacak bir merdiven arayıp da onlara başka bir mucize getirmeye gücün yettiği takdirde hiç durma. Allah dilemiş olsaydı muhakkak onları hidayet üzerinde toplardı. O halde sen bunu bilmeyenlerden olma.” (En’am/35) Kur’ana itaat etmemeleri, Allah’ın ayetleri yerine siyasilerin ve din adamlarının söz ve fikirlerine itaat etmeleri davetçiyi üzebilir. Her davet ettiğinin hemen kabul etmesini isteyebilir. Bu hassasiyet hakka davet eden ve karşılığını Allah’dan bekleyen her davetçide olabilir. Kur’anın ölçüsü, tarihi örneklikleri sana yetmiyorsa, inkarları ve haktan yüz çevirmeleri de sana ağır geliyorsa, onları ikna konusunda yerden ve gökten deliller, mucizeler getir, eğer, senin anlatmanla hidayet de olacaklarsa. Oysa Rabbimiz dilerse onların hepsine hidayete erdireceğini bildirerek, sen sadece davetini yap buyuruyor. Her davetçiye Rabbimiz, hidayetin sadece Allah’dan olduğunu ve senin ise sadece davetle sorumlu olduğunu bilmeyenlerden olma diye emreder. Davetçiye Rabbimiz, sınırının nereye kadar olduğunu bildirmektedir. Siz almak istemeyene asla veremezsiniz.

       Davetçi fayda ve zarar verme gücüne sahip değildir. Sadece hatırlatıcıdır. 

       “De ki, ben size kendiliğimden ne bir zarar, ne de bir fayda yapma kudretine sahip değilim.” (Cin/21) Tüm fayda ve zararların sadece Rabbimize ait olduğunu, önce davet eden bilecektir. Allah c.c. dilemese onun daveti ne fayda ne de zarar verebilir. Davet edilende bilecek ki, kabul etmedikçe ve hakka mutlak olarak ve şartsız itaat etmedikçe davetten fayda bulamayacaktır. Hakta ve batılda olmasının kendi tercihiyle olduğunu bilecektir. Davetçiye kızması, kınaması kendi zararını artıracaktır. Peygamberin fayda ve zarar veremem dediği bir yerde, nice sığınıp gözeten bildikleri veli, yardım istedikleri gavs ve kainatta tasarruf hakları olduğuna inandıkları kutupların kendilerine tabi olanlara fayda ve zarar verdiklerine, islam adına inanılmaktadır. Böyle düşünlere “deki” emriyle, fayda ve zarar sadece Allah’a aittir denilmesi emredilir. 

       İnsanları kurtuluşa davet eden davetçinin de kurtarıcısı ve sığındığı sadece Allah’dır. Davetçi bu bakışta olmalıdır. “De ki, doğrusu beni Allah’dan kimse kurtaramaz. Ve ondan başka bir sığınak da asla bulamam.” (Cin/22) Davetçide, davet edilende mutlak yaratıcılarına ve onun Rahman oluşuna, yöneten Rab oluşuna, itaat edilen İlah oluşuna, Rezzak oluşuna, Malik ve Melik oluşuna, sığınılıp yardım istenilen Veli ve güvenilen Vekil oluşuna, yani tüm isim ve sıfatlarına muhtaçtır. Sonuç olarak “Mü’minlere nasihat et, öğüt ve nasihat onlara fayda verir.” (Zâriyât/55) ayeti gereği nasihat inananlara yapılırken, hakkı kabul ve itaate davet etmek genel insanlara yapılacaktır. Dolayısıyla davet ayırım yapmaksızın herkese yapılacak, hidayet ise sadece isteyenlere ulaşacaktır.

  • Mücadele; Sabır ve Süreklilik İster

    Mücadele; Sabır ve Süreklilik İster

           İnsan, her şeyiyle sınırlı yaratılmıştır. Kapasitesi, kendisine verilenler kadardır. Gücünün dışına çıkamaz, çıkmaya da çalışmamalıdır. Rabbimizin kendisine yüklemediği sorumlulukların, işlerin ve hedeflerin altına girmemelidir. “… Ey Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz şeyleri bize yükleme. ..” (Bakara/286) diyen bilmelidir ki, “Allah hiçbir kimseye taşıyabileceğinden fazla yük yüklemez.” (Bakara/286) İmtihanda olan insanda, Rabbinin kendisine yüklediklerinin dışında işlere girişmemelidir. Bu insanın kendisine yaptığı bir zulümdür. Rabbimiz, insanı halife kılmış, vazifesini nasıl yapacağının ölçüsünü, kural ve yasalarını bildirmişken, insan, ben, bana yeterim der ve ağır yüklerin altına girer. Hakkı yaşarken, belki daha iyi yapma düşünceleriyle ağır yüklerin altına girildiği gibi, batılda olanlar da ahiret noktasında hesabı zor, ağır yüklerin altına girerler. 

           İnsan, yeryüzünde halife olarak imtihan halindedir. Rabbimiz herkese gücü kadar imtihan yüklerken, insan, yükünü ve imtihanını daha da zorlar. Niceleri dava uğruna deyip, daha iyisini yapma düşüncesiyle Rabbimizin kendilerine yüklemediği ağır yüklerin altına girer. Bulundukları şartlara, ortamlara ve kapasitelerine göre hareket etmezler. “Allah sizin hakkınızda kolaylık diler, zorluk dilemez.” (Bakara/185) Çünkü Rabbimiz, yarattığı kulunun kapasitesini bilir ve onlara kolaylık ister. Rabbimizin emirleri kolaylık sağlar. Kimileri kolaylığı az bulup zoru zorlar, şirkin hâkim olduğu yerlerde zorlananları, siyasi ve din adına niceleri daha da zorlarlar. Kimileri dinin emirlerini azaltıp imanı sadece kabul, amelleri de birkaç ibadetten sayarak kendilerince kolaylık sağlarlar. Kimileri de vahyi hayatlarına yaşama konusunda yetersiz bulup, kendi yasalarını oluşturma çabasındadırlar. Bakıldığında herkes İslâm adına yaptığı iddiasındadır. 

           “Din hususunda size hiçbir zorluk da yüklemedi.” (Hac/78) Din adına hiç kimse mü’min ve Müslüman olanlara, Allah’ın yüklemediği bir şeyi, dinden diye yükleme hakkına sahip değildir. Yaşanılan ortamlara ve şartlara bakmak gerekir ve işi de ehline bırakarak hem kendilerine hem de etraflarına zulmetmemiş olacaklardır. Kendilerince İslâm adına diye iman ve şirk ölçüsü belirleyip, batıldan uzaklaşan mü’minleri dahi itham edecek kadar işi ileri götürenler olduğu gibi, işi fazla gevşetip şirkin içinde olanları ve uygulayanları temize çıkartmaya çalışanlar da mevcut. Bu, Allah ile irade ve hüküm koymaya kadar işi götürür. Dinde, zaruretleri ve ikrahı kimse kendi kapasitesine bakarak konuşmamalıdır. Sonra niceleri gibi sözlerinin altında kalmak zorunda kalırlar. Kendilerince hakkı zorlaştıran veya yumuşatmaya çalışanların bilmeleri gereken önce hakkı yaşamaları ve davet olduğudur. Dini yaşarken ve davet ederken de yapacakları ve istenen, güçleri kadardır. “Onun için gücünüz yettiğinizce Allah’a karşı gelmekten sakının.” (Teğabun/16) Rabbimiz ayetinde önce peygamberine sonra onu örnek alanlara gücünüz yettiğince Allah’a karşı gelmekten sakının, buyurur. Kur’ân’ı gücünüz kadar yaşamaya çalışın, yani takvalı olun, der. Bu herkesin gücü kadar olacaktır. Kimin gücü hangi alanlarda ne kadardır? Herkes kendini bilir. Peygamberin ortaya koyacağı gücü bugünün inananlarından ve herkesten bekleyemezsiniz. Gücü kadar mücadele etmeyenlerinde hesabı Rablerine kalmıştır. 

           “Ey iman edenler! Allah’a karşı nasıl sakınılması gerekiyorsa öyle sakının ve ancak Müslümanlar olarak ölün.” (Ali İmran/102) İman edenlere nasıl takva emrediliyorsa, Kur’ân nasıl bildirmişse öyle iman edin ve İslâm (teslimiyet ve itaat) ortaya koyun diye emrederken, diğer ayet gücünüz kadar yapın emreder. Mesele, bir ömür iman ve İslâm üzere kalıp, ölebilmektir. Dünyayı kurtarmadan önce kendisini kurtarması gereken davetçilere duyurulur. Bu ayet indiğinde sahabe ya Rasulullah bunu kim başarabilir dediler. Rasulullah ise “siz gücünüz kadar yapın” buyurmuştur. Sahabenin belini büken ve endişelendiren ayet, bugünküleri etkilemiyorsa bir bakış problemi var demektir. O da ayetleri üzerine alamama problemidir. Oysa Allah’ın ayetleri mü’minlerin imanlarını artırmalıydı. O da ayetleri üzerlerine almakla gerçekleşir.“Başınıza gelen her hangi bir musibet kendi elinizle kazandıklarınız yüzündendir. Bununla beraber Allah çoğunu affeder.” (Şura/30) İnsan hedefini, amacını ve bunların ölçüsünü bilmez ise hevasına uyacaktır. Bazen daha iyi yapayım derken, kendi elinin kazandıklarıyla imtihanını zorlaştıracaktır, sonra da sabır ve mücadele bitecektir. Herkes eliyle ne ortaya koyduğuna bakmalıdır ve bundan sorumludur. Rabbimiz, her yapılanların karşılığında bela ve musibet verse, insan helak olup giderdi. Çünkü Rabbimiz, yapılanların çoğunu affeder ve cezasını hemen vermez. 

           Rasulullah (s.a.s.) buyurdular ki, “Her musibet affolunacak bir günah için gelir.” (Ebu Nuaym) Mü’minlerin başına gelen her müsibet, bir günahın affı içindir. Bunu bilen kişi, sıkıntılardan şikâyet etmez. Yine “Mü’mine gelen her hangi bir sıkıntı günahına kefaret olur.” (Buhâri). “Mü’minin günahları affolununcaya kadar bela ve hastalık gelir.” (Hâkim) Her sıkıntı, her bir hastalık ve rahatsızlık inanan için ahiret noktasında bir kazanımdır. Bu sabırla o imtihanını karşılayanların ancak kazanımıdır. Sıkıntısını çok gören veya sıkıntı çekenleri kötü olduklarından dolayı görenlerin, en çok sıkıntıyı peygamberlerin çektiğini bilmesi gerekir. “İnsanlar içinde en çok sıkıntıyı peygamberler çekmiştir. Sonra derece derece mü’minler çeker. Bu dindeki samimiyetine göre imtihana çekilir…” (Buhâri –Tirmizi) Kim dinde samimi ve daha takvalı olup Kur’ân’ı, hayatının her alanında uyma gayretinde olursa ve bulunduğu yerde şirkin ve haramların anlaşılması ve yok olması için mücadele veriyorsa, sıkıntı da kaçınılmazdır. Yine “Mü’minin haline şaşılır. Her hali kendisi için hayırdır. Bir iyilik ona isabet ederse şükreder, bu onun için hayırdır. Bir sıkıntı isabet eder ve sabrederse, bu onun için hayırdır. Her iki halde karda olur.” (Müslim) Sonuç olarak imtihanda olan insan bilecek ki, nimetler ve sıkıntılar hayatın bir parçasıdır. Sabırla ve iman üzere olarak şükür ve sabır ortaya konulursa, karşılığı sonsuz cennet olacaktır. Buyurun siz iman ve sabırla imtihanlarla mücadele etmeyin… 

           Mesele, mü’minin emredilen hayatı yaşamasıdır. Rabbimiz, imtihan gereği sınayıp deneyebilir. “Sen beraberinde tevbe edenlerle emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Sakın haddi aşmayın. Muhakkak ki O yaptıklarınızı görmektedir.” (Hud/112) Peygamberin ve sahabesinin saçını ağartan ve bellerini büken ayetler, bugünün inanlarını etkilemediği gibi, sadece bilgi olarak söyleniyorsa, bakışlarda bir problem var demektir. Size emredilene itaat edeceksiniz ve bunu da şirkten, küfürden ve haramlardan tevbe edenlerle beraberce yapacaksınız. Beraberce, bir aile olarak ve cemaat olarak başarmak zordur. Bunun dışında hareket edenler haddi aşmış ve sapma da kaçınılmazdır. Vahyin dışında her hareket ve söz haddi aşmadır. Bu yapılanların görüldüğü ve bir hesabının olduğu unutulmamalıdır. Emrolundukları gibi dosdoğru olduklarını söyleyen kişi ve topluluklar, Allah ile hâkimiyet yarıştırmakta, Allah’ın iradesinin üstüne kendi iradelerini koymaktadırlar. Allah ile hâkimiyet yarışına kalkanlara destek verip sevgi beslerler. Bu, firavun gibi tuğyan edip haddi aşmaktır. Haramları hayatın tüm alanlarına yaymak ve yayanları desteklemek de haddi aşma olan tuğyan yani bir tağutluktur.  

           Her emredileni, emredildiği şekilde ve gücünüz kadar yapacaksınız. Bu, ilim ister, yıllarca çalışma ve mücadele ister. En önemlisi sürekli sabır ister. Konuşmak ve sabırla mücadele etmek birbirinden çok farklı ve uzak işlerdir. Çok konuşan var, fakat mücadele ve sabır gösteren çok azdır. Nuh aleyhisselamın 950 yıl mücadele ettiğini veya davet ettiğini anlatanlar, sanki onun sabırla bunları yaptığının farkında değildirler. 950 yılı söylerken, dile kolaydır. Üç beş yıl davette ve beraber mücadelede sabredemeyenlerin anlayamadıkları, Hz. Nuh’un ortaya koyduğu sabrıdır. Bir ömür mü’minlerle beraber kalabilmek her yiğidin harcı değildir. Bunlar zamanla görülmektedir. Geçmişten ve etrafından ibret almayanların sonu budur. Hali ve etrafı düzeltmek yerine, bırakmayı ve sabırsız olmayı tercih ederler. Siz otuz yıl, kırk yıl hala aynı yerde ve aynı mücadeleyi sabırla veriyorsanız, etrafınıza örneksiniz demektir. Sizin sabırsızlığınız ve hatanız, nicelerinin sapmasına ve topluluktan uzaklaşmaya sebep olacaksa, bunun hesabını düşünmeniz gerekir. Hadiste bildirildiği gibi, sizin vesilenizle bir insanın hakka girmesinin dünya ve içindekilerden hayırlı kabul eden, bir kişiyi de kendi vesilesiyle haktan uzaklaştırdığındaki vebal ve hesabını da düşünmesi gerekir. Kârı düşünen, zararı da düşünmelidir. Sizin olmadığınız yerde birileri de olmayacaksa, sizin oluşturmadığınız ortamlar ve derslerin yokluğundan birileri hakka ulaşamayacaksa veya sapacaksa, bu üzerinde sorumlu olanlara vebaldir. Bu sorumluluk her peygamberin belini bükmüştür ve yolunda olanlarında belini bükmelidir. Siz yoksanız eşiniz, çocuğunuz ve etrafınızda niceleri de yok demektir.   

           İman etmiş her dava adamının göz ardı etmemesi gereken şey, sabrın önemi ve karşılığıdır. “Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir.” (Zümer/10 )  “Allah sabredenlerle berberdir.” (Enfal/46) Yine, “Şüphesiz ki, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve mahsullerden eksiltmekle imtihan edeceğiz, sabredenleri müjdele” (Bakara/155) Yine, “Sabret Allah sabredenlerin mükâfatını zayi etmez.” (Hud/115) İmtihanda olduğunun farkında olanlar, ancak mü’minlerdir ve vazifelerini yaparlar. Bu ise, bir hayat içinde nice sabırlar gösterilmesi gereken mücadeleler gerektirir. Allah (c.c.), sabırla mücadele edenlerin karşılığını sonsuz cennet nimetleriyle ödüllendirecektir, bundan dolayı da sabrı tavsiye eder. Sabrın karşılığını zayi etmediği gibi, kat kat verir. Allah’ın sabır tavsiyesine ancak mü’minler uyarlar. Sabırla mü’minlerle beraber yıllarca kalmak kolay iş değildir, karşılığı da o denli fazla olacaktır. Sabırla verilen mücadelenin karşılığını vaad eden Rabbimizdir.

