Kategori: Günümüze

  • İSLAM VE TOPLUM

    İSLAM VE TOPLUM

    Rabbimiz insanı yoktan yarattı ve yeryüzünde sorumlu olarak imtihan için gönderdi. Gerek
    yeryüzünün sorumluluğu, gerekse insanların kendi aralarındaki ilişkilerin nasıl olacağıyla alakalı
    hükümleri bildirmiştir. İmtihan da olunmak da zaten emir ve yasaklar gerektirir. Önemli olan bu emir
    ve yasakları kim belirleyecek? Rabbimiz insanı ben yarattım, onların üzerinde hükmeden hâkim
    benim, yani hâkimiyet bana aittir buyurur. Ayette “Yaratmak da emretmek de O’na aittir.” Buyurur.
    Hükmeden hâkim, yöneten ve sevk ve idare eden, eğitip terbiye eden Rab, itaat edilecek ilah benim
    buyurur. Yani insanın hayatının her alanını sevk ve idare edecek dini ben belirlerim buyurur. Tahrif
    olmuş dinler ve toplumlar kendilerini halis din sahibi görürler. Oysa Rabbimiz “Muhakkak ki Allah
    katında din İslam’dır.” (Ali İmran/19) ayetinde buyurarak, kendi katında ve gönderdiği dinin İslam ve
    ahirette de kabul edeceği dinin de İslam olduğunu bildirmiştir.
    İnsan yaratıldı ve Allah’ın takdir ettiği zamanda, sorumlu olduğu yere gönderilmekle emir ve
    yasaklar başladı. Hz. Âdem ve hanımı cennette iken imtihan olundular. Sonra yeryüzüne geldiler ve
    imtihanları devam etti. Dünya hayatı için de gerekli olan emir ve yasaklar bildirildi. Bir aile için lazım
    olan emirler. Eşler arası ilişkiler, çocuk eğitimi, helaller ve haramlar, kardeşler arası ilişkilerde emirler
    geldi. Sonra akrabalıklar ve komşuluklarla ilgili emirler. Cemaat oldular ayrı emir, devlet oldular,
    emirler daha da genişledi. Topluluklar oluştu daha geniş emirler geldi. Kur’an’ın bildirdiğine göre ilk
    şirk toplumu, Nuh (as)’ın kavmi ile başladı. Allah ile hâkimiyet yarıştıran ve kendilerini din belirleyip
    yöneten rab gören topluluk gündeme geldi. Hz. Nuh dokuz yüz elli yıl toplumun iman etmesi için
    mücadele verdi. Çünkü iman olmadan mü’min, teslimiyet olmadan da Müslüman olunmayacaktı.
    Dolayısıyla da İslam toplumu meydana gelmeyecektir.
    Hz. Nuh kavmiyle başlayan şirk ve küfür topumu kıyamete kadarda bu haddi aşmışlıklarına, Allah
    ile hüküm yarıştırmalarına, batıl din ve toplum oluşturmalarına devam edeceklerdir. La ilahe illallah
    diyen, ben Allah’dan başka hükmedip din belirleyen, yöneten ve itaat edilecek ilah ve rab kabul
    etmiyorum der. Hâkimiyeti Allah’a vermek, hüküm içeren din belirlemeyi Allah’a vermektir.
    Dolayısıyla İslam, insan hayatının tüm alanlarının ölçüsünü belirleyen kuraklar, emir ve yasaklardır.
    Bunun karşısına çıkarılmış her bir kural, yasa, ölçü, fikir, düşünce, bence, bana göreler birer din
    belirlemedir. “Onlar hahamlarını, Rahiplerini ve Meryem oğlu İsa’yı rabler edindiler.” (Tevbe /31)
    ayette bildirilen din adamlarını rab edinme, Allah’ın helalini haram, haramını da helal saymadır. Yani
    Rabbimizin hükmü karşısında herhangi bir hüküm, fikir, yasa ortaya koyma rablik ortaya koymadır.
    Akıl ve irade verilen insan, kendini başıboş zannedip, kendi kendine yeterli olduğunu düşünür. İnsan,
    hayatı için emir ve yasaklar belirleyip Allah ile hüküm ve yönetmede bir yarış haline girişir. Şeytanın
    Hz. Âdem’e secde etmemeyi istemeyip, bu konuda hüküm bana aittir düşüncesinde olduğu gibi,
    insanların çoğu da bugün Allah’ın emir ve yasakları karşısında kendi kuralını kendileri belirlemeye
    kalkarak hüküm bize aittir derler.
    O zaman İslam, kabaca neyi emreder ve nasıl bir toplum oluşturur? İnsan kaynaklı dinler neyi
    emreder ve İslam’ın karşısında nasıl bir toplum oluşturur? İslam ferdin, ailenin, cemaatin, devletin ve

    ümmetin nasıl hareket edeceğinin ölçüsünü bildirir. İmanlarını, ahlaklarını, toplumsal ilişki olan
    akraba, komşu, siyaset, hukuk, eğitim, ticaret gibi nice alanlarda ve ibadetlerde neleri yapıp neleri
    yapmayacaklarının ölçüsünü bildirir. Bunun karşısında batıl olan dinler, yani laik demokratik, sosyalist,
    kapitalist, yasalar, Hinduizm, Budizm, Yahudilik, Hıristiyanlık, gibi nice dinler insan hayatının
    siyasetini, hukukunu, eğitimini, inancını, ahlakını, toplumsal ilişkilerini ve ibadet şekillerini oluşturur.
    Dolayısıyla Allah’ın dini olan İslam’ın karşısında yeni kurallar koymuşlar ve yeni cemaatler ve
    toplumlar oluşturmuşlardır. İslam’ı ve toplumunu konuşabilmek ve anlamak için karşısına çıkarılmış
    olan dinleri, yasaları ve oluşturdukları batıl toplumları anlamak, İslam ve toplumuyla onlar arasında
    değerlendirme yapmak gerekir. İslam’ın ve oluşturduğu toplumunun olmadığı bir yerde, sizin
    anlattığınız İslam ve oluşturduğu toplumu, zamanın insanlarının zihninde hayal kalmaktadır.
    Bahsettiğiniz geçmişe ise tarih diye bakmaktadırlar. İslam ve oluşturduğu toplum anlaşılmadan da,
    böyle bir toplumu oluşturmak kolay olmayacaktır. Aslında devlet ve toplum yaşantılarıyla, tercih ve
    destekleriyle hâkimiyetin ve itaatin kime ait ve yapılmış olduğunu belirler ve gösterirler. İnsan
    hayatını düzenleyen hükümleri belirleme işi olan hâkimiyetin kime ait olacağını, toplum yaptığı destek
    ve tercihlerle belirler. Ya Allah’a kayıtsız şartsız hâkimiyet verilir ya da insana ve yönetimine verilir.
    İslam, toplumun iman, ahlak, toplumsal ilişkiler ve ibadetlerini düzenleyerek, din, can, akıl, nesil,
    mal emniyetini sağlamak için devlet olurken, İslam’ın karşısına çıkarılan sistemler ve devletler ise
    kendilerini ve iktidarlarını korumak için toplumlar oluştururlar. Cemaatte, devlette insan için vardır ve
    insan için olmaya devam eder. İnancı ne olursa olsun İslam devleti, insanın beş emniyetini sağlar. Bu
    manada İslam devleti insan için aslında mutlak olmazsa olmazdır. Kur’an’ın yaklaşık yüzde yetmişi
    devletin yapacağı hükümleri içerir. Bu da her insan için İslam devleti olmazsa olmazdır. İslam siyasi,
    eğitim, hukuk, ticaret v.b alanlarda uygulanmayınca veya uyulmayınca fert, aile, cemaat ve
    devletlerin dünyada geldiği durum akledenler için apaçık ortadadır.
    İslam, toplumun inancı ne olursa olsun onların inançlarına göre akıl ve iradesini kendi özgür
    iradeleriyle kullanıp, inançlarını seçme hakkı verir. İslam, toplumun hak ile batılı ayırt edebilmesi için
    bilgilendirir ve nesilleri yetiştirir. Beşeri ve İslam’ın karşısına çıkarılmış olan yasalar, sistemler,
    kurallar, fikirler, insanın akıl ve iradesini kullanmasına engel olduğu gibi, kullanmasınlar diye de her
    yönteme başvururlar. Ellerindeki tüm imkanlarla batıl ve hurafe doldurduklarını sistemlerini ve
    topluluklarını korumak ve devam ettirmek için çalışırlar. Kendilerini sorgulatmadıkları gibi,
    sistemlerini, kural ve yasalarını eleştiri dahi yaptırmazlar. Oysaki Rabbimiz kendi dini olan İslam ile
    insan ürünü olan dinlerle değerlendirme yaparak insanın akletmesi için “Kimin dini, iyilik yaparak
    kendini Allah’a teslim eden ve hakka yönelen İbrahim’in dinine tabi olan kimseden daha güzel.”
    (Nisa/125) diye buyurur. Yani kimin dini daha adaletli yaşamaya daha layık ve güzeldir.
    İslam, toplumun beş emniyetini korumakla hem dünyalarını, hem de sonsuz ahiretlerini
    korumaya çalışır. Dünyanın ve içindeki insanın ihyası, aslında sonsuz ahiret içindir. Oysa insan ürünü
    olan yasa ve sistemler, oluşturulan iktidarlar ve devletler ise, sadece dünyada rahat etme ve
    sömürme üzerine kurulur. Tüm çalışmaları sistemlerini koruma üzerinedir. Nice vergilerle, kurdukları
    siyasi, askeri oluşumlarla zulüm düzenlerini toplumlarına desteklettirirler ve korumalarını sağlarlar.
    İslam, kendisine bağlı olan toplumunun dünya ve ahiretlerini ihya ederken, batıl sistemler kendi
    iktidarlarını toplumlarına ihya ettirirler.
    İslam, insanın tüm mücadelesini, cehd ve gayretini, elindeki tüm imkanları cihad ve kıtal namına
    her çabasını Allah’ı emrine göre yapsın, karşılığını da ahirette alsın için mücadele etmesini ister. Ve

    sadece Allah yolunda can verene şehid der. Batıl sistemler ise insanın tüm gayret ve çabasını kendi
    hükümleri ve iktidarları devam etsin için yapmalarını isterler. Her sistemde kendi davası için
    ölmüşünü şehid diye adlandırır. İnsan bulunduğu zaman ve yerde Allah’ın dinini yaşamaya çalışırken
    gösterdiği çaba ve gayreti cihaddır. Mekke de ve Medine de verilen tüm mücadeleler birer cihaddı.
    Allah’ın dini yeryüzüne yayılsın ve insanlar Allah’ın hükmü altında özgürce inançlarını yaşasınlar diye
    ölmek ve öldürmek ise kıtaldir. Herkeste mutlak davası uğruna ölür ve öldürür. İslam, kendi
    hükümleri yayılsın, batıl sistemler de kendi hükümleri yayılsın ister ve mücadele edilmesini ister.
    İslam’ın mücadelesinin ahiret karşılığı varken, batılın mücadelesinin sadece dünyada karşılığı olur.
    İslam, cezayı gündeme getirir ki, toplumunun beş emniyeti olan din, mal, can, akıl ve nesil
    emniyeti sağlansın. İnsan ürünü sistemler ve devletler ise cezayı gündeme getirirler ki, kendi
    iktidarları korunsun ve saltanatları devam etsin. Oysa İslam ceza vermeye yol aramaz. Yapılan suçların
    hesabı ve verilecek ceza asıl ahirette Allah’u tealaya aittir. İslam ise, kendisine tabi olan toplumunu
    korumak için açıktan suç işlenmesine engel olur. Cezayı da caydırıcılık olsun için verir. Rabbimiz
    kullarına zulmedici değildir. Bir kulun hatasından diğer kullar zarar görmesin için cezayı gündeme
    getirir. Heysemi ve Darekutni de geçen hadiste Rasulullah (s.a.s.) hırsızlık itirafında bulunan birine
    “Öylemi yapmış? Yok canım, sen böyle bir şey yapmazsın.” deyip göndermiştir. Yine Ahmet bin
    Hanbel de ve Ebu Davud da geçen hadiste de zina ettiğini söyleyen bir kişiye ve kadına da aynı şeyi
    söyleyerek, “sen böyle bir şey yapmazsın. Seni biri mi zorladı. Aklın yerinde mi. “ gibi sözlerle onlara
    ceza vermek istememiştir. Dört kez itiraf edince ceza verilmiştir. Zaten tevbe, suçun ahiret cezasını
    siler. Zinada dört adil şahit veya kişinin kendi itirafı gerekir. Kişi itiraf etse de önce ceza verilmek
    istenmez. Beşeri sistemler ise İslam’ın ceza gerektiren tüm suçlarını serbest bırakmış ve
    yaptıklarından vergiler almaktadır. Böylece toplumlarının hem dünyalarını hem de ahiretlerini perişan
    etmektedirler.
    İslam, toplumunun haset, hırs, kibir, riya, dünyevi hırs gibi nice kalbi hastalıklardan uzak tutmaya
    çalışırken, batıl ve insan kaynaklı sistem ve devletler tüm bu kötü hasletleri pompalarlar. Kapitalist
    ticaret bakışıyla ve reklamlarıyla toplumlarının dünya hırslarını kullanarak sömürürler. Dünyevi hırslar
    hasede, haset gıybete, iftira ve yalanlara sebep olmaktadır. Dünyevi kazanımlar da niceleri için kibre,
    riyaya sebep olacaktır. Bunlar amelleri yok ettikleri gibi, kardeşliklere, dostluklara, komşu ve
    akrabalıklara zarar verecektir. Hadiste “Haset ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi amelleri yiyip bitirir.”
    (İbn Mâce) buyrulur. İslam, kardeşlik, akrabalık, komşuluk, İslam kardeşliği, itaat, ibadet gibi nice
    alanlarda emirlerle toplumunu ihya etmek ister. İslam’ın hükümlerinden herhangi birini hayatınızdan
    çıkarttığınız zaman onun yerini mutlaka insan yasası, fikir ve düşüncesi, yani benceleri girecektir.
    Kur’an ve sünnet insan hayatında yaşanılacak ve inanılacak eksiklik ve boşluk bırakmamıştır.
    İslam, inanç esasına göre toplumu değerlendirir. Mü’mine mü’min, kâfire kâfir, müşrike müşrik,
    zâlime zâlim, fâsıka fâsık muamelesi yapar. Kendi tebasının haklarını korusa da, inançlarına göre
    vasıflandırır. Beşeri olan laik ve demokratik sistemler ise mü’min, kâfir, münâfık ve zâlim ayırımı
    yapmadan herkese aynı muameleleri yapar. Hatta Allah’a ve Rasulüne itaat eden ve hâkimiyeti
    sadece Allah’a veren mü’minlere ayırım yapar ve dinlerini yaşamalarına engel olurlar. Yani İslam
    inancı ve toplumun inançları noktasında ikiye ayırır. Hak ve karşısında tüm batıllar. İslam, toplumu ve
    diğerleri diye ikiye ayırır. Fakat bugün niceleri İslam ile İslam’ın batıl dediklerini bir araya getirip
    yaşamaya çalışmaktadırlar. Batıl söylem ve yaşantının içinde, hak görünme çabaları vardır, nicelerinin.
    İslam ile laiklik ve demokrasiyi birbirine karıştırıp bir hayat yaşama çabaları!