            Dünyada gösterilen sabırla mücadelelerin fert ve aile olarak karşılığı cennette birlikteliği sağlayacaktır. “Bu güzel hayat onların babalarından eşlerinden ve zürriyetlerinden iyi olanlarla beraber girecekleri And cennetleridir.  Meleklerde her kapıdan yanlarına varıp onlara şöyle derler. Sabrettiğinizden dolayı size selam olsun. Dünya hayatının sonu olan cennet ne güzeldir.” (Rad/23 -24) Sizin olmadığınız ve sabırla mücadele etmediğiniz yerde babanız, eşiniz çocuklarınız ve devamında nesilleriniz olmayacaktır. Siz bu bakışla ben yoksam, onlar yok diyeceksiniz. Bu mücadelelerin karşılığı olarak nesillerinizle beraber vaad edilen And cennetlerinde olacaksınız. Bu vaadi ancak Rabbimiz verir ve buna da ancak sabırla ulaşılır. Sabrı bitenlerin, etraflarının da kaybına sebep olabileceklerini unutmamaları gerekir. Sabırla, hakkın var olması için mücadele edenlere yardım etmek ve desteklemek gerekir ki hep beraber kurtuluşa ulaşılsın. Yine “Onlar sabreden ve Rablerine tevekkül edenlerdir.” (Nahl/42) Sabredenler ancak Rablerine güvenip vekil olarak hayatlarını teslim edenlerdir. Bunun mücadelesini verenler de mü’minlerdir. Vekil kılınan, güvenilendir. Vekil kılınanın iradesine ve hükmüne güvenilmiştir. Güvenilip vekil kılınanda, itaat edilen ilâh olur. 

           Asır suresinin verdiği mesaj iyi anlaşılmalıdır. Her insan, hüsrandadır, ancak sadece Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birleyip, Kur’ân’dan başka yasa ve ölçü kabul etmeyen ve Rasulullah’dan başka örnek ve önder olarak hayatın tüm alanlarında itaat edilecek ve tabi olunacak merci kabul etmeyerek iman edenler kurtulacaktır. Sonra şirksiz, haramsız, bid’at ve hurafesiz, gıybet, iftira, yalan, hased ve kibirden uzak, Rablerinin her an onları gördüğü düşüncesiyle ihsan halinde, samimi olarak Allah’ın rızasını gözetip ihlasla salih ameller işleyenler, imanlarını destekleyip kurtulacaklardır. İman ve salih amelleri korumak için, hak, başkasına da tavsiye edilecek ki, birbirleriyle tavsiyeleşsinler. Beraberce cemaat olsunlar. Sonra sabırla ilim elde edip, imanla devam etme, sabırla salih ameller işleme, yaptıklarını sabırla ve hak olarak tavsiye etme ve sabrı da beraber olduklarına tavsiye etme ve beraberce kurtuluşa ulaşma. Hak, sizin iman ve İslam üzere olmanızdır ve tavsiye de yaptıklarınızdır. Bu kurtuluşun garantisidir. 

           Rabbimiz, yeminle bu dört vasfı ölünceye kadar yapanlara kurtuluşu vaad eder. Bu dört vasıf imanla başlar, salih amellerle devam eder, hakkı ve sabrı tavsiyeyle sonuçlanır. Bozulmada önce en alttan, yani sabırdan başlar. İlim öğrenmede sabrın bitmesi ve derslerin terki. Topluluktan ayrılınca da hak tavsiyesi yapılamaz. İkinci bozulma ise hak tavsiyesi yapılmayarak olur. Hakkı ve sabrı birbirlerine tavsiye etmeyenlerin salih amelleri, toplumun yaptığı taklidi ve şuursuz amellere dönecektir. Sonra nafileler, ardından sünnetler bırakılacak, ardından da farzların geciktirilmesi ve terki gelecektir. Sonrası ise kurtuluşun ilk yapılması gereken unsuru olan imanlar zayıflayacak ve batıl yollar ve şirk, imanlara, sözlere ve amellere bulaşacaktır. En azından zalimlere meyledilecektir. Tamam, haklısınız ne yapalım, bu kadar olur, bunlarda İslâm’dan bahsediyor, birçok faydaları var, iyi çalışıyorlar, niyetlerini bilemeyiz gibi sebeplerle batılda olanlar temize çıkarılmaya çalışılacaktır. Şirk ve hakkın üstünü örtmek olan küfür, gerçek anlamından düşürülerek tehlikeli değilmiş bakışları oluşturulacaktır. Allah’ın isim ve sıfatlarıyla yarışılan şirki destekleyenlerin, niyetlerine göre sevap kazanacaklarını, bunun vacip olduğunu, hatta daha da ileri giderek bunlara müşrik ve kâfir diyenlerin asıl bu vasıfta olduklarını söyleyecek kadar şeytan nicelerini ileriye götürmektedir. 

           Asıl mesele onları temize çıkartmak mı, yoksa kendileri de onlar gibi düşünürler ve yaşamak mı isterler? Bundan dolayı onları temize çıkartsınlar ki kendileri de temize çıksın. Bu bozulmanın başlaması ve haktan daha da uzaklaşmadır. Bu sapmaların cemaat ve şahıs olarak çok örnekleri vardır. Bunlar asır suresinin verdiği mesaj olan dört vasfı sürekli yapanların kurtulacağını bilmeme ve düşünmemedir. İman yeterli bakışlarının ve asır suresini üzerlerine almamalarının bir sonucudur. Her alanda, ilk sabrın tükenmesi, bir gevşemedir. Sonrası hem dünyada hem de ahirette nice üzüntülere sebep olacaktır. Bir şeyde başarısızlık varsa, bu ilk sabrın bitmesiyle olur. Sabır, mücadele edip sıkıntıdan çıkmak, elde edilecek şeyler için gevşeklik göstermeden çaba harcamaktır. Tarihte verilen nice sabır örneklerini unutmamak ve örnek almak gerekir. Bu gevşememeye ve üzülmemeye sebep olacaktır. Bir davaya ilk başlayanda heyecan ve istek olacaktır. Asıl olan bunu bir ömür ve cemaat olarak topluca yapabilmektir. 

           Rasulullah’ın (s.a.s.) bildirdiği şu hadis meseleyi ortaya koyacaktır. “Her şeyin coşkuyla yapıldığı bir zaman vardır. Her coşku sonrasında da bir gevşeme olur. Kimin gevşeme (fetret) dönemi sünnetim ölçüsünde olursa o, hidayete ermiştir. Kiminde öyle değil ise helak olmuştur.” (Beyhâki) İlk heyecanlar sürekli devam etmez ve edemez. Ara ara durur ve yavaşlar. Derslerin azalması, ilim talebin azalması, nasihatlerin ve davetlerin azalması gibi durağanlıklar olacaktır. Rasulullah (s.a.s.) bu dönemde sünneti terk etmeyerek birlikte hareket edenlerin hidayette kalacağını, yoksa sapmanın geleceğini bildirmiştir. Gevşeme olur, önemli olan sonrasıdır. Mü’minin mutlaka bilmesi gereken, imtihanda olduğu ve her an sınanıp deneneceğidir. Sınanıp denenme, sabır ister ve sabırla da imtihanlardan çıkılır. Sabırla verilen mücadelelerin karşılığı alınır. Şirkin ve haramların bunca yayıldığı bir yerde sabırla iman ve İslâm üzere bir topluluk olarak devam edenler kurtulur ve sabırla verdikleri mücadelelerin karşılıklarını alırlar. Bulunulan ortama kızanın, önce bu yere onu halife olarak gönderenin Rabbi olduğunu bilmesi gerekir. Herkes mücadelesini bulunduğu yerde verecektir. Bulunduğu ve ulaşabildiği yerleri düzeltmekle sorumludur. Bunun için gevşemeden ve üzülmeden mücadele vermelidir. Sonuç ise Rabbimizin takdiridir. Yeryüzünün, insanların ve bu dinin sahibi O’dur. Yeryüzüne halife olarak gönderdiği insanlarında sahibi ve sorumluluğu O’na aittir. Mü’minlere düşen de bu ortamda sadece davet ve hatırlatmadır. Hak da kalmak isteyenlerle sabırla yola devam…

           Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer iman etmişseniz üstün olan sizsiniz.” (Ali İmran/139)Hiçbir kimse, imtihan gereği yarın ne getireceğini bilemez. Kimse de bunun garantisini veremez. Yarının getireceği takdiri başınıza gelmeden önce kabul edin. İmtihanı sabırla karşılamak gerekir ki, sabır meydana çıksın ve gereği yapılsın. Yoksa insan yarından emin gibi yaşar ve imtihan olunmayacağı bakışındadır. İmtihanla karşılaşınca nasıl oldu, neden oldu, oysa tedbir almıştım, beklemiyordum demek zorunda kalır. Bunlar bir mü’minin sözleri değildir. Birbirlerine hakkı tavsiye etmeyenlerin ve sabretmeyenlerin sözleridir. Bulunduğu ortamdan ve hallerinden şikâyet edenler, hiçbir şey yapmayanlar veya sabırları azalanlardır. Sizin kapasiteniz, gücünüz kadardır, o da elinizin ve dilinizin ulaştığı alanlardır. Bunun dışı size ağır yüktür, bu da size yüklenmemiştir. Rasulullah’ın ve her peygamberin güçleri kadar davet yaptıkları ve ulaşabildikleri yerlerden sorumlu oldukları unutulmamalıdır. Bu gevşememeye ve üzülmemeye sebep olacaktır. Herkesi ve her yeri düzeltme çabasında olan, biranda her şey düzelsin isteyen, vazifesini ve sınırlarını anlayamamıştır. Bunları yapabilecek olan sadece Rabbimizdir. 

           Biz gücümüzden ve verilen kapasiteden sorumluyuz. Bunların dışına çıkmak had bilmemektir. Üç beş kişiyle dünyayı düzeltmeye çalışanların gevşemeleri ve sonucunda pes etmeleri kaçınılmazdır. Bu onların yapabilecekleri bir iş değildir. Ağır yüklerin altına girip de olmadı demek, hedefini ve amacını anlayamamaktır. Kendi çocuğunu bırakıp da başka çocukları kurtarmaya çalışanın bakışı, en yakınlarından başlaması gerekenlerin ulaşamayacakları yerleri kurtarma çabaları, hep hedefi net olmayanların ve kolayı bırakıp zoru seçmenin sonucudur. Yüklenen hedefin ve vazifenin dışına çıkmak sabrın bitmesine ve gevşemelere sebep olacaktır. Kur’ân’ın bildirdiği hedef ve o hedefte gidenlerin yolları bazılarına az gelmekte ve yetmemektedir. Ne yaptıklarına bir bakın, göreceğiniz şey sadece konuşma ve mücadele edenleri beğenmeme ve eleştiriden başka bir şey değildir. Asıl olan, hedefi ve hedefe giden yolun ölçüsünü bilmemektir. Bu yolda ve hedefte önce giden peygamberleri ve yolunda olanları örnek almamaktır. Sonuçta da niceleri için olmadı ve olmaz demek kaçınılmazdır. Pes ederler ve etraflarına da pes etmelerini tavsiye ederler. Sonuçta da kendi başlarına kalıp fikir ve yaşantıları değişir ve batılda olanlara meylederler.

            Bu düşüncede olanların sözleri de aynı Hz. Talut’a tabi olup sonra da nehirden kana kana su içerek pes edip karşıya geçemeyenlerin sözleri gibi, bu kadar kişiyle bir şey yapamazsınız, helak olacaksınız demek olacaktır. Rabbimizin kendisine yüklemediği ve onu aşan meselelerde yük altına giren, kendi kapasitesini kavrayamamış, Allah’ın yükünü hafife almış, ben daha fazlasını yaparım deyip, o yükün altında kalmıştır. Şirkin hâkim olduğu toplumlarda, peygamberlerin ortaya koyduğu örneklikler bu zamanın mü’minlerine güzel birer örnekliktir. Peygamberlerden daha fazla gayretli ve daha ağır yükleri yüklenme, kimsenin hakkı ve haddi değildir. Az ve sürekli yapılan nice çalışmaların sonuca ulaştığı unutulmamalıdır. Etrafınızda ki nice çalışmalara bakarsanız, bunlar görünecektir. Dünkü halinizi düşünün ve geldiğiniz hali ve yapılan çalışmaları görün. Kişi bu davaya ne kattı, ona bakmalıdır, kimin ne yaptığına değil. Kendi yaptıklarına bakarak sabırla mücadele ederler ve hakkın hâkim olması için yarışırlar. Sabırla mücadele halinde olanlar, başkalarıyla uğraşmaz, uğraşacak vakit bulamazlar…

  • Hüküm Ancak Allah’a Aittir!

    Hüküm Ancak Allah’a Aittir!

     

    Yeryüzünde sorumlu kılınan insana, bu sorumluluğunu yerine getirebilmesi için hükümler gereklidir. Her insan da bunu kabul edecektir. Medeni toplumlardan cahil toplumlara, herkese bir ölçü gereklidir. Mesele bu kuralları kimin belirleyeceğidir. Aslında mantıklı düşünülse bu hükümleri belirleme hakkının, var edene ait olduğunu herkes kabul edecektir. Yani yaratan, yarattıkları üzerinde tek hüküm belirleme hakkına, doğal olarak sahibdir. Yeryüzünün sorumluluğu ve bedeninin kullanımı kendisine verilen insan, Allah’ı gereği gibi tanımaması ve unutmasının sonucunda, hüküm koyma hakkını kendinde görmüştür ve bunu diğer insanlara dayatmış veya sevdirerek kabul ettirmiş ve bu hükümleri onlara korutmuştur. 

    Rabbimiz insanın unutacağını, bilmeyeceğini ve aldatılacağını bildiği için her topluma yaratıcılığını hatırlatarak, yarattıkları üzerinde hükmedici sadece kendisi olduğunu, “ İyi bilin ki yaratmak da emretmek de O’na aittir” ( Araf/54) diye bildirmiştir. İnsan doğal olarak bilir ki bir şeyi inşa eden, meydana getiren onun sahibidir. Sahib olduğu o şey üzerinde kural belirlemeye, nasıl kullanılacağının ölçülerini koymaya hak sahibidir. İnsanoğlu kendi meydana getirdiği şeyler üzerinde kendini hak sahibi görürken, Allah’ın var ettikleri için sahiblenme ve kural koyma hakkını Allah’a vermez veya verme gereği duymaz. Niceleri İslâm adına bu hakkı Allah’a verme gereği duymazlar. 

    HÜKÜM KOYMA HAKKI KİME AİTTİR? 

    “ Hüküm ancak Allah’a aittir” (Yusuf/40) 

           Allah’u Teala, insanın kendi hayatı için kurallar belirleyeceğini ve belirleyeceği hükümlerin adaletli olmayacağını bildiği için, hüküm koyma işini hiçbir kuluna bırakmamıştır. İnsan, menfaatçi, aceleci ve hırslı olduğu gibi insanların ihtiyaçlarını belirlemede de eksik ve acizdir. Rabbimiz, yarattığı kullarını en iyi bilendir ve onların hiçbir şeyine de muhtaç değildir. Allah’ın (c.c.) hüküm koyma işini insanlara bırakmaması, insana yapılan en iyi lütuftur. Yahudi, Hristiyan, Hindu, Budist, Müslüman, inanan ve inanmayan nice toplumlar ve insanlar, hayatları boyunca nice hükümler belirlemişlerdir. Niceleri bilinçli, niceleri de bilinçsiz hüküm belirlerler, onları yaşar, savunur ve korurlar.. Din adına yapılan nice hüküm belirleme işi, Allah adına yapılmaktadır. Hükmederek helal ve haram ölçüleri belirleyenler, caiz, caiz değildir, küfür, küfür değildir, şirk, şirk değildir gibi nice hükümler belirleyenler olduğu gibi, Allah ile hakimiyet yarışına girme ve onunla irade yarıştırma yapıldığı gibi islam adına yapılan nice haddi aşmalar. Kimin din adına ve siyasi alanda ne hüküm koyduğundan ziyade, hüküm koymanın Allah’ın (c.c.) hangi isim ve sıfatlarının gasp edildiği meselesidir. 

          Ehli kitabın din adamlarının ve onlara tabi olan toplumun düştüğü duruma İslâm toplumu da düşmüş, fakat bunun farkında değildir. Ehli kitab ve benzeri din mensuplarının düştüğü durumun iyi kavranması gereklidir. Rabbimiz, bunu yaklaşık bin civarında ayetler bize bildirmektedir. Buna rağmen İslâm toplumu aynı hatalara düşmüş durumdadır. Mesele bu durumdan nasıl çıkılacağıdır. Hatayı gündeme getirmekten ziyade, çözüm üretmek esastır. Hatalar anlaşılmadığında çözüm üretme ihtiyacı da hissedilmeyecek ve Kur’ân’ın bildirdiği kafir ve müşrik toplumların durumuna düşülecektir. 