    İslam, toplumun itaatini Allah’a, yani kitabına, örnek olarak Rasulüne, Allah’a ve Rasulüne itaat
    etmek kaydıyla ve hakka uygun olmak şartıyla emir sahiplerine yapılmasını emreder. Ayette “Ey iman
    edenler Allah’a itaat edin, Rasule itaat edin ve emir sahiplerine de.” (Nisa/59) bildirilir. Allah’ı isim ve
    sıfatlarıyla birlemeyi, hâkimiyeti kayıtsız şartsız Allah’a verip, yalnız O’nun hükmü olan kitaba itaat
    etmeyi, hayatın tüm alanlarında örnek ve önder olarak Rasule itaat ve tabi olmayı emreder. Batıl olan
    sistemler ise itaati mutlak olarak, kayıtsız ve şartsız kendilerine yapılmasını isterler. Sadece kendi
    sözlerinin dinlenmesini, kendilerine boyun eğilmesini, toplum üzerinde tek söz sahibi kendilerinin
    olmasını isterler. Allah’ın yarattığı kullar üzerinde kendi kulluklarını uygularlar ve acizliklerini unutup
    hükmetme ve yönetme, ardından da sömürme yarışındadırlar. İtaat; birine boyun eğmek, boyun
    eğdiğinin sözünü dinlemek ve emredilenleri yerine getirmektir. Böyle bir teslimiyet kime yapılırsa,
    itaat onadır ve onun kölesi olunur. İslam, yeryüzünde imtihanda olan insanı yaratılan kula köle
    olmaktan kurtarmak içindir. Batıl sistemler ise tam tersini yaparlar. Bütün mesele de zaten toplumun
    bunları anlamasını sağlamaktır.
    İslam, toplumunun fertleri hangi inanışta olursa olsun onları korur ve onların inançlarına
    karışmaz. “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk ile sapıklık birbirinden ayrılmıştır. Kim tağutu inkar
    eder ve Allah’a inanırsa kopması mümkün olmayan kulpa yapıştırmıştır.” (Bakara/256) Diye ayette
    bildirilmiştir. Allah’a güvenme olan iman ile Allah ile hüküm yarıştıran tağutları anlayarak reddetme
    ve birbirinden ayırma tevhittir, yani Allah’ı isim ve sıfatlarında birlemedir. Rabbimiz Rasulüne ve tüm
    davetçilere dinde zorlama yapmamaları gerektiğini ve işlerinin sadece hakkı hatırlatma ve
    anlamalarını sağlamak olduğunu bildirir. Hâkimiyetin insana verildiği sistemlerde ise dinde zorlama
    vardır ve onlar sadece kendi inançlarına itaat edilmesini isterler. Batıl olan tüm inançlara karşı
    müsamaha gösterirler, fakat mü’minlere aynı müsamahayı göstermezler. İslam eleştiriyi kabul
    ederken, kişinin kendi kararıyla akletmesini ve iradesini kullanmasını ister, onlar ise asla eleştirilmek
    istemezler. Bunu yapan mü’minleri de fitneci, hain gibi nice isimlerle kendi toplumları nezdinde
    karalamaya çalışırlar.
    İslam, insan yeryüzüne ne amaçla geldiğini bilsin. Ruhlar aleminde verdiği ve ahrette sorulacak
    olan Rab sözünün gereğini yapsın. Yaratılış amacı doğrultusunda bir hayat yaşasın için nice emirlerle
    hatırlatma yalarken, batıl sistemler ise İslam’ın hatırlattığı tüm emirleri unutturup toplumların akıl ve
    iradelerini ipotek altına alarak sömürmek isterler. Zamanlarını, akıl ve iradelerini, bedensel güçlerini
    kendi saltanatları için kullanmaya çalışırlar.
    İslam, dünyada inancı ne olursa olsun her insan için vardır ve gönderilmiştir. Emir ve yasakları ise
    müminler içindir. Hak olan İslam, kendisine yöneleni ve himayesi altına gireni kendi koruması altına
    alır. Dolayısıyla da İslam’a, yani sadece Allah’a güvenip itaate davet herkese yapılmalıdır. Yani her
    insana gönderilen Kur’an’ın hükümlerini herkesin bilme hakları vardır. Ey insanlar, ey Âdemoğulları
    diye başlayan her bir ayet, tüm insanlaradır ve onarın bunu bilme hakları vardır. Çünkü Rabbimizin bu
    emirleri tüm insanlaradır. Davetçide bu emirleri onlara gücü ve ulaşabildiği kadar ulaştırmalıdır. İnsan
    mahsulü olan sistemler ise sadece kendi sömürdükleri toplumları için vardır, ya da var görünür.
    Onların hakkı anlamamaları için her türlü yola başvururlar. İslam insanın şirk, küfür ve haram
    zulümlerini ortadan kaldırmak için vardır. Diğerleri ise hakkın üstünü örten küfrü, Allah ile hayata
    hükmetmede yarışıp kendilerini Allah’a ortak gören şirki ve haramları yaymak için çalışırlar. Kıyamete
    kadar da Allah’a itaat ile, batıla itaat eden fert, cemaat ve topluluklar olacaktır. Bütün mesele, kimin
    nerede durduğudur.

    İslam, toplumun zaman içinde gelişimi için Kur’an’da bin civarında ayetlerle, tıp, astroloji, fizik,
    biyoloji, gibi ilmi ayetlerle nice alanlarda bilgilerle destekler. Onların zamana göre gelişimleri için
    yardımcı olur. Batıl sistemler ve toplumları veya cahiller ise, İslam’ın insanı ve toplumu zamanın
    teknolojisinden ve biliminden uzak tuttuğunu söylerler. Onlar bunu söylerken, batılın asıl ortaya
    koyanları Kur’an’ın bu bilgileriyle zamana ve onlara hükmederler. Niceleri Kur’an’ı sadece okurken,
    birileri dünya sömürüleri için Kur’an’dan faydalanırlar. İnsana faydalı olacak olan nice bilgileri de
    insanın zararları için kullanırlar.
    İslam, hayata hâkim olup yaşanılan din ve toplumunu canlı ve hayatta tutarken, insan ürünü olan
    sistemler kendi yasalarının yaşanılmasını, itaat edilip uyulmasını isterler. Kendilerini İslam’a nisbet
    edenler de Kur’an’ı okunan ölçü, insan yasalarını yaşanılan ölçü kabul ederler. İslam yaşanılan din
    iken toplum okuma ve bilmeyi yeterli kabul etmiştir. Ve batıl sistemlerde böyle bilinmesini ve
    uyulmasını isterler. Yoksa toplum, sömürenler adına hakkı anlayacak ve onlar sömürülerine devam
    edemeyeceklerdir. İslam’ı yaşayan mü’min ve müslümandır ve canlı mesabesindedir. Batılı yaşayan
    müşrik ve kâfirdir ve ölü mesabesindedir. İslam, insanı tüm benliğiyle diri olmaya sevk ederken, batıl
    sistemler tüm benlikleriyle ölü gibi olmalarını ve kendilerine itaat etmelerini isterler.
    İslam, toplumun sorunlarını kendi aralarında beraber paylaşmalarını ister ve vakıflar oluşturur.
    Sadakayı ve infakı teşvik eder. Düşenin yanında olunmasını ister. Komşusu açken tok yatılmasında
    kişinin vicdanen rahatsız olmasını ister. Toplumun menfaati için zekatları toplayıp, ihtiyaç sahiplerine
    dağıtır. Batıl sistemler ise ihtiyaç sahibinin hakkı olan zekatı toplumun vicdanına bırakıp kendi
    sistemlerini koruyup, güçlendirmek için onlarca vergilerle sömürürler. Toplumu kendi haline terk edip
    düşenin dostu olmaz bakışı verip, düşene de önce kendi banka ve kurumlarıyla bir tekmede kendileri
    vururlar. İslam ise toplumunun fakirini korur, borçlusuna ve yetimine sahip çıkar, fakirini kalkındırır,
    muhtaç olanı evlendirir. Batıl sistemler de kendi toplumlarını yalnızlaştırıp, ferdileştirerek daha rahat
    sömürmek derdindedirler. Batıl anlaşılmadan hak, hak anlaşılmadan da batıl anlaşılmayacaktır. Yani la
    ilahe illallah anlaşılmadan itaat ve teslimiyet mutlak olarak Allah’a yapılmayacaktır. Herkes de kendi
    batılında hak diye yaşamaya devam edecektir. Hak anlaşılıp batıl reddedince mü’min ve Müslüman
    fert, aile, cemaat ve toplum oluşacaktır. Batılın üstü hakla, hakkın üstüde batıllarla örtüldüğü sürece
    de batıl hükmedip yönetmeye devam edecektir. Mü’min fertler yetişmeden mü’min ve Müslüman
    aile oluşmaz. Mü’min aileler olmadan da mü’min cemaat, mü’min ve Müslüman cemaatler olmadan
    da Allah’a kitabına ve Rasulüne güvenen mü’min ve onlara itaat eden Müslüman toplum oluşmaz.
    İman güvenmektir, İslam ise güvendiğinize itaat edip teslim olmanızdır.
    İslam, el Hakîm olan Allah’ın hâkimiyet elinde olup hükmettiği hüküm ve yasalar, emir ve
    yasaklardır. İslam toplumu da bu emir ve hükümlerin oluşturduğu birlik ve aynı hedefe koşan
    bütünlüktür. Hâkimiyeti sadece Allah’a verip, itaati de sadece ona yapanlardır. Laik ve demokratik
    sistemlerin ise dünyada oluşturdukları toplum ve nesiller ise ortadadır. Sürekli kullanılıp sömürülen,
    akıl ve iradeleri ipotek altına alınmış toplumlar, başsız sürü gibi her çobanım diyene tabi olup itaat
    ederler. Âlemlerin Rabbi ola Allah’a baş eğemeyenler, hatta baş kaldırıp hüküm yarıştıranlar, kendileri
    gibi aciz insanın kölesi olurlar. Bunu da kendilerince özgürlük sayarlar. Allah’a isyanı özgürlük sayan
    zamanın zavallıları! Yarının ne getireceğinden habersiz bu isyanlarına devam ederler. İslam toplumu
    Allah’a güvenerek bir korku içinde itaat ederlerken, batıl toplum ise bela ve musibetlerde Allah’a
    yönelirler. Korku gidince de batıl yaşantılarına devam ederler.

    Tarih boyunca her topluma gelen din İslam’dır. Bu zaman içinde kıymete kadar hükmü
    değişmemiş olan İslam yine din olarak devam edecektir. İslam’ın hayata hükmetmesi için insanın ve
    toplumun onu gündemine ve hayatına sokması gerekir. Gündemde tutulan ve yaşanılan önde, diğeri
    arkaya atılmıştır. Ehli kitap için ayette Rabbimiz “onlar kitaplarını arkaya attılar” yani okudular, fakat
    hayatlarına sokmadılar diye bildirir. İslam’ın her bir emri hayatın bir bölümüne yön verir. Uyulmayan
    her bir emirle de o yerde haddi aşma, isyan ve itaatsizlik vardır. Batıl toplumlar Allah’ı akıllarınca
    gökyüzüne gönderip yeryüzünde ateist olarak hükmetme yarışındadırlar. Allah’ı yok kabul eden az bir
    ateist kesim hariç, batıl toplumların çoğu deisttir. Yani Allah’ın varlığına inanırlar, fakat hayatlarına
    hükmetmeyen ve yönetmeyen kabul ederler. Onun içinde hayatları için hükmetme olan hâkimiyeti
    kendilerin de görürler ve görenleri de desteklerler.
    İslam, akıl ve iradesini kendi tercihiyle Allah’a, kitabına ve Rasulün örnekliğine teslim eden fert,
    aile ve toplum oluşturur, fakat gerektiği gibi itaat edilirse. Fakat nice peygamberlerin mü’min aileleri,
    cemaatleri ve devletleri olmamıştır. Ama onlar İslam’ı yaşamakla ve davet etmekle sorumlu idiler ve
    öyle yaşadılar. Zamanın mü’minleri de aynı şeyle sorumludurlar. Hz. Lut’un otuz ile kırk yıl davet
    yaptığı bildirilmiştir. Hanımı iman etmemiş, toplumda ise bir tane inanan çıkmamıştır. Anlattığı
    İslam’a toplum itaat edip mü’min olmamıştır. İslam kıyamete kadar haktır. Fakat toplum İslam’a itaat
    etmeden İslam toplumu oluşmayacaktır. Dolayısıyla toplum tercihiyle ya İslam’ı hayata hâkim kılar, ya
    da insan yasa ve hükümlerini. Elbette vesile olunan her şeyden kişinin kendisi sorumlu olacaktır.
    Rasulullah (s.a.s.), Mekke de mü’min fert ve cemaat oluşturdu. Meninde ise daha kapsamlı
    cemaat ve devlet oldu. İslam, her dönemde yalnız Allah’a itaat ve ibadet eden toplumlar oluşturdu.
    Bu devam ettiği sürece de toplumun içinde her inanç sahibi emniyet içinde yaşadı. Tarih boyunca da
    İslam’ın gücü ve topluma sağladığı emniyetin şahidliği dünyaya gösterildi. Gelecek mutlak İslam’ın ve
    ona kayıtsız şartsız tabi olan mü’min Müslümanların olacaktır. Mutlak olarak Allah’ın takdirinden
    başkası olmayacaktır. Mü’minlere düşen zamanın şartlarına göre beraber çaba ve gayret etmeleridir.
    İslam da daha nice emirlerle toplumunu ihya edecektir. Elbette kendisini, aklını, iradesini, malını
    zamanını, maddiyatını İslam’a teslim edenleredir.

    Recep Arslan

  • Rabbe Kurban Olmak

    Rabbe Kurban Olmak

           Kurban: yakınlaşmaktır. Kişinin Allah’a yakın olmasına vesile olan şeylerdir. Dini terim olarak ise kurban, kişinin itaatinin göstergesi olan ibadet niyetiyle belirli bir vakitte hayvanı boğazlayıp kesme ve boğazlanmış olan hayvana denir. 

           Kurban, size ait olan bir değeri, size lutfeden Allah’a yaklaşmak için O’nun yolunda harcamaktır. Zamanınızı kime kurban ediyorsunuz, malınızı, göz ve kulağınızı, bedensel gücünüzü, akıl ve iradenizi ve neslinizi kime kurban ediyorsunuz? Kimin yolunda, kimin yasası ve fikri, yani dini için harcıyorsanız, ona kurban etmişsinizdir. Çünkü onun rızasını aramış, memnun etmeye çalışmış, yardımını ummuşsunuzdur. İnsan sevdiğinin yolunda olur, onun rızasını arar ve yoluna elindekileri yakınlık için kurban eder. Dünde olduğu gibi bugünde insanlar dünya rahatları için siyasilere, âhiret rahatları için de din adamlarına hayatlarını ve elindekileri kurban ederler, onların yolunda harcarlar. 

          Dünden bugüne kâinata hükmeden ve yöneten Rabbe kurban olan ve verilenleri O’na kurban eden nice örnekler olmuş ve Rabbimiz kitabında bunları bildirmiştir. H.z İbrahim kendisi eşi ve çocuğuyla Rabbe teslim olmanın güzel bir örnekliğini ortaya koymuşlardır. Kur’an da bildirilen ve tarihin nice dönemlerinde Rabbe kurban olmuş ve elindekileri kurban etmiş nice örnekler zamanın akleden müminlerine güzel bir örneklik olarak sunulmuştur. 

           “ Onlara Âdem’in iki oğlunun kıssasını hakkıyla oku. Hani onların her ikisi de birer kurban sunmuşlardı. Birinin kurbanı kabul olunmuş, diğerininki kabul olunmamıştı. Mutlaka seni öldüreceğim demişti. Allah ancak takva sahiplerininkini kabul eder.” (Maide/27) 

           Elindeki değerleri kendilerine veren Rabbe kurban eden ve etmeyen iki örneği Hz. Âdem’in iki oğlunun hayatından Rabbimiz bize Kur’an da bildirmiştir. İlk insan topluluğu ve ilk kurban etme ve olma örneği! Günden bugüne ve yarına hayatlarını ve elindekileri Rabbe kurban etmeyenlerin haset ve düşmanlıkları devam etti ve kıyamete kadar da devam edecektir. Verilenleri kendi kazanımı gören ve kendine has kılanlar, Rabbe yaklaşmak için kurban olamazlar ve elindekileri kurban edemezler. Kur’ana ve sünnete göre hayatlarını düzenleyen takva sahipleri ancak hayatlarını Rabbe yaklaşmak için kurban ederler. Rabbimizde, takva sahiplerinin kendisine yakın olmak için verdikleri kurbanı kabul edeceğini bildirmiştir. Rabbimiz ayetinde “ Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat takvaları ulaşır.” (Hac/37) ayeti Allah’a yakın olmak için harcanan hiçbir şeyin O’na ulaşmayacağı, dünyada kalacağı, ulaşacak olan ahiret için takvadır. Sizin samimi niyetiniz, sırf Allah’ın rızasını aramanız, şirkten, küfürden, haramdan, gösterişten, kibirden hasetten uzak tutulmuş olan Allah’a ulaşacak amellerinizdir takvalı olan ve kabul edilecek olan..  

           “ Her ümmet için Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık. İşte sizin ilahınız bir tek ilahtır. O halde sadece ona teslim olun. İtaatkar alçak gönüllüleri müjdele.” (Hacc/34)

           Kurban, her ümmete Allah’ın adı anılarak yerine getirilmesi emredilen bir ibadettir. Namaz gibi oruç gibi ve kurban gibi birçok ibadet her ümmete emredilmiştir. Her ümmetin Allah’a yakın olmak için itaat ve ibadete ihtiyacı vardır. Kişiye değerli olan herhangi bir nimeti Rabbe yakın olmak için harcamak kurban etmedir. Bir kısım ibadetleri Allah adına yapanlar hayatın çoklarında insanların adlarına ve hükümlerine göre iş yaparlar. H.z. İbrahim, hanımı Hâcer, oğlu İsmail’i ve onların Rabbe olan teslimiyetlerini anlamadan kurban anlaşılmaz ve sadece adet haline gelir ve uygulanır. Niceleri içinde para kazanma aracı haline dönüşür. Rabbimiz, ilahınız bir tek ilahtır buyurarak, mü’min’in itaat edeceği, övüp seveceği, hayatının her alanını teslim edeceği ilahın bir ve tek olan Allah olduğunu bildirmiştir. Kurban itaattir ve Allah’ı ilah kabul etmedir. Kurbanda Allah’a itaat ederek ilah kabul edenler, hayatlarının siyasi, eğitim, ticari, hukuk gibi nice alanlarında Allah’a itaat ederek ilah kabul etmezler. Rabbimiz, ilah olarak kendisinden başka itaat edilecek ilah olmadığını bildirmiş ve sadece bana teslim olun, yani itaat edin buyurur. İtaat edeceklerin alçak gönüllükle itaat etmelerini ve müjdelenmesini de buyurmuştur. İtaatleriyle Allah’ı tek ilah kabul edenler ancak müjdelenmeyi hak ederler. 