           Yine Hz. Yakup, çocukları Mısır’a giderken onlara şöyle tavsiye etti: 

           “ …. Ben Allah’a karşı size her hangi bir fayda sağlayamam. Çünkü hüküm sadece Allah’a aittir. Ben O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenlerde O’na tevekkül etsin dedi.” (Yusuf/67)

           Allah’a karşı size bir fayda sağlayamam… Peygamber de olsam, Allah’ın size takdirinin önüne geçemem. O’nun takdiri mutlak gerçekleşecektir. Belirleyeceğim hiçbir ölçü, tedbir, alacağımız hiç bir karar O’nun bize takdirini değiştirmeyecektir. Çünkü hüküm sadece Allah’a aittir. Biz ise sadece o hükümlere itaat eder ve teslim oluruz. Ben O’na tevekkül ettim demiştir. Yani hayatımla ilgili her türlü kararın verilme işini güvenip, sadece Allah’a teslim ederim. Tevekkül, güvenip, hayatıyla ilgili işleri birine teslim etmektir. İman da aslında güvenmektir. Ve Hz. Yakup tevekkül edip, hayatını birine teslim edeceklere tavsiye ederek, güvenen sadece Allah’a güvensin demiştir. Bu tavsiyeyi Rabbimiz de bize yapmaktadır. Bir peygamber ve çocuklarının teslimiyeti, zamanın nice müslümanım diyenlerinde yoktur.  Hüküm koyma işini Allah’a havale etmek gerektiği gibi, bu hükümlere teslim olup Allah’a tevekkül etmek gerekir. Bu da iman ve İslâm’dır. 

           “ Ey zindan arkadaşlarım! Birbirinden ayrı olan çokça rabler mi hayırlıdır, yoksa bir ve Kahhar olan Allah mı?” (Yusuf/39)

           Hz. Yusuf zindan arkadaşlarına, sizin hayatınıza din adına ve siyasî alanlarda kurallar belirleyen nice rableriniz var. Birini memnun etmeye çalışırken diğeri kızıyor, yüz çeviriyor. Birinin yapın dediğini, diğeri yapmayın diyor. Birinin şirk dediğine diğeri değil, helal dediğine diğeri haram diyor. Bir sürü rabler mi hayırlı, yoksa sizi, sizden daha iyi tanıyan, sadece sizin menfaatlenmeniz için kural belirleyen, tek olan Allah mı, demiştir. Bugün insanlara, Allah’ın iradesi mi, insanların iradesi mi deseniz Allah’ın iradesi diyeceklerdir. Neyi yapıp neyi yapmayacağınızın ölçüsünü belirleyen rab, Allah mı olsun, insanlar mı deseniz, yine Allah diyeceklerdir. Hayat programınız Kur’ân mı yoksa laiklik ve demokrasi mi olsun dense çokları Kur’ân diyecektir. Ama uygulamada görünen hiç öyle değildir. Çünkü insanlara böyle bir tercih yaptıkları söylenmemektedir. Kişiler ve kuruluşlar arasında tercih yaptıkları görüntüsü verirler. Oysaki irade ortaya koyan, rablik iddiasında bulunmuş, kabul edenlerde onları rab kabul etmişlerdir. Müslümanım diyen nice kalabalıklar, Allah’dan başka rabler edindiklerinin farkında değildirler. Bu, Rab kavramını bilmemenin bir sonucudur. O da Allah’ı Rab olarak tanıyamamakla sonuçlanacaktır. Ruhlar aleminde niçin Rab sözü verildiği bu noktada çok önemlidir. 

           “ O kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah’dır. Önünde ve sonunda (dünyada ve ahirette) övülme O’na aittir. Hüküm yalnız onundur. Siz ancak ona döndürüleceksiniz.” (Kasas/70)

           İnsanlar, kendilerine Allah’dan başka yasa belirleyen, neyi yapıp, neyi yapmayacaklarının ölçüsünü koyan rabler edinirler. Bunların din adına ve siyasî alanlarda belirledikleri kurallara göre hayatlarını düzenlerler. Helal, haram, iman şirk, ticarî ve siyasî kurallar, ceza verme, miras belirleme, giyim kuşam, evlenme boşanma, inanç, ahlak, muamelat ve ibadetlerde nice hükümler… Bunları kim belirliyorsa veya zamana göre, sistemlere uygun hale getiriyorsa, bu rablik ortaya koymadır. İnsan da mutlaka bir kurala göre hayatını düzenleyecektir; bu kural koyma işini ya Allah’a verecek ya da güvendiği insanlara… Kurallarına uyulan da ilâh olur. Kurallarına uyulana güvenilmiş, güvenildiği içinde sevilmiş ve sevilende mutlaka övülecektir. Bunlar da ilâha yapılır. Mü’min ise sadece Allah’a güvenir, güvendiği için O’na itaat eder, sever ve över. İnsanın hayatı için vazgeçilmez kabul ettiği şeyler onun ilâhı olur. İnsan, dönüşün Allah’a olduğunun farkında olmalıdır ve hükmedici Rab ve itaat edilen ilâh sadece Allah kabul edilmelidir. 

            İNSANLAR NEDEN ALLAH’DAN BAŞKA İLÂH VE RAB ARAR?

           İnsan, birine güvenmek, sığınmak, doyurulmak, birinin yardımına, himayesine, koruyup gözetmesine ihtiyaç duyar. Bunu dünya ve ahret için kim vaat ederse, onu, kendisine kural belirleyen, hayatını terbiye edip, çekip çeviren rab edinir. Koyulan kurallara isteyerek ve severek itaat eder, o kural koyanları sever ve överler. Yani onları ilâh yerine koyarlar. Dinden de vazgeçemeyen bu insanlar, Allah’dan başka birçok daha ilâhlar edinirler. Dinin aslı bilinmeyince, Allah (c.c.) isim ve sıfatlarıyla tanınmayınca, yeni rab ve ilâhlar kaçınılmazdır. Bu boş bırakıla alanları, birileri elbette dolduracaktır. İlimsiz olduğunuz her bir alanda, yeni din belirleyenler çıkacaktır.

           “ De ki; şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.” (En’am/162)

           Mü’minin Rabbe olan teslimiyetini ortaya koyan güzel bir ayet… Namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi Allah içindir. Yani hayatımla ve ahiretimle ilgili meseleleri belirleme hakkı Rab olan Allah’a aittir. “De ki” emrini önce bizim ortaya koymamız gerekir. Daha sonra bu emir, karşıya denilir. Tavsiye ettikleriniz, yapmanız gerekenlerdir. “De ki” emrini, alemlerin Rabbinin dediği unutulmamalıdır. Namazın kuralını belirleyen Rab olan Allah (c.c.) ise, tüm ibadetlerin kurallarını da O belirleyecektir. “Hayatım alemlerin Rabbine aittir” diyen, hayatın içindeki kuralları belirleyen Rab Allah’dır, demek ister. Tüm kainata ve içindeki her şeye kurallar koyan, elbette yarattığı insana da kural koyma hakkına sahibdir. Namazını, ibadetlerini ve ölüm anına kadar tüm hayatının iradesini belirleme işini Allah’a teslim eden, sadece mü’mindir. Tek bir kuralı, din adına ve siyasî alanda bir başkasına veren, şirk koşmuştur. Bugün, din adına ve siyasî alanlarda İslâm diye, İslâm’a uygun diye, hayata yön veren hükümler ortaya çıkarılmaktadır. Sorulsa herkes iyi niyetlerle, Allah rızası için yaptığını söyleyecektir. “Sakın aldatıcılar sizi Allah ile aldatmasın” emri unutulmamalıdır. Şeytan, Hz. Adem ve eşini, sonsuz cennette kalma ve melekler gibi olma vaadiyle kandırmıştır.

           “ De ki; Allah her şeyin Rabbi iken, ondan başka Rab mi arayayım? Herkesin kazandığı günah, ancak kendi aleyhinedir. Hiçbir günahkar bir başkasının günahını yüklenmez. Sonra dönüşünüz yine Rabbinizedir. O, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.” (En’am/164)

           Yaptıklarımızın içinde, Rabbimizin yapmayanlara dememizi istediği bir başka bilinmesi gerekenler. Allah (c.c.), her şeyin Rabbi iken, yani tüm kainata yasa belirleyip, çekip çevirirken, O’ndan başka hayatıma kurallar koyacak yeni rab mi arayayım? Din adına ve siyasî alanlarda yeni ölçü belirleyenleri edinenler, kendilerine yeni rabler edinmiş olurlar. Tarih boyunca sapan tüm toplumlar aynı hataları yapmışlar. Zamanın değişmesi, sonucu ve musibeti değiştirmeyecektir. Herkeste yaptığının karşılığını elbette görecektir. Din adına ve siyasî alanlarda kurallar belirleyenler bundan ne kadar sorumlu ise, onları savunup destekleyen ve koruyanlarda aynı suça ortaktırlar. Vesile olan yapan gibidir, hükmü unutulmamalıdır. İnsanın dönüşü, mutlak hükmeden Rablerinedir. Herkes bunu kabul ederken, uygulamada aynı durum gerçekleşmez. Din adına ve siyasi alanlarda kurallar koyanlar, fetvalar belirleyenler ve bunu Allah adına yaptığını söyleyenlerin, bu sözleriyle Allah’ın rızası ve emri doğrultusunda iş yapıp, hakkı gerçekten ortaya koymaya çalışanların aralarında bugünkü bir yığın ihtilaflar vardır. Bugün çözemeyeceğimiz bir çok meseleyi, Rabbimiz, ahrette çözeceğini bildirmektedir. Bu meseleleri bizim hatırlatmamız, bize düşendir kısımdır. Hakem olan sadece Allah (c.c.)’dır. 

            DÜNKÜ VE BUGÜNKÜ BAKIŞLARDA HİÇBİR DEĞİŞİM YOKTUR

           Ayetlerde ilâh ve rab edinmeyle ilgili Rabbimiz, bunu tarih boyunca yapanların bakışlarını bildirmiştir. Bu bakış, bugünde aynıdır… 

           “ Onlar, kendileri için izzet ve şeref olsun diye Allah’dan başka ilâhlar edindiler.” (Meryem/81)

           Güç, kuvvet, itibar, güven, gündemde kalma, övülme gibi nice sebeplerle, din adına ve siyasî alanlarda kurallar koyanların yanında olmakla, olmayı istemekle ilâhlar edinirler. Veya bu şekilde ilâh edinilmiş olanların, yanında olmak isterler. Bir başka ayette Rabbimiz asıl izzetin Allah’ın Rasulünün ve mü’minlerin yanında olduğunu bildirmiştir. Allah’ın iradesi olan Kur’ân, Rasulullah’ın (s.a.s) örnekliği olan sünnet ve mü’minlerin yolu olan cemaatten ayrılan, yerine başka yollar ve yol arkadaşları edinenler, kendilerine yeni rab, ilâh, önder ve yol arkadaşları edinmişlerdir. Bu, din adına ve siyasî alanlarda gündemde kalma hastalığının ve en iyisi biziz bakışının bir sonucudur. Niceleri de az zahmetle, hem dünyayı, hem de ahreti kazanmak istemelerinin sonucunda, bu hatalara düşmüşlerdir. 

           “ Belki kendilerine yardım edilir diye Allah’dan başka ilâhlar edindiler. Halbuki kendileri ilâhlar için hazır askerler oldukları halde, o putlar onlara yardım edemezler.” (Yasin/74-75)

           Kendilerine yardım edilsin diye ilâhlar edinmeleri, bir başka sebeptir. Mekke müşriklerini müşrik yapan sebep de budur. Allah’dan başka yardım istenilen ise, velidir. Mü’minlerin tek sığınacakları ve emredecek velisi, sadece Allah’dır. İnsanoğlu dünya ve ahiretleri için nice yardım ediciler edinirler. Oysa hüküm koyucu sadece Allah (c.c.)’dır. Ve hükmü de mutlak gerçekleşecektir. O zaman sığınılacak, yardım istenilecek Allah’dan başkası olmamalıdır. Rabbimizin bu ayetinde bildirdiği gibi, tabi olanlar aslında tabi olduklarına yardım eder, korur ve savunurlar. Dinî ve siyasî ilâhlar, toplumun destek ve yardımı olmasa, ilâhlıkları havada kalacaktır. Toplumun övme ve yüceltme desteği olmasa, onların hiçbir güç ve etkileri olmayacaktır. Dünyada birbirlerini koruyup, savunan ve övenler, ahirette birbirlerinin düşmanı olacaklar ve kat kat ceza verilmesini isteyeceklerdir. İnsanların dünya adına sığındıkları şeyler, onları, Allah’dan gelebilecek felaketlerden koruyamayacağı gibi, din adına, ahirette güvence verenlerin kıyamet günü onlara bir yardımı da olamayacaktır.

           “ İyi bilin ki, halis din Allah’ındır. Allah’ın dışında ilâhlar edinenler, biz onlara, ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz derler. … ” (Zümer/3)

           Rabbimiz, sadece din benim belirlediğim demiyor da, halis olan, saf ve değişmemiş olan ve en adaletli din, benim ki buyuruyor. Bir grup onların kuralllarına itaat edip ilâh edindiklerine göre yaşarken, bir grupta bizi Allah’a yaklaştırsın diye ibadet ediyoruz, yani kurallarına göre yaşıyoruz diyorlar. Bugün her cemaatin itikadî, ahlakî, ibadî ve muamelatla ilgili ölçüleri ve değişmez kuralları vardır. Kendilerinin ve hocalarının belirlediği bu kuralları tartışmaz ve söz ettirtmezler. Allah’ın ayetlerini tartışma konusu yaparlarken, cemaatlerinin ve hocalarının fikirlerini sorgulatmaz ve eleştirisini yaptırmazlar. İşte bu, onları, tam ilâh edinmedir. Ayette bildirildiği gibi, bunu din adına ve iyi niyetlerle yaparlar. Ahirette sevap kazanma umuduyla yaparlar ve savunurlar. Kimse geçmişteki ümmetlerin örneklerine bakarak yapılanları kendi ve cemaati için düşünmez. Görüntüde kimse kötü niyetlerle bir şey yapmıyor. Tıpkı ehli kitap ve benzerleri gibi..!   

           “ Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine şeriat yapan ortakları mı var?….” (Şura/21)

           Demek ki Allah’dan başka, din adına bir ölçü belirleyen ve şeriat koyucu oluyor. Kur’ân’da bulunmayan ve kast olunmayan, örneğimiz olan Rasulullah’ın hayatında yaşanmayan hiçbir şey, din adına olamaz. Gizli gaybi bilgiler, rüyalar, nefsi zorlama tevillerle bir din yaşayan ve bunları sorgulatmayanlar, kendilerine din adına yeni şeriat koyucular belirlemişlerdir. Şirk ve küfür olan nice meseleleri İslâm gibi gösteren, şirk ve küfür olmayan nice meseleleri de şirk ve küfür gösterme gayretinde olan, haramı helal, helalleri de haram gösterme yarışında olanlar, aslında kendilerini dinde şeriat koyucu konumuna sokmuşlardır. Dinde şeriat belirleyen rabdir. Rab olma hakkı sadece yaratan Allah’a aittir… 

           “ İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’dan başkasını ona denkler edinirler. Onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür. …” (Bakara/165)

           Allah (c.c.), isim ve sıfatlarıyla gerçekten tanınmayınca yerine bir başkaları geçecektir. Sahip olan Malik, hükmeden rab, itaat edilen ilâh, sığınılıp yardım istenilen veli, güvenip hayatın teslim edildiği vekil edinilerek, Allah’a eşler ve ortaklar edinilir. İnsan tanıdığını sever, sevdiğinin kurallarına tabi olur, tabi olduklarını da över. Farkında olarak veya olmayarak Allah’ı sever gibi, onları severler. Tanımadığınız Allah’ı sevemez, O’ndan korkamaz ve O’na itaat edemezsiniz. Allah’ı tanımadığınız içinde, O’nun yerini niceleri dolduracaktır, siz de bunun farkında olamayacaksınız. Sahabenin, Allah’ın Rasulüne, bu Allah’ın emri mi, senin görüşün mü diye sorduğunu, siz hocanıza, size din adına bir şey söyleyene sormazsanız, yeni rab ve ilâhınız kapıda demektir. 

           “ Heva ve hevesini kendisine ilâh edineni gördün mü? O’na sen mi vekil olacaksın?” (Furkan/43)

           Hüküm koyup rab ve ilâh olan sadece tabi olunanlar değildir. Kişinin kendisi de kendi iradesini aklını, tecrübesini, düşüncesini, fikrini, bencesini irade olarak ortaya koyar. Bu fikrini savunur, korur, kendisini rab yerine koyar. Ortaya koyduğu fikirlerine göre yaşar ve kendini ilâh yerine koyar. Şirk, küfür, helal, haram, caiz, caiz değil gibi nice ölçüler belirleyerek rablik, bunlara itaat ederek de ilâhlık ortaya koymuş olur. Bu da yetmez, bu düşüncelerine başkalarının da uymasını, kabul etmesini ister. Bunun için tartışır, kavgalar eder, bulunduğu yapıları terk eder. Elbette biz bu düşüncede olanlara vekil olamaz, onları savunamayız. Allah’a karşı yapılan haddi aşmalarda, bizim onları savunucu olmamamız istenmiştir. Gerek din adına, gerekse siyasî alanlarda ortaya konulan benceler onları bağlar. İşimiz bunları Kur’ân ve sünnet süzgecinden geçirmektir. Ehil olanlar bunu yapmalıdır ve yapacaklardır da. En yakınlarımızda olsa küfrün savunucularına karşı ve hevasını ilâh edinenlere karşı tavrımız, mü’minlere olan tavırla aynı olmamalıdır.  

           “ De ki; hak Rabbindendir. Dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin…” (Kehf/29) 

           Hakkı demesi gereken, hüküm koyucu olmuş. Hüküm vermeden önce bu kimin adına, kimin dini adına yapılıyor ve bunun hesabı nasıl olacaktır? Herkesin kendi iradesiyle, bir başka iradeye tabi olma, onları rab ve ilâh edinme hakkı vardır. Rabbimiz buna müdahil olmamaktadır. Akıl, irade ve vicdan verilen insan, inanç tercihinde dünyada serbest bırakmıştır. Davetçiye de bunu bildirmiştir. “De ki, hak Rabbindendir.” Her ne diyorsak hak olan Kur’ân’a ve onun yaşayan örneği olan Rasulün sünnetine göre olmalıdır. Hakkı ortaya koyan Rab, sadece Allah’dır. Onun belirlediği yasalardan başkası hak olamaz ve hak kabul edilemez. Hakkın içine nice hevalar, benceler karıştırılıp İslâm adına hak diye anlatılmaktadır. Bize düşen Rabbimizin bildirdiği hakkı anlatıp, insanların akletmelerini, yani meseleyi kavramalarını sağlamaktır. Hakkı veya inkarın tercihini onlara iradelerine bırakmalıyız. Allah’ın (c.c.) zorlamadığını, biz, Müslüman olacaksın diye zorlayamayız. Zorlayan, farkında olmadan hidayeti kendinde zannetmektedir. Asıl olan hakkı ortaya koyma işi ve hakkın sadece Rabbimize ait olduğudur. 

           “ Eğer, (Muhammed) kendinden bazı sözler uydurup da, bize isnad etseydi, elbette biz onu kuvvetle yakalardık. Sonra da onun şah damarını koparırdık.” (Hâkka/ 44-46) 

           Rabbimiz, hükmetme işini sadece kendisine ait kılmış ve “hüküm sadece Allah’a aittir” diye emretmiştir. Rasulullah’ın hevasından bir şey ortaya koymayacağını, ona her ne emretmişse, Kendisinin emrettiğini bildirmiştir. Bu işin ne kadar önemli olduğunu, Rasulullah’ın bile hevasından hareket edemeyeceğini bildirerek, buna yeltenenleri uyarmıştır. Peygamberin tehdit edildiği bir nokta da bizim masum olmamız ve Allah’ın gazabından emin olmamız mümkün değildir!.. 

           Rabbimiz, peygamberini dahi tehdit ederek, eğer sen bu dine kendinden bir şey katıp veya eksiltip, sonra da bu dindendir dersen, dinden olmadığı halde dinden diye, kendinden bir şey ortaya koyarsan bunu Allah’a isnad etmiş olursun. O zaman seni gücümüzle yakalar, şah damarını parçalarız tehdidi dün Rasullulaha ve ashabına iken bugün tüm müminleredir . Rabbimiz iradesi olan İslâm’a, dışarıdan din adına bir şeyi ortaya koyan peygamberi dahi olsa tehdit etmektedir. Peygamber olmayanların vay haline! Peygambere yapılan bu tehdidi, dinde nice tahrifatlara rağmen üzerine almayan İslâm toplumunun ve din adına konuşanların vay haline!..   

           “ Bilmediğin şeyin ardına düşme. Şüphesiz ki kulak, göz ve kalp, işte bunların her biri bundan sorumludur.” (İsra/36)

           Rabbimiz, insanın din diye her ortaya konulana tabi olmamasını tavsiye etmiştir. Kendi aklına güvenerek bilmediği, bilemeyeceği ve bilmemesi gereken şeylerin tarih boyunca ardına düşmüş ve nice sapmalara sebep olmuştur. Rabbimiz, insanın menfaati için bilmediğinin ardına düşmemesini tavsiye etmiştir. Çünkü her söylenenin ve yapılanın bir hesabı olacaktır. Yapılan her şeyden göz, kulak ve kalp sorumlu olacaktır. Kulak işitmemesi gerekeni işitir, göz görmemesi gerekeni görür ve kalp bunlardan etkilenir. Sonuçta ise kalbin etkilendiğine itaat edilir, sevilir ve övülür. Bunların elbette ahirette bir karşılığı da vardır. Ayrıca Rabbimiz tecessüs etmeyin, yani casusluk yapmayın diye emreder. İnsanların gizliliklerini araştırmayın, bu sizin vazifeniz değil buyurur. İnsanları, Rableriyle baş başa bırakmak gerekir. Yine Rabbimiz “ Seni onların başına bekçi kılmadık” ve “ seni zorba göndermedik “ buyurarak mü’minlerin hadlerini bilmelerini, Allah’ın sınırlarını geçmemeleri gerektiğini bildirmiştir. İnsanların gizliliklerini araştıran bekçi ve zorla itaat etmelerini sağlayan bir zorba kılınmadık. Niceleri kendilerini dinin bekçisi ve iman ve İslâm olmaları için zorlayıcısı görmektedir. 

           “ Allah’a karşı yalan iftira etmek için dillerinizin nitelendirdiğine göre bu helaldir, bu haramdır demeyin. Şüphesiz ki Allah’a karşı yalan iftira edenler kurtuluşa eremezler.” (Nahl/116)

           Bugün, bileniyle bilmeyeniyle ortalık bu helaldir, bu haramdır diyenlerle doludur. Bunlara Kur’ân’dan ve sünnetten bir delil getirmeyen, kendisini rab yerine koymuştur. Eğitim konusunda, et konusunda, ticarî işlerde, sistemlerle ilgili nice alanlarda hüküm belirleyenlerin buna dikkat etmesi gerekir. Takvalı olmanın gereği olan meseleler, azimeti ve ruhsatı gerektiren nice konularda ehil olmayanlar, din adına ehilmiş gibi hüküm ortaya koymaktadırlar. Bu durum aslında ahirette hesap verecekleri duruma kendilerini farkında olmadan sokmuş olmalarıdır. Kur’ân ve sünnete dayandırmadan ve bu işte ehil olmadan verilen nice fetvalar, içtihatlar, helal, haram, şirk, küfür, veya değil gibi nice meseleleri yapanlar, aslında farkında olmadan kendilerini dinde hüküm koyucu yerine koymuşlardır.  Rabbimiz, bunu yapanlara karşı bu “Allah’a yalan isnad etmektir” diye buyurmuştur. Allah’ın (c.c.) kastetmediği bir şeyi siz İslâm’a mal ederseniz, Allah’a yalan isnat etmiş olursunuz. İslâm adına bir şey ortaya koyan, bunu Allah adına söylediğinin farkında değildir. Bunu yapanların iflah olmadıkları da malumdur. Din adına ve siyasî alanlarda kim Allah’ın kastetmediği, kitabında bildirmediği bir şeyi O’na mal ederse, Allah’a iftira etmiştir ve bunlar iflah olmazlar.   

           “ Onlar hahamlarını, ruhbanlarını ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’dan başka rabler edindiler. Halbuki onlara, ancak bir olan Allah’a kulluk etmeleri emrolunmuştu. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştuklarından münezzehtir.” (Tevbe/31) 

           Bir gün Rasulullah (s.a.s.) Tevbe suresi 31. ayeti okudu. Adiyy ibn Hatem (r.a.) Rasulullah’ın yanına gelerek “ Onlara ibadet etmiyorlardı ki” dedi. Rasulullah (s.a.s.) “ Onlar Allah’ın helal kıldığını haram,  haram kıldıklarını helal kıldıkları zaman onlara itaat etmiyorlar mı?”diye sorunca, Adiyy ibn Hatem “ Evet” dedi. Rasulullah “işte böylece onlar, onlara ibadet ediyorlar.” Buyurdu. ( Tirmizi)

           Rabbimiz ehli kitaptan bize örnekler sunarak, bu ümmetinde aynı hatalara düşmemeleri istemiştir. Ehli kitabın din adamlarının dinden diye helal ve haram ortaya koymalarını rab, onlara itaat etmekle de ilâh edindiklerini bildirmiştir. Bugün, bırakın İslâm adına nice helal ve haramlar ortaya koyanları, şirk ve küfrü, iman ve İslâm diye sunanlar veya şirk ve küfür olmayan nice ameli meseleleri de küfür ve şirk diye söyleyip savunanlar, aslında Allah adına hüküm ortaya koyuyorlar. Tevbe  31. ayeti ve Adiy ibn Hatem’in bu olayını hiçbir kişi ve gurup üzerine almamaktadır. Asıl olan Allah’ın belirlediği ve belirlemesi gerekenlerin din adına insanların belirlemesidir.

           Zaruret durumunda Allah (c.c.), birçok şeyi helal kılmıştır. İçki ve domuz eti gibi. İkrahı gündeme getirerek Rabbimiz, kullarına taşıyamayacakları yükleri yüklemezken, dini kendi tekelinde görenler, bu zorlamayı yapmaktadırlar. Rabbimiz, zorlanan müstesna derken, niceleri sadece azimet lazım der. Üst takva sınırı ister. İkrahı kendi gücüne göre değerlendirir. Sonuçta da nice problemler ortaya çıkmaktadır. Herkes sınırlarını bilse ve yerine getirse problem kalmayacaktır. Asıl mesele din adına konuşanın, Allah adına konuştuğunun farkında olmasıdır. Bu bize her önüne geleni konuşmamamız, herkesin işine karışmamamız, akıl, irade ve vicdanıyla insanları baş başa bırakmamız gerektiğini gösterir. 

           Bu dinin sahibi Rabbimizdir. Nasıl mü’min ve Müslüman olunacağını ve nasıl kafir ve müşrik olunacağını O belirlemiştir. Bize düşen iman edip, amel ederek Müslüman olmaktır. İman bir şeyi kabul edip güvenmeniz, İslâm ise güvendiğinize itaat etmenizdir. Dinin sahibiymiş gibi davranmak mü’mine yakışan bir davranış değildir. Allah’ın dinini kimse O’ndan daha iyi bilme, savunma ve koruma hakkına sahip değildir. Mü’mine düşen güvenip, itaat etmektir. Dünya insanının ve bu toplumun, örnek ve şahit olacak mü’min ve Müslümanlara ihtiyaçları vardır. “Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder ve kötülükten sakındırırsınız.” ayetini mü’minlerin gündemlerinden düşürmemeleri gerekmektedir… 

                                                                                                   

  • Fâtiha’da Bunları Söylemek

    Fâtiha’da Bunları Söylemek

           Rabbimizin emrettiği, kitabın ilk suresi olan, kitabın anası, esası, temeli ve bir özeti olan sure Fâtiha… Kur’ân’ın anası olan bir sureyi anlamak, ne söylediğinin farkında olmak ve gereğini yerine getirmek… Fâtiha’da nice sözler verilir. Verilen her bir söz, bir ahittir. Her Fâtiha, ahdi yenilemektir. Verilen sözler önemlidir, fakat bu sözü kime verdiğimiz daha da önemlidir. Alemlerin Rabbine söz vermek… Yeryüzünde bütün canlılara merhamet eden, onları koruyan, rızıklarını veren Rahman ve mahşer günü yalnız iman edenlere merhamet edip, nimetlendirecek Rahim olan Allah’ın adıyla sureye başlanır… 

             Dünyada Rahman oluşuna güvenip, Rahim oluşunu düşünmemek bir gaflet ve cehalettir. Mümin Allah’ın Rahman oluşuna güvenir, Rahim oluşunu da unutmaz. Esas olan sonsuz hayat için mücadele ve hazırlık yapmak… 

           “Hamd alemlerin Rabbi Allah içindir”

    Hamd; övmek, sena etmek, yüceltmek, münezzeh kılmak (noksansız bilmek), tam kılmaktır. Bugün, nicelerinin yaptıklarının ve söylediklerinin hikmetini soramamak, sorgulayamamak, niçin yaptı ve neden söyledi diye sorgulamamak. Bunun arkasında onu mükemmel kabul etmek, eksiği yok bilmek, hatasız görmek vardır. Sorgulamadığınız, hikmetini soramadınız herkesi hamd etmiş ve yüceltmişsinizdir. Tarih boyunca insanlar din adamlarını, peygamberlerini, atalarını mükemmel bildiler ve Allah’a vermeleri gereken vasıfları onlara vererek, hamdı Allah ile beraber onlara da yaptılar. O yüzden Rabbimiz, hamdin yalnız kendisine yapılması gerektiğini bildiriyor. Yalnız Allah’ın (c.c.) övülmesi konusunda Rasulullah (s.a.s.) “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övdükleri gibi sizlerde beni övmeyin. Bana Allah’ın kulu ve Rasulü  deyin” buyurmuştur. Hristiyanlar Hz. İsa’nın yaptığı mucizeleri onun kendisinden bilip, babasız oluşundan dolayı, Allah katında özel bir makama oturttular. Bu övmeleri, kendilerini kurtarsın, dünyada işlerini yerine getirsin ve ahirette de şefaatçileri olsun diye yapıyorlar… 

           İslâm dünyasına da bu bakış girdi. Veliler, kutuplar ve gavslara aynı makamlar verildi. Hem dünyada işlerini halletsin hem de ahirette şefaat edip, cennete götürsün diye yüceltmeler yapıldı. Rasulullaha (s.a.s.) ve ashabına veremedikleri nice üstünlükleri, gizli ve gaybi bilgileri velilere verdiler. Sünnette bulamadıkları örnekliği, ehli kitaptan aldılar. Kimse kendisi gibi birine tabi olmak istemiyor. Onda bazı üstün vasıflar olmasını istiyor. Onda olmasa da, olma ihtimali yoksa da, ona yaftalayıp kendilerine faydalı olacak hale getiriyorlar, hayallerinde… Ehli kitabın ve müşriklerin din adına ve ibadet kastıyla yaptıklarını, bunlarda yapıyorlar. Kimse karşılıksız bir şey yapmıyor. Bunca övmelerin, yüceltmelerin arkasında elbette hem dünyada hem de ahirette bir beklenti var. Türbeye giden, onu kafasında bir makama oturtmuş, sonrada istediklerine aracı yapmak için bu işi yapıyor. Herkes kendince mükemmel kabul ettiğini, aracı yapıyor. Ve bu övme işi de bir yarış haline dönüştürülmüştür. En üstünü bizimki yarışı… 

           Peygamberler arasında ayırım yapmaması gerekenler, hocalarını,  velilerini, liderlerini övme yarışına girmişlerdir. Bu yapılan övmeler Allah’ın sıfatlarının gaspı haline dönüştüğü için itikadî bir hal almıştır. Mekke müşrikleri putlara tapmadıklarını, o putlara Allah’a yaklaştırsın diye ibadet ettiklerini söylüyorlar. Görüntü de niyet kendilerince iyi. Bugünkiler gibi… Kişiyi sadece övme gibi görülen bu durum, işi mükemmel kabul etmeye götürüyor. Hikmeti sorgulanmaz, hata yapmaz, eleştirilmez, günah işlemez, yalan söylemez gibi mükemmellikler oluşturulur bakışlarda… Allah’a ait sıfatlarda hiçbir şey, O’a denk tutulup övülemez. Peygamberler  kendi aralarında sahabe kendi arasında, müçtehitler ,alimler kendi aralarında üstün tutulabilir. Bu, onlara Allahın lütfettiği makam ve ilimlerdir. Doktoru doktorla, esnafı esnafla kıyaslar yaptıklarıyla üstün tutulur. Övme ile Hamdi bir görmedeki hataların sonucudur bunlar. Hamd de noksansız ve mükemmel bilmek vardır. Allah’a ve dinine yapılan bunca hak gasplarında, hakaretlerde sesi çıkmayanlar, kendi liderlerine, hocalarına ve şeyhlerine söz söylendiğinde alabildiğine tavır ortaya koyuyorlarsa, övmenin, üstün tutmanın kime yapıldığı ortadadır! Herkes sevdiğini ve değer verdiğini savunur, över. Sorgulanmayan her şey mükemmel kabul edilmiştir… 

           Bugün Müslümanlar, ehli kitap gibi din adamlarını bunca övme işini yapmışlarsa, Fatiha da söylenilen “Hamd alemlerin Rabbi Allah içindir” emrinin gereği yapılmamıştır. Çünkü bu ayet anlaşılmamıştır. Söyleyen, ne söylediğinin farkında değildir. İnsanlar çalışıp, çabalayıp cenneti hak etmek yerine, az amelle, aracıların yardımıyla kolay yoldan cennete gitme hesabı yapıyorlar. Bu İslâmca bir bakış değildir. Şefaat olunanlardan olmak için sizin bunu bugün hak etmeniz gerekir. Birilerinin şefaat hakkı olması değil, sizin hak etmeniz gerekir. İnsanın birbirine faydası bugün, yarın herkes kendi derdinde olacaktır… Övme işinde kişiye bir takım vasıfları veren Allah övülmez iken, Allah’ın vasıf verdikleri övülüyor. Bu da  ciddi bir bakış sorunudur. Gelen lütuflar da insanlara teşekkür edilir. Övme o nimeti asıl verene yapılır. Hamd de aşırı sena ve noksanlıktan beri kılma vardır. Bugün insanlar kimi övüp yüceltiyorsa ,onun yasalarına göre hayatlarını düzenliyorlar. Herkes üstün tuttuğuna tabi olur. İtaat ve teslimiyeti ona yapar. Birçokları yardımı nimetin kimden geldiğini, kimin aracılığıyla olduğunu düşünüyorsa ona hamd ediyor. Sözle Allah’a, tavırlarla aracılara yapılıyor.