           “ Hani bir zaman İbrahim babası Âzer’e putları ilah mı ediniyorsun? Şüphesiz ben seni kavmini apaçık bir sapıklık içerisinde görüyorum demişti.” (En’am/74)

           Kur’anda Rabbe kurban etme ve kurban olma örneğinin en güzeli h.z. İbrahim ve ailesinin hayatından bize bildirilmiştir. Dolayısıyla İbrahim ailesini başından sonuna anlamadan Rabbe kurban olma ve kurban ibadeti anlaşılamayacaktır. Akraba, yakınlığı olanlardır. Allah’ın size seçip beğendikleridir. Fakat Rabbe hayatlarını teslim ederek kurban olamayan akraba sizden değildir. H.z. İbrahim en yakını olan babasına hakkı hatırlatarak Allah’tan başkasına yakın olmak için kurban olmamasını, teslim olup itaat etmemesini söylemiştir. Allah’ın size yakın kıldığı akrabalarınızı, siz hakka davet ederek Allah’a yaklaştırmaya çalışın. Hz. İbrahim’in mücadelesini, Rabbe olan teslimiyetini anlamadan ve örnek almadan kurban ve teslimiyet olan İslam anlaşılmayacaktır. Çünkü o kavmiyle arasını ayırdı ve onlara Rabbinin hükmü olan hakkı bildirdi. Sonra onların putlarını ibret alsınlar diye kırarak kavminin akletmesini sağladı. Fakat değişerek, hayatlarını siyasi ve din adamlarına değil de, Rabbe kurban etmek birçokları için kolay değildi. Hakka kurban olamayanlar, kurban olanları hayatlarından uzaklaştırmaya çalışmışlardır. H.z. İbrahim’i de yakamayınca uzaklaştırdılar. Batıl olan toplumdan uzaklaştırılanlar her mü’min Rabbe yaklaştırılır. Tarih Rabbe kurban olanlar ve atalar yoluna ve batıla kurban olanların örnekleriyle doludur. Hayata hükmeden Rabbe teslim olan hz. İbrahim’in hayatı sadece okunacak ve anlatılacak bir örneklik değildir.

           “ Hani bir zaman Rabbi İbrahim’i bir takım sözlerle imtihan etmişti. O da bunları tam olarak yerine getirmişti. Allah ona, şüphesiz ki Ben seni insanlara imam yapacağım demişti. O da neslimden de imamlar yap demişti. Allah da benim ahdim zalimlere ulaşmaz demişti.” (Bakara/124)

           Ateşe atılma pahasına hayatını Rabbe teslim edip kurban olma! İlerleyen yaşta verilen çocuğu Rabbe kurban etmeye razı olma! Böyle babadan Rabbe kurban olmaya razı evlat! Kendi Rabbe kurban olmaya razı, hayatını O’na teslim etmiş ve oğlunun da Rabbe kurban edilmesine razı bir anne Hz. Hâcer! Rabbe hayatlarının tüm alanlarını teslim ederek, her emrine uyma çabasında olan bir ailenin yaklaşık dört bin yıllık örnekliği. Rabbimiz her kulunu imtihanlarla sınar. Peygamberlerini de daha zor imtihanlarla sınamıştır. Hz. İbrahim’de nice imtihanlarla Rabbi tarafından sınanmıştır ve her imtihanın gereğini yerine getirmiştir. Bu bir teslimiyettir ve Müslüman olmadır. Müslüman, hâkimiyeti âlemlerin Rabbine verip, O’nun hükmüne teslim olan kurbanlardır. Kurban yakınlaşmaktır, her itaat ve ibadet Allah’a yaklaşmaya vesiledir ve kurbandır. Hz. İbrahim’in bu teslimiyetinin sonucu olarak tüm inananlara örnek alınan, yolunda olunan, lider ve önder olan imam yapılmıştır. Dolayısıyla örnek ve önder olanlar önce Rabbe hayatlarının her alanlarında teslim olup kurban olmaları ve etmeleri gerekir. Ve nesillerinden de imam ve önderler çıkarılmasını isteyebilirler. Bugün kendini İslama nispet eden, fakat dünyalıklara, siyasi ve din adamlarına hayatlarını teslim edip kurban eden ve ne yaptığının farkında olmayan İslam toplumu! Dünya insanının Rabbe kurban olmaya ve kurban etmeye razı önder ve örneklere ihtiyacı vardır. Bu da sadece konuşarak olacak iş değildir. 

           “ Rabbim bana Salihlerden bir evlat bahşet. Bizde onu halimselim bir erkek çocukla müjdeledik. Çocuk babası İbrahim’in yanında yürüyüp koşacak çağa erişince İbrahim, yavrucuğum, şüphesiz ben rüyamda görüyorum ki muhakkak ben seni boğazlıyorum. Bak artık sen ne düşünüyorsun dedi, çocuk da, babacığım emrolunduğunu yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın dedi.” (Saffat/100-102)

           Baba, her şeyini Rabbe kurban etmiş bir hayat içinde ve en değerli olan çocuğunu Rabbe kurban etmeye razı. Issız Mekke de Rabbe olan teslimiyetiyle bir anne, çocuğunun Rabbe kurban edilmesine razı!  İşte böyle bir anne ve babadan Rabbe kurban edilmeye razı olan bir çocuk. Ve kıyamete kadar Rabbe yakın olmak için kurban etmeye ve edilmeye razı bir ailenin örnekliği. Bu tarih diye konuşulacak ve yazılacak kadar kolay ve basit bir örneklik değildir. En basit değerlerini Allah yoluna feda edemeyenlerin, kaybettiklerinde üzülenlerin, dünyalıklarda yarışanların çocuklarını kurban etme yapabilecekleri iş değildir. Bu konuşmayla ve hikâye gibi dinlemekle ve anlatmakla anlaşılacak iş değildir. Malını, zamanını, aklını, bilgisini, dilini, elini ve tecrübesini, Rabbinin yolunda ve Müslümanlar için, İslam hâkim olsun diye harcamayanların, bu örnekliği konuşmaları dahi abestir.

           “ Nitekim içinizden ayetlerimizi size okuyan, sizi arındıran, sizi kitabı ve hikmeti öğreten ve sizi daha bilmediğiniz nice şeyleri öğreten bir peygamber gönderdik.” (Bakara/151)

           Rabbimiz, Rasulullah’ın ve ona inananların h.z. İbrahim’in yolunda olduğunu bildirmiştir. Hayatını Rabbe kurban edip teslim olan Rasulullah (s.a.s.) insanlar için Rabbinin ayetlerini okuyan, şirkten, haramdan, nifaktan, küfürden, bidat ve hurafeden kalpleri arındıran, kitabı okuyan ve kitabın ismini onlara öğreten ve bilmedikleri nice ilimleri öğreten bir örnektir. Bu zamanın ve bu yerlerin Rasulullah (s.a.s.) gibi Rabbe kurban olmuş, O’nun ayetlerini topluma davet edip onları şirk ve küfürden uzaklaştıran, kitabı okuyarak değil yaşayarak arındıran, kitabın hikmeti olan ilmi onlara açıklayan, toplumun bilmediği nice bilgileri onlara öğreten zamanın örneklerine ihtiyaç vardır. Bu zaman ister, fedâkarlık ve emek ister, durmaksızın mücadele ister. Hedefi belli, mücadelesi devamlı, birbirleriyle uğraşmayan, sadece emredilene itaat edip teslim olma mücadelesi veren Müslimlere ihtiyaç vardır.      

           “ İbrahim bunu (Âlemlerin Rabbine teslim olmayı) oğullarına da vasiyet etti ve Yakup da. Ey oğullarım, şüphesiz ki Allah bu dini sizin için seçti. O halde sizler ancak Müslümanlar olarak ölün.” (Bakara/132)

           Rabbe hayatının tüm alanlarında teslim olup kurban olan babadan çocuklarına kıyamete kadar örnek olan tavsiye! Hz. İbrahim’in oğullarına tavsiyesi âlemlerin Rabbi olan Allah’ın hükmüne teslim olup kurban olma tavsiyesidir. Bu tavsiyeyi torunu h.z. Yakub da çocuklarına yapmıştı. Bugünde her babanın çocuklarına yapması gereken tavsiyesi! Allah’ın size seçtiği bu dine teslim olun ve ancak bu dini yaşayarak ölüm sizi bulsun.  İslam teslimiyettir. Her teslimiyet de, o hükmü belirleyen Rabbe yaklaşmak için kurban olmaktır. Rabbe hayatın tüm alanlarında kurban olacak nesiller yetiştirmektir. Nesillere yapılacak nasihat ve tavsiye, bir ömür Rabbe teslim olup Müslüman olmak ve ölüm gelinceye kadar kalmaları tavsiyesidir. 