           “Alemlerin Rabbi olan Allah”

    Alemler, Allah’ın dışında kalan her şeydir. Canlı ve cansız bütün yaratılanlar. Bizim hamd edeceğimiz Allah (c.c.), bütün kainatın Rabbidir. Kainatı fark eden insan, yaratanını kavrayamamış… Gördüğüne inanıp, görmediğini yok sayan bir bakış… Alemlerde insan ve cinlerin dışında kalan her şey, Allah’ı Rab olarak kabul ederler. Rab; kanun koyan, terbiye eden, çekip çeviren, rızık veren, malik olan otorite sahibidir. Terbiye eden, onu yasalarla terbiye eder ve hayatının devamı için rızıklandırır. Allah (c.c.) kainatın yaratıcısıdır. Dolayısıyla yarattıklarının malikidir. Malik olduklarının üzerinde otorite sahibi, tek yasa koyan ve çekip çevireni, yani Rabbidir. 

           Ruhlar aleminde Rabbimiz  “Ben sizin Rabbiniz değimliyim” buyurmuştur. İnsanlarda “Bela/evet” doğru diyerek kabul etmişlerdir. Yani sen bizim tek yasa koyucumuzsun. Bizim tek terbiye edenimiz, çekip çevirenimizsin, demek istenmiştir. İnsan, bu sözün ne kastettiğini unuttu, unutturuldu. Yerine de aracılar oluşturuldu. Rabbimiz insanın verdiği bu rab sözünün yani ahdin gereğini yerine getirsin, kıyamet günü ya Rabbi bizi uyarsaydın düzelirdik, rab sözünün gereğini yerine getirirdik demeyesiniz diye kitabı göndermiştir. Kitabı göndermekle bırakmayıp, hayatıyla yaşayarak gösteren Peygamberler göndermiştir. Ruhlar alemin de yapılan bu ahid neleri kapsıyordu ve kiminle yapılmıştı, bunun iyi kavranması gerekir. Toplumun bilmediği ve kavrayamadığı mesele budur. O gün kendi rızasıyla Rabbi kabul eden insan, bugün gereğini yerine getirmiyor… 

          Allah’ın çokça isim ve sıfatları varken ,sadece biriyle ahid alınıyor. Demek ki yeryüzüne halife olacak insan için bu Rab sözünün kabulü yeterliydi. Çünkü Rabbi kabul, Maliki kabuldür. Rabbin yasalarına itaat, İlâh kabul etmektir. Yine Rabbin yasaları din, itaat etmek de ibadettir. Rabbi kabul, hepsini kabuldür… İnsan yeryüzünde halifedir ,yani yeryüzünü çekip çevirir. Bunun için bir yasa ve düzen gerekir. O yasalarda Allah’ın gönderdiği Kitaplarıdır. Düzen için yasayı gönderen Rabdir. İnsan, Allah’ın yasalarını almayıp, yeryüzünün sevk ve idaresi için kendi yasalarını oluşturursa, kendini rab yerine koymuş olur. Bu yüzden Rabbimiz kendi Rabliğini tasdik ettiriyor. Siyasetinde, hukukunda, ekonomisinde, eğitiminde, kurumunda, iş yerinde, cemaatinde, ailesinde ve kendi hayatında yasa koyucu Allah mı yoksa insanlar mı? Bütün mesele bu!.. 

           Firavun, Kur’ân da 78 defa ismen zikredilen ve kendini rab yerinde gören bir simgedir. Tuğyan edip, baş kaldıran tağutun simgesidir. Firavun da kavmine “ben sizin en yüce rabbinizim” demiştir. Yani Mısır’da tek otorite, tek hüküm koyan, hükmü geçerli olan, itaat olunacak olan, Mısır’ı çekip çeviren, devlet hazinesinden rızıklandıran ve eğiten, benim demiştir. Kendini sahip (malik) gördüğü yerin Rabbi kabul etmiştir. Yani Mısır’da hakimiyet (hüküm koyma) yalnız bana aittir diyordu. Kur’ân bize o kadar çok Firavundan bahsediyor ki sizde bu hataları yapmayın, rabliğe girişenlere karşı uyanık olun, itaat etmeyin, diye. Firavun gibi bugünün yasalarını oluşturanlar, insanları uymak zorunda bırakanlar, isteyerek veya zorla Firavunun tağut yolunu devam ettirmektedirler. Allah adına yeryüzünü çekip çevirmesi gereken ve yeryüzünün halifesi olan insan, o yerde kendini rab yerine koydu. Abd (köle) olan insan, efendisini unutup, kendini efendi (rab) yerine koydu. Ve insanları sınıflandırıp, itaate zorladı. Rabbimiz, insanlar ahitlerine sadık kalsınlar diye kitabı ve peygamberi gönderiyor. Bu bir merhamettir. Rahman oluşun sonucudur. İnsanlar ruhlar aleminde verdikleri sözün ne manaya geldiklerini unuttular. Yeryüzüne geliş gayesini, kitabın ve peygamberin gönderiliş gayesini ve nasıl amel edileceğini unuttular. Kimsenin kendini Allah yerine, yaratıcı yerine koyduğu yoktu. Fakat sahip olduklarını kendilerine mâl edip, onlar üzerinde tasarruf hakkını yalnız kendilerinde görme hatasına düştüler. Bu da Allah’ın Rabliğini gasptır. 

           Kur’ân’da 930 kez Rab kavramı geçecek, firavundan ve benzerlerinden bunca bahsedilecek, Kur’ân’a tabi olduğunu söyleyenler başka rabler edinecek… Bunu anlamak cidden zordur. İnsanların nasıl rahat yaşayacaklarını, cezalarının ve mükafatlarının nasıl olacağını, nasıl eğitileceklerini ben bilirim, biz biliriz diyen ,o yerde kendini rab yerine koymuştur. Onu kabul edip, itaat eden, destekleyenlerde onun rabliğini kabul etmişlerdir. Sorgulamamanın sonucu da bu olacaktır elbet… 

           İnsana öldüğü zaman sorulacak ilk soru “Rabbin kim?” sorusudur. Niçin Rab denirse, ilk önce ruhlar aleminde Rab sözünü kabul, dünyada gereğinin yapılıp yapılmadığının ilk hesabı… İnsana, Allah’ı biliyor musun değil de, Rabbin kim diye soruluyor. Yani dünyada kimin yasalarına tabi oldun, hayatını çekip çeviren, terbiye eden kurallar hangileriydi? Sen hangi yasalara tabi oldun? Allah’ın yasalarına mı yoksa insanların yasalarına mı sorusu sorulacak. Bir yerde hangi yasalar uygulanıyorsa o din, o yasaları koyan rabdir. Onlara itaat edip uymak, İlâh kabul edip ibadet etmektir. 

           “O Rahman ve Rahimdir”

    Rahman; merhametin ve şefkatin tümünü içine alan bir kelimedir. İnsanın bunu anlaması zordur. Çünkü Allah’a yapılan bunca şirk küfür ve isyanlara rağmen kullarını koruyup rızıklandırıyor, dualarına icabet edip yaşama hakkı veriyor. İnsan kendisine yapılan yanlışlık, hata ve düşmanlıklarda karşılığını verir, tanımaz, yaşama hakkı vermez, ilişkiyi koparır. İnsanın kendi merhametine bakarak, Allah’ın merhametini anlaması zordur. Allah (c.c.) Rahman oluşundan merhametinin gereği rızıklandırıyor, müsaade ediyor, cezayı vermekte acele etmiyor. İnsanlarda buna güvenip, bize dokunan yok düşünüp şirkine, isyanına devam ediyor. Rahman kendine ibadet edene de isyan edene de aynı imkanları tanıyor. Bu merhametin sonucudur. Zulmün ortadan kaldırılması müminlere bırakılmıştır. Allah (c.c.) zulmü ortadan kaldıracaksa, iş bitmiştir. İnsan Allah’ın rahmetine güvenip şirk ve haramları rahatça işler. Kendince ,nasılsa vakti var, Allah da affeder bakışı vardır. Oysa Rabbimiz “Sakın şeytan sizi Allah’ın merhametiyle kandırmasın” buyurur. Şeytanda çoklarını bu noktadan kandırıyor. Ama bir tevbe ile yapılan nice şirk ve haramları affetme ancak rahman olanın merhametinin sonucudur. Kıyamet günü Allah’ın yalnız Rahim sıfatı geçerli olacaktır. Bu da yalnız Ona iman edip, itaat ederek Müslim olanların üzerine olacaktır. O güne hazırlık yapanlar da, bu gün iman edip gereğini yerine getiren müminlerdir.

           “O din gününün Malikidir” Din; insanların hayatlarını düzene koyan, ilişkilerini sağlayan, uymak zorunda oldukları kurallardır. Kur’an da birçok manada din kelimesi kullanılmıştır. Burada din ceza ve mükafat demektir. Yani kıyamet günü hükmü ve sözü geçen, o günün tek sahibi, otoritesi geçerli olan, ceza ve mükafat verecek olan, yargılayan ve sorgulayan tek o demektir. Kıyamet gününün tek maliki, hükmü geçeni, ceza ve mükafat vereni demektir. Kâfirlere tağutlara bir bu bir tehdit, müminlere bir müjdedir. Yapılan zulümlerin karşılığının verileceği, görülen zulümlerinde ecirlerinin alınacağı o gündür. Dünyada kendini malik yerine koyanlara, Rabbimiz gerçek malikin kim olduğunu bildiriyor. Bu da bir tehdittir. Allah (c.c.) her şeyin Malikidir. Malik olduklarına da yasalar belirler. Uyanlara mükafat, uymayanlara da cezalar verir. Yeryüzünde ki her şey ve insanın bedeni emaneten insana verilmiş  imtihan araçlarıdır. İnsan bunları kendine mâl edip, kendini malik zannediyor. Malik; elde etmek, iradesini eline almak, yakalamak, sahip olmak, hâkim olmak, kontrol etmek, idareci olmak, saltanat sürmek, güç ve otorite uygulamak, hakimiyeti elde etmek, güç sahibi olmak, düşüncesine, davranışlarına ve duygularına sahip olmaktır. Kim bunları veya birini Allah yerine kendinde görürse o şey üzerine kendini malik kabul etmiştir. Sonrasında da onu kullanım için kendi hükmünü kullanır. Malik olmaya en hak sahibi olan onları yaratandır. Onun dışında ki bütün malik görme girişimi bir hak gaspıdır. O da Allah’ın hakkının gaspı. Müminler ise tevbe suresinde bildirildiği üzere mallarını ve canlarını cennet karşılığı satmışlardır.

           “Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” Abd kölelik yapmaktır. İbadet, Allah’ın kuralarıyla bir hayatı yaşamaktır. Ancak sana ibadet ederiz derken, insanlar senden başka ilahlar edinmişler, yasalarına tabi olup itaat etmişler, hayatlarını ve ibadetlerini düzenlemişlerdir. Bizler bu noktada yalnız seni İlah kabul ediyoruz denilmektedir. İbadet, hayatın bütününü içine alan davranışlardır. Sadece namaz, oruç, hac, Ku’ran okumak, zikirden ibaret bir emir değil, siyaseti, hukuku, ekonomiyi, eğitimi, komşuluğu, akrabalığı, eşliği, evlatlığı yani bütün hayatı içine alır. Hayatın her alanında Allah’ın yasalarına tabi olan fatiha da ki “Yalnız sana ibadet ediyoruz” sözünün gereğini yerine getirmiştir. Uygulamada ki ameli hatalar müstesna. İnsanlar ibadet kavramını tam bilmediklerinden, uygulamada bir sürü hatalar yapılıyor. Yaptığının da doğru olduğunu düşününce, düzelmesi de daha zor oluyor. İbadet boyun eğmek ve alçalmaktır. Herhangi bir kişi karşısında hiçbir direniş göstermeden, isyan etmeden, yüz çevirmeksizin istediği hizmeti yerine getirmektir. Bu Allah’tan başka kime yapılırsa, itaat yani ibadet ona yapılmıştır. Siyasi veya dini önderlerin emirlerine tabi olmakla, ibadet onlara yapılmıştır. Kölelik; itaat, tapınma, hizmetçilik ve bağlanmadır. Bu kime yapılırsa ibadet ona yapılmıştır. Hür olduğunu zanneden dünya insanı, şeytan ve yolunda gidenlerin yasalarına tabi olmakla şeytana kölelik yapmışlardır. Bu yapılanlar Allah’a yapılıyor zannıyla şeytana yapılıyorsa bu tam bir gaflettir. Kayıtsız ve şartsız teslimiyet ibadettir. Bu da yalnız Allah’a yapılır. Niceleri sadece şekille değil, aklıyla ve kalbiyle itaat ederler. Bu gerçek anlamda bir ibadettir.

           Yardımı da yalnız Allah’tan istemek gerekir. İnsanlar Allah’ı uzak bilmelerinin sonucu araya aracılar koyup Allah’a ulaşma yolları aramışlardır. Gabya imanları zayıf olan insanlar hemen ulaşabileceklerini düşündükleri putlar ve aracılar edinmişlerdir. Gizli ve gaybi bilgilerle nicelerini yüceltip, Allah ile aralarını aracılar yapanlar, geçmiştekilerin yollarını takip etmişlerdir. Peygamber ve ashabına verilmeyen bu işler nasıl onlara tabi olanlara verildi. Ve onlardan beklenir oldu. Mümin yardımı yalnız ve aracısız Allah’tan bekleyendir.

           “Bizi doğru yola ilet. Kendilerine nimet verilenlerin yoluna” Doğru yol Allah’ın belirlediği yasalardır. O yasalara tabi olanlar doğru yolda olabilir. Bizi doğru yola ilet diyenin, o yola ulaşabilmesi ve o yolda kalabilmesi için o yola tabi olması gerekir. Sadece sözle bunu söyleyenlerin doğru yola girmeleri ve o yolda kalmaları mümkün değildir. Doğru yolda olmayanın, o yola girmesi, doğruyu bulmuş olanın da o yolda devam etmek istemesi demektir. Bu ancak Allah’a itaatle gerçekleşir. Her işte, her bakışta, her ibadet de doğru yolda olmak. İslamı kabul, yolun başına gelmek, ameller o yolda devam etmektir. Niceleri sadece yolun başında duruyor. Şeytan da o yolun üzerine oturmuştur. Doğru yol Seyyid Kutubun söylemiyle yol işaretleridir. Yol işaretleriniz olan Kur’an ayetlerini hayatın her alanında alırsanız, yoldan çıkmamış ve bizi doğru yola ilet sözünün gereğini yapmış olursunuz.

           Kendilerine nimet verilenler, peygamberler, sıddıklar, şehidler ve Salihlerdir. Bu sözü söyleyen,   kimlerin yoluna talip olduğunun farkında olmalıdır. Peygamberler gibi hayatın her alanında Allah’ın yasalarını şartsız kabul, amel etmek ve insanlara ulaştırmak mücadelesi verirler. Dinin şahidliğini, hayatın her alanında yaşayarak gösterirler. Hz. Nuh gibi 950 yıl da olsa. Her türlü sıkıntılara göğüs germe, sabırla mücadele etme, karşılığını da yalnız Allah’tan bekleme. Sıddıklar gibi Allah’ın emirleri karşısında şartsız kabul ve itaat etme. Allah ve Rasulü ne emretmişse koşulsuz teslim olanlar sıddıklardır. Şehidler gibi canını Allah’ın dini yeryüzüne yayılsın ve yaşansın, insanlar zilletten, kölelikten kurtulup yalnız Allah’a köle olsunlar diye canını feda etmek. Salihler gibi imanını şirkten, küfürden, nifaktan, amellerini haramdan, bid’a hurafeden, riya ve kibirden bir ömür boyu temizlemek. Kendilerine nimet verilenler bunlardır. Yollarına talip olduğumuz Allah’tan o yolunu istediklerimiz bunlardır. Ne istediğimizi ve kimden istediğimizi bilmezsek, bunun gereğini nasıl yapacağız. Nimet verilenleri tanımadan nasıl yollarına tabi olacağız. Fatiha da sürekli bu sözü söyleyenler, yolunu istedikleri peygamberler, sıddıklar, şehidler ve Salihler böylemi devlet yönetti, eğitimi, hukuku böylemiydi. İmani, ahlaki, ameli halleri böylemiydi. Eğer onların yolunda olduğu söyleniyorsa.

           “Namaz dinin direğidir” buyurulmuştur. Bu verilen sözlerin gereği yerine getirilirse o içinde Fatiha olan namaz sizin dininizin direği olur. Fatiha’da bunları söyleyenler sonra nasıl başka yasaların peşinden, yolların, törelerin izinden gidebilirler. Batıl yollara tabi olup nasıl sıratı mustakimde ve nimet verilenlerin yolunda olunur. 

           “Bizi gazaba uğrayanlar ve delalete düşenler gibi yapma “  Gazaba uğrayanlar Yahudiler, delalete düşüp sapanlar da Hıristiyanlardır. Bu iki topluluk iyi tanınacak ki onların düştüğü hatalara düşülmesin. Kur’an da kendilerinden en çok bahsedilen bu iki topluluğu iyi tanımalı. Seyyid Kutub ehli kitaptan bunca bahsedilmesini onların düştüğü hatalara düşmeyin ve onların fitnelerine karşı uyanık olun. Rasulullahın (s.a.s) “ Ehli kitabı adım adım , karış karış takip edeceksiniz.” dediği bu topluluğa hangi alanlarda tabi olundu.

           Ehli kitabın bozulmalarının başlıca sebebi kitaplarını tahrif etmeleridir. Sosyal hayattan kitabı çıkarıp, yerine hevalarından uydurdukları yasaları uygulamışlardır. Onlar kitaplarını tahrif edip tam olarak kullanılmaz hale getirdiler. Müslümanlarda kitabı anlamayıp, anlatmayıp ,sosyal hayattan çıkarıp tahrifat yapmışlardır. Kur’an’ı tahrif edememişler fakat kendi hayatlarında tahrif etmişlerdir. İmanlarında, ahlaklarında, amellerinde, ibadetlerinde, siyasetinde, eğitiminde, ticaretinde v.b. Kitabı tahrif sonunda sapma ve delalete düşme söz konusu olacaktır. Bununda sonucunda Allah’ın gazabı onların üzerine gelecektir. Kullanmadığınız gıda ve ilaç gibi, kullanıp amel etmediğiniz bir kenarda tuttuğunuz Kur’an da size deva olmayacak, kurtuluşunuza vesile olmayacaktır. Kullanılmayan veya yanlış kullanılan hiçbir şeyin faydası olmayacaktır. Amel edilmesi gereken kitabı sadece okunup, hıfz edilen kitap haline getirmek bir tahriftir. Müslümanlar şuan ki İncil’e ve Tevrat’a baktıkları gibi Kur’an’a da aynı şekilde bakıyorlar. Varlığına iman, amel etmeye gerek yok anlayışı.

           Diğer ehli kitaba benzeme, dini birilerinin tekeline bırakma. Dini herkesin öğrenmesi yerine yalnız bir kesimin öğrenmesine, anlamasına, araştırmasına bırakmak. Onlarda bunu suistimâl ettiler mi tahrifat herkese zarar verecektir. Ehli kitabın din adamlarını ilah ve rab edinmeleri, bu ümmette de görülecektir. Dini sadece onlara bırakıp sonrada sorgulamaz, sorgulanmaz, eleştirilmez ve mükemmel hale getirdiniz mi ilahlık ve rablik kaçınılmaz olur. Sonrada onları övme yarışına girişilir. O din adamları birde siyasi otoritelerin yardımcıları haline gelmişlerse tahrifatın boyutu daha da artacaktır. Tarih bunun nice örnekleriyle doludur. 

           Kendilerini seçilmiş ve kurtulmuş görme hastalığı.Ehli kitap Allah’ı ve cenneti kendi tekellerine almışlardır. “Yahudi olun kurtulun, Hıristiyan olun kurtulun” Cennet bize ait, Allah bizim Allah’ımız bakışları. Ne tür bir hata işlerse işlesinler, yinede cennete gidecekleri anlayışı hâkim. Üstün olma düşüncesi, ayrıcalıklı olma bakışı şirkleri, haramları işleme ve hafife alma hastalığı oluştu. Aynı bakış Müslümanların içinde de oluştu. Herkes kendi mezhebini, cemaatini ayrıcalıklı, üstün, hatasız cenneti şimdiden kazanmış düşüncesi bu ümmetin çoklarının içine yerleşti . Toplumun içinde şirkler, haramlar normalmiş gibi bir hal aldı. Şirk bilinmez, haramlar da normalleşmiş durumda. Ehli kitabı lanetleyenler onları her alanda takip eder hale geldiler. Adının Müslüman olmasını veya birkaç ibadeti yapmayı Müslümanlık zannetme. Hiçbir delile dayanmadan taklit etme hastalığı. Bu bilinçli ve bilinçsiz olarak taklit yapılıyor. Sosyal hayatta ve din adına yapılan taklitler. Bu asli kimliğini kaybedip, bir başka milletin egemenliğine girmektir. Sokaklar bunun örnekleriyle doludur. 

           Taklit eden hiçbir zaman taklit ettiği geçemez. Hep ikinci sınıf kalmaya mahkumdur. Ehli kitab siyasileri ve din adamlarının dediklerine şuursuzca tabi oluyorlardı. Sorma ve sorgulama ihtiyacı hissetmiyorlardı. Bu ümmet içinde de hikmetinden sual edemedikleri siyasiler ve din adamları alabildiğine fazladır. Atalarını nasıl bulduysa öyle tabi olup amel eden bir topluluk olundu. Dünya işleri için aklını ve iradesini kullananlar, iş dine gelince körü körüne taklidi tercih ediyorlar. Yüz yıldan fazladır ehli kitabı taklit eden ümmetin durumu ortada. Basit gibi görülen nice taklitlerin ve benzemelerin sonucun da gelinen nokta. Değişilmemenin  önünde en büyük engel, yaptığını doğru bulma, değişmeyi gerekli görmeme ,durumundan razı olma gibi düşüncelerdir. 

           Dünyaya aşırı bağlanma da bir ehli kitaba benzemedir. Bu dünyevileşmedir. Allah’ın takdiri yerine daha fazla kazanmak noktasında hırs yapıp, bütün hedefini dünyalıklara yöneltmek, kapitalizmin ümmet içindeki geldiği nokta ortadadır. Allah (c.c) hayırda yarışın emrederken, insanlar dünyalıklarda yarışır oldular. Ehli kitabın son yüz yılda geldikleri nokta, mânen tam bir çöküş. Ne yazık ki bu noktada ümmet onların izinden gitmektedir. Dünyada takdir olunanlarla yetinip, onlarla ahireti kazanmak mümince olandır. Dünyevileşmedeki hırs, ahiret yokmuş gibi bir hali ortaya çıkarıyor. Dünyalıklara olan tutku hırsa dönüşmüşse, bunu düzeltmek zordur. Kaybetmemek için her yolu denettirir. Merhamet bırakmaz, adaleti yok eder. Hedefi ahiret olanların buna dikkat etmeleri gerekir. Kapitalizme kızıp, kapitalistçe davranmamak gerekir.

           Ehli kitap gibi dini tartışma konusu yapıp, ilmi paylaşmamak bir hastalıktır. Hakkı ortaya çıkarıp, anlaşılmasını sağlayıp, amel edilmesi için mücadele ve cehd etmek mümincedir. İlim onların ortak değerleridir. Birbirlerini ahiret yollarına çağırır ve o yolda tutarlar. Üstün olma, haklı çıkma, karşısındakini yenme, mahçup etme, desinler için söylem ve eylem mümince değildir. Peygamberin izinden gittiğini söyleyenlerin durumlarına iyi bakmaları gerekir. Tartışma ihtilafları gündeme getirecek, kardeşliklere zarar verecektir. Hak ortaya konulmuştur, tartışma yerine tabi olmak gerekir. Kardeşini rakip görmek yerine ortak kabul etmelidir. Birbirlerini cennete götüren ortaklar. Nefisleri ortaya koymak yerine, delilleri ortaya koymak ihtilafları yok eder.

           Bananecilik de bir hastalıktır. Kendi dinimi kendim yaşar, başkaları beni ilgilendirmez bakışı mümince değildir. Ümmetçilikten ve cemaat olmaktan bahseden niceleri bir cemaatle beraber çalışmaz. Sıkışınca cemaate ihtiyaç duyulur.Kendinden başkasını düşünmeyen insanlar, cemaatler de bu toplum içinde meydana çıktı. Ferdiyetçilik, bu ümmetin birliğini bozan en büyük etkenlerdendir. Bu bakış nice ayetleri ve hadisleri üstüne almamaya sebep olacaktır. Bunca şirkleri ve haramları görmeyenlere, bu bir gün gelip onlara da bulaşacaktır. Sana dokunmayanlar bir gün nesline dokunacaktır. 

           Dini birkaç şekilden kabul edip, onları da yaptın mı din tamamlanmış kabul etmek. Ehli kitabın bir hastalığı da buydu. Yıllık, aylık, haftalık birkaç ibadet belirleyip, tatmin olma hastalığı. Her yaptığı ibadeti reklam aracı, üstünlük vesilesi sayma hastalığı. Cumadan cumaya, bayramdan bayrama birde hacla kilometreyi sıfırlama ,sonra da şirke ve haramlara devam. Bir kurtarıcı bekleyip kendi vazifesini yapmama. Din adamlarına velilere, mehdiye, mesihe bel bağlayıp vezifesini yapmamak. Dini tam bilmeyip, ciddiyetsiz bir şekilde amel etmek. Her şeyi, olduğu kadar Allah affeder, bundan bir şey olmaz, daha kötüleri var diye düşünmek. Bu ve bunun gibi nice taklitlerle ehli kitabın izinden gidilir. Elbette akıbet onlardan farklı olmayacaktır ve olmadı da. Namazı ikame eden, Fatiha da Rabbine ne söz verdiğini iyi düşünüp, bunun namaz sonrası amel etmenin derdine düşmelidir. Ne söz verdiğimiz kadar, kime verdiğimiz daha da önemlidir. Durumdan şikâyet etmek yerine, verilen sözlerin yerine getirilmesi gerekir. Müminler elbette Allah’a verdiği sözü hayatıyla gösterenlerdir. Akıbetin en güzeli de elbette onların olacaktır.

                                                                                                                               

  • İslâm’da Erkek Nasıl Olmalı?

    İslâm’da Erkek Nasıl Olmalı?

          İslamın hakim olduğu yerlerde ve batılın hakim olduğu yerlerde bazı konular değişse de, yeryüzüne geliş amacının farkında, Rabbe verdiği sözlerin bilincinde olan zamanın halifesi bir erkek. Aklını, iradesini ve vicdanını Rabbinin iradesi olan Kur’ana teslim eden, kendi ve etrafıyla emrolundukları gibi dosdoğru olma mücadelesi verendir. Sorumluluğu sadece kendisi değil, eşi, çocukları ve etkili olduğu etrafı içindir de. Allah’ın dininin yaşayanı ve etrafına şahidi olduğunun farkında olandır. Rasule tabi olup itaat eden ve kendisine de tabi olunan, mü’min ve Müslüman olarak tasdik edilendir. Rabbine, kendisine, eşi ve çocuklarına, büyüklerine, komşu ve akrabalarına, müminlere ve etrafına karşı örnek ve şahid olduğunun farkında olandır. 

             RABBİYLE İHSAN HALİNDE

           “ Onlar ayaktayken, otururken, yanları üzere yatarken Allah’ı zikrederler. ….” (A. İmran /191) Ayeti gereği ayakta her ne iş ortaya koyuyorlarsa, otururken ne iş ve konuşma yapıyorlarsa, istirahat hallerinde dahil, tüm hayatı Rablerinin kendilerini gördüğü düşüncesiyle hareket edendir. İnsan bu üç halin dışında bir iş yapmaz. Bu üç hal hayatın tamamı demektir. Tüm hayatında ihsan halinde, yani Rabbinin kendilerini gördükleri bakışıyla hareket edenlerdir. Hoşuna gitmese de, Rabbinin emrine gönülden itaat edendir. “ Rabbine yemin olsun ki aralarındaki anlaşmazlıklarda seni hakem seçip, sonra da verdiğin hükme içlerinde bir sıkıntı duymadan, tamamen boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa/65). Yine Rasulullah (s.a.s) “ Arzusunu benim getirdiğime tabi kılmayan (tam) iman etmiş olmaz.”  (Nevevi) Rabbinin iradesi olan kitabı kabul edip, tüm ayetleri emir olarak tasdik edip, güvenerek hayatını anayasa olan kurana teslim eden, o kitaba iman etmiştir. İman ettiği kitaba hayatının tüm alanlarında emrolunduğu gibi etrafıyla itaat etmeye çalışan, o kitabın müslimi olandır. 

           İhsan halinde Rabbinin tüm hayatını kontrol ettiği ve her an sınanıp deneneceğinin bilincinde olandır. Kitabın emrettiğini yapan ve yasakladıklarından kaçınıp takvalı olan, ihsan halinde itaat eden ve karşılığını Rabbinden umarak ihlasla bir hayatı oluşturandır. Farzları ve nafilelerini takva, ihsan ve ihlasla örnek olduğu bilinciyle, karşılığını Rabbinden umarak yapandır. İmanında, ahlakında, ibadetlerinde, muamelatta, siyasi, hukuki eğitim, ticari, komşuluk, akrabalık, kardeşlik, hayatın tüm alanlarında Rabbinin kendisini gördüğü bilinciyle ihsan halinde bir hayat yaşayandır. Allah’ın c.c. iradesi olan Kur’anı diliyle tilavet, aklıyla kıraat, kalbiyle de tertil edip vicdan muhasebesiyle emrolunduğu gibi dosdoğru olmaya çalışandır. Fatiha da verdiği ahdini namaz sonrası yerine getirme mücadelesi içindedir. Asır suresinde bildirilen kurtulanların vasfı olan iman edenler, yani Allah’ı kitabını, peygamberini kabul edip, tasdik ederek, hayatın her alanında güvenerek kendini ve ehlini teslim eder. Amel değil de, şirkten, haramdan, bid’a ve hurafeden, riya ve hasetten, kibirden arındırılıp ıslah edilmiş salih amel işler. İman ve salih amele dönüştürdüğü hayatını bir başkasına tavsiye eden ve her sıkıntıdan sabırla çıkma mücadelesi verip bunları tavsiye edendir. 

           Malı ve canı cennet karşılığı sattığının bilincinde olup verenin yolunda kullanır. Bunun için malı ve canı korur. Bedeni zararlı şeylerden uzak tutar ve sağlıklı kalması için yemesine içmesine ve sporuna dikkat edendir. Bunlar Rabbe yapılan ibadetlerin gereği gibi yapılmasını sağlar. Bedenine ve dış kıyafetlerine dikkat eder. Çünkü etrafına karşı örnek ve şahid olduğunun bilincindedir. Aklını, iradesini, zamanını ve bedenini ilmi öğrenme yolunda bir ömür kullanır. Hak üzere kalmak için salih arkadaşlar edinir ve çocukları içinde arkadaş çevresine yardımcı olur, ortamlar oluşturur ve gittiği derslere çocuklarını da götürür. Aile büyüklerine karşı hürmet ve saygılı davranır. Büyüklerinin dünya işlerinde verdiği rahatsızlıklara sabreder, Allah’a isyan konusunda onlara itaat etmez. Büyüklerine karşı yaptığı bu davranışın yarında kendisi için yapılacağını ve aynı konumda olacağını bilir. Büyüklerine karşı davranışın çocuklarına örnek oluşturduğunu bilendir. Davranışının sonrakilere davranış belirleyeceğini bilir. Anne ve babasına ve büyüklerine yapacağı en iyi iyiliğin iman ve İslam üzere olmalarına yardımcı olmak olduğunu bilendir. Büyükleri mü’min olmasalar da ihsanda bulunur.