           “ Kendini bilmezden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir. Şüphesiz ki Biz, onu dünya da seçtik. Muhakkak ki o ahrette de Salih kimselerdendir.” (Bakara/130)

           Hayatının tüm alanlarında Rabbe teslim olup kurban olan ve kurban eden İbrahim’in teslim olup Müslüman olduğu bu dinden ancak aklını kullanmayan, ne yaptığının farkında olmayanlar yüz çevirir. Hz. İbrahim hayatını tüm yasaklardan arındırıp sâlihlerden olmuş ve onun yolunda olanlar ancak sâlihlerdendir.  

          “ Onlar Yahudi ve Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız dediler. Deki: hayır biz dosdoğru olan İbrahim’in yoluna uyarız. O Allah’a ortak koşanlardan değildi.” (Bakara/135)

           Şirk koşanlar hayatlarını insan iradesine kurban ederler. Tarih boyunca hayatlarını Rabbe kurban eden ve hâkimiyeti O’na verenler olduğu gibi, hâkimiyeti insana verip onlara kurban olanlarla doludur. Herkes davası, inandığı ve savunduğu yolu için kurban olur ve kurban olacak nesiller yetiştirir. Bugünde Rabbe kurban olup her verileni Rableri yolunda kullanan zamana örnek olanlar gerekir. Batıla kurban olanları kınayanların kendileri ne kadar Rabbe kurban olduklarına bakmaları gerekir.  Hz. İbrahim’in yolunda olduklarını söyleyen Yahudi ve Hıristiyanlar gibi İslam toplumu içinde de nice yapılar ve cemaatler hz. İbrahim’in ve Rasulullah’ın yolunda olduklarını söylerler. Sen onlara deki, yolun doğrusu Rabbe kendisini eşini ve çocuğunu kurban eden İbrahim’in yoludur. Hayata hükmedip yönetme hakkı olan hâkimiyeti Rabbe teslim ederek şirk koşmayan İbrahim’in yolunda olanlar mü’min ve Müslümanlardır.  Bunlar İbrahim’in yolunda olanlardır ve Allah onların velisi, yani yardım edeni, sığındıkları, koruyup gözetenleri, sırdaş ve dost olanlarıdır. 

           “ Şüphesiz ki, insanların İbrahim’e en yakın olanı elbette ki ona tabi olanlar, bu peygamber ve iman edenlerdir. Allah müminlerin velisidir.” (Ali İmran/68)

           Hayatı ve ailesiyle Rabbe kurban olmuş, şirksiz mü’min ve Müslüman olan hz. İbrahim’in yolunda olanlar kendi döneminde ona inananlar, Rasulullah (s.a.s.) ve ona inanan, Kur’an ve sünnete göre hayatını düzenleyen tüm Müslümanlardır. Yahudiler, Hıristiyanlar, Mekke şirk toplumu gibi, İslam toplumu içinde de nice şirk küfür içinde olan topluluklarda kendilerini İbrahim’in yolunda görürler. Hayata hükmeden, sevk ve idareden, eğitip terbiye eden Rabbe teslim olanlar hâkimiyeti kayıtsız ve şartsız hz. İbrahim gibi Rabbe verenlerdir. 

           “ İbrahim ve onunla birlikte olanlar da gerçekten sizin için güzel bir örnek vardır. …” (Mümtehine/4)  

           Zamanın mü’min ve Müslümanlarına hz. İbrahim, oğlu, eşi ve yeğeni hz. Lut’un hayatında nice güzel örnekler vardır. Rabbimiz kıyamete kadar gelecek olan her inanan ve teslim olanlara bu aileyi örnek kılmıştır. Rabbimizin güzel örnek dediği bu aileyi örnek alanlarında hayatlarından ve nesillerinden Rabbimiz nice örnek alınacak yaşantılar çıkaracaktır. Kendi zamanlarına güzel örnek olmak ve gelecek zamanlara örnek nesiller yetiştirmek isteyenlere hz. İbrahim ve ailesinde nice örneklikler vardır.  Fedakarlık yapmadan da fedakar nesiller yetiştirilemeyecektir. Ne mutlu hayatını Rabbe yakın olmak  için kurban edenlere. 

  • HASET Mİ  GIPTA MI ?

    HASET Mİ GIPTA MI ?

           Hased; başkalarının sahip olduğu maddi imkânları veya manevi kazanılan hasletlerin sadece kendisinde olmasını, kendisine geçmesini, haset ettiği kişiden bu hasletlerin yok olmasını istemek ve arzu etmektir. Hased, imtihan gereği yeryüzüne halife olarak gönderilen insanın kalbine yerleştirilmiş bir haslettir. İnsanın imtihan gereği bu zafıyla mücadele etmesi gerekmektedir. Elbette ki hevasına uyan hased eder. Hased eden kişi, Allah’ın bir kula takdir ettiği şeyleri kıskanır, beğenmez, ona yakıştırmaz. Hased eden Allah’ın takdiri olan kaderi beğenmemiş demektir. Kadere iman eden, haset etmemelidir. Vahye uyan ise gıpta eder, özenir, kendisinde de olsun arzu eder. İnsanın yaratılmasıyla ilk haset gündeme geldi. Sonra yeryüzüne inmekle de yeryüzünün ilk hasede Âdemin çocukları arasında meydana geldi. Kıyamete kadarda devam edecektir. 

           Haset Yahudilerin, Hıristiyanların, kâfir, münafık ve müşriklerin bir vasfıdır. Mü’min hased yaparsa onların bir vasfı üzerinedir. Haset tek başına kötü bir haslet olarak kalmaz. Çünkü haset eden Allah’ın bir kula olan takdiri beğenmez. Haset ettiğinin gizliliklerini araştırır. Hata bulmaya çalışır. Hatasını yüze vurur veya etrafa anlatır ve yayar. Haset ettiğinin kötülüğünü ister. Kişi hakkında araştırma yapmakla gıybet eder. Gıybet ettiklerinin çoğu zan, tahmin olacağından iftira etmiş olur. Haset eden kendisinden başkasında o hasletin olmasını istemez; buda onda kibir olduğunun göstergesidir. Haset eden hayırda yarışmak yerine, kişinin kendisiyle uğraşır. Kardeşine dua etmesi gerekirken hatası ve eksikliği olsun ister. Haset eden bu hasletiyle kul hakkını hafife almış ve amellerinin yok olması pahasına bu işten vazgeçmemiştir. Bunun gibi belki nice kötülüklere haset sebep olacaktır. Dolayısıyla haset ahlaki bir hastalıktır. Kalbin ciddi bir hastalığıdır. Kontrol edilmezse ahirette amelleri yok olan müflis, iflas edenlerden olunur. İslam’a ve müslümanlara düşman olan ve tüm imkanlarıyla uğraşan Yahudi, Hıristiyan, hakkı gizleyip üstünü örten kâfir, Allah ile siyasi ve din adamlarını yarıştıran müşrik, görüntüde Müslüman kalben kafir olan münafıklar sadece mü’minlere haset ederler. Dolayısıyla onların bir vasfı olan hasedi mü’min kendinde bulundurmamalıdır. 

           Cinlerin yaratılmasında ve onların kendi arasında haset olsa da, bizi ilgilendiren insanlar arasında olan hasettir. İlk insan olan h.z Âdem yaratıldığında ilk haset gündeme geldi. Şeytan onca itaatine ve meleklerle beraber Allah’ın huzurunda olma şerefine rağmen, haset etti. Sonucunda da ebedi cehenneme girme pahasına kıyamete kadar hasedine ve düşmanlığına devam etmektedir. Dolayısıyla haset hastalığını kalbinden atmayan ölüm gelinceye kadar hasede devam edecek demektir. Şeytan h.z.Âdeme secde etmedi. Bu secde etmemek değil, Allah’ın emrini yerine getirmemektir. Hükmü Allah’a değil de kendinde görmenin bir sonucudur. Hâkimiyet bu meselede bana aittir dedi. Allah’ın iradesi üzerine kendi iradesini geçirip kâfir oldu. Allah’ın herhangi bir emri üzerine kendi emrini geçirenler hakkın üstünü örtmüş ve şeytan gibi kâfir olmuşlardır. Şeytan insanın yeryüzünde sorumlu halife olmasını çekemedi. Çünkü yaratılan insan yeryüzünün sorumlusu olan halife idi. Bu düşmanlığını şeytan hemen gösterdi ve h.z. Âdem ve hanımını cennetten aldatmayla çıkarttı. Allah’ın her bir takdirini beğenmeyen ve onlara düşmanlık yapan şeytanın yolunda ve hasedçidır.

           Sonra yeryüzünün sorumlusu olan insan yeryüzüne gönderildi. H.z. Âdem’in oğulları arasında yeryüzünün ilk hasedi gündeme geldi. Bu hasedi ilk başlatan Kâbil de kıyamet kadar ilk cinayetteki vesile olduğu gibi, hasedinde vesilesi oldu. İlk çığırı o açtı ve her hasedden nasibine düşeni alacaktır. Dikkat ederseniz, koskocaman yeryüzünde tek aile, bir avuç insan ve kardeşini öldürecek kadar kin güdüp, hasediyle kardeşini öldürdü. Şeytan gibi Kâbil de Allah’ın takdirini beğenmedi, razı olmadı. Kardeşinin kurbanının kabulünü hazmedemedi, yani Allah’ın takdirini! 

           Tarih boyunca gönderilen nice peygamberlere haset edilmiştir. İçimizden buna mı peygamberlik verildi, başkası yok muydu gibi söylemlerle hasetlerini açığa vurdular. H.z. Talut’a İsrail oğulları içimizden neden buna liderlik verildi derken, hasetlerinden dediler. Firavun h.z. Musa’yla alay ederken hasedinden demişti. H.z. İsa’ya peygamberlik verildiğinde İsrail oğulları aynı hasedi gündeme getirdiler.  Rasulullah’a peygamberlik verildiğinde aynı tavrı hasedçiler ortaya koyup, Abdullah’ın yetimine mi peygamberlik verildi dediler. Ebu Cehl, vallahi Muhammed doğru söylüyor. Fakat biz onlarla hayırda ve iyiliklerde yarışırdık. Şimdi ise onla peygamber geldi dedi. Bu hasedi inanmasına engel oldu. Dolayısıyla şirk toplumunun sahipleri, yönetenleri, din adına ortada olanları, hakkı gündeme getiren her peygambere ve peygamberlerin yolunda olanlara haset etmişlerdir ve kıyamete kadar da edeceklerdir. 

           Yine peygamber çocukları olan h.z. Yakub’un çocukları arasında da haset kendini gösterdi. Farklı anneden olan h.z. Yusuf’a karşı babalarının ayrıcalıklı davrandığını, çok sevdiğini düşünerek haset ettiler. H.z. Yakub’un çocukları bu haset ve devamındaki hadiseyi yaparlarken Müslüman idiler. Peygamber çocuğu, onun terbiyesinde yetişmiş ve hala peygamber babaları yanlarında olmasına rağmen hased etmekteler. Peygamber olan babalarına yalan söyleyecek kadar haset onların gözlerini kör etmişti. H.z.Yusuf’u öldürüp kurtulmak istediler. Birinin fikriyle kuyuya atıp uzaklaşmasını sağladılar. Babalarının bunca üzülmesine rağmen yılarca yalanla yaşadılar. Kardeşlerinin akibetinin ne olduğuna bakmadan, yaşantılarına devam ettiler. Hasedin peygamber çocukları da olsa insan üzerindeki etkisi çok ciddidir. Şeytanın beklide en etkili olduğu alandır. 

           Peygamber çocuklarının hasedini konuşan, kınayan, olur mu diyenler, bugün kendi aralarındaki hasetlere, düşmanlıklara ve entrikalara bakmazlar. Malda, makamda ve dünyalıklarda yarışanlar haset edenlerdir, ya da hased edenler bunlarda yarışırlar. Dünyevileşme hasedin bir sonucudur. İlmi birbirlerine karşı kullananlar, gıybet edenler, iftira edenler, kendilerinden başka mü’min kabul etmeyenler haset hastalığı içindedirler. Ne yazık ki farkında değildirler. Bugün Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birleyen mü’minlerin en büyük hastalıklarından biri hasedleridir. Hayırda yarışmak yerine ilimlerinin çokluğuyla, cemaatlerinin kalabalık olmasıyla, hocalarının konumunla yarışmaktadırlar. Takvada yarışması gerekenler, övünmede yarışmaktadırlar. Sadece tevhidi gündemde tutanlar bu tür hastalıkları bildiren eserleri okumazlar, birbirlerine tavsiye etmezler. Kalbin şirk, küfür ve nifak hastalığına kabanlar, kalbin bu tür hastalıklarına bakmazlar. Buda bir hastalıktır.

           Şeytan tüm Âdemoğullarıyla kıyamete kadar yandaşlarıyla beraber hasedinden dolayı düşmanlığa devam edecektir. Elbette Rabbimiz şeytandan ve yandaşlarından haset konusunda kıyamete kadar onların düşmanlıklarını ve onlardan korunmanın yolunu bildirmiştir.

           “İblis, izzet ve şerefine yemin olsun ki, içlerinden seçilip ihlasa erdirilmiş olan kulların hariç onların hepsini azdıracağım, dedi.”(Sâd/82-83) 

           Şeytan her insan üzerinde etkilidir. Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birleyen O’nun hükmü dışında hüküm kabul etmeyip itaat etmeyen, hâkimiyeti sadece Allah’a veren, yaratıcılarına kalben yönelen, isteyerek ve bilerek itaat eden insanları saptıramayacağını bildirmiştir. Allah’a yemin ederek insana şeytan düşman kesilmiştir. Şeytanın yolunda olan insanlarda aynı azimle inananlara düşmanlık yapmaktadır. Bu düşmanlığın karşısında inananlar aynı tavrı ortaya koymazlarsa şikâyet hakları kalmaz. Hiçbir şey yapmadan eleştiriyi köylü Memet amcayla Fadime teyze de yapmaktadır. Zaten hasedçi başkalarıyla uğraşmaktan vazifesini yapmamaktadır. Mü’minlerle uğraşmaktan, iş yapmaya, asıl düşmanla uğraşmaya zaman ve fırsat kalmamaktadır. 

           “Eğer şeytandan dürten bir vesvese seni dürtecek olursa, Allah’a sığın. Çünkü O, her şeyi işiten ve her şeyi bilendir.” (Fussilet/36) 

           Şeytanın insan üzerindeki etkisi sadece vesvese vermesidir. Şeytanın insana verdiği zarardan daha fazla, şeytanın yolunda olan hasetçi olan insan vermektedir. Şeytan insana haset etmesini, insanlar hakkında konuşmasını, gizliliklerini ve hatalarını araştırmasını ve bunu yaymasını telkin eder. Karşısındakilerin ellerinde olanların yok olmasını, sadece kendisinde olmasını arzu etmesini tavsiye eder. Vahye uymayan, emri ve sonucunu unutan, hatalarına değil de başkalarına bakanlar sürekli birilerini ve bir şeylere haset edecektir. Şeytanın bu vesvesesi karşısında Rabbimiz, kendisine sığınmaya davet eder. Allah’a sığınan, her yaptığının ve kalbinden geçenlerin bilindiğinin farkında olan, ahirette hesabının verileceğini unutmamasıdır. Çünkü her şeyi işiten ve bilen bir yaratan vardır. Bunu unutmayan yaratana yönelir.

           “Eğer size bir iyilik dokunursa onları üzer. Size bir kötülük isabet edince de onunla sevinirler. Eğer sabreder ve Allah’dan korkarsanız onların tuzakları size hiçbir zarar veremez. Şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çepeçevre kuşatandır.” (Ali İmran/120)

           Şeytanın vasfı iman edene düşmanlık etmesidir. Mü’minin başına bir iyilik gelse üzülür, musibet geldiğinde ise sevinir. Dolayısıyla şeytanın yolunda olan, hakkın üstünü örten ve gizleye kâfir, Allah’ın isim ve sıfatlarını siyasi ve din adamlarına veren müşrik ve İslam görünen münafıklar, Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birleyen ve güvenerek itaat eden mü’min ve müslümanlara hased ederler. İnananlara ilim, takva, mal, imkan, çocuk, aile gibi nice iyilikler verilse, hasetlerinden üzülürler. Hastalık, işinden olma, iflas, kaza, makam kaybı gibi nice sıkıntılar dokunduğunda sevinirler. Aramaz, sıkıntılarını paylaşmaz, dinlemez, görmezden gelirler. Kendi dertlerinden başkasını görmezler. Buna karşı Rabbimiz sabreder ve sadece Allah’dan korkarsanız onların bu davranışları, hasedleri, kin ve düşmanlıkları size zarar veremez buyurur. Çünkü Rabbimiz onların hasedlerini, inananlar hakkındaki düşünce ve yaptıklarını gördüğünü bildirmektedir. 