           CENNETE TALİP EŞ VE ÇOCUKLAR

           Aile oluşumuna değer verir. Onların dünya ve ahiretlerinden sorumlu olduğunu bilir. “ Ey iman edenler! Yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten kendinizi ve ailenizi koruyun. …” (Tahrim/6) Bu ayetin üzerine yüklediği sorumluluğun farkında olup, hiçbir fedâkarlıktan kaçınmaz. Yapmış olduğu infakların ve İslami çalışmalarında eşinin ve çocuklarının da ahiret kazancı olduğunun bilincindedir. İyi bir ailenin islamın hakim olmasındaki etkisini bilir, eşi ve çocuklarıyla örnek bir aile oluşturma mücadelesi verir. Bunun için Saliha bir eş tercih eder. Kendinin ve neslinin iman ve islam üzere olması için bu tercihi yapar. Eşi onun bu yolda en önemli ortağıdır. Eşini dininin yarısını kurtaran bir mü’min olarak görür. Eşine karşı davranışlarıyla çocuklarına babanın ve eşin örnekliğini sergiler. Kendisinin de nice eksikliğinin olduğu bilinciyle, eşinin hatalarını affeder, anlayışlı davranır. Çocuklarının eğitiminde eşiyle beraber hareket eder. Nice ailelerin sorunu olan kaynana gelin çatışmasında eşi ve annesi arasında iyi bir köprü oluşturur. Ortaya koyduğu eşlikle kızlarının da eş seçiminde belirleyici olur. Aileye ve akrabalığa önem verir, fakat babasını, eşini, çocuklarını, kazandıklarını, Allah’dan, Rasulünden ve  onun yolunda cehd ve gayret etmekten daha sevimli bulmaz. Onlarında kendisi için imtihan aracı olduğunun farkında olandır. 

           Çocuklarının Allah’ın c.c. kendisine emanet edilmiş, ondan sonra o yerin halifeleri olduğunu bilir ve öyle davranır. Yalnız Rabbe teslim olur ve Rabbe teslim olan halifeler yetiştirir. Yetiştirdiklerinin kendisinden sonra amel defterini kıyamete kadar kapatmayacak bir emanet bilinciyle çocuk ve torunlarına bakmalı ve yetiştirmelidir. H.z İbrahim ve h.z. Yakub gibi, çocuklarına dünyalık tavsiyesi değil de, hak yolun devamı ve ancak Müslüman olarak ölün tavsiyesinde bulunup, bunu vasiyet edendir.  Çocuklarına sevgi ve merhamet göstermelidir. On çocuğu olup da sevgi göstermeyen sahabeye Rasulullah (s.a.s) “ Allah senin kalbinden merhameti almışsa ben ne yapayım.” Buyurmuştur. Geleceğin lider ve örnek olan, ilim ehli insanlarının kendisine emanet edildiğinin bilincinde olandır. Kazandıklarını cimrilik edip biriktirmek yerine, eş ve çocuklarıyla cömertçe israf etmeden harcayandır. Onlara yedirip içirmediğini yemeyip içmeyen, yese de onları da istifade ettiren ve yedirip içirdiklerini bir ibadet kabul edendir. Çocukları arasında hiçbir ayırım yapmayandır. Onları büyüse de bir ömür mü’min ve Müslüman olarak yaşamalarına yardımcı olandır. 

           ALLAH’IN c.c. BİZE TERCİHİ AKRABALAR

           Allah’ın birleştirilmesini istediği ilişkilerden biri olan akraba ilişkilerini gereği gibi yerine getirir. Rabbinin akrabaları kendisine yakın seçtiğinin bilincindedir. Mü’min olan akrabalarla ilişkilerini kesmesinin rahmetten uzak kalınacağını bilendir. İbadet ve dualarının kabul olunmasında akraba ilişkilerinin öneminin farkında olandır. Böyle bir dünya ortamda da, akrabaya yapılacak en güzel iyilik, onlara sürekli hakkı hatırlatmak, hak üzere kalmalarına yardımcı olmaktır. “ Fakirlere verilen sadaka bir sadaka, akrabaya verilen ise iki sadaka. Biri sadaka, diğeri akrabaya iyilik.” (Tirmizi) Rabbimiz kendi tercih ettiğine iyiliği iki katıyla mükafatlandırmaktadır. Mü’min, sevdiği şeylerden infak etme örnekliği gösterendir. “ Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe eremezsiniz. …” (A. İmran/92) Kişinin istifade ettiği her şeyi etrafı içinde harcaması infaktır. Malı, sevgisi, ilmi, zamanı, gücünü v.b. etrafı içinde harcamasıdır. Tüm yaptıklarının karşılığını yalnız Rabbinden bekleyendir. Rabbimiz kullarına yapılan yardımı kendine yapılmış kabul ettiği gibi, o iyiliği yapanın tutan eli konuşan dili yürüyen ayağı olacağını da bildirmiştir. Mü’min bu bilinçle hareket edendir. Kendi akrabalarına ihsanda bulunduğu gibi eşinin de akrabalarına aynı muamelelerde bulunandır. 

           ÖRNEK ALINACAK KOMŞULUK 

           Yaptığı her şeyin islamın şahidliği olduğunu bilir ve komşularla bu bilinçle muamelede bulunur. “ Cebrail bana komşuyu o kadar tavsiye etti ki, onu mirasçı yapacak zannettim.” (Buhari – Müslim) Komşuya da yapılacak asıl iyilik onların iman ve İslam üzere olmaları ve kalmalarına yardımcı olmaktır. Komşudan kaynaklanan hatalarda hoşgörülü, affedici ve iyiliklerini isteyendir. Kendi huzurunun devamında komşularının da payı olduğunu bilincindedir. Gayri müslimde olsa komşuya iyilikte bulunandır. Çünkü Müslüman bir komşunun örnekliğini göstermektedir. “ Allah katında komşuların hayırlıları, komşularına en hayırlı olandır.”(Tirmizi) Kötü komşuluğun amelleri zayi edeceğini bilendir. Yine “ Komşusunun şerrinden emin olmadığı kimse, vallahi iman etmiş olmaz.” (Buhari- Müslim) Mü’min etrafına karşı Allah’ın dininin şahidliğini yaptığını bilmek zorundadır. İstediği gibi davranamaz. Komşudan gelen sıkıntılarda hemen karşılık vermez, sabredip kötülüklerine kötülükle muamele etmez. Zaman nice sıkıntıların ilacı olmuştur. 

           RABBİN KARDEŞ KILDIĞI KARDEŞLİK

           “ Ancak mü’minler kardeştir.” ( Hucurat/10) Emrini kendi üzerine kabul eder ve kardeş olmanın gerekliliklerini yerine getirir. Kardeşleriyle bir davanın ferdi, bir duvarın tulaları, bir vücudun azaları ve aynı safı oluşturan fertler ve birbirlerine cenneti kazandıran ortaklar bakışında olandır. “ Allah c.c. buyurdu ki; benim için birbirlerini sevenlere peygamber ve şehidlerin gıpta edeceği nurdan minberler vardır.” (Tirmizi) yine “ Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız.” (Müslim) Bugün mü’min cemaatlerin birbirlerine olan bakışları, emredildiği gibi olmadığı görülmektedir. Oysa şirkin hakim olduğu, mü’minlerin azınlıkta bulunduğu toplum olan, peygamber ve ashablarının arasında ihtilaf, kavga, tartışma, en iyisi biziz, bize gelin gibi ihtilaflar olmamıştır. Onların mücadelesi hakkı bulundukları yerde hakim kılmaktı. İhtilafları, islamın hakim olduğu, müslümanların rahat oldukları dönemlerde idi. Bugün İslam hakim olmuş gibi mü’minler birbirleriyle uğraşmaktadır. Oysa onları affetmeli, afları için dua etmeli, kol kanat germeli, hatalarına hoşgörülü olmalıydı. 

           “ … Öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını affederler. Allah iyilik yapanları sever.” (A.İmran/134) Mü’minlere karşı alçak gönüllü, hakkın üzerini örten kafirlere karşı izzetli ve şiddetlidir. Mü’minlere karşı güler yüzü sadaka bilendir. Kardeşlerinin hak üzere kalmaları için sürekli nasihat eder ve örnekliğiyle yol gösterir. Sevmedikleri söz ve davranışları kardeşlerinin gıyablarında yapmaz. Gıybetin kardeş etini yemek kadar kötü olduğunun bilincindedir. Amellerini hased, kibir, gıybet gibi kötü hasletlerle yok etmeyendir. Kardeşlerini kıracak, kırmaya götürecek tartışmalardan kaçınandır. Alay yollu şakalardan kaçınır ve kendisine yapılmasını istemediğini kardeşlerine yapmaz. Kendisi ve ailesi için istediğini, kardeşleri ve aileleri içinde isteyendir. Ve bunun için çalışmalar yapar ve var olan çalışmaların içinde olur. 

           Rabbin kardeş kıldığını kardeş kılamamak bir bakış, bilgi eksikliği sorunu, bilgiyi üzerine alamamak, cemaatçi ve hocacı olmanın sonucudur. Sevginin Allah c.c. için olma esası vardır. Nice basit meseleleri mazeret kabul edip, kardeşlerine küsmez ve onları terk etmez. İş ortamında, akrabalarda nice hatalarında müşrikleri terk etmeyenler, mü’minlerin basit hatalarında terk edebiliyorlarsa, bu ciddi bakış sorunudur. Ayetin mesajını kendi üzerine alamamaktır. Elinden ve dilinden mü’minlerin zarar değil, tam tersi fayda gördüğü kimse olmalıdır. İman güvenmek, mü’min Allah’ın güveninde olan, Allah’ın güvenine insanları çağıran ve insanlara güven verendir. Bu vasıfları üzerinde bulunduran mü’min olmaya çalışır.

           TOPLUMUN ISLAHINDA ŞAHİD VE ÖRNEK 

           “ Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı bir topluluksunuz. İyiliği emreder ve kötülükten sakındırırsınız. Allah’a da inanırsınız. ….” ( A.İmran/110) Bu ayetin üzerindeki sorumluluğun farkında olup hayırlı topluluğun gereğini yapandır. İmanıyla, ahlakıyla, ibadetleriyle, toplumsal ilişkileriyle, dünya hırsları göstermeden, Rabbine ve insanlara verdiği ahidlerine vefalı örnek ve nasihatkar olandır. Dava adamı topluma, yeryüzüne geliş amaçlarının ne olduğunu ve verdikleri Rab sözünü hatırlatan, kitabın gönderiliş amacını ve Rasulün örnekliğini sürekli gündemlerinde tutandır. Allah’ı yasa koyup, çekip çeviren, terbiye eden Rab, itaat edilen, övülüp, çok sevilen ilah, duygulara, düşüncelere sahip, ele geçirip istediği gibi yöneten malik, sığınılan, yardım istenilen, koruyup gözeten, emredip yöneten veli, güvenilip, işlerin teslim edildiği vekil olarak tanıtandır. Toplumun cehaletlerinden kaynaklanan kusurlarına hoşgörülü olan, iyi geçinip hakka davet yollarını açık tutandır. Hakka davet etmesi gerektiğinin şuurunda ve bunun peygamberlerin ve yolunda olanların vazifesi olduğunu bilir ve sonrakilere de böyle bir bakış ve örneklik oluşturur. Örnek oluşundan dolayı, toplumun hoş karşılamayacağı söz ve davranışlardan uzak durur. Her hak sahibine hak ettiği ne ise onu yerine getirir. 

           Kimseyi kafir ve müşrik yapmaya veya ispat etmeye değil de, şirk ve küfürde olanları kurtarmaya çalışandır. Toplum içinde kendisini ilgilendirmeyen işlerin ardına düşmez. “ Kişinin Müslümanlığının güzelliği, kendisini ilgilendirmeyen şeyi terk etmesidir.” (Malik-Ahmet) Zandan kaçınır ve zannın konuşulmasına engel olur. Zannın çoğunun yalan olduğunun bilincinde olandır. İnsanların sırlarını araştırmadığı gibi, yayılmasına da engel olur. Allah’ın gizlediği, affettiği, kul ile Allah arasında kalması gereken meseleleri, o ifşa etmez. Şirk, haram, bid’a, hurafe, hased, yalan, gıybet gibi hastalıklarla bozan değil, toplumun ıslahına çalışandır. Çünkü hak ya da batıl namına vesile olduklarından dolaya, yapan gibi olduğunun farkındadır. İslam toplumunun oluşmasında yaptıklarının ve mücadelesinin örneklik oluşturduğunu bilir. Ve bunun için nesiller yetiştirendir. Her hal ve hareketinde hakkı hatırlatır ve sadece hak olana çağırır. İnsanların konumlarına ve kapasitelerine göre iyiliği emreder ve kötülükten sakındırır. Davetçi olarak kendini ve etrafındaki kapasiteli olanları yetiştirir. Bunun peygamberlerin vazifesinin devamı olduğunu ve Allah’ın iradesine davet ettiğinin şuurundadır. 

           Topluma karşı içi ve dışıyla, yani mü’min ve Müslüman olarak net olur. Tebliğde her fırsatı değerlendirir. Davete icabet eder ve icabet edilmesini ister. Kur’an da bildirilen Rabbimizin “ deki ” emrinin gerekliğini yerine getirir, sonra topluma der. Her haliyle islamın temsilcisi olduğu için riya ve gösterişten uzak durur. Rabbinin sayamayacağı nimetlerine şükür, toplumun iyiliklerine teşekkür edendir. Toplumun hakkı anlama ve yaşamalarınsa sabırla bekleyen, zorlaştırıcı değil, Allah ve Rasulünün bildirdiği ölçüde kolaylaştırandır. Yapamayacakları ve anlayamayacakları şeylerde toplumu zorlamayandır. Amacı Allah için adaletin ayakta tutulmasıdır. Hedefi hayırda yarışıp, şerrin karşısında durandır. Toplumun sapmışlığına, bozulmuşluğuna sevinmez, dert edinip ıslah olmaları için çalışır. Felaketin topluca geleceğini bilendir. H.z Musa’nın duası gibi, içlerindeki akletmeyen beyinsizler yüzünden helak olmak istemeyendir. Rabbin rızası için iyilik yapar, yaptıklarını başa kakmaz. Dünyaya istifade edilecek kadar değer verir ve asıl çalışmasını sonsuz hayatı olan ahiret için yapar. Etrafına da böyle bir bakış verir. Yıllar sonra da aynı bakış ve mücadele içinde olandır. Bir ömrü iman ve İslam üzere örnek olduğu bakışıyla yaşama gayreti gösterir.

  • Vasat ve Şahit Olmak

    Vasat ve Şahit Olmak

                                                                                                 

           Allah (c.c) insanı yeryüzüne halife olarak görevlendirmiştir. Yani Allah (c.c) adına yeryüzünü onun yasalarıyla çekip çevirme işi. Halife bir başkası adına iş yapandır. İnsanoğlu bu önemli ve büyük görevi ya Allah’ın yasalarıyla yapacak, ya da kendi çıkarttığı yasalarla yapacak. Elbette insan yeryüzünü çekip çevirecek şekilde donatılmıştır. Önemli olan insanı yeryüzüne kimin halife olarak gönderdiğidir. Allah adına görevlendirilmek önemli bir görevdir. İnsan için bir onur, bir o kadarda ağır bir sorumluluktur. Çünkü adına iş yaptığınız alemlerin Rabbi dir. Bugün dünya insanı bunun farkında değildir.

           Kur’an insanın farkındalıklarını oluşturup, yollarını belirlemeleri içindir. Kur’an dan bî haber olan insan, ruhlar aleminde ne söz verdiğini, halifenin ne iş yapacağını, yeryüzüne geliş gayesini, kuranın gönderiliş ve hayatın hangi alanlarında kullanılacağını, peygamberin örnek ve önder kılındığını ve hayatın hangi alanlarında itaat edileceğini bilemeyecektir.

           Allah’ın yaratmış olduğu yeryüzünü ve insanı en iyi bilen elbette onu yaratandır. Dolayısıyla onların nasıl çekip çevrileceğini, adaletin ve dengenin nasıl sağlanacağını da o bilecektir. Ve onun gönderdiği yasa vasat olacaktır, ve ona tabi olanlarda vasat, yani adaletli ve dengeli olacaklardır. 