           “Onlar kendilerinin kâfir oldukları gibi sizinde kafir olup onlarla eşit olmanızı isterler. …” (Nîsa/89)

           Hasedçinin bir vasfı da kendinde yoksa karşısında da olmamasını istemesidir. Kendinde mal yoksa karşıda da olmasın ister, kendi ilim elde etmez, çabalamaz, karşısında da olsun istemez. Kendinde takva yoksa karşısında da olmasın ister. Kendisi fâsıksa, karşısındakinin de fâsık olmasını, kâfirse kâfir olmasını, münafıksa münafık olmasını, müşrikse müşrik olmasını ister. Şeytan kâfir oldu ve tüm insanların kâfir olmasını istedi ve bunun için alabildiğine çalışmaktadır. Bu onun insana karşı olan hasedinden dolayıydı. Şeytanın yolunda olan ve hâkimiyeti Allah’a değil de kendine veren, Allah’ın hükmünü hayata sokmayan kâfirler, istiyorlar ki her insanı da kendileri gibi haddi aşmaya, Allah ile hâkimiyet yarıştırmaya, kendi hevâsına uymaya davet ederler. Kendileri gibi olunmasını isterler ve bunun için alabildiğine çalışırlar. 

           “Ey İman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Şüphesiz ki zannın bazısı günahtır. Birbirinizin kusurunu (mahremiyetlerini) araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Siz ondan tiksinirsiniz. Allah’dan korkun. Şüphesiz ki Allah tevbeleri çok kabul edendir, çok merhametlidir.” (Hucurât/12)

           Rabbimiz, Allah’ı isim ve sıfatlarıyla bilip ve birleyen ve hayatın tüm alanlarında O’nun hükmü olan Kur’an’a göre hareket eden, Rasulullah’dan başka önder ve örnek kabul etmeyen inananlara hitap eder. Ayette bildirilen bu hasletleri iman edenlerin yapmamasını tavsiye eder. Zannın çoğundan sakının, bazısı günahtır buyurur. Her zan, her tahmin, her bence doğru olmayabilir, yalansa iftira, günah ve kul hakkıdır. Zandan kaçının buyrulur, çünkü zan eden birbirinin kusurunu, mahrem hallerini araştırır ve bunu yaparken de gıybetini yapar. Ayette bunları yapmayın buyrulur. Bu kötü hasletlere çoğunlukla haset sebep olacaktır. Rabbimiz bunun çirkin bir iş olduğunu ve mü’minlerin sakınmaları için ölü kardeşinin etini yemeye benzetir. Bundan da tiksindiniz değil mi der. Etrafınızda yapılan bunca gıybet, iftira, hasede bakıldığında, pek de tiksinilmiş gözükmemektedir. Sebebi ise ayeti üzerine almamanın bir sonucudur.

           “… Haset ettiği zaman haset edenin şerrinden.” (Felak/5)

           Şeytandan ve her hased edenden mutlak sığınılması gereken alemlerin Rabbi olan Allah’u teâlâdır. Allah’ın kendisine verdiklerini istemeyen, yok olmasını isteyen, yeni nimet verilmesini kabullenemeyen hasedçinin bu hasedinden Allah’a sığınmak gerekir. Bu tavsiye, hasedin ne kadar etkili olduğunu gösterir. İnsan hased edenin kim olduğunu ve ne yapacağını bilemeyeceğinden dolayı Rabbine sığınmalıdır. Sadece Rabbimiz her yarattığının ne yapacağını bilebilir. İnsanın tedbir alması yeterli olmaz, dualarla Rabbine sığınmalıdır. 

           Buhâri de geçen hadiste Rasulullah (s.a.s) “İki kişiye haset edilir” buyurmuştur. Allah’ın verdiği malı Allah yolunda harcayan ve Allah’ın verdiği ilimle amel edip, başkalarına da öğretenedir. Buradaki haset, gıpta etmek, özenmek ve imrenmektir. Bu hadis hayırda ve iyiliklerde yarışın emrinin bir sonucudur. Hasetçi haklı olmak için mücadele ederken, hayırda yarışanlar ise hak ortaya çıksın için yarışırlar. Buradaki haset, kendisinde olsun istediği gibi karşısındakinde de hayır ve ilim olsun isteyenlerin tavrı ve bakışıdır.  

           Yine “Bir kulun kalbinde imanla haset bir arada bulunmaz.” (Nesâi) buyrulur. 

           Bir kalp de iman varsa hasedin olmaması gerektiğini bildirir. Yoksa hased eden mü’min değildir denmez. Çünkü haset bir kalbe yerleşti mi takvaya, iyiliğe, merhamete, sevgiye, yardım duygusuna yer kalmaz. Hased bunların üstünü örter, unutturur, ertelettirir. Dolayısıyla hased kâfire, müşrike ve münafıka yaraşır, mü’mine yaraşmaz demektir. Mü’mine yakışmayanı bir mü’minin yapmaması gerekir. Biz mutlak  olarak bildiriler her bir ayeti ve hadisi önce kendimize bilmeliyiz ki, üzerimizde tesir etsin. Başkasını eleştirmek, onların hatalarını araştırmak, bulmaya çalışmak kolaydır. İnsanın kendisini eleştirmesi, kınaması zordur.

           Yine “Ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi, haset de amelleri, iyilikleri yiyip bitirir, mahveder.”İbn Mâce – Ebu Dâvud) buyrulur. 

           Bir mü’min hased etmeden önce şunu bilmelidir ki, bu yaptığıyla sadece kendisine zarar vermektedir. Çünkü hasetçi asıl zararı ahiret noktasında sadece kendisine verir. Nice ilim elde edeceksin, ameller yapacaksın, hayır hasenat işleyeceksin, yığıp biriktireceksin sonra ahmak gibi kibrit çakıp yapacaksın. Hased edeceksen bunca amelleri neden yapıyorsun ki? Aslında haset eden kendi emeğine saygı duymamaktadır. Kaldı ki başkasının emeğine saygı duysun. 

           Her insan hased edip etmediğini sağlıklı bir kafayla, idrak etmiş kalple düşünse anlar. İnsanların ellerinde ve üzerlerinde bulunan nimet ve ilimlere ne gözle baktığına baksın, bunu anlayacaktır. Yoksa insanlara hased ettiklerini söyleyemezsiniz, bu zordur, hatta ima dahi yapsanız alınma, kırılma söz konusu olacaktır. Asıl olan kişinin tavsiye edilenleri önce kendine alma bakışında olması gerekir ki, düzelme meydana gelsin. 

           Yine “Gıybetin peşine düşmeyin, başkalarının kusurlarını araştırmayın, birbirinize hased etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, kin gütmeyin. Ey Allah’ın kulları kardeş olun.” (Buhâri – Müslim) buyrulur.  

           Aslında hadiste Rasulullah (a.s.a) hasede neyin sebep olduğunun bir kısmını bildirmektedir. Ya da bu işleri yapanların hasedden dolayı yaptığını bildirir. Gıybet etmeyin ve başkalarının kusurlarını araştırmayın emreder. Başkalarının kusurlarını araştıran dolayısıyla gıybet eder. Gıybet edenlerde dolayısıyla başkalarının kusurlarını araştıranlardır. Buna sebep ise çoğunlukla haseddir. Hadiste gıybet etmeyin, başkalarının kusurlarını araştırmayın ve hased etmeyin diye tavsiye edilmiştir. 

           Birbirinize sırt çevirmeyin ve kin gütmeyin emredilir. Gıybet eden, başkalarının kusurlarını araştıran, haset eder ve birbirlerine de doğal olarak sırt çevirirler. Aramaz, sormaz, sıkıntılarını paylaşmazlar. Bunun sonucu olarak da kinler gündeme gelecektir, hadiste bildirildiği gibi. Allah ve Rasulü hasedin ne kadar etkili olduğunu, hasedçilerin kimler olduğunu, mü’minleri nasıl parçaladığını, tefrikaya düşürdüğünü, merhametsizleştiğini ve amelleri yok ettiğini bildirir. Ayrıca hasedin, kâfir, müşrik ve münafıkların bir vasfı olduğunu bildirir. Elbette bir kalp hastalığı olan hased den mü’minlerin sakınmaları kendi menfaatleri nedir. Allah’ı isim ve sıfatlarıyla birleyen ve itaat eden, hâkimiyeti sadece âlemlerin Rabbi olan Allah’a veren mü’mindir ve bunları Rabbimiz kardeş kılmıştır. Mü’min ise kardeşine hased etmeyendir ve etmemesi gerekendir.