           Yeryüzüne halife olan insanı bu vazifesinden uzaklaştırıp kendilerinin ve dünyanın kölesi haline getiren tağuti sistemler, her dönemde bunun farkında olunmaması için mücadele ederler. Onların, Rablerini tüm sıfatlarıyla tanımalarına, yeryüzüne niçin gönderildiklerine, kitabın niçin gönderildiğini anlamamaları için sürekli suni gündemlerle meselenin anlaşılmasını engellerler. Allah (c.c) insana yeryüzünün halifeliğini, şirk fitnenin kaldırılıp, Allah’ın hükümlerinin hayatın her alanında ve dünyanın her yerinde geçerli olması için mücadele edilmesi hedefi koymuştur. Bu büyük hedefte ümmete düşen, İslami bir devlete düşen, cemaat ve fertlere düşen sorumluluklar vardır. Herkes bulunduğu alanda kapasitesince mücadele edecektir. Kişi bulunduğu yerde ve konumda elinin ve dilinin ulaştığı alanlarda mücadele edecektir. Hesap verilecek, sorumlu olunacak, sevap ve günah kazanılacak, kişinin elinin düzeltebileceği ve dilinin ulaşabileceği alanlardır. Hiçbir kimsenin yerini bir başkası dolduramaz. Herkes kendi alanlarından sorumludur. Dinin şahidliğini yapmadığınız her yerden siz sorumlusunuz. 

           Kendilerini yeryüzünün maliki, yani tasarruf hakkı kendilerinde olduğunu düşünenler, o yerde yasa koyup, çekip çevirerek kendilerini rab yerine koymuşlardır. İnsanlara da bu yasaları zorlayıp itaat ettirerek ilahlık ortaya koymuşlardır. Bir kısım insan her dönemde kendini yeryüzünde malik, ilah ve rab yerine koyup haddi aştılar, çoklarını da halife olmaktan çıkarıp kendilerine köleye çevirdiler. Her dönemde olduğu gibi, bugünde çok az insan Allah’ın halifelik görevini onun yasalarıyla yapmış ve yapmaya çalışmaktadır. Bunu yapabilen vasattır. Yani her alanda adaletli ve dengelidir.

           “Böylece sizi insanlara şahidler olasınız diye vasat bir ümmet kıldık. Peygamber de  size şahid ve örnektir.” ( Bakara /143)

           Vasat; adaletli, doğru, dengeli, seçkin ve şerefli olmaktır. Sizin bir yerde adaletli olmanız ve dengeyi sağlamanız ancak Allah’ın hükmüne ve Rasulullahın örnekliğine tabi olmanızla gerçekleşir. Bu Allah ile olan ilişkileriniz de, ailenizle, komşularınızla, akrabalarınızla, arkadaşlarınızla ve toplumla olan ilişkilerinizde adaletli ve dengeli olmanızdır. Bugün dünyadaki bu adaletsiz ve dengesizliğin sonucu elbette Kur’ana göre bir hayatın programlanmayışının sonucudur. Bir gariplikte bu şirki sistemlerden adalet ve düzen beklenmesidir. Onun için tağuti sistemler, savunulup desteklenmektedir. Çölde balık tutmaya çalışan kişinin durumu gibidir. Tutacağı ancak, akrep ve yılandır. Onlarda ısırınca olacak durum neyse, ümmetin durumu da aynıdır. Bu dengesizliğin sebebi, yeryüzünün Rab, İlah ve Malikliğinin başkalarına verip, Kur’a’nın gönderilişini tam kavrayamamaktır.

           Allah ile aramızdaki dengenin sağlanması için Allah’ın tüm sıfatlarını bilip yalnız ona has kılmak. Bu şirk koşulmamasını sağlayacaktır. Allah ile araya yer ve göklerde hiçbir aracının sokmamak, Kur’an ile araya hiçbir yasa, kural, töre ve heva sokmamak, örnek ve önder olarak Rasulullah ile aramıza hiçbir lider ve din adamı sokmadan bu ilişkilerde adaletli ve dengeli, yani vasat olmalıyız. 

           Ailemiz ile olan ilişkilerimizde Rasulullah’ın örnekliği tek örnek olmalıdır. Eşimize ve çocuklarımıza davranışımızda adalet ve onun sonucunda da dengeyi sağlamalıyız. Bütün mesele eş, çocuk, anne baba olmaktan ziyade, bir hayatı iman, İslam üzere yaşayıp, o şekilde tamamlama mücadelesidir. Evlenmedeki maksadımız, haramlarda korunma, imanlı ve hayırlı bir nesli oluşturmak, insanlara adaletli ve dengeli bir aile’nin şahid ve örnekliğini göstermektir. Komşular ve akrabalarla olan ilişkilerde her hal ve hareketimiz önemlidir. Çünkü biz vasat toplumun ve ailenin örnekliğini sergiliyoruz. Yahudiler gibi bilgili amel az, Hıristiyanlar gibi bilgisiz fakat ameli olan bir topluluk yerine bilen ve bildiğiyle amel etme mücadelesi veren bir topluluk olmak ve oluşturmak hedefimizdir. Çünkü Allah adına onun dininin şahitliğini yapmakla görevlendirildik. 

           Vasat ümmet dini hayatın her alanında yaşayarak gösteren şahit olandır. İnsanlar doğruyu, adaleti ve dengeyi sizde bulmalıdır. Yanlışın anlaşılması için yaşayarak dinin gösterilmesi gerekir. İnsanlar sizin şahitliğinize bakarak, şirki, küfrü, haramları, bid’a ve hurafeleri kavrayıp bilgileneceklerdir. Yine toplum cihadı, şehadeti, imanı, mümini, müslimi, ahlakı, takvayı, ilmi ve ameli sizde bulacaklardır.      Toplum müslüman bir ferdin, aile’nin ve cemaatin nasıl olması gerektiğini sizin yaşantınıza bakarak görecektir. Siz farkında olmasanız da üzerinizde taşıdığınız İslami kimlik söylem ve eylemleriniz toplum tarafından sürekli kontrol edilir. Toplum, kendisi yapmamış yapsa da bir mümine o yanlışları yakıştırmaz. Komşu, akrabalarınız ve aileniz sizde, toplum cemaatlerde, dünya insanı da ümmette dinin şahitliğini görmelidir. Dolayısıyla herkes bulunduğu konumda ve yerde vazifelerini yapmalıdır. 

           Bu gün insanlar demokrasiden laiklikten, kapitalizmden, töreden, Yahudi, Hıristiyan ve nice izimler den adalet ve özgürlük arıyorlarsa, ümmetin bu şahitliğini yapmadığının göstergesidir. İşin garibi vasat ve şahit olması gereken Müslümanlar, bunlardan adalet ve özgürlük arıyorlar. Yeryüzüne geliş gayesini unutmuş, halife oluşundan bî haber olan, elindeki kitabın kıymet ve değerinden uzak bir bakışın sonucu elbette bu olsa gerek. Osmanlının dağılmasından sonra yeryüzüne hâkim olan insanlar yaklaşık yüz yıldır dünyayı perişan etmişlerdir. Ekini yani tabiatı ve nesli bozmuşlardır. Ve hâlâda bozmaya devam ediyorlar. Müslümanları yaşadıkları yerlerde bu fesâdı müslümanım diyenlerin elleriyle yapmaktadırlar. Ümmet hala onların yasalarıyla yaşayıp, adaletli olmaya çalışmaktadır. Onların yasalarından adalet beklemek ahmaklık olduğu gibi, Allah’ın yasalarını devre dışı bırakıp, ona isyandır.

           Şahid ümmet olasınız diye vasat yapıldınız. Yani lider, önder olan, seçkin, şerefli ve adaletli olan, halife oluşunun farkında olup, velayeti yalnız Allah’a veren, Allah’ın birliğine şahid, kitabın hak oluşuna ve Rasulullah’ın tek örnek ve önder oluşuna şahid ümmet olmak. Bu ancak Allah’a ve Rasulüne itaat ederek sağlanır. Öncü ve önder olma, yani halifelik yapmak ancak bunların hakkıdır. Adaleti de yalnız bunlar sağlarlar. Allah tarafından seçilmiş olma ve bu şerefli görevi yerine getirme ağarlığı ve sorumluluğu o nispette büyüktür. Allah adına bir iş yapmanın ahiretteki kazancı büyük olacağı gibi, cezası da o nispette büyük ve zor olacaktır. Müslümanım demek beraberinde bir sürü sorumlulukları getirecektir. Şirkin ve küfrün hâkim olduğu yerlerde Müslümanlar din, mal, can, nesil, akıl emniyetlerini de kendileri sağlarlar ve bunun şahidliğini yaparlar.

           Peygamberin ümmetine karşı sorumluluğu, onlara dinin şahidliğini adaletli yapması, pratikte göstermesidir. “Kızım Fatıma da hırsızlık yapsa ,elini keserdim” adaleti. Kendi aleyhine olsa da adaletten ayrılmama örnekliği. İnsanlara dinin şahidliğini yapmak, manasını değiştirmeden, çarpıtmadan, gizlemeden, kur’a nın tüm ayetlerini toplumun gündemine sunmak. Peygambere dinin şahidliğini etrafına yap emri, ümmete de insanlara karşı dinin şahidliğini yapın emri. Önce bunu Allah’ın emri olarak görmek, o nispette ciddiye almak. Bunu şeref kabul edip, yerine getirmenin mücadelesini vermek. Dünyada bunca insanların içinde, alemlerin Rabbi nin seçtiklerinin içinde olmak.

           Rabbimiz, “ Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız. Allah’a da inanırsınız.”( Ali İmran / 110) Buyurmuştur. Tüm insanlar içinden, insanlar için seçilmiş olmak şerefi, ancak bu gerçek iman ve o imanın gereği olan Salih amelleri yapmak ve yapılmasını sağlamakla gerçekleşecektir. İman edilmesi gerekenlerin mümini, amel edilmesi gerekenlerin müsli mi olmak, vasat olma ve şahidliği yerine getirmektir. Her mümin ve cemaat elinin ve dilinin ulaştığı alanlarda emri bil maruf ve nehyi anil münker yapacak. 

           Rasulullah (s.a.s) ve ashabı tam bir vasat ve örnek ümmet olarak şahidliklerini yaptılar. Kıyamete kadarda bu örneklikleri devam edecektir. Yolundan gittiğini söyleyenlerin durumu ise, şahsiyetini yitirmiş, vasat ve şahid ümmet, önder ve halife ümmet oluşunu unutmuş, düşmanlarından adalet bekleyen, şahidliği onlarda arayan ümmet olmuşlardır. Başlar ayak, ayaklarda baş olmuştur. Velayet Kur’ana tabi olanlara değil de, laiklik ve demokrasiye tabi olanlara verilmiştir. Yeryüzünü tarumar eden bu tağuti sistemler yaptıklarından ne kadar mesul ise, onu destekleyip seçenlerde o kadar sorumludur. İnsanlara dinin şahidliğini vasat olarak göstermesi gerekenlerde, vazifelerini yapmadıklarından sorumludur. Denize düşen insanlara siz yardım etmemekle, doğruyu göstermemekle onların yılana sarılmalarına sebep olursunuz. Yapmak ve anlamak istemeyenin sorumluluğu kendine aittir, elbette. 

           Cemaatçilik yaparak, ilmi müşrikler için kullanarak, demokratik söylemlerle, kapitalist ticari bakışla hakkın ortaya çıkmasına şahidlik yapmayanlar, bulundukları her yerde Kur’ana tabi olmayıp, Rasulullahı örnek almayanlar, elbette bunun hesabını vereceklerdir.

           Allah (c.c) peygamberlerine, sana gönderdiğim mesajı insanlara bildirdin mi, şahidliğini pratikte yaparak topluma gösterdin mi diye soracaktır. Bize de elbette emredilenin şahidliğinin eş, baba, evlat, komşu, akraba, kardeş, idareci, işveren, işçi, amir, memur olarak, hayatın her alanında yapıp yapmadığımızın hesabı sorulacaktır. Yaptığımız şahidliğe bir bakalım, hesabı verilebilinir bir şahidlik mi. Bırakın başkalarını, önce kendi şahidliğimize bir bakalım. Duruşumuzla, bakışımızla, hedeflerimizle kendi kapasitemizi bilerek, söylem ve eylemlerimizle, ümmetçi bakışımızla ne kadar şahid, vasat bir kişi ve topluluğuz. Ne yazık ki çok azı hariç, en yakınlarına bile bu kitabı duyurmayan Müslümanlar. Biz insanların amellerinden sorumlu değil, onlara dinin şahidliğini yapmakla mesulüz. 

           Dini Rabbimize güzel bir kul olabilmek için yaşarken, insanlarında istifadesi için hayatın her alanında yaşayarak gösterip, vasat ve şahid ümmet olma vazifesini de yerine getirmiş olabilelim. Kur’anın çoğu İslami bir sistemin yapması gereken hükümleri içerir. Ümmet olarak Allah’ın hükümlerinin sosyal hayatta uygulanmayışının hesabı elbette verilecektir. Vazifelerini bulundukları yerlerde yapanların kurtulmaları umulur.

           Hadiste Rasulullah’ın (s.a.s) bildirdiği şekilde kıyamet günü her peygamber ve toplumu toplanacak. Her peygambere toplumuna dini anlatıp, şahidliklerini yapıp yapmadıklarını, toplumlarada, peygambere tabi olup olmadıklarının hesabı sorulacaktır. Mesela Rabbimiz h.z Nuh’un kavmine soracak. Bu peygamber benim dinimi size anlattı mı, yaşayarak gösterdi mi, siz buna şahid oldunuz mu? Kavmi hayır biz şahid değiliz, haberimiz yok, olsaydı tabi olurduk diyecekler. Allah (c.c) h.z Nuh’a bunlar senin vazifeni yapmadığını söylüyorlar, ne dersin onlara anlattın mı buyurunca, h.z Nuh evet ya Rabbi sen şahidsin ki ben onlara 950 yıl gece, gündüz anlattım deyince, Rabbimiz şahidin var mı buyuracak. H.z Nuh etrafına bakınca, Muhammed ve ümmeti biz şahidiz diyecekler. Siz nereden biliyorsunuz denilince, ya Rabbi sen bize gönderdiğin kitapta h.z Nuh’un anlattığını bildirdin, biz oradan biliyoruz. Bunun gibi diğer peygamberleri toplumları yalanladıklarında, peygamber ve ona tabi olanlar şahidlik yapacaklar.

           “ Nihayet ( kıyamet günü ) her ümmetten (peygamberlerini) birer şahid olarak getirdiğimiz ve senide onların üzerine şahid tuttuğumuz zaman, onların hali nasıl olacak. “ ( Nisa 41)

           Peygamberler şahidliklerinin hesabını vereceği gibi, her toplumda o peygamberlere gereği gibi tabi olup olmadıklarının hesabını verecekler. 

           Rasulullah (s.a.s) veda hutbesinde sahabeye dini size tebliğ ettim mi, duyup şahid oldunuz mu diye üç kez tekrar ettirmiş, sonra ya Rabbi sende şahid ol diye, dünyadayken onları buna şahid kılmıştır. Allah’ın seçkin kulları olan peygamberler Allah’ın dinini yaşadıklarını, anlattıklarını, yaşatmaya çalıştıklarının hesabını vereceklerse, örnek ve vasat olan bu ümmette elbette bu vazifelerini yapıp yapmadıklarının hesabını vereceklerdir. Peygamberlerin hesap verdikleri yerde, siz bundan kaçacak değilsiniz. Eşiniz, çocuklarınız, komşu ve akrabalarınız, iş çevreniz, arkadaşlarınız, toplumun her katmanı, yani sizinle irtibatlı olan her insan o gün hakkınızda, peygamberlerin ümmetleri tarafından yalanlandığı gibi, sizde yalanlanacaksınız. Bugün uğrunda her şeyinizi harcadıklarınız, o gün aleyhinizde şahidlik yapacaklar. Sizinde mutlaka dinin şahidliğini yaptığınıza şahid olan müminler bulunsun. Bu örneklik ancak tevhidi bir cemaatle birlikte sağlanacaktır. Böyle bir  toplulukla beraber hareket etmeyenlerin durumu dünyada pekte uzakta değil.

           Dini hayatın her alanında yaşayarak şahidliğini yapıp, vasat ümmet olarak adalet ve dengeyi sağlayıp, sağlanmasına da çalışmak müminlerin vasfıdır. Böylesine şerefli ve büyük görev ancak Allah’ın kitabına ve Rasulünün sünnetine gerektiği gibi tabi olmakla sağlanır. Selam her alanda böyle vasat ve şahid olanların üzerine olsun